KUTBÜDDİNZÂDE İZNİKÎ

Muhammed bin Kutbüddin bin Muhammed er-Rumî el-İznikî Osmanlı Devleti'nde yetişen âlimlerden ve tasavvuf büyüklerinden.
A- A+

Osmanlı Devleti'nde yetişen âlimlerden ve tasavvuf büyüklerinden. İsmi Muhammed bin Kutbüddin bin Muhammed er-Rumî el-İznikî'dir. Osmanlı âlimlerinin meşhurlarından Kutbüddin-i İznikî'nin oğludur. Lakabı Muhyiddin idi. İznik'te doğdu. Doğum tarihi belli değildir. Devrinin meşhur âlimi Molla Fenarî'den, din ilimlerini ve zamanının fen bilgilerini okudu. Her ilimde mütehassıs bir âlim olarak yetişti. Hanefî mezhebi âlimlerindendir. Çok kitap yazdı. 885 (m. 1480) senesinde vefat etti. Bazı kaynaklarda kabrinin İznik'te olduğu, bazı kaynaklarda da Edirne'de olduğu yazılıdır.

Kutbüddinzâde, tahsilini tamamladıktan sonra İznik Orhan Gazi Medresesi müderrisliği, müftülük ve İznik kadılığı yaptı. Molla Fenarî'nin torunu Hasan Çelebi bu medresede onun talebesi oldu. Fatih Sultan Mehmed Han'ın Eğriboz, Boğdan ve Rodos seferlerine katıldı. Bu hususta askerlerin okuması için dua ve cihatla ilgili kitaplar yazdı. Zeyniyye yoluna mensuptu. Aklî ve naklî ilimlerde büyük bir âlim olan Muhammed bin Kutbüddin-i İznikî, tasavvuf ilmi ile de meşgul olmuş salih bir zattı. Asrının fazilet, züht ve vera sahibi âlimleri arasında temayüz etmiş, emsalleri arasında pek yükselmişti. Fıkıh, tasavvuf ve fen ilimlerini kendisinde topladı. Sözleri pek tesirliydi. Tasavvuf ilminin inceliklerine ait çok yüksek bilgileri eserlerinde yazdı. Kendisini ve eserlerini pek çok âlim methetti, övdü. Büyük İslam âlimi Seyyid Abdülhakim Arvasî: “Miftahü'l-cenne ilmihâlinin yazarı salih bir zat imiş. Okuyanlara faydalı olur.” buyurdu.

Eserleri: 1- Miftahü'l-cenne: Türkçe bir eserdir. Her Müslümana en önce lazım olan ilmihâl bilgilerini, kısa ve öz olarak anlatmaktadır. Mızraklı İlmihâl ve Cennet Yolu İlmihâli adları ile de meşhurdur. Okuyanlara çok faydalı olduğu asırlardır görülmüştür. Defalarca basılmıştır. Hakikat Kitabevi tarafından İslam Ahlâkı kitabı içinde yayınlanmıştır. 2- Mürşidü'l-müteehhilîn: Fıkıh ilminin münakehat (evlilik) bilgilerini anlatan, evlilere en güzel rehber olan kıymetli bir eser olup Arapça olarak yazılmıştır. Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Hacı Mahmud Kısmı No: 1941'de vardır. Bu eser Salih Şeref tarafından Türkçe'ye tercüme edilmiş ve mütercimin ismi belirtilmeden neşredilmiştir. 3- Fethu Miftahi'l-gayb: Sadreddin-i Konevî'nin tasavvuf ilmi ile ilgili eserinin şerhi olup esrar-ı İlahiyeye mahsus olan çok ince bilgileri ihtiva etmektedir. Fatih Sultan Mehmed'in isteği ile yazılmıştır. Bir nüshası Ragıb Paşa Kütüphanesi No: 692'de kayıtlıdır. 4- Ta'birü'l-münif ve't-te'rilü'ş-şerif: Rüya tabiri ile ilgilidir. Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Ayasofya Kısmı No: 1753'te kayıtlıdır. 5- Münevveri'd-deavat: Askerlerin savaşta okuyacakları duaları ihtiva eder. Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Ayasofya Kısmı No: 1802'de kayıtlıdır. Kutbüddinzade İznikî'nin yanında medfun olduğu İznik'teki Kutbüddin Mehmed Camii. 6- Tenviru'l-evrad: Zeyneddin Hafî'nin eserinin şerhidir. Şerhu Virdi'l-meşayıh diye de bilinir. Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Laleli Kısmı No: 1593'te vardır. 7- Şerhu Sübhaneke ma arefnake hakka ma'rifetik: Bir nüshası Ragıp Paşa Kütüphanesi No: 692'de kayıtlıdır. 8- Risale fî kavli'n-Nebî: “El-Ulemau veresetü'l-enbiya” “Alimler Peygamberlerin varisleridir.” Hadis-i şerifini açıklamaktadır. Risale Risaletü's-sahuriyye ve'l-iftariyye diye de bilinir. Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Hacı Mahmud Kısmı No: 4223'te vardır. 9- Müzilü'ş-şek fî aksami'l-kefere: Kitab Risale fî kavli İbn-i Arabî fî imanî Fir'avn diye de bilinir. Bir nüshası Ragıp Paşa Kütüphanesi No: 692'de vardır. 10- Risale fî hikmeti halkı'l-kumle: Bu eser de Ragıb Paşa Kütüphanesi No: 692'de vardır. 11- Risale fî ihticacı Âdem maa Musa aleyhimesselam: Musa Aleyhisselam ile Âdem Aleyhisselam'ın konuşmaları anlatılmaktadır. Bu eser de Ragıp Paşa Kütüphanesi No: 692'de vardır. 12- Yusuf Kelimesinin anlamı ile Arabî Risale. Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Hacı Mahmud Kısmı No. 4223'te vardır. 13- Gaza ve cihatla ilgili, biri Arapça (Süleymaniye Kütüphanesi Amcazade Hüseyin Kısmı No: 454) diğeri Türkçe (Ayasofya Kısmı No: 1802) risale. 14- Teravih namazı ile ilgili Türkçe risale. Bir nüshası Ayasofya Kısmı No: 1802'de vardır.

Osmanlı Devleti'nde yetişen âlimlerden ve tasavvuf büyüklerinden.
Başlık ResmiOsmanlı Devleti'nde yetişen âlimlerden ve tasavvuf büyüklerinden.
Osmanlı Devleti'nde yetişen âlimlerden ve tasavvuf büyüklerinden.
Başlık ResmiOsmanlı Devleti'nde yetişen âlimlerden ve tasavvuf büyüklerinden.

Kutbüddin Mehmed Camii'nin restorasyon öncesi hali (sağda) ve restorasyon sonrası türbe ve caminin görünüşü (solda).

Kutbüddinzade İznikî'nin Miftahü'l-cenne adındaki kitabından seçmeler:

İmanın sıfatları: Ve dahi imanın sıfatları altıdır: A) Amentü billahi: Ben Allahü azimüşşanın varlığına ve birliğine inandım, iman ettim. Allahü azimüşşan, vardır ve birdir. Şeriki ve naziri yoktur. (Ortağı ve benzeri yoktur.) Mekandan münezzehtir. (Bir yerde değildir.) Kemal sıfatlarıyla muttasıftır. Kemal sıfatları vardır. Ve noksan sıfatlardan berîdir. Kemal sıfatlar, Allahü azimüşşanda bulunur. Noksan sıfatlar, bizlerde bulunur. Bizlerde bulunan noksan sıfatlar, elsizlik ve ayaksızlık ve gözsüzlük ve hastalık ve sağlık ve yemek ve içmek ve bunlara benzeyen birçok şeylerdir. Allahü azimüşşanda bulunan sıfatlar, yer ve gökleri ve (havada, sularda, yeryüzünde ve toprak altında yaşamakta olan) türlü mahlukatı yaratması ve aklımızın erdiği ve (aczimiz sebebiyle) birçoklarına ermediği, pek çok mahlukları (yaratıkları) her an varlıkta durdurması ve cümle mahlukarın rızkını vermesi ve yine aczimizden dolayı burada zikrine bile kâdir olamadığımız, kemal sıfatlardır. Kâdir-i mutlaktır. Her varlık, Allahü azimüşşanın kemal sıfatlarından, bir eserdir. Allahü azimüşşan hakkında, bizlere bilmesi vacip olan sıfatlar, yirmi ikidir. Ve yirmi iki de muhâl sıfatları vardır. Vacip, lazım demektir. Bu sıfatlar, Allahü azimüşşanda bulunur. Muhâl olanlar bulunmaz. Muhâl, vacibin zıddıdır. Var olamaz demektir.

