KEFEVÎ, Mahmud bin Süleyman

Ebü'l-Fazl Osmanlı âlim ve velilerinden
A- A+

Osmanlı âlim ve velilerinden. İsmi Mahmud, künyesi Ebü'l-Fazl'dır. Babası Hacı Süleyman bin Abdi Kefevî'dir. Şeyh Mahmud Kefevî diye meşhur olmuştur. 926 (m. 1520) senesinde Kırım'ın Kefe liman şehrinde doğdu. 990 (m. 1582) senesinde Sinop'ta vefat etti. Kabri, Sinop'ta Kefevî Camii avlusundadır.

Babası Hacı Süleyman bin Abdi Kefevî aslen Çerkez'dir. Müslüman olmadan önce Tatarlar tarafından esir edildi. Karadeniz kıyısındaki İslam beldelerinden Kırım Yarımadası'ndaki Kefe'ye götürüldü. Orada Müslümanlardan âlim ve fazilet sahibi bir zat onu satın alıp İslam dinini öğretti. Süleyman Efendi uzun müddet bu âlim zata hizmet etti. Müslüman âlim onu serbest bıraktı. Hürriyetine kavuşan Hacı Süleyman Efendi, Allahü tealanın kulu olduğunu unutmadı, O'na ibadet etmekle meşgul oldu. Helal kazanç elde edebilmek için ticarete atıldı. Allahü teala ona bol mal ve zenginlik ihsan etti. Mekke-i Mükerreme'ye gidip hac vazifesini yerine getiren Süleyman Efendi, Sevgili Peygamberimizin mübarek kabr-i şeriflerini ziyaret edip feyzlerine kavuştu. Hacı ismini de alarak memleketi olan Kefe'ye döndü.

Kefe'de bulunduğu sırada bir rüya gördü. Rüyasında Kefe şehrinin tam karşısında bulunan Sinop şehri Cennet gibi bir hâl almıştı. Kendisi elinde yeşil büyük bir sancak tutmuş, insanlar ve şehrin ileri gelenleri sancağın altında toplanmışlardı. Sonra halk ona tabi olup Sinop'un Meydan kapısı diye anılan yerin doğu kapısından dışarı çıktılar. Bugünkü Kefevî Camii'nin yerine geldiklerinde, Hacı Süleyman Efendi sancağı oraya dikti. İnsanlar o sancağın dibinde Allahü tealaya hamd ve senada bulunup tekbir getirdiler. Hayır duada bulunup şükrettiler.

Bu rüyayı gören Hacı Süleyman Efendi, seher vaktinde sevinç ve neşeyle kalktı. Sinop ahalisinden o sırada Kefe'de oturmakta olan, şu anda kabri Sinop Kefevî Camii'nin yakınında bulunan meşhur Selahaddin Hocaya gidip rüyasını anlattı. Selahaddin Hoca, yüksek nazar ve firasetiyle Hacı Süleyman Efendi'ye; “Ey oğul! Senin şahsında bu rüyanın gerçekleşmesine izin yoktur. Ancak senin neslinden salih bir oğul dünyaya gelecek, âlemde hüner dolu hatırı sayılır bir kişi olup senin sancağı diktiğin yerde bir eser bina edecektir.” diye rüyasını tabir etti. Bu rüyadan sonra Hacı Süleyman Efendi'de Sinop'a karşı bir merak ve alâka peyda oldu. Resulullah Efendimizin sünnetine uyarak evlendi. Bu evlilikten Mahmud isminde bir oğlu dünyaya geldi.

Çocukluğu doğum yeri olan Kefe'de geçen Mahmud Kefevî, zamanının usulüne göre küçük yaşta ilim tahsiline yöneldi. Temel dinî bilgileri öğrendikten sonra tasavvufa karşı alâka duydu. Kadiriyye yolu mensuplarından büyük âlim ve veli Takıyyüddin Ebu Bekr Kefevî'nin sohbetlerinde bulundu; ilim öğrendi. Yirmiüç yaşına geldiği zaman 949 (m 1542) senesinde hocası ile birlikte İstanbul'a geldi. Kanunî Sultan Süleyman Han zamanına rastlayan bu gelişinde, ilmini ilerletmek için bazı âlimlerin ilim meclisine devam etti. İlk olarak Kaplıca Müderrisi Kadızade Efendi'nin, sonra Sahn-ı Seman (Fatih) müderrisi Abdurrahman Efendi'nin derslerinde bulundu. Abdurrahman Efendi Halep kadılığına tayin edilince Anadolu kazaskeri Malul Emir Efendi'nin ders halkasına devam etti. 959 (m. 1552) senesinde mülazım, müderris yardımcısı olarak vazife yapmaya başladı. Malul Emir Efendi diye meşhur olan faziletli Seyyid Abdülkadir Efendi'nin hizmetinde bulunduğu sırada zahirî ilimlerde yüksek bir âlim ve tasavvuf yolunda fazilet sahibi bir kimse oldu. 961 (m. 1554) senesinde yirmi akçe yevmiye ile İstanbul Molla Güranî Medresesi'ne müderris tayin edildi.

Müderris olarak vazife yaptığı sırada babası Hacı Süleyman Efendi onu Kefe'de gördüğü rüyanın etkisiyle, Sinop şehrinin ileri gelenlerinden Hacı Ali isminde bir tüccarın Halise adındaki kızıyla evlendirdi. Mahmud Kefevî bu sırada bir yaz mevsiminde humma hastalığına tutuldu. Tabiplerin tavsiye ettiği ilaçlar ve tedaviler neticesinde hastalığı iyileşmedi. Tabipler onun hava değişiminden başka çaresi olmadığına karar verdiler. Mahmud Kefevî; “Bunda bir hayır ve hikmet vardır, kadılık yolunu tercih edip bu şehirden gitmeliyim. Müderrislikte ilerlemek herhalde nasibimde yoktur, memleket gezmek bir mürşid-i kamile kavuşmaya vesile olabilir.” diye kadılık yolunu tercih etti. Şeyhülislam Çivizade Efendi, Zekeriyya Efendi, Kazasker Abdülgani Efendi, Behaaddinzade Efendi ve Sultan Murad'ın hocalarından Mevlana Sadeddin Efendi onun İstanbul'dan ayrılmasını istemediler. Ayrı ayrı nasihat edip; “Sen bizim içimizde en seçkin ve hepimizden üstün iken gel bu güzel yolu terk etme.” dediler. Fakat çare olmadı. Onlara; “Sizin şerefiniz benim şerefimdir. Dünyada sıhhat ve afiyet, ahirette izzet ve saadet içinde olunuz. Hem benim başka bir düşüncem vardır.” deyip Rumeli sancak kadılığı ile o taraflara gitti. Nice zaman kadılık hizmetinde bulundu. Pravadi, Akkirman ve Kefe gibi yerlerde kadılık yapıp Müslümanların müşkül meselelerini halletti. Memleketi olan Kefe'ye kadılık ve müfettiş-i emval vazifesiyle birkaç defa gitti. Gittiği yerlerdeki velilerin sohbetlerinde bulundu. Sonra babasının gördüğü rüyanın tesiri ve sevk etmesiyle Sinop tarafına gelmek istedi. 983 (m. 1575) senesinde kadılık vazifesiyle Sinop'a geldi. Bu vazifesi sırasında insanların müşküllerini çözmeye uğraştı. Ayrıca Âdem Aleyhisselamdan beri yaşamış olan meşhur zatların hayatlarını anlatan kıymetli bir eser telif etti. Bir müddet sonra Sinop kadılığından ayrıldı. Kendini ilmî araştırmalara ve ibadete verdi. Babasının rüyada sancak diktiği yeri sahibinden satın aldı. Orada bir cami-i şerif ve etrafında odalar yaptırdı. Yaptırdığı bu camide insanlara vaaz ve nasihat etmek suretiyle İslamiyetin emir ve yasaklarını anlattı. Nefsin isteklerini yapmamak ve istemediklerini yapmak suretiyle Allahü tealanın rızasına kavuşmaya çalıştı. İşrak, kuşluk namazından sonra istekli olanlara tefsir ve hadis dersleri okuttu. Onun bu fedakar hâlleri, İstanbul'da bulunan büyük İslam âlimleri tarafından işitildi. Bu âlimler, Mahmud Kefevî'ye geçimini temin edecek bir maaş gereklidir diyerek, Sinop'ta bulunan Sultan Alaeddin'in yaptırdığı medresede fetva ve ders vermesi için padişahtan izin çıkarıp gönderdiler. Mahmud Kefevî hazretleri bunu kabul etmek istemediyse de; “Bu da bir hizmet ve ibadettir.” deyip kabul etti. Günün belli saatlerinde Alaeddin Medresesi'nde fetva vermeye başladı.

Bu sırada aslen Sinoplu olup orada yerleşmiş bulunan Halvetiyye yolu ileri gelenlerinden âlim ve fazilet sahibi zahirî ve batınî ilimlerde yüksek derece sahibi Mirza Şeyh diye meşhur olan Mahmud bin Pir Ali hazretlerine biat etti. Böylece Halvetîyye yolu mensuplarından oldu. Tasavvuf yolunda ilerleyip yüksek bir veli oldu.

Bir gece Mahmud Kefevî hazretleri, rüya ile mâna âleminde Resulullah efendimizin huzur-ı şeriflerine girdi. Mecliste Hazreti Ebu Bekr, Hazreti Ömer, Hazreti Osman ve Hazreti Ali ile Eshab-ı Kiram'dan bazıları da hazır bulunuyorlardı. Edebe riayet ederek onlara selam verdi. Her zaman kıldığı namazın tadil-i erkanını efendimize arz etmek için önlerinde kıbleye karşı namaza başladı. Hazreti Ali, Mahmud Kefevî'nin bu davranışına karşı çıkıp böyle yüksek bir meclise katılmayıp nafile namaz kılmak edebi terketmek değil midir? diye dokunaklı söz söyledi. Peygamber efendimiz Hazreti Ali'ye hitaben; “Ya Ali! Sen ona itiraz etme. Onun maksadı namazın tadil-i erkanını hakkıyla eda edip edemediğini ve kusurunun olup olmadığını bize göstermektir.” buyurdular. Mahmud Kefevî, Peygamber Efendimizin huzurunda iki rekat namaz kıldı. Tadil-i erkanla kıldığı diğer namazları da Peygamber efendimizin hüsn-i kabulüne mazhar oldu.

Mahmud Kefevî'nin meşhur eseri Ketaibü A'lami'l-Ahyar min Fukahai Mezhebi'n-Nu'mani'l-Muhtar'ın yazma nüshasının ilk iki sayfası. Eser Köprülü Kütüphanesi No: 1112'de kayıtlıdır.

Mahmud Kefevî hazretleri ömrünün sonuna doğru bir gece rüyasında Resulullah Efendimizin mübarek cemaliyle müşerref oldu. Tam bir edep ve tevazu ile önlerine eğilip; “Ya Resulallah! Size olan iştiyakım, sevgi ve muhabbetim, haddinden fazla oldu. Acaba yakın zamanda bu berbat dünyadan ve bu zahmet çekilen yerlerden kurtulup Allahü tealanın izniyle yüce hizmetinize kavuşmam nasib olacak mı? Yoksa bu dünya evinde daha nice zaman kalıp ömrüm hasretle mi geçecek?” diye sual etti. Peygamber Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem de; “Bu husus beş bilinmeyen husustan biridir. Allahü teala onları kimseye bildirmedi. Senin ömrün benim ömrüm gibi.” diyerek kinaye ile cevap verdiler.

Mahmud Kefevî hazretleri, Peygamber Efendimizin buyurduğu gibi, altmış üç yaşına geldiği zaman vefat etti. Sevenleri tarafından techiz edilip ve kefenlendikten sonra yaptırdığı Kefevî Camii'nin avlusunda mihrabın önünde defnedildi. Osmanlı Müellifleri adlı eserde Mahmud Kefevî'nin İstanbul'da vefat ettiği bildirilmişse de bunun başka birisi olması ihtimaldir.

Mahmud Kefevî hazretlerinin kabrinin bugünkü Kefevî Camii'nin mihrabının kıble tarafında sol köşesine on adım kadar uzaklıkta olması, caminin daha sonraki devirlerde tamir gördüğünü ve daha küçük ölçülerde yeniden inşa edilmiş olabileceğini göstermektedir.

Eserleri:

Mahmud Kefevî hazretlerinin Arapça ve Türkçe şiirlerinden başka risaleleri, bazı eserlere talikatı vardır. Ayrıca Adem Aleyhisselam'dan Peygamber Efendimize kadar gelen bazı peygamberlerin hayatlarını, Eshab-ı Kiram'dan bazılarının hayat ve menkıbelerini, İmam-ı Azam'dan kendi zamanına kadar gelen Hanefî mezhebi müçtehit ve âlimlerinin tabaka ve mertebelerini topladığı Ketaibü A'lami'l-Ahyar min Fukahai Mezhebi'n-Nu'mani'l-Muhtar adlı Arapça eseri yazmıştır. 809 civarında büyük zat hakkında kıymetli bilgiler bulunan bu eserin muhtelif yazma nüshaları mevcuttur. Bir tanesi Süleymaniye Kütüphanesi Esad Efendi Kısmı No: 548'de mevcuttur.

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
Rehber İnsanlar Sayfası