Hanefî mezhebi fıkıh âlimlerinden. İsmi Abdullah bin Mahmud bin Mevdud bin Mahmud el-Musulî'dir. Künyesi Ebü'l-Fadl olup Mecdüddin-i Musulî diye meşhur oldu. 599 (m. 1202) senesinde Musul'da doğdu. İlim tahsiline, önce babasından ilim alarak başladı. Sonra Şam'a giderek Kemaleddin Husayrî'den ilim tahsil etti. Yaşadığı devirde, fıkıh ve usûl ilimlerindeki âlimlerin en büyüğü oldu. Kendisine bir mesele hakkında fetva sorulduğunda, fıkıh meselelerinin hepsi ezberinde olduğundan ve bütün inceliklerine vâkıf olduğundan, delilleri araştırıp bakmaya ihtiyacı kalmaksızın hemen cevap verirdi. Bir müddet Kûfe kadılığı (hâkimliği) yaptı. Sonra bu vazifeden alındı. Daha sonra Bağdat'a gidip, İmam-ı A'zam Ebu Hanife hazretlerinin kabri yanında ders okutmaya başladı. Vefatına kadar, fetva verip ders okuttu. Muhtar ve bunun şerhi olan İhtiyar kitapları meşhurdur. 683 (m. 1284) senesi Muharrem ayının ondokuzuncu günü Bağdat'ta vefat etti.
Mecdüddin-i Musulî, Hanefî fakihlerinin altıncı tabakası olan “Eshab-ı Temyiz”dendir.
Sem'anî diyor ki: “Mecdüddin-i Musulî'nin Muhtar ve İhtiyar kitapları her tarafa yayıldı. Bu iki kitap, fakihlerin yanında muteber eserler olup. Muhtar kitabı, sonra gelen âlimlerin çok itimat ettiği dört kitabın içindedir. Bunlar; Muhtar, Kenz, Vikaye ve Mecmaü'l-bahreyn'dir.”
Musulî'nin ayrıca Kitabü'l-Müştemil ve Şerhu'l-Camii'l-Kebir adlı eserleri vardır.
Mecdüddin-i Musulî, İhtiyar kitabında diyor ki:
“Nikâh, evlenmek için yapılan akit, yani sözleşme demektir. Kur'an-ı Kerim, nikâh yapmayı emretmektedir. Nisa suresinin 3. ayetinde mealen; “Helal olan kadınlardan nikâh ediniz!” buyuruldu. Yirmiüçüncü ayetinde mealen; “Onları, sahiplerinin izni ile nikâh ediniz.” ve Nur suresinin 32. ayetinde mealen; “Zevci olmayanları nikâh edin!” buyuruldu. Hadis-i şerifte de; “Nikâh, ancak şahitlerle olur.” ve; “Nikâhlanın, çoğalın! Kıyamet günü, ümmetlere karşı sizinle övüneceğim.” ve; “Nikâh yapmak, benim sünnetimdir. Sünnetimi terk eden, benden değildir.” buyuruldu. Ayet-i kerimeler, hadis-i şerifler ve icma-ı ümmet, nikâhın meşru olduğunu, ibadet olduğunu bildiriyorlar. Nikâh yapmak, sünnet-i müekkededir. Bazen farz olur. Zulüm, işkence yapmak korkusu olunca mekruh olur. Nikâh, iki kişinin mazi (geçmiş zaman) olarak söylemeleri ile veya birinin mazi, diğerinin muzari (şimdiki veya gelecek zaman) kelimeleri ile söylemesi ile yapılır. Mesela, beni zevceliğe (hanımlığa) al deyince, seni zevceliğe aldım demekle olur. Hanefî mezhebine göre, Müslümanların nikâhında iki Müslüman erkeğin veya bir erkekle iki kadının şahit olarak bulunmaları lazımdır. Müslümanın zımmî kadını nikâh ederken, iki şahidin de zımmî olmaları caizdir.