Osmanlı Devleti'nde yetişen âlimlerden ve tasavvuf büyüklerinden.
Başlık ResmiOsmanlı Devleti'nde yetişen âlimlerden ve tasavvuf büyüklerinden.

Allahü azimüşşan hakkında bizlere bilmesi vacip olan sıfat-ı nefsiyye birdir. “Vücud”, yani var olmaktır. Allahü azimüşşanın var olmasının naklen delili; Allahü tealanın, “İnneni enellahü” kavl-i şerifidir. Aklen delil ise; bu âlemleri halk eden (yoktan var eden) bir hâlık (yaratıcı), elbet mevcuttur, elbette vardır. Mevcut olmamak muhâldir. Sıfat-ı nefsiyye demek; zat, O'nsuz ve O, zatsız tasavvur olunmaz, düşünülemez demektir.

a) Sıfat-ı zatıyye: Allahü azimüşşan hakkında, bizlere bilmesi vacip olan sıfat-ı zatıyye beştir: 1- Kıdem: Allahü azimüşşanın varlığının evveli olmamak. 2- Beka: Allahü azimüşşanın varlığının âhiri olmamak, buna vacibü'l-vücud derler. Naklen delil; Allahü tealanın Hadid suresinde, üçüncü ayet-i kerimesidir. Aklen delil; varlığının evveli ve âhiri olsa sonradan var olmuş olup âciz ve nakıs olurdu. Aciz ve nakıs olan, başkasını yaratamaz. Allahü azimüşşan hakkında muhâldir. 3- Kıyam bi nefsihi: Allahü azimüşşan, zatında ve sıfatlarında ve ef'alinde, kimseye muhtaç olmamak. Naklen delil; Muhammed Aleyhisselam suresinin son ayet-i kerimesidir. Aklen delil; bu sıfatlar, O'nda olmamış olsa, âciz ve nakıs olurdu. Aciz ve nakıs olmak, Allahü azimüşşan hakkında muhâldir. 4- Muhalefetü li'l-havadis: Allahü azimüşşan, zatında ve sıfatında, kimseye benzememek. Naklen delil; Allahü tealanın Şûra suresindeki on birinci ayet-i kerimesidir. Aklen delil; bu sıfatlar, O'nda olmamış olsa, âciz ve nakıs olurdu. Aciz ve nakıs olmak, Allahü azimüşşan hakkında muhâldir. 5- Vahdaniyyet: Allahü azimüşşanın, zatında ve sıfatında ve ef'alinde şeriki (ortağı) ve naziri yoktur. Naklen delil; Allahü tealanın İhlas suresindeki birinci ayet-i kerimesidir. Aklen delil; eğer ortağı olsa, âlem fena bulur, yok olurdu. Biri, bir şeyin yaratmasını ve diğeri yaratmamasını dilerdi. (Âlimlerin çoğuna göre “Vücud” yani var olmak da ayrıca bir sıfattır. Böylece (Sıfat-ı zatıyye) altı olmaktadır.)

b) Sıfat-ı sübutiyye: Allahü azimüşşan hakkında bizlere bilmesi vacip olan sıfat-ı sübutiyye sekizdir: Hayat, ilm, sem', basar, irade, kudret, kelam, tekvin. Bu sıfatların manaları şudur ki: 1- Hayat: Allahü azimüşşan, diri olmak. Naklen delil; Allahü tealanın Bakara suresindeki iki yüz elli beşinci ayet-i kerimesinin baş kısmıdır. Aklen delil; Allahü azimüşşan diri olmasa, bu mahlukat vücuda gelmezdi. 2- İlm: Allahü azimüşşanın bilmesi olmak. Naklen delil; Allahü tealanın Haşr suresindeki yirmi ikinci ayet-i kerimesidir. Aklen delil; Allahü azimüşşanın bilmesi olmasa, âciz ve nakıs olurdu. Aciz ve nakıs olmak, Allahü azimüşşan hakkında muhâldir. 3- Sem': Allahü azimüşşanın işitmesi olmak. Naklen delil; Allahü tealanın İsra suresindeki birinci ayet-i kerimesidir. Aklen delil; işitmesi olmasa, âciz ve nakıs olurdu. Aciz ve nakıs olmak, Allahü azimüşşan hakkında muhâldir. 4- Basar: Allahü azimüşşanın görmesi olmak. Naklen delil; Allahü tealanın yine İsra suresindeki birinci ayet-i kerimesidir. Aklen delil; görmesi olmasa, âciz ve nakıs olurdu. Aciz ve nakıs olmak, Allahü azimüşşan hakkında muhâldir. 5- İrade: Allahü azimüşşanın dilemesi olmak. O'nun dilediği olur. O dilemezse hiçbir şey olmaz. Varlıkları dilemiş, yaratmıştır. Naklen delil; Allahü tealanın İbrahim suresindeki yirmi yedinci ayet-i kerimesidir. Aklen delil; eğer dilemesi olmasa âciz ve nakıs olurdu. Aciz ve nakıs olmak, Allahü azimüşşan hakkında muhâldir. 6- Kudret: Allahü azimüşşanın her şeye gücünün yetmesi olmak. Naklen delil; Allahü tealanın İmran suresindeki yüz altmış beşinci ayet-i kerimesidir. Aklen delil; eğer gücü yetmese, âciz ve nakıs olurdu. Aciz ve nakıs olmak, Allahü azimüşşan hakkında muhâldir. 7- Kelam: Allahü azimüşşanın söylemesi olmak. Naklen delil; Allahü tealanın Nisa suresindeki 164. ayet-i kerimesidir. Aklen delil; eğer söylemesi olmasa, âciz ve nakıs olurdu. Aciz ve nakıs olmak, Allahü azimüşşan hakkında muhâldir. 8- Tekvin: Allahü azimüşşan hâlıktır, yaratıcıdır. Her şeyi yaratan, yoktan var eden O'dur. O'ndan gayri yaratıcı yoktur. Naklen delil; Allahü tealanın Zümer suresindeki 62. ayet-i kerimesidir. Aklen delil; yerlerde ve göklerde acaib-i mahlukatı vardır ve cümlesini yaratan O'dur. O'ndan başkası için (yarattı) demek küfür olur. İnsan bir şey yaratamaz. Allahü teala hakkında, muhâl olan sıfatlar, bunların zıddıdır.

B- Ve Melâiketihi: Dahi ben, Allahü azimüşşanın meleklerine inandım, iman eyledim. Allahü azimüşşanın melekleri vardır. Onları nurdan halk etmiştir. Cisimdirler. Yemezler ve içmezler. Onlarda erkeklik, dişilik olmaz. Gökten yere inerler ve yerden göğe çıkarlar. Ve bir hâlden bir hâle girerler. Göz açıp yumacak kadar, Allahü azimüşşana asi olmazlar ve bizim gibi günah işlemezler. Onların içinde mukarrebler ve Peygamberler vardır. Ve cümlesinin efdali (en üstünü), Cebrail, Mikail, İsrafil, Azrail **“aleyhimüsselam”**dır. Bu dördü, cümle meleklerin Peygamberleridir. Ve onların her birisini, Allahü azimüşşan, bir hizmete koymuştur. Kıyamete kadar, başka bir hizmete nöbet gelmez.

C) Ve kütübihi: Dahi, Allahü azimüşşanın kitaplarına inandım, iman eyledim. Allahü azimüşşanın kitapları vardır. Kur'an-ı Kerim'de bildirilen, yüz dört kitaptır. Yüzü küçük kitaptır. Bunlara “suhuf” denir. Ve dördü büyük kitaptır. Tevrat, Hazreti Musa Aleyhisselam'a; Zebur, Hazreti Davud Aleyhisselam'a; İncil, Hazreti İsa Aleyhisselam'a; Kur'an-ı Kerim, bizim Peygamberimiz Hazreti Muhammed Aleyhisselam'a nazil olmuştur.

Osmanlı Devleti'nde yetişen âlimlerden ve tasavvuf büyüklerinden.
Başlık ResmiOsmanlı Devleti'nde yetişen âlimlerden ve tasavvuf büyüklerinden.

İznik'te Kutbüddin Mehmed Camii.

Yüz suhuftan, on suhufu Hazreti Âdem Aleyhisselam'a, elli suhufu Şit Aleyhisselam'a, otuz suhufu İdris Aleyhisselam'a, on suhufu İbrahim Aleyhisselam'a inmiştir. Bunların cümlesini Cebrail Aleyhisselam indirmiştir. Cümlesinden sonra Kur'an-ı azimüşşan nazil olmuştur. Kur'an-ı azimüşşanın nüzulü (az az, ayet ayet) yirmi üç senede tamam olmuştur. Ve hükmü, kıyamete kadar bakîdir. Nesh olmaktan (geçersiz olmaktan) ve tebdil ile tahriften (insanların değiştirmelerinden) mahfuzdur.

D) Ve rusulihi: Dahi ben, Allahü azimüşşanın Peygamberlerine “aleyhimüssalavatü vetteslimat” iman eyledim. Allahü tealanın Peygamberleri “aleyhimüssalavatü vetteslimat” vardır. Peygamberlerin evveli, Âdem Aleyhisselam ve âhiri, bizim Peygamberimiz Hazreti Muhammed Mustafa **“sallallahü teala aleyhi ve sellem”**dir. Bu ikisinin arasında, çok Peygamber gelmiş ve geçmişti. Onların sayısını Allahü azimüşşan bilir. Peygamberler “aleyhimüssalavatü vetteslimat” hakkında bizlere bilmesi vacip olan sıfatlar beştir: Sıdk, emanet, tebliğ, ismet, fetanet.

1- Sıdk: Bütün Peygamberler sözlerinde sadık olurlar. Her sözleri doğrudur. 2- Emanet: Onlar emanete hıyanet etmezler. 3- Tebliğ: Onlar, Allahü azimüşşanın emrinin ve nehyinin hepsini bilip ümmetlerine bildirir ve tebliğ ederler. 4- İsmet: Büyük ve küçük bütün günahlardan berî olmaktır. Hiç günah işlemezler. İnsanlardan masum olan, yalnız Peygamberlerdir. 5- Fetanet: Bütün Peygamberler “aleyhimüssalavatü vetteslimat”, sair insanlardan daha akıllı olmaktır.

Osmanlı Devleti'nde yetişen âlimlerden ve tasavvuf büyüklerinden.
Başlık ResmiOsmanlı Devleti'nde yetişen âlimlerden ve tasavvuf büyüklerinden.
Osmanlı Devleti'nde yetişen âlimlerden ve tasavvuf büyüklerinden.
Başlık ResmiOsmanlı Devleti'nde yetişen âlimlerden ve tasavvuf büyüklerinden.

Kutbüddinzâde İznikî'nin türbesinin girişi (sağda) ve türbenin kapısı (solda).

Peygamberler “aleyhimüssalavatü vetteslimat” için caiz olan sıfatlar beştir; Onlar; yerler, içerler, hasta olurlar, vefat ederler, dünyalarını değiştirirler. Dünyaya muhabbet etmezler. Kur'an-ı azimüşşanda, ism-i şerifleri bildirilen yirmi beş peygamberdir. Bunları bilmek, herkese vaciptir dediler. Peygamberlerin isimleri “aleyhimüssalavatü vesselam”: Âdem, İdris, Nuh, Hud, Salih, Lut, İbrahim, İsmail, İshak, Ya'kub, Yusuf, Şuayb, Musa, Harun, Davud, Süleyman, Yunus, İlyas, Elyesa', Zülkifl, Eyyub, Zekeriyya, Yahya, İsa, Muhammed **“salavatullahi alâ nebiyyina ve aleyhim”**dir. Bunlardan başka, Üzeyr ve Lokman ve Zülkarneyn isimleri de Kur'an-ı Kerim'de bildirilmiş ise de bu üçünde ihtilaf olundu. Bunlara, âlimlerden kimisi nebîdir, kimisi velîdir dediler. Ve dahi, sana gereken, ilk Peygamber olan Hazreti Âdem “Aleyhisselam” zürriyetindenim ve âhir zaman peygamberi Muhammed “Aleyhissalatü vesselam.” dininden ve ümmetindenim, elhamdülillah, demektir.

E) Ve'l-yevmi'l-ahiri: Dahi ben, kıyamet gününe inandım, iman ettim. Kıyamet günü, kabirden kalkınca başlar. Cennet'e veya Cehennem'e gidinceye kadar devam eder. Cümlemiz ölüp yine dirilsek gerektir. Cennet ve Cehennem ve mizan (terazi) ve sırat köprüsü, haşr (toplanmak) ve neşr (Cennet'e ve Cehennem'e dağılmak), kabir azabı, Münker ve Nekir adındaki iki meleğin kabirde suali haktır. Ve olacaktır.

F) Ve bi'l-kaderi hayrihi ve şerrihi minallahi teala: Dahi hayır ve şer, olmuş ve olacak şeylerin cümlesi, Allahü azimüşşanın takdiriyle yani ezelde bilmesi ve dilemesi ve vakitleri gelince yaratması ile ve levhi'l-mahfuza yazmasıyla olduğuna inandım, iman eyledim. Kalbimde, asla şek ve şüphe yoktur.

G- Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve resulüh: Ve dahi, itikatta (yani inanılacak şeylerde) mezhebim, Ehl-i Sünnet ve'l-cemaat mezhebidir. Ben bu mezheptenim. Diğer yetmiş iki fırkanın inançları yanlıştır, bozuktur. Cehennem'e gideceklerdir. [Eshab-ı Kiram'ın “aleyhimürrıdvan” hepsini sevenlere “Ehl-i Sünnet” denir. Eshab-ı Kiram'ın hepsi âlim ve adildi. İnsanların efendisinin “sallallahü aleyhi ve sellem” sohbetinde, hizmetinde bulunmuşlar ve O'na yardımcı olmuşlardır. En az sohbette bulunanı bile, Eshab-ı Kiram'dan olmayan en yüksek velîden daha yüksektir. O İslam güneşinin, O Allahü tealanın habibinin bir sohbetinde, bir teveccühünde hasıl olan hâller, o mübarek nefesleri ve nazarları tesiri ile zuhur eden kemaller, o huzura, o yakınlık saadetine kavuşamayanlara nasip olmamıştır. Eshab-ı Kiram'ın hepsi “rıdvanullahi teala aleyhim ecmain” daha ilk sohbette, nefislerine uymaktan kurtulmuşlardır. Hepsini sevmekle emrolunduk.]

Amelde mezhep dörttür: İmam-ı A'zam, İmam-ı Şafiî, İmam-ı Malik, İmam-ı Ahmed bin Hanbel'in “rahmetullahi aleyhim” mezhepleri. Bu dört mezhepten, herhangi birini taklid etmek caizdir. Dördünün mezhebi de haktır, doğrudur. Dördü de Ehl-i Sünnet'tir. Biz, İmam-ı A'zam mezhebindeniz. Bu mezhepte olanlara “Hanefî” denir.

Ve dahi, imanın, bizde baki kalıp çıkmamasının şartı ve sebebi altıdır: Birincisi: Biz gaibe iman eyledik. Bizim imanımız gaibedir, zahire değildir. Zira biz, Allahü azimüşşanı, gözümüzle görmedik. Lakin görmüş gibi inandık, iman ettik. Bundan asla şüphemiz yoktur. İkincisi: Yerde ve gökte, insanda ve cinde ve meleklerde ve Peygamberlerde “aleyhimüssalavatü vetteslimat”, gaibi bilen yoktur. Gaibi ancak Allahü azimüşşan bilir ve dilediklerini, dilediklerine bildirir. (Gaip demek, duygu organları ile veya hesap, tecrübe ile anlaşılmayan demektir. Gaibi ancak O'nun bildirdikleri bilir.) Üçüncüsü: Haramı haram bilip itikat etmek. Dördüncüsü: Helali helal bilip itikat etmek. Beşincisi: Allahü azimüşşanın azabından emin olmayıp daima korkmak. Altıncısı: Her ne kadar günahkâr olsa da Allahü azimüşşanın rahmetinden ümit kesmemek. Bu altı şeyden birisi, bir kimsede bulunmasa da beşi bulunsa yahut birisi bulunsa da beşi bulunmasa, o kimsenin imanı ve İslam'ı sahih değildir.

Ve dahi imansız gitmenin sebepleri, kırk kadar olup şunlardır: Evvelki: Bidat sahibi olmak. Yani itikadı bozuk olmak. [Ehl-i Sünnet âlimlerinin bildirdiği doğru itikattan çok az da olsa ayrılan, sapık veya kâfir olur. İnanması zarurî olan şeye inanmazsa hemen kâfir olur. İnanması zarurî olmayan şeyi inkâr etmek “bidat” veya “dalalet” olur. Son nefeste imansız gitmeye sebep olur.] İkincisi: Zayıf (Şüpheli olan) iman. Üçüncüsü: Dokuz azasını doğru yoldan çıkarmak. Dördüncüsü: Büyük günah işlemeye devam etmek. (Bunun için içki içmemeli, diğer bütün haramları işlememeye çok dikkat etmelidir.) Beşincisi: Nimet-i İslam'a şükrünü kesmek. Altıncısı: Ahirete imansız gitmekten korkmamak. Yedincisi: Haksız yere zulmetmek. Sekizincisi: Sünnet üzere okunan ezan-ı Muhammedîyi dinlememek. Dokuzuncusu: Anaya babaya asi olmak. Onuncusu: Doğru olsa bile, çok yemin etmek. On birincisi: Namazda, beş yerde, tadil-i erkanı terk etmek. On ikincisi: Namazı ehemmiyetsiz sanıp öğrenmesine ve çoluk çocuğuna öğretmeye önem vermemek ve namaz kılanlara mâni olmak. On üçüncüsü: Hamr (şarap) ve fazlası sarhoş eden her içkiyi az da olsa, içmek. (Bira içmek de haramdır.) On dördüncüsü: Müminlere eziyet etmek. On beşincisi: Yalan yere evliyalık ve din bilgisi satmak. On altıncısı: Günahını unutmak, küçük görmek. On yedincisi: Kibirli olmak, yani kendisini beğenmek. On sekizincisi: Ucub, yani ilim ve amelim çoktur demek. On dokuzuncusu: Münafıklık, iki yüzlülük. Yirmincisi: Haset etmek, din kardeşini çekememek. Yirmi birincisi: Hükûmetin ve üstadının İslamiyete muhalif olmayan sözünü yapmamak. Yirmi ikincisi: Bir kimseyi tecrübe etmeden, iyi demek. Yirmi üçüncüsü: Yalanda ısrar etmek. Yirmi dördüncüsü: Ulemadan kaçmak. (Ehl-i Sünnet âlimlerinin kitaplarını okumamak.) Yirmi beşincisi: Bıyıklarını fazla uzatmak. Yirmi altıncısı: Erkekler ipek giymek. Sun'î ipek ve atkısı ipek, çözgüsü pamuk olan caizdir. Yirmi yedincisi: Gıybet etmekte ısrar etmek. Yirmi sekizincisi: Kâfir de olsa, komşusuna eziyet etmek. Yirmi dokuzuncusu: Dünya işleri için çok gazaba gelmek, sinirlenmek. Otuzuncusu: Riba, faiz almak ve vermek. Otuz birincisi: Övünmek için elbisesinin kollarını ve eteklerini fazla uzatmak. Otuz ikincisi: Sihirbazlık, büyü yapmak. Otuz üçüncüsü: Allahü tealanın sevdiği kimseyi sevmemek ve İslamiyeti bozmak için uğraşanları sevmek. Otuz dördüncüsü: Müslüman ve salih olan mahrem akrabayı ziyareti terk etmek. Otuz beşincisi: Mümin kardeşine üç günden fazla kin tutmak. Otuz altıncısı: Zinaya devam etmek. Otuz yedincisi: Livatada bulunup tövbe etmemek. Otuz sekizincisi: Ezanı, fıkıh kitaplarının bildirdikleri vakitlerde ve sünnete uygun okumamak ve sünnete uygun okunan ezanı işitince saygı göstermemek. Otuz dokuzuncusu: Münkeri (haram) işleyeni görüp de gücü yettiği hâlde tatlı dil ile nehy etmemek. Kırkıncısı: Karısının, kızının ve nasihat vermek hakkına sahip olduğu kadınların giyimine dikkat etmemek, açık saçık gezmelerine ve kötülerle görüşmesine razı olmak.

Osmanlı Devleti'nde yetişen âlimlerden ve tasavvuf büyüklerinden.
Başlık ResmiOsmanlı Devleti'nde yetişen âlimlerden ve tasavvuf büyüklerinden.

Kutbüddinzâde İznikî'nin kabri (sağda) ve baş taraftan görünüşü (solda).

Osmanlı Devleti'nde yetişen âlimlerden ve tasavvuf büyüklerinden.
Başlık ResmiOsmanlı Devleti'nde yetişen âlimlerden ve tasavvuf büyüklerinden.
Osmanlı Devleti'nde yetişen âlimlerden ve tasavvuf büyüklerinden.
Başlık ResmiOsmanlı Devleti'nde yetişen âlimlerden ve tasavvuf büyüklerinden.

Kutbüddinzâde İznikî ve babasının kabirleri.

İftitah tekbirinin fazileti: Ve dahi, bir kimse iftitah tekbirini imam ile beraber alsa, sonbahar günlerinde, ağaçların yaprakları, rüzgâr estikçe ne şekilde dökülürse o kişinin günahları da öylece dökülür. Bir gün, Resulullah “sallallahü aleyhi ve sellem” namaz kılarken, bir kimse sabah namazında iftitah tekbirine yetişemedi. Bir köle azat etti. Badehu, gelip Resulullah'a şöyle dedi: “Ya Resulallah! Ben bu gün iftitah tekbirine yetişemedim. Bir köle azat ettim. Acaba iftitah tekbirinin sevabına nail olabildim mi?” Resulullah Efendimiz Hazreti Ebu Bekr'e; “Sen ne dersin, bu iftitah tekbirinin hakkında?” diye sordu. Ebu Bekr Sıddîk buyurdu ki: “Ya Resulallah! Kırk deveye malik olsam, kırkının da yükü cevahir olsa, cümlesini fakirlere tasadduk etsem, yine imam ile beraber alınan iftitah tekbirinin sevabına nail olamam.” Ondan sonra; “Ya Ömer! Sen ne dersin, bu iftitah tekbirinin hakkında?” dedikte, Hazreti Ömer; “Ya Resulallah!! Mekke ve Medine arası dolu devem olsa ve bunların yükleri cevahir olsa, cümlesini fakirlere tasadduk etsem, yine imam ile beraber alınan iftitah tekbirinin sevabına nail olamam.” dedi. Ondan sonra; “Ya Osman! Sen ne dersin, bu iftitah tekbiri hakkında?” dedikte, Osman-ı Zinnûreyn; “Ya Resulallah! Gece iki rekat namaz kılsam, her birinde, Kur'an-ı azimüşşanı hatmeylesem, yine imam ile beraber alınan iftitah tekbirinin sevabına nail olamam.” dedi. Ondan sonra; “Ya Ali! Sen ne dersin, bu iftitah tekbiri hakkında?” dedikte, Hazreti Ali; “Ya Resulallah! Mağrib ile Meşrık arası küffar ile dolu olsa, Rabbim bana kuvvet verse, cümlesini kırıp katleylesem, yine imam ile alınan iftitah tekbirinin sevabına nail olamam.” dedi.

Ondan sonra Resulullah Efendimiz; “Ey benin ümmet ve eshabım! Yedi kat yerler ve yedi kat gökler kâğıt olsa ve deryalar mürekkep olsa ve bütün ağaçlar kalem olsa ve cümle melâike kâtip olsalar ve kıyamete kadar yazsalar, yine imam ile alınan iftitah tekbirinin sevabını yazamazlar.” buyurdu. Ve eğer, “Allahü azimüşşanın yarattığı melekler bu kadar mıdır?” dersen, Resulullah Mirac'a çıktığı gece, Cennet'i ve Cehennem'i ve Beyt-i Ma'mur'u, melâike tavaf edip giderlerdi. Resulullah buyurdu: “Ya karındaşım Cebrail! Bu Beyt-i Ma'mur'u tavaf edip giden melâike geri dönmüyor. Onlar, nereye giderler?” Cebrail Aleyhisselam dedi ki: “Ya Habiballah! Ben halk olunduğum günden bu güne kadar, bu Beyt-i Ma'mur'u tavaf edip giden melâikenin geri döndüğünü görmedim. Bir kere tavaf edene, (kıyamete değin) bir daha nöbet gelmez.”

Bir kimse namazda, Euzü ve Besmele okudukta, Allahü azimüşşan, o kula, bedenindeki kılların sayısınca sevap verir. Ve bir Fatiha-i şerife okudukta, Allahü teala hazretleri, o kula kabul olmuş hac sevabı verir. Ve rükuya vardıkta, Allahü azimüşşan o kula, nice bin altın sadaka vermiş sevabı ve rükuda sünnet üzere üç kere tesbih ettikte, o kula, Allahü azimüşşan hazretleri, gökten inen dört kitabı ve yüz suhufu okumuş kadar sevap verir. “Semi'allahü limen hamideh” dedikte, o kulu, Allahü azimüşşan, rahmet deryasına gark eder. Secdeye vardıkta, o kula, Allahü azimüşşan, insanlar ve cinler adedince sevap verir. Secdede sünnet üzere üç kere tesbih ettikte, o kula, Allahü azimüşşanın bahşettiği fezail çoktur. Amma, birkaçını beyan etmişlerdir: Evvelki fazileti, Arş ve Kürsi ağırlığınca sevap verse gerektir. İkincisi, Allahü azimüşşan o kulunu mağfiret etse gerektir. Üçüncü fazileti, o kul öldükte, Mikail “Aleyhisselam” o kulun kabrine ziyarete kıyamete değin devam etse gerektir. Dördüncüsü, kıyamet gününde, Mikail “Aleyhisselam” o kulu mübarek kanadı üzerine alıp şefaat etse ve Cennet-i a'lâya götürse gerektir.

Ve ka'de-i âhireye oturdukta, Allahü azimüşşan, o kula fukara-i sabirîn (sabreden fakirler) sevabı verir. Fukara-i sabirîn agniya-i şakirînden (şükreden zenginlerden) beş yüz yıl evvel Cennet'e girse gerektir. Agniya-i şakirîn onları görünce ne olaydı da dünyada iken, fukara-i sabirînden olsaydık diye temennide bulunsalar gerektir.

Cennat-ı aliyyat hakkında: Sekiz Cennet'in, sekiz kapısı vardır ve sekiz de miftahı (anahtarı) vardır. Evveli, beş vakit namaz kılan Müminlerin imanıdır. İkincisi, Besmele-i şerifedir. Altısı dahi, Fatiha-i şerifenin içindedir. Sekiz Cennet'in evvelki, Dar-ı celal. İkincisi, Dar-ı karar. Üçüncüsü, Dar-ı selam. Dördüncüsü, Cennetü'l-Huld. Beşincisi, Cennetü'l-Me'va. Altıncısı, Cennet-i Adn. Yedincisi, Cennetü'l-Firdevs. Sekizincisi, Cennet-i Na'im'dir. Dar-ı celal, beyaz nurdandır. Dar-ı karar, kırmızı yakuttandır. Dar-ı selam, yeşil zeberceddendir. Cennetü'l-Huld, mercandandır. Cennetü'l-Me'va, gümüştendir. Cennetü'l-Adn, altındandır. Cennetü'l-Firdevs, hem altından ve hem gümüştendir. Cennetü'n-Na'im, kırmızı yakuttandır.

Cennet'e giren Müminler, ebedî orada kalırlar, hiç çıkmazlar. Orada olan hurilerin, âdetleri ve lohusalıkları ve yaramaz huyları yoktur. İstedikleri her türlü yiyecek ve içecek hazır olarak önlerine gelir. Pişirmek ve koparmak gibi şeylerden uzaktırlar. Başları üzerinde kuşlar uçar. Müminler, köşklerinde oturur iken bunları görür. Eğer sen dünyada iken bana böyle yakın gelseydin, ben seni kebap ederdim diye kalbine geldiği anda, nurdan tabak içinde henüz pişmiş olarak gelir ve onu yemeye başlar. Kemiklerini bir yere yığar ve kalbine gelir ki şimdi bu yine kuş olsaydı. Kalbine geldiği anda, o evvelki gibi kuş olup uçar gider. Cennet'in toprağı miskten ve binasının bir kerpici gümüşten bir kerpici altındandır. Ve dahi, Cennet'te dört ırmak akar. Bunların menbaı bir, akışı ayrı ayrı olup her birinin lezzeti, birbirine benzemez. Onların birisi, safi su ve birisi hâlis süt ve birisi Cennet şarabı ve birisi de saf baldır.
 

Osmanlı Devleti'nde yetişen âlimlerden ve tasavvuf büyüklerinden.
Başlık ResmiOsmanlı Devleti'nde yetişen âlimlerden ve tasavvuf büyüklerinden.

Kutbüddinzâde İznikî'nin Mızraklı İlmihal kitabının ilk sayfası.

Cennet'te Tuba ağacı vardır. Bu ağacın kökleri yukarda, dal ve budakları aşağıya doğru sarkmaktadır. Bunun, dünyada misali, ay ve güneştir. Ve dahi, Cennet ehli, yemek ve içmek tadını ve zevkini duyarlar ve lakin ifrazat hacetini hissetmediklerinden, bu gibi beşerî ihtiyaç ve ızdıraplardan berîdirler. Allahü teala, Cennet'te Mümin kullarına hitap edip: “Kullarım! Benden daha ne istersiniz ki vereyim. Siz zevk ve safada olun.” diye söyleye. Kullar dahi, ya Rabbî! Bizi Cehennem'den azat eyledin ve Cennet'ine idhal edip bu kadar huri ve gılman ve vildan verdin. Bunlardan başka, akla gelmedik ve gözler görmedik ve kulaklar işitmedik, bu kadar nimetler verdin. Daha bir şey istemeye hayâ ederiz dedikte, Rabbülalemîn yine hitap edip; “Kullarım! Sizin benden, bunlardan başka isteyeceğiniz var.” dedikte, kullar dahi, ya Rabbî! Daha istemeye yüzümüz yoktur. Ve hem de ne isteyeceğimizi bilmiyoruz dediklerinde, Rabbülalemîn buyursa gerek: “Kullarım! Dünyada size bir mesele iktiza edince ne yapardınız!” Onlar dahi, ulemaya başvururduk ve o meseleyi öğrenip müşkülümüz hâl edilirdi dedikte, Hak sübhanehu ve teala hazretleri; “Şimdi dahi, öyle yapınız ve ulemaya danışınız, haber alınız! Ve her ne haber verirlerse size vereyim.” diye buyurdukta, ulema da; “Sizler Cemalullahı unuttunuz mu? Dünyada iken, derdiniz ki Rabbimiz Cennet'te, mekandan münezzeh olduğu hâlde cemalini bize gösterse gerek, diye arzu ederdiniz, işte onu isteyiniz.” deyip onlar dahi rüyet-i cemalullahı istediklerinde, Allahü azimüşşan, mekandan münezzeh olduğu hâlde cemal-i ba-kemalini gösterse gerek. Hak tealanın cemal-i pakini gördükte, nice bin yıllar hayran kalsalar gerektir.

Ve dahi, Cennet'te kişi, köşkünde otururken, etrafında pencere önlerinde meyveler vardır. Kullar, o meyveleri gördükte, uzanayım, o dalı çekeyim de meyveyi koparıp yiyeyim diye hatırına geldikte, oturduğu yerden kalkmaya ve dalı çekmeye hacet kalmaz. Hemen oturduğu yere istediği dal önüne gelir, meyveyi koparır, ağzına koyar ve çiğneyip henüz lezzet boğazına ulaşmadan, kopardığı yerden, bir daha biter. Ağzına koyduğunda, olgun ve lezizdir. Böylece (Rabbü'l-izze), taze bitirse gerektir.

Fakirliğin sebepleri: Ve dahi, hadis-i şerifte şöyle gelmiştir. Peygamberimiz “Aleyhissalatü vesselam.” buyurmuştur ki: “İnsana yoksulluk, yirmi dört şeyden gelir: 1- Zaruret olmadan ayakta bevl etmek. 2- Cünüp olarak taam yemek. 3- Ekmek ufağını, hor görüp basmak. 4- Soğan ve sarımsak kabuklarını ateşe atmak. 5- Büyüklerin önünce yürümek. 6- Babasını ve anasını adıyla çağırmak. 7- Eline geçirdiği ağaç ve süpürge çöpü ile dişleri arasını karıştırmak. 8- Elini balçıkla yıkamak. 9- Bevl ettiği yerde, abdest almak. 10- Eşik üzerine oturmak. 11- Çanağı ve çömleği, yıkamadan yemek koymak. 12- Esvabını üstünde dikmek. 13- Aç iken soğan yemek. 14- Yüzünü eteği ile silmek. 15- Evinde örümcek bırakmak. 16- Sabah namazını kılınca mescitten ivedilikle (acele) çıkmak. 17- Pazara, erken gidip geç dönmek. 18- Yoksul kimseden ekmek satın almak. 19- Babaya ve anaya, kötü duada bulunmak. 20- Çıplak yatmak. 21- Kap kacağı, örtüsüz bırakmak. 22- Çırağı, mumu üflemek. 23- Her işi, ameli Bismillah demeden işlemek. 24- Şalvarını (pantolonunu) ayakta giymek.” Bunların cümlesi yoksulluk getirir, Müminlerin hazer etmesi, sakınması lazımdır.

Osmanlı Devleti'nde yetişen âlimlerden ve tasavvuf büyüklerinden.
Başlık ResmiOsmanlı Devleti'nde yetişen âlimlerden ve tasavvuf büyüklerinden.
Osmanlı Devleti'nde yetişen âlimlerden ve tasavvuf büyüklerinden.
Başlık ResmiOsmanlı Devleti'nde yetişen âlimlerden ve tasavvuf büyüklerinden.

Kutbüddinzâde İznikî hazretlerinin Mürşidü'lmüteehhilîn adlı eserinin yazma nüshasının ilk iki sayfası (sağda) ve Latin harfli neşrinin kapak sayfası (solda). Yazma nüsha Köprülü Kütüphanesi HAP Kısmı No: 337'de kayıtlıdır.

Ve dahi, bir kimse sabah namazına erken uyanayım derse, yatacağı vakit, “İnna a'tayna” suresini okusa ve sonra (Ya Rabbî! Beni sabah namazına vaktiyle uyandır) dese, Bi iznillahi teala, o kimse, sabah namazına vaktiyle uyanır.

Ellidört farz: Bir çocuk baliğ olduğu zaman ve bir kâfir “Kelime-i tevhit” söyleyince yani “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resulullah.” deyince ve bunun manasını bilip inanınca “Müslüman” olur. Kâfirin günahlarının hepsi hemen affolur. Fakat bunların her Müslüman gibi, imkan bulunca imanın altı şartını, yani Amentüyü ezberlemeleri ve manasını öğrenerek bunlara inanmaları ve; “İslamiyetin hepsini, yani Muhammed Aleyhisselam'ın söylediği emirlerin ve yasakların hepsini Allahü tealanın bildirmiş olduğuna inandım.” demeleri lazımdır. Daha sonra imkan buldukça, bütün hareketlerinde ve karşılaştığı işlerden farz olanları, yani emir olunanları ve haram olanları, yani yasak edilmiş olanları öğrenmesi de farzdır. Bunları öğrenmenin ve herhangi bir farzı yapmanın ve herhangi bir haramdan sakınmanın farz olduğunu inkâr ederse, yani inanmazsa, ehemmiyet vermezse, imanı gider. “Mürted” olur. Yani bu öğrendiklerinden birini, mesela emir ve yasaklarından birini beğenmezse, kabul etmezse mürted olur. Mürted, “Lâ ilâhe illallah” demekle ve İslamiyetin bazı emirlerini yapmakla, mesela namaz kılmakla, oruç tutmakla, hacca gitmekle, hayrat ve hasenat yapmakla Müslüman olmaz. Bu iyiliklerinin ahirette hiç faydasını göremez, inkârından yani inanmadığı şeyden tövbe etmesi, pişman olması lazımdır.

İslam âlimleri, her Müslümanın öğrenmesi, inanması ve tâbi olması lazım olan farzlardan elli dört adedini seçmişlerdir. Elli dört farz şunlardır: 1- Allahü tealayı bir bilip O'nu hiç unutmamak. 2- Helalinden yemek ve içmek. 3- Abdest almak. 4- Her gün beş vakit namaz kılmak. 5- Namaz kılacağı zaman hayızdan ve cünüplükten gusletmek. 6- Kişinin rızkına, Allahü tealanın kefil olduğunu, hak bilmek. 7- Helalinden pak libas (elbise) giymek. 8- Hakka tevekkül etmek. 9- Kanaat etmek. 10- Nimetlerin mukabilinde, Rabb-i tealaya şükretmek. Yani onları emir olunan yerlerde kullanmak. 11- Cenab-ı Barî'den gelen kazaya razı olmak. 12- Belalara sabretmek. Yani isyan etmemek. 13- Günahlardan tövbe etmek. 14- İhlas üzere ibadet etmek. 15- İnsan ve cin şeytanlarını düşman bilmek. 16- Kur'an-ı azimüşşanı hüccet, senet tutmak, O'nun hükmüne razı olmak. 17- Ölümü hak bilmek ve ölüme hazırlanmak. 18- Allahü azimüşşanın sevdiğini sevip sevmediğinden kaçmak. (Buna Hubb-i fillah ve buğzi fillah denir.) 19- Babaya ve anaya iyilik etmek. 20- Ma'rufu (iyiliği) emir ve münkeri (yasak olanı) nehy etmek. 21- Akrabayı ziyaret etmek. 22- Emanete hıyanet etmemek. 23- Daima, Allahü tealadan havf edip haram işlemekten sakınmak. 24- Allahü azimüşşana ve Resulüne itaat etmek. Yani farzları yapıp haramlardan sakınmak. 25- Günahtan kaçıp ibadetle meşgul olmak. 26- Müslümanlardan olan ulü'l-emre muti olmak. 27- Âleme ibret nazarıyla bakmak. 28- Allah'ın varlığını tefekkür etmek. 29- Dilini haram, fuhuş olan sözlerden korumak. 30- Kalbini masivadan pak etmek. 31- Hiçbir kimseyi, maskaralığa almamak. 32- Harama bakmamak. 33- Her hâlde sözüne sadık olmak. 34- Kulağını fuhuş ve çalgı gibi münkerat dinlemekten korumak. 35- Farzları ve haramları öğrenmek. 36- Tartı, ölçü aletlerini, hak üzere kullanmak. 37- Allahü azimüşşanın azabından emin olmayıp daima korkmak. 38- Müslüman fakirlerine zekat vermek ve yardım etmek. 39- Allahü azimüşşanın rahmetinden, ümidini kesmemek. 40- Nefsinin hevasına, yani haram olan isteklerine tâbi olmamak. 41- Aç olanı Allah rızası için doyurmak. 42- Kifayet miktarı rızık (yani yiyecek, giyecek ve mesken) kazanmak için çalışmak. 43- Malının zekatını, mahsulün öşrünü vermek. 44- Âdetli ve lohusa hâlinde bulunan ehline yakın olmamak. 45- Kalbini günahlardan pak etmek. 46- Kibirli olmaktan sakınmak. 47- Baliğ olmamış yetimin malını muhafaza etmek. 48- Genç oğlanlara yakın olmamak. 49- Beş vakit namazı vaktinde kılıp kazaya bırakmamak. 50- Zulümle, kimsenin malını almamak. 51- Allahü azimüşşana şirk koşmamak. 52- Zinadan kaçınmak. 53- Şarabı ve alkollü içkileri içmemek. 54- Yok yere yemin etmemek.

Evlenmeye dair: Ve dahi evlenmekte çok fayda vardır. Evvelkisi, dinini hıfz etmiş olur. Ve huyu güzel olur. Ve kazancında bereket olur. Ve hem de sünnet ile amel etmiş olur. Nitekim Sevgili Peygamberimiz buyurdu ki: “Nikâhlanınız, çok evladınız olsun. Zira ben, kıyamette ümmetimin çokluğu ile sair ümmetlere iftihar ederim.” Ve dahi zevc ve zevcenin, birbirlerine karşı olan haklarına riayet etmeleri lazımdır. Ve dahi, bir kimse evleneceği zaman araştırarak, saliha yani dinine bağlı bir hanım bulup almalıdır. Ve dahi bir kızı malından ve güzelliğinden dolayı almaya. Zira sonra zelil olur. Peygamberimiz buyurur ki: “Bir kimse, malından veya güzelliğinden ötürü bir hatun alsa, onun malından ve güzelliğinden mahrum olur.” Ve bir kimse, dininden, ahlâkından ötürü bir hatun alsa, Hak teala, onun malını ve hüsnünü ziyade eyler.

Avret (kadın), erinden (kocasından) dört mertebe aşağı olmak gereklidir. Biri; yaşı ve boyu, biri; hısım ve akrabası. Dört şeyde, avret erinden ziyade olmak gerek. Biri, güzel ola ve biri, edepli ola ve biri, huyu iyi ola ve biri, haramdan ve şüpheli şeylerden sakınıcı ola. Genç kızları, koca kimselere vermeyeler. Fesada sebep olur.

Ve dahi, nikâh için söz kesilmeden evvel, dünür olacak aileler hakkında ve evlenecek olan gençler hakkında iyice tahkikat yapılmak, hem sünnettir ve hem de aralarındaki geçimin devamına sebep olur. Bunda üç fayda olduğu beyan olunmaktadır. Biri, ikisinin arasında ta ölünceye dek muhabbet kesilmez, ikincisi, rızıklarında bereket olur. Üçüncüsü, sünnet ile amel etmiş olur. Nikâhtan sonra erkek tarafı, kadın tarafına güzel ve kıymetli şeyler göndere, muhabbete sebeptir. Gerdek gecesi, ziyafet vermek sünnettir. İki rekat nafile namaz kılıp dua eyleye. O gece, her ne dua ederse makbul olur. Güveyi görenler, kendisine bunu hatırlatırlar.

Ve dahi, Peygamberimiz “Aleyhisselam”, bir hadis-i şerifinde buyurmuştur: “Cennet ehlinin çoğu fukara ve Cehennem ehlinin çoğu kadınlardır.” Bunun üzerine, Hazreti Aişe sual eyledi ki: “Kadınların çoğu Cehennem'de olmaya sebep nedir?” Resul-i Ekrem buyurdu ki: “Bunlar belaya sabreylemezler ve on iyilik gördükleri kimseden, bir kötülük gördükte, o on iyiliği (hemen) unutup bir kötülüğü daima söyler. Ve dünya ziynetlerini çok ziyade severler ve ahirete çalışmazlar ve gıybeti çok ederler.”

Ve dahi, Hazreti Ali'den rivayet olunur ki bir gün, Resul-i Ekrem'in huzuruna bir hatun gelip; “Ya Resulallah! Bir ere varmak isterim, ne buyurursunuz?” dedi. Saadetle buyurdu ki: “Erin hakkı, hatunun üzerinde çoktur. Hakkından gelebilir misin?” O hatun; “Ya Resulallah! Erin hakkı nedir?” dedi. Buyurdu ki: “Sen onu incitir isen, Allah'a asi olursun ve namazın kabul olmaz.” O hatun dedi ki: “Daha var mı?” Resulullah buyurdu ki: “Hangi hatun, erinden izinsiz, evinden dışarıya çıksa, her adım başına günah yazılır.” Hatun dedi ki: “Daha var mı?” Resul-i Ekrem buyurdu ki: “Erine kötü söz söylerse, kıyamette dilini ensesinden çıkarırlar.” O hatun dedi ki: “Daha var mı?” Resul-i Ekrem buyurdu: “Hangi hatun ki malı ola da erinin hacetini bitirmeye, ahirette o hatunun yüzü kara ola.” Ve o hatun dedi ki: “Daha var mı?” Resul-i Ekrem buyurdu: “Hangi hatun, erinin malından uğrularsa (çalarsa) ve bir başkasına verirse ve eri ile helalleşemezse, Allahü azimüşşan, o hatunun zekat ve sadakasını kabul eylemez.” Hatun dedi ki: “Daha var mı?” Resul-i Ekrem buyurdu: “Hangi hatun, erine sövse veya karşı gelse, tamu (Cehennem) içinde, dilinden asalar ve hangi hatun çengi ve çalgı dinlemeye varsa bir akçe verse, küçük yaşından beri kazanmış olduğu sevap mahvola ve üzerindeki libasları davacı olup bizi mübarek günlerde giymedi ve helaline karşı giymedi, haram yerlere gitti, dedikte, Hak teala buyurur, böyle olan hatunları bin yıl yaksam gerektir.” O hatun, bu cevapları işitince; “Ya Resulallah! Bu zamana gelinceye kadar ere varmadım, yine varmam.” dedi. Bu kere, Resul-i Ekrem saadetle buyurdu ki: “Ya hatun! Ere varmanın sevabını dahi haber vereyim de dinle! Hangi hatun ki eri ona, Allah senden razı olsun dese, altmış yıl ibadet etmekten yeğdir. Ve erine, bir içim su verse, bir yıl oruç tutmaktan efdaldir. Erinin döşeğinden kalktığı zaman gusleylese bir kurban kesmişcesine sevap bula. Ve helaline hile etmezse, onun için göklerde melekler tesbih ederler. Ve helali ile oynasa, altmış kul azat etmekten hayırlıdır. Erinin rızkını muhafaza etse ve helalinin akrabasına merhamet eylese ve beş vakit namazını kılıp orucunu tutsa, bin kere Kâbe'ye varmaktan efdaldir.”

Fatıma-i Zehra; “Bir hatun helalini incitse, hâli nice olur?” dedikte, Resul-i Ekrem; “Bir hatun, erine asi olsa, Allah'ın laneti onun üzerinde kalır, ta ki eri ile helalleşmeyince kurtulamaz ve erinin döşeğinden kaçsa, cemi (bütün) sevabı gider ve erine karşı büyüklense, senden ne gördüm dese, Allahü teala ona nimetini haram eyler. Erinin kanını dili ile yalasa, henüz erinin hakkını yerine getirmiş olmaz. Ve erinin izni ile açık saçık sokağa çıksa, erinin defter-i a'maline, bin günah yazılır, izin verdiği için.” buyurdu. İzinsiz çıkıp giden hatunların hâli nice olur, bundan kıyas eyle! Resul-i Ekrem buyurdu ki: “Ya Fatıma! Allahü teala, bir kimsenin, bir kimseye secde etmesini emir buyursa idi, ben de hatunun erine secde etmesini buyurur idim.”

Hazreti Aişe dedi ki: “Ya Resulallah! Bana vasiyet eyle!” Resul-i Ekrem buyurdu ki: “Ya Aişe! Ben sana vasiyet ederim, sen de ümmetimin hatunlarına vasiyet eyle! Yarın kıyamet gününde; önce imandan, ikincisi, abdestten. Üçüncüsü, eri hakkında, sual olunur. Hangi erkek ki hatununun yavuzluğuna sabreylese, Hak teala, ona Eyyub Peygamber sevabını vere. Bir hatun dahi erinin yavuzluğuna sabreylese, Aişe-i sıddîka mertebesini bula.” Ve dahi; “Bir erkek, hatununu dövse, kıyamette, ben onun davacısı olurum.” buyurdu.

Masumların ölümüne dair: Bir masum çocuk ki hasta ola ve ölüm döşeğine gire, Makam-ı illiyyin, yani Cennet onun makamıdır. Oradan, üç yüz altmış melek gele, saf saf olup o masumun karşısında duralar ve: “Ya masum! Müjdeler olsun sana, bu gün o gündür ki geçmiş olan, analarını ve dedelerini ve cümle komşularını, Hak tealadan dileyesin.” deyip yüz melek, başına bir şefaat tacı giydirip ve yüz melek dahi aşk tacı giydirip ve yüz melek dahi, gayret ve kuvvet gömleğini giydirip altmış melek dahi gözünün perdesini ve hicabını kaldıralar. Cümle hicaplar kalktığı gibi, ta Hazreti Âdem'den beri, geçmiş Müminlerin âba ve ecdatlarını (babalarını ve dedelerini) göre. Onların bazısı için azap hazırlanmış. Bunların, iş bu hâllerini görünce ağlaya, haykıra ve titreye. Ve bunu bilmeyenler can çekişir sanırlar.

Sonra can alıcı melekler gelip göreler ki şefaat tacını ve gömleğini giymiş ve gözünün perdesi kalkmış, canını almaya kuvvetleri yetmeye ve; “Ya masum! Hallâk-ı âlem sana selam söyledi ve buyurdu ki: Ben onu yarattım, yine bana gelsin. Zira o can emanetini ben verdim, yine bana versin. Onun mukabelesinde ona Cennet ve didar vereyim. Eğer inanmazsan yüzünü çevirip göklerden tarafa nazar eyle, görürsün.” dediklerinde, o masum dahi, nazar edip melekleri ve Allahü tealanın cemalini müşahede eyleye. Sevinçten cuşa gelip titreye ve kükreye ve kızara. Sıçrayıp döşeğinde can vermeye atıla. Yine o azap içindeki ecdatları gözüne erişe, yine canını vermeye. Ve melekler diyeler ki: “Ya masum! Niçin canını vermezsin?” O masum diye ki: “Ey melekler! Allahü tealaya rica edin, akraba ve ecdadımı bana bağışlasın.” Feriştehler diyeler ki: “Ya Rabbî! Bu masum ile bizim hâlimiz sana malumdur”. Hazreti Allah “celle şanühu” hitap ede ki: “İzzim hakkı için bağışladım.” Yine melekler: “Ya masum! Müjdeler olsun sana! Hak teala imanı olanların günahlarını bağışladı ve cümle ricalarını kabul eyledi.” dediklerinde, masum dahi şad olup bu hâlde iken, Hak teala Cennet'ten iki huri gönderip onun anası ve babası suretinde gelip kollarını açarak diyeler ki: “Ey bizim oğlumuz, yahut kızımız! Bizimle gel, biz Cennet'te sensiz olamayız.” Cennet elmalarından bir elma çıkarıp masumun eline vereler, al diyeler. O masum, elmayı koklarken, Azrail Aleyhisselam, kendi gibi, bir güzel masum olup filhal canını ala. Bir rivayette, elmayı koklarken, canı elmaya yapışa ve melekü'l-mevt, masumun canını elmadan ala. Bu rivayetlerin ikisi de caizdir.

Sonra melekü'l-mevt, o canı alıp gökleri seyrettirip Cennet'e götüreler. Orada, yeşil zebercedden bir sahra vardır. Masum oraya geldikte; “Beni buraya neden getirdiniz?” der. Melekler: “Ya masum! Kıyamet yeri vardır. Çok sıcaktır. İşbu sahrada, yetmiş bin rahmet pınarı vardır. Hazreti Resul-i Ekrem'in “Aleyhisselam” havzının başında durup nurdan bardakları görünüz! Atanız ve ananız kıyamet yerine geldiklerinde, bu bardakları su ile doldurup onlara verirsiniz ve onları tutup salıvermeyesiniz ki Cehennem yoluna girmeyeler, azap ve ikab görmeyeler. Zira sizin duanız, Hak teala katında makbuldür. Ve Cuma geceleri, yeryüzüne inersiniz. O vakit Allahü tealanın selamını, Ümmet-i Muhammed üzerine ulaştırasınız. Ve onların üzerine nur veresiniz ve onların şükürleri beratını Hak tealaya götüresiniz.” diye tenbih ederler.

Pes, masumların canlarına, bu makamları seyrettirip tezce, yine getirip meyyitin başının ucuna koyarlar. Ta namazı kılınıp kabre girip soru ve hesabı oluncaya kadar, o can, kabir üzere durur. Eğer, babası ve anası tövbesiz ölürlerse, kıyamette oğlu ile onların arasında bir perde ola. O masum onları arayıp bulmaya, birbirlerine hasret kalalar. İşte Müminlerin baliğ olmayan çocuklarının hâli böylecedir.

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
Rehber İnsanlar Sayfası