KETTANÎ, Muhammed bin Ahmed

Muhammed bin Ahmed bin Mutarrif Ebu Abdullah el-Kettanî el-Kurtubî Büyük âlimlerden
A- A+

Büyük âlimlerden. İsmi, Muhammed bin Ahmed bin Mutarrif Ebu Abdullah el-Kettanî el-Kurtubî'dir. Kurtuba'da Tarfe (veya Turfe) Mescidi'nde imamlık yaptığı için Tarfî diye bilinir. Büyük bir kıraat âlimidir. Kur'an-ı Kerim'i kıraat âlimlerinden Mekkî'den çeşitli kıraatlere göre okudu. Mekkî'nin yanından ayrılmadı. Ondaki bilgilerin büyük kısmını aldı. Ebü'l-Abbas Mehdevî'den ve Yunus bin Abdullah'tan ilim öğrendi. Kıraat ilminde şaşılacak derecede idi. İnsanlar (talebeler) ondan kıraat konusunda çok şeyler öğrendi. Avnullah Kurtubî, Ahmed bin Abdurrahman elHazrecî ondan (kıraat konusunda) ders aldı.

İbn-i Beşküval onun hakkında; “O, dindar, faziletli ve sika (güvenilir) bir zattı. Ebü'l-Kasım bin Savab, onun ve hocalarının rivayet ettikleri bütün bilgileri bize nakletti. Kettanî, ilim ve vakar sahibi bir şahsiyetti.” der.

Allahü tealayı, Resulullah'ı ve Allahü tealanın, sevdiklerini sevmeyi anlatan, Menazilü'lmehabbet isimli eseri kıymetlidir. İmanın temeli; “Allahü tealanın dostlarına dost olmak, düşmanlarına da düşman olmaktır.” buyururdu. 454 (m. 1062) senesinde vefat etti.

Muhammed Kettanî, Menazilü'l-mehabbet adlı eserinde, muhabbetin yüz mertebesini sayıp izah etmiştir. Bunlardan bazıları şunlardır:

Muhabbetin mertebeleri:

1- Tövbe ve tezellüldür (kendini küçük görmek, alçak tutmak). Bunlar ilk makamlardır. Bir kimse dünyayı terk edip Rabbine dönerse ve nefsî arzulardan vazgeçerse, hata ve günahlarını itiraf edip af dilerse, o zaman muhabbete müstehak olur. Çünkü Allahü teala, Bakara suresinin 222. ayet-i kerimesinde mealen; “Şüphesiz ki Allah, tövbe edenleri sever.” buyurdu.

2- Taharet (temizlik) mertebesi: Bu da zahir ve batın temizliği olmak üzere iki kısma ayrılır. Zahir temizliği su ile yapıldığı gibi, batın (kalb) temizliği, yakîn elde etmek iledir. Yani kalbin Allahü tealayı görüyor gibi inanması ve kalb hastalıklarından kurtulması iledir.

3- Resulullah'ın sevgisi, yani O'na olan muhabbettir.

4- Nafile olan amelleri de sevip yapmak. Allahü teala bir hadis-i kutside; “Kulum bana (farzlardan sonra) nafileler ile yaklaştığı kadar hiçbir şeyle yaklaşamaz.” buyurdu.

5- Allahü tealadan gelen her şeye, nimetlere de, belalara da ayırım yapmadan boyun eğmektir. Dert ve belalardan lezzet almak; daha var mı diyebilmektir.

6- Allahü tealaya itaattir, isyan ederek muhabbet olmaz.

7- Allahü tealanın kitabını, ondaki latif hitapları ve tatlı azarlamaları severek ona yaklaşmak. Bu da bildirilen emirleri layıkıyla yapmak, yasaklardan şiddetle kaçınmak iledir.

8- Allahü tealaya yaklaştıran mertebelerden biri de, O'nun dostlarını ve sevdiklerini sevmektir.

9- Cihat mertebesi olup, iki kısma ayrılır. Biri din düşmanları ile yapılan cihattır. İkincisi büyük cihat olup, itaat edinceye, boyun eğinceye kadar nefis ile yapılan cihattır. Peygamber Efendimiz Tebük Gazası'ndan dönünce, Eshab-ı Kiram'a; “Küçük cihattan döndük, büyük cihada başlayacağız.” buyurunca Eshab-ı Kiram; “Büyük cihat nedir?” diye sordu. “Büyük cihadınız nefsiniz iledir.” buyurdu.

10- İhsan sahibi olmaktır. Allahü tealaya zannınızı güzel yapınız. Çünkü Allahü teala, kendisine iyi zanda bulunanı sever. Bir şiirde şöyle denilmiştir:

Hüsn-i zan sahibi, su-i zan sahibi gibi değildir.
Kimin batını (kalbi) temiz olursa zahiri de güzeldir.

11- Düşmanla cihat ederken, karşı karşıya gelip çarpışırken sabır göstermektir. Sabır sevenlerin sığınağı, aşıkların dayanağıdır.

12- Muhabbetin mertebelerinden biri de isar etmektir (kendine zarurî lazım olan şeyi Müslüman kardeşine vermek, onu kendine tercih etmektir). Mümin, Rabbini tanıyıp marifete kavuşunca, O'na hakkıyla kulluk eder. Rabbini, anasından, babasından kardeşlerinden ve yakınlarından çok sever. Rabbinin rızasına kavuşmak için ve O'nun sevgisinden dolayı dünyaya bağlılığı bırakır. Rabbine döner.

Peygamber Efendimiz Allahü tealadan korkmak ile ilgili olarak buyurdu ki: “Ben, sizin Allahü tealayı en iyi tanıyanınız ve O'ndan en çok korkanınızım. Ancak, arifin muhabbeti doğrudur ve Allahü tealadan korkan kimsenin marifeti sahihtir. Kalbdeki en büyük korku, sevenin, sevilen hakkındaki korkusudur. Çünkü kim Rabbini tanırsa O'nu sever. Kim O'nu severse, O'nu ister. Kim O'nu isterse, O'ndan korkar. Kim O'ndan korkarsa, O'nu murakabe eder. Kim O'nu murakabe ederse, O'nun gazabından korkar.” Allahü tealadan başkasından bir şey beklememeli, O'ndan başkasından korkmamalıdır. O zaman insan, devamlı Allahü teala ile beraber olur. O'nu hiç unutmaz.

Âlimler buyurdular ki: “Kişi, sevdiğinin kölesidir. Kölenin, sevdiğine karşı boynu büküktür. İşte ibadet de; korku, huşu, hudu' ve tezellüldür. Seven, sevdiğine boyun eğer. Seven bu boyun eğmeyi, izzet, şeref, fahr (övünme), yükseklik ve yaklaşma olarak görür. Bunun için kişi, Allahü tealaya; “Ya Rabbî! İzzetinden, büyüklüğünden dolayı sana boyun eğmem, benim için yükseklik ve şereftir. Senden başkasıyla meşguliyetim ise, çirkin bir şeydir.” der.

Peygamber Efendimiz buyurdu ki: “Rabbim, beni iki şey arasında muhayyer bıraktı: 1- Kul ve Resul, 2- Melik ve Nebi. Hangisini seçeceğimi bilemedim. Yanımda Cebrail vardı. Başımı kaldırınca bana; “Rabbine tevazu et.” dedi. Ben de; “Kul ve Resul olmayı tercih ederim.” dedim.”

Kişi, sevdiğinden başkasını düşünmemeli, sabah akşam hep O'nun düşüncesi ile olmalıdır. Kalbinde O'nun ümidi ve korkusu bulunmalıdır. Allahü teala, İsa Aleyhisselam'a; “Kalbinde sadece ben olayım.” buyurdu. Büyüklerden biri münacatında; “Ya Rabbî! Senden başka hiçbir şeyi düşünmemeye, her şeyde seni takdim etmeye azmettim. Sen, beni, yasakladığın hiçbir yerde ve işte görmeyeceksin. Çünkü sen, kalbimde en büyük ve en yücesin.” dedi. Sevgili, sevenin tek düşüncesidir. Onun her şeyidir. Gizlide ve açıkta, seven, sevdiğini zikretmeye yani hatırlamaya düşkün olmalıdır. Sevgilinin ismi, sevenin kalbinde ve dilindedir. Bu durum ona, sevdiğinden başka her şeyi ve her ismi unutturur.

Muhammed Kesir, Bayezid-i Bistamî'nin talebesiydi. Her zaman beraberdi. Yirmi senedir hizmetini görürdü. Buna rağmen ona her gün ismini sorardı. Muhammed Kesir, hocasının her gün ismini sormasına üzülür; “Acaba bir hata mı işledim?” korkusu içinde bir şey soramazdı. Bu durum, yirmi yıl böyle devam etti. Birgün dayanamayıp; “Efendim! Yirmi senedir, her gün ismimi soruyorsunuz. Acaba hikmetini öğrenebilir miyim?” diye sual etti. Bunun üzerine Bayezid-i Bistamî, “Evladım! Bir ve kadim olan Allahü teala, bana kendi isminden başka bütün varlıkların ismini unutturdu. Onun için her defasında ismini sormak mecburiyetinde kalıyorum. Kusura bakma.” buyurdu.

İşte, sevgilinin ismi, seven için yalnızlıkta, gurbette ve korkulu zamanlarda arkadaşı, hastalıkta ilacıdır. Âlimlerden biri der ki: “Kalbim şikayette bulununca, onu Rabbimin ismiyle tedavi ederim.” Allahü teala, sevenlerin kalblerini kendi muhabbeti için yarattı. O kalblere, kendi marifet nurları ile yardım etti. Allahü tealaya isyan edip O'nun yasak ettiklerini yapanlar, muhabbetin tadını alamaz. Bir zat şöyle dua etti: “Ya Rabbî! Beni muhabbetin tadı ile rızıklandır.” Ona; “Seni rızıklandırırım. Fakat muhabbetimin tadıyla rızıklandırmam. Çünkü sen, bana isyan ettin. Bana isyan eden, muhabbetin tadını alamaz.” diye cevap verildi.

Sehl bin Abdullah buyurdu ki: “Müminin bu dünyada malı ve nefsi yoktur. Allahü teala mealen buyurdu ki: “Şüphesiz ki Allahü teala, hak yolunda (muharebe ederek düşmanları) öldürmekte, kendileri de öldürülmekte olan Müminlerin canlarını ve mallarını, kendilerine Cennet'i vermek mukabilinde satın almıştır.” (Tevbe suresi: 11) Mümin, malını Allahü tealanın beğendiği şeylere harcar. Canını da, Allahü tealanın sevgisi uğrunda feda eder. Gerçek manada Allahü tealayı seven, dünyaya kıymet vermez. Dünyanın süsüne, parlaklığına itibar etmez.

Birisi; “Ya Resulallah! Bana öyle bir amel bildir ki, onu yaptığım zaman, beni hem Allahü teala ve Resulü sevsin, hem de diğer insanlar sevsinler.” Bunun üzerine Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Allahü teala ve Resulünün seni sevmesini istiyorsan, dünyaya rağbet etme. İnsanların seni sevmesini istiyorsan, elindeki dünya malını onlara dağıt.”

Rivayet edilir ki; Allahü teala, İbrahim Aleyhisselam'a; “Seni niçin Halil edindiğimi biliyor musun?” diye vahyetti. O da; “Hayır bilmiyorum ya Rabbî!” dedi. Allahü teala; “Çünkü sen vermeyi seviyorsun, fakat almıyorsun.” buyurdu. Onun için cömert kimseye ziyaretler yapılır, herkes ona gelir. Cömert kimse, çok iyilik yapar, muhtaçlara yardım kanadını gerer.

Allahü tealaya kavuşmayı istemek, O'nun veli kullarına hastır. Allahü teala mealen; “Ey Resulüm de ki: Ey Yahudiler! Eğer siz, diğer insanlardan başka olarak Allahü tealanın dostları bulunduğunuzu zannediyorsanız, haydin ölmeyi isteyin, şayet davanızda sadık kimselerseniz.” (Cuma suresi: 6) buyurmaktadır. Âlimler, bu ayet-i kerimeyi; niçin Allahü tealaya kavuşmayı istemiyorsunuz? Halbuki siz Allahü tealanın evliyası ve sevdikleri olduğunuzu iddia ediyorsunuz. “Hiç, dost dosta kavuşmayı istemez mi?” diye tefsir ettiler.

Resulullah buyurdu ki: “Kim Allahü tealaya kavuşmayı isterse, Allahü teala da ona kavuşmayı ister. Kim Allahü tealaya kavuşmayı istemezse, Allahü teala da ona kavuşmayı istemez.” Âlimler, bu hadis-i şerifte; ölüm zamanı kastedilmektedir, dediler. Bu sırada Mümine, Rabbi yanındaki durumu, Allahü tealanın kendisinden razı olduğu, kendisini sevdiği bildirilir. O zaman Mümin, Rabbine kavuşmak ister. Bu durumlardan dolayı kalbinden endişe gider, rahatlar ve kalbi düzelir. Kâfire gelince, ölüm anında ona, Allahü tealanın kendisine gazabı, kendisinden hoşnut olmadığı malum edilir. Bu yüzden, düşeceği azapların korkusundan dolayı, Allahü tealaya kavuşmak istemez.

Anlatılır ki, Hazreti Bilal-i Habeşî, ölüm yaklaşınca; “Yarın, sevgiliye, Resulullah'a ve O'nun dostlarına kavuşuyorum.” dedi. İbrahim bin Edhem de, vefat edeceği gün; “Bu gün bana, ölümün getireceği sevinç geldi.” dedi ve o gün vefat etti.

Allahü tealanın sevgisiyle dolup taşan bir kimseye, O'na kavuşmaktan başka lezzet ve şifa verecek bir şey yoktur. Allahü tealanın nimetleri kişi üzerine arttıkça, kişinin Allahü tealaya olan sevgisinin artması gerekir. Haberde şöyle geldi: Resulullah buyuruyor ki: “Allahü teala size nimetlerini arttırdığı zaman O'nu seviniz.”

Allahü tealanın nimetlerine kavuşan kimsenin, Allahü tealayı sevmesi, O'nun nimetlerine bir şükür borcu olarak O'nun beğendiği şeylere koşup, yasak ettiklerinden sakınması lazımdır. Çünkü iyilik, hür insanları bile köle yapar. Nice hür kimseler vardır ki, yapılan iyilikler, onları köle etmiştir.

Allahü teala, insana nimetler vermek suretiyle sevgisini izhar ediyor. Halbuki Allahü tealanın böyle yapmaya ihtiyacı yoktur, İnsan ise, Allahü tealanın yasak ettiği günahları işlemek suretiyle, Allahü tealayı sevmediğini ortaya koyuyor. Halbuki insan, Allahü tealaya ne kadar da muhtaçtır.

Allahü tealayı seven kimse, O'nu anmayı çoğaltır. O'nun kudreti ve büyüklüğü üzerinde tefekküre devam ederse, Allahü tealaya olan sevgisini kalb gözüyle görür.

Anlatılır ki, Harise, Resulullah'ın yanına gelmişti. Resulullah Efendimiz ona; “Nasıl sabahladın ya Harise?” buyurdu. O da; “Gerçek bir Mümin olarak sabahladım ya Resulallah.” cevabını verdi. Resulullah Efendimiz; “Her hakkın bir hakikati vardır. Senin imanının hakikati nedir?” diye sorunca; “Nefsimi dünyadan vazgeçirdim. Şimdi benim yanımda, dünyanın taşı, kerpici, gümüşü ve altını müsavidir. Sanki Rabbimin huzurundayım. Buna, kalb gözümle ve kalbimin yakîni ile şahit oldum. Sanki ben Cennet ehlindenim. Ben bunu, yakîn ve kalb gözü ile gördüm.” dedi.

Sırrı gizlemek lazımdır. Resulullah; “İşlerinizi gizli tutunuz.” buyurdu. Enes bin Malik buyurdu: “Ben çocuklarla beraber oynarken, Resulullah geldi. Bana selam verdi. Sonra elimi tutup, beni bir ihtiyaçları için gönderdi. Kendileri de, ben gelinceye kadar duvarın gölgesinde oturdu. Ben, istediği şeyi getirip verdim. Sonra ben, annem Ümmü Süleym'in yanına gittim. “Nerede idin?” diye sordu. “Resulullah beni bir ihtiyaç için gönderdi.” dedim. “O neydi?” diye sorunca; “Onu söylemem, o bir sırdır.” dedim. Bunun üzerine o da; “Sırrını muhafaza et!” dedi.”

Allahü tealanın sevgisi ile dolu olan kimse, kanaatkâr olur. Kendisine ulaşan az şeye kanaat eder, onunla sevinir. Çok olduğu zaman sevindiği gibi, az olana da sevinir. Böyle bir kimse, sevgiliden gelen nimete hürmet eder.

İsrailoğulları İsa Aleyhisselam'dan bir sofra isteyince, gökten istenen sofra geldi. İsa Aleyhisselam bunu görünce, hem nimete ve hem de onun sahibi olan Allahü tealaya şükür olarak secdeye vardı.

Kişi, son nefesinden korkmalı, Allahü tealadan son nefesi için selamet istemelidir. Yusuf Aleyhisselam şöyle dua etmişti. “Ya Rabbî! Beni Müslüman olarak öldür. Salih kullarının arasına kat.” Seven, sevgilinin muhabbetinin kalbinden gitmesinden korkar.

Allahü tealanın sevdiği bir kulu, insanlar da sever. Herkes ona sevgi ve hürmetle bakar. Halbuki o onlara, ne bir iyilik yapmış, ne de bir şey vermiştir. Kalbler ona yakınlık duyar. Sanki onu daha önceden tanıyorlarmış gibidirler. Dilleri onu över. Nefisler ona meyleder. Hazreti Ömer, Sa'd'a buyurdu ki: “Ya Sa'd! Allahü teala bir kulu sevdiği zaman, onu mahlukatına da sevdirir. Öyleyse, Allahü teala katındaki yerinin ne olduğunu, insanlar yanındaki yerine göre anla. Sen bil ki, senin Allahü teala yanındaki kıymetin, benim yanımdaki gibidir.”

Allahü teala bir kulunu kendi sevgisine mazhar kılınca, onun bu dünyadaki hüznünü, gamını, korkusunu çoğaltır. Onu dünyada insanlardan gizler. O, ortada bulunmayınca aranmaz. Ortaya çıkınca hesaba katılmaz. Hasta olunca ziyaret edilmez. O, yeryüzünde dolaşır ve kendi hâline ağlar.

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
Rehber İnsanlar Sayfası