FIKIH ÂLİMLERİ
Bir erkeğin; annelerini, kızlarını, kız kardeşlerini, halalarını, teyzelerini, kardeşinin kızlarını nikâh etmesi ebedî haramdır. Nesebden haram olan bu yedi kadın, süt ile olduklarında da haramdırlar. Kayın valideyi ve gelini ve üvey kızı ve üvey anneyi nikâh etmek de ebedî haramdır. Müslüman erkeğin, Ehl-i kitap olan kadını, yani Yahudi ve Hıristiyan dininde olan kadını nikâh etmesi caizdir. Başka kâfir kadınla ve mürted olmuş kadınla evlenmesi caiz değildir. Müslüman kadının, hiçbir kâfirle evlenmesi caiz değildir. Sapık yolda olanların yaptıkları “Mut'a nikâhı” ve para ile “Muvakkat nikâh” (yani metres tutmak) haramdır. Nikâhta, kadınların sözü muteberdir. Yani, akıl baliğ kadının, kendini nikâh etmesi ve başkasının velisi, vekili olunca, onu nikâh etmesi veya kendini nikâh etmesi için birini vekil etmesi yahut başkasının kendisini nikâh etmiş olduğunu anlayınca, izin vermesi, hep caizdir. Baliğa olan bakire kızı nikâhlamak için zorlamak caiz değildir. Velisi, belli kimseye nikâh yapılması için bundan izin istemelidir. Cevap vermez veya gülerse yahut sessiz ağlarsa, izin vermiş sayılır.”
İhtiyar kitabının sahibi diyor ki:
“Tesbih (Sübhanallah), tahmid (Elhamdülillah), tekbir (Allahü ekber), Kur'an-ı Kerim, hadis-i şerif ve fıkıh kitabı okumak sevaptır. Ahzab suresinin 35. ayet-i kerimesinde mealen; “Allahü tealayı çok zikreden erkeklerin ve kadınların günahları affolur ve çok sevap verilir.” buyuruldu. Tüccarların, malını müşteriye gösterirken, bunları okuması ve Kelime-i tevhit, salevat okuması günahtır. Bunları para kazanmaya alet etmek olur.”
İhtiyar kitabında, hibeyi anlatırken diyor ki:
Hibe, hediye vermek, yani karşılıksız temlik, bağışlamak demektir. Bağış sahipleri verdim der. Bağış alan (veya vekilleri) de aldım der ve sözleşilen yerde veya sonra, hibeyi yapanın izni ile kabz eder. Yani teslim alır. Kabzdan önce, icab veya kabulden vazgeçebilir. Bu icab ve kabul ve kabz işlemleri yapılınca, bağış, bağışlananın mülkü olur. Küçük çocuğa yapılan bağışı, kendisi, anası veya velisi kabz edebilir. Taksimi mümkün olmayan malı hibe etmek caizdir. Mal hibe olunur. Menfaat hibe olmaz. Bir malın yalnız menfaatini, yani kullanılmasını hibe etmeye “Ariyet” denir. Bu mal, kullananın elinde emanet olur. Evi, oturmak için ariyet vermek caizdir. Taksimi mümkün olan malın parçası, taksimden sonra hibe olunur. Binanın parçası, ağaçtaki meyve ve tarladaki ekin böyledir. İki kişinin ortaklaşa malik oldukları bir malı (mesela bir evi), bir kişiye hibe etmeleri caizdir. Bir kişinin (bir malı), iki (veya daha fazla) kişiye hibe etmesi caiz olmaz. (Taksimi mümkün ise, ayırıp, parçalarını her birine ayrı ayrı vermelidir.)
Bir malın iki fakire sadaka verilmesi caizdir. Fakire hibe edince, sadaka olur. Zengine sadaka diyerek verilen hibe olur. Mahrem akrabası veya nikâhlısı olmayan kimseye hibe edilen malı geri almak caizdir. Fakat karşılığı verilmiş ve kabz edilmiş ise, verilen şey çoğalmış ise, yahut ikisinden biri ölmüş ise veya verilenin mülkünden çıkmış ise geri alınamaz. Hayvanın yaşlanması, büyümesi, nebatın büyümesi, kumaşın boyanması, kesilip biçilmesi, çoğalması sayılır. Verilen şeyin miktarının veya kıymetinin azalması, geri alınmasına mâni olmaz. Karşılığı bir başkası da verebilir. Karşılık olduğu söylenmeyerek verilen şey karşılık olmaz. Karşılık az veya çok olabilir. Belli bir şeyi karşılık vermesi şartı ile hibe etmek caizdir. Karşılığı kabzdan önce herhangi biri vazgeçebilir. Kabz edildikten sonra, ancak ikisinin rızası ile vazgeçilebilir. Birisine; “Ölünceye kadar evimde otur!” demek caizdir. Ölünce, ev sahibine, ölmüş ise vârisine geri verilir. Evimde otur, birimiz ölünce ev kalanın olsun demek batıldır. Biri birinin ölmesini bekleyeceği için, buna “Rukbi” denildi. Mülk sahibi olmayı, ölüme ve başka tehlikelere bağlamak sahih değildir. Sadaka verilen şey, hiç geri alınmaz. Malından bir miktarını sadaka vermeyi adayan kimse, bu sadakayı zekat malından verir.
İhtiyar kitabından Resulullah Efendimizin kabr-i şeriflerini ziyaret bahsi:
Hacı, Mekke-i Mükerreme'de hac ile ilgili vazifelerini bitirip Mescid-i Haram'dan ayrılınca, Medine-i Münevvere'ye gelir. Resulullah Efendimizin kabr-i şeriflerini ziyaret eder. Çünkü Resulullah Efendimizin kabr-i şeriflerini ziyaret, sünnet olan ibadetlerin en faziletlilerindendir. Hatta, vacip olan amellerin derecesine yakındır. Çünkü Hazreti Resulullah, kabr-i şeriflerini ziyarete, ümmetini çok teşvik ederdi. Buyurdu ki: “Kim imkân bulup da benim kabrimi ziyaret etmezse, bana eziyet etmiş olur.” “Kim kabrimi ziyaret ederse, ona şefaatim vacip olur.” “Vefatımdan sonra kim beni ziyaret ederse, sanki beni hayatımda ziyaret etmiş gibidir.” Bu konuda daha birçok hadis-i şerif vardır. Resulullah Efendimizin kabr-i şeriflerini ziyaret eden çok kimsenin ziyaret adabını, bunun müstehaplarını ve ziyaretle alakalı hususları bilmediklerini görünce, “Hac” bahsinin sonunda ayrı bir bölüm hâlinde bu mevzuyu bildirmek istedim. Şimdi ziyaret adabından bir miktar bildiriyorum: Resulullah Efendimizin kabr-i şeriflerini ziyarete giden kimsenin, çok salevat-ı şerife getirmesi lazımdır. Okunan bu salat ve selamların Resulullah'a ulaştığı, hadis-i şerifte bildirilmiştir. Medine-i Münevvere şehri uzaktan görününce, salat ve selam getirilir. Sonra, “Allahümme haza haremü nebiyyike, Fec'alhü vikayeten li minen nar ve emanen mine'l-azab ve sui'l-hisab.” denir. Mümkünse, şehre veya mescide girmeden önce gusül abdesti alınır. Güzel koku (esans) sürünülür. Yeni, temiz elbise giyilir. Çünkü bunlar, tazim ve hürmet ifade ederler. Medine-i Münevvere'ye mütevazi, vakarlı ve sükunet hâli ile girer, “Bismillâhi ve alâ milleti Resulillah.”, “Ve kul Rabbi, edhılnî; müdhale sıdkın ve ahricni muhrace sıdkın vec'al li min ledünke sultânen nasîrî.” (İsra suresi: 80) ayet-i kerimesini okuyarak ve; “Allâhümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Vagfir li zünûbi veftah li ebvâbe rahmetike ve fadlike.” diyerek Mescid-i Nebevî'ye girer. Resulullah Efendimizin minberinin yanında iki rekat tahiyyetü'l-mescid namazı kılar. Minberin direği sağ omuzuna gelecek şekilde durur. Peygamberimiz burada namaz kılardı. Burası, Peygamberimizin kabri ile minberi arasıdır. Hadis-i şerifte; “Kabrim ile minberim arası, Cennet bahçelerinden bir bahçedir. Minberim havzım üzerindedir.” buyurulmuştur.
Sonra ziyaret eden kimse Allahü tealaya, Resulullah'ın mübarek kabrini ziyaret etmeyi kendisine nasip ettiğinden dolayı secdeye varır. Dua eder. Sonra kalkıp Peygamberimizin kabr-i şerifine (Hücre-i Saadet'e) gelir. (Arkasını kıbleye vererek) Resulullah'ın mübarek yüzüne karşı iki metre kadar uzakta edeple durur. Daha fazla yaklaşmaz. Elini kabr-i şerifin duvarlarına koymaz. Uzakta edeple durmak, hürmete daha muvafıktır. Namazda durur gibi durur. Resulullah Efendimizin mübarek, latif suretini, kendisini bildiğini, sözünü, selamını ve dualarını işittiğini düşünür. Nitekim Resulullah Efendimiz; “Kim bana kabrimde salat okursa, onu işitirim.” buyurdu. Yine hadis-i şerifte, Resulullah'ın kabr-i şeriflerinde bir melek vekil bırakıldığı, o meleğin, ümmetinden selam edenlerin selamını kendisine ulaştırdığı bildirildi.
Sonra; “Esselamü aleyke ya Resulallah! Esselamü aleyke ya Nebiyyallah! Esselamü aleyke ya Safiyyallah! Esselamü aleyke ya Habiballah! Esselamü aleyke ya Nebiyye rahmeti! Esselamü aleyke ya Şefî'al ümmeti! Esselamü aleyke ya Seyyidelmürselin! Esselamü aleyke ya Hatemennebiyyin. Esselamü aleyke ya Muhammed!, Esselamü aleyke ya Ahmed! Allahü teala sana en yüksek mükâfat ve karşılık ihsan eylesin. Ben şehadet ederim ki, sen peygamberlik vazifeni yaptın. Emaneti eda ettin. Ümmetine nasihat eyledin. Yakîn (ölüm) sana gelinceye kadar, Allah yolunda cihat eyledin. Allahü teala sana kıyamet gününe kadar, salat ve selam eylesin. Ya Resulallah! Bizler sana çok uzak yerlerden geldik. Senin kabr-i şerifini ziyaret etmek, senin hakkını ödemek, senin yaptıklarını yerinde görmek, seni ziyaret ile bereketlenmek, senin Allahü tealanın katında bize şefaatçi olmanı istemek için geldik. Çünkü hatalarımız bellerimizi büktü. Günahlarımız omuzlarımıza ağır geldi. Ya Resulallah! Sen, hem şefaat eden ve hem de şefaati kabul olunansın. Makam-ı Mahmud senin için vaat edilmiştir. Hem, Allahü teala da Kur'an-ı Kerim'de, Nisa suresinin 64. ayet-i kerimesinde mealen; “Biz, her peygamberi, ancak Allahü tealanın izni ile (gönderildiği kavmi tarafından) kendisine itaat olunması için gönderdik. Eğer onlar, nefislerine zulüm ettiklerinde, sana gelseler, günahları için Allahü tealadan af ve mağfiret dileseler, Peygamber de kendileri için af ve mağfiret dileseydi, elbette Allah'ı tövbeleri fazlasıyla kabul edici ve pek çok merhametli bulacaklardı.” buyurmaktadır. Bizler, senin huzuruna geldik. Fakat bizler, nefslerimize zulmettik. Günahlarımızın bağışlanmasını diliyoruz. Ya Resulallah! Allahü tealanın katında bize şefaat eyle. Ya Resulallah! Allahü tealadan, bizim ruhumuzu, sünnetin üzere almasını, yarın kıyamet gününde, senin ile beraber mahşer yerine gelenler arasına katmasını, senin havzına gelip, orada senin havzından içmeyi nasip etmesini dile. Ya Resulallah! Senin şefaatini istiyoruz.”
Sonra; “... Ey Rabbimiz! Bizi ve iman ile bizden evvel geçmiş olan kardeşlerimizi bağışla. İman etmiş olanlar için kalblerimizde bir kin bırakma! Ey Rabbimiz! Muhakkak ki sen, çok şefkat ve merhamet sahibisin!” mealindeki Haşr suresinin 10. ayet-i kerimesini okur. Sonra, selam gönderenlerin selamını iletir ve; “Esselamü aleyke ya Resulallah! Şu kimse, senin Allahü tealanın katında kendisine şefaatçi olmanı istiyor. Ona ve bütün Müslümanlara şefaat eyle.” der ve dilediği kadar salevat okur.
Sonra yarım metre sağa, Ebu Bekr-i Sıddîk'ın başı hizasına gelir ve; “Esselamü aleyke ya halifete Resulillah! Esselamü aleyke ya ref
ikahu fi'lesfar! Esselamü aleyke ya eminehu ale'l-esrar! Allahü teala, Peygamberinin ümmetinin imamı olarak sana en yüksek mükâfat ve karşılığı lütfetsin. Sen, Resulullah'a en güzel bir şekilde halife oldun. En iyi şekilde O'nun Sünnet-i seniyyesini takip ettin. Mürtedlerle (dinden dönenlerle) ve doğru yoldan ayrılmış olanlarla, muharebe ettin. Daima hakkı söyledin. Vefat edinceye kadar, hak yolda olanlara yardımcı oldun. Allah'ın selamı, rahmeti ve bereketi senin üzerine olsun! Allah'ım! Rahmetinle, onun sevgisi üzere ruhumuzu al. Onu ziyaretimizi boşa çıkarma!” diye dua eder.
Sonra yine yarım metre sağa, Hazreti Ömer'in kabrinin hizasına gelir ve; “Esselamü aleyke ya Emirü'l-Müminîn! Esselamü aleyke ya Müzhira'l-İslam! Esselamü aleyke ya Müksire'l-esnam! Allahü teala sana en yüksek karşılık ve mükâfat versin. Hayatta iken de, ölümünde de İslam'a ve Müslümanlara yardım ettin. Yetimlere kefil oldun. Akrabaya iyilik yaptın. Müslümanlara, onların razı oldukları, hem hidayet üzere bulunan ve hem de insanları doğru yola ileten bir rehber oldun. Onların işlerini derleyip topladın. Fakirlerini zengin yaptın, yaralarını sardın. Allahü tealanın selamı, rahmeti ve bereketi senin üzerine olsun!” der.
Sonra biraz dönüp; “Esselâmü aleykümâ ya daciay-resulillah ve refîkayhi ve vezireyhi ve müşireyhi ve'l-muavineyhi lehu ale'l-kıyâmi fi'd-dîni ve'l-kaimeyni ba'dehu bi mesâlihi'l-müslimîn! Allahü teala size en güzel karşılığı versin. Resulullah'ın bize şefaat etmesi, Allahü tealadan, bizim sa'yımızı kabul etmesini, bizi İslam dini üzere öldürüp yine İslam dini üzere diriltmesini, kıyamet gününde Resulullah'a yakın olanlar arasında haşretmesini, dilemesi için, sizi vesile ediniyoruz.” der. Sonra kendisine, ana-babasına, dua isteyenlere ve bütün Müslümