Hindistan evliyasının tanınmışlarından. İsmi, Şeyh Nureddin olup, Nur Kutb-i âlem diye meşhurdur. Alaülhak'ın oğlu, müridi ve halifesi Şeyh Hüsameddin Mankpurî'nin hocasıdır. Doğum tarihi bilinmemektedir. 813 (m. 1410) senesinde vefat etti. Kabri, Bengal'de bulunan Pendua şehrindedir.
Babasının hanegahında, babasının hususî hizmetlerinde bulunur, diğer talebelerin ihtiyaçlarının karşılanmasında onlara çok yardımcı olurdu. Çamaşırları yıkardı. O evin ilk hizmeti ona verilmişti. Sekiz sene müddetle o hanegaha odun taşıdı. Bir gün ağabeyi olan vezir A'zam Han onu odun taşırken görüp, hâline gıpta etti ve; “Kadı Nur! Bu nimetleri yağmaladın, yani hep sen aldın. Sana nasib oldu.” dedi.
Kutb-i âlem Şeyh Nureddin, babasının huzurunda kemale geldikten sonra, ondan hilafet aldı. Zevk, şevk, aşk, muhabbet, tasavvuf ve keramet sahibi, olgun ve yüksek bir veli idi. Babasından sonra talebeleri yetiştirmek, onları manevî yönden terbiye etmek vazifesini üzerine aldı. Çok kerametleri görüldü.
Kutb-i âlem Şeyh Nureddin hazretleri Bengal'deki Müslümanları büyük felaketlerden korumuştur. Raca Ganesha tahtı ele geçirince Müslümanlara ve ilim adamlarına ve evliyaya sıkıntı vermeye başladı. Bunun üzerine Kutb-i âlem Nureddin hazretleri Javnpur sultanı İbrahim Şarkî'ye mektup yazarak Müslümanları sıkıntıdan kurtarmasını rica etti. O da Eşref Cihangir Semnanî'ye mektup yazarak Müslümanları bu sıkıntıdan kurtarmak için kendisine yardım etmesini istedi. Sultan İbrahim büyük bir ordu ile Bengal'e gelince Raca Ganesha Şeyh'e gelerek tevbe edeceğini ve Müslüman olacağını, Sultan İbrahim'in geri dönmesini sağlamasını istedi. Sultan geri döndü. Raca da Müslüman oldu. Onunla birlikte Müslüman olan oğlu Celaleddin adını alarak Şeyh'in talebeleri arasına girdi.
Bir defasında Kutb-i âlem Nur'un talebelerinden biri hacca gitmişti. Dönüşünde hocasının yanına gelip; “Efendim sizinle Babüsselam'da karşılaşıp görüştük” dedi. O da; “Dostlarım da biliyorlar ki, hiç evimden çıkıp bir tarafa gitmedim. İnsanlardan birbirine benzeyenler çok olur.” buyurup meseleyi kapattı. Daha sonra yalnız kaldıklarında, o talebe arzetti ki: “Efendim! Ben iyi biliyorum ki, Babüsselam'da sizinle görüştüm. Siz ise başka söylediniz.” Şeyh Nureddin, bu talebesine tebessüm etti ve bu hâli kimseye anlatmamasını söyledi.
Şeyh Nureddin hazretleri buyurdu ki: “Bizim bulunduğumuz tasavvuf yolunda üç esas vardır. 1- Hesaba çekilmeden evvel kendini hesaba çekmek. 2- “İki günü aynı halde olanlar aldanmışlardır.” hadis-i şerifine uyarak, hep ilerlemeye gayret etmek. 3- Havatırı (kalbe gelen düşünceleri) yok etmek, gidermektir. Hep Allahü tealayı hatırlamaktır.”
“Riyazetin (nefsin arzularına uymamanın) sonu odur ki, kalbini aradığı zaman, Hakk'ın zikrinde ve hizmetinde bulsun. İster uykuda, ister uyanıklıkta olsun, aynen bir çocuk gibi olmalıdır. Çocuk bir şeyin sevgisi ile yatıp uyuyunca, uyandığında hemen o şeyi arar.”
“Cömertlikte güneş gibi, tevazuda su gibi, tahammülde de toprak gibi ol. Halkın cefasına katlan.”
Nur Kutb-i âlem hazretlerinin Enisü'l-guraba adlı eseri ile bir Mektubat'ı vardır. Son derece tatlı ve latif olup, dert ve muhabbet ehlinin diliyle yazılmıştır. Bu Mektubat'tan bir bölüm aşağıya yazılmıştır:
“Ömrüm boşa geçti. Ma'şukun kokusunu alamadım. Hayret sahrasında ve hasret meydanında başı boş top gibi döndüm durdum. Beyt: Bu ne biçim gece ki, sabah yaklaşmaz ona, Bahtımın sabahı yok, sabahın günahı ne? Yaş altmışı geçti, ok elden çıktı. Nefs-i emmarenin şerrinden kurtuluş olmadı. Elde hava, ciğerde ateş, gözde yaş kaldı. Pişmanlık ve mahcubiyetten başka kazanç, dert ve âthdan başka yol yok. Ne kadar çırpındıysak da maksada kavuşamadık. Rubai: Murada erem dedim, hiç müyesser olmadı, Yar cefasından pişman olur dedim, olmadı, Dedim ki belki zaman, bana yardımcı olur, Bahtım belki açılır, dediysem de olmadı. Dünya aldanma yeri, nefs ziyankar, Hak ise çok gayretlidir. O halde kalbde nasıl neşe olabilir. Allahü teala Davud Aleyhisselam'a vahyedip buyurdu ki: “Ey Davud! Günahkârlara müjde ver ki, ben gafurum (çok magfiret ediciyim). Sıddikları da korkut ki, ben gayurum (çok gayretliyim).”
Ey can kardeşim! Senelerce nefs-i emmareye riyazetler çektirdik. Buna rağmen onun şerrinden kurtulamadık. Ahirette kurtulmak için, nefsin hile ve tuzaklarına karşı çok uyanık olmalı, ondan Allahü tealaya sığınmalıdır.”
Buyurdular ki: “Avam, zahir temizliği için; havas (seçilmiş büyük zatlar) ise batın temizliği için çalışır. Kıyamet günü, dünyada iken zahir temizliği için çalışıp, batınî temizliğe hiç ehemmiyet vermeyen kimseye Allahü teala sitem eder ve buyurur ki: “Ey kulum! Senelerce insanların gördüğü yeri yani dışını temizledin. Benim nazar ettiğim yeri (kalbini, gönlünü) ise temizlemek için bir an uğraştın mı? Ömrünü nerelerde harcadın?”
Zahirî (dış) taharet (temizlik), abdest bozmakla gider. Batın (kalb) temizliği ise, Allah'tan gayrısını kalbe getirmekle bozulur. Gönlünü Allahü tealadan başkasına verme. O'ndan başkasının mührünü kalbine vurma!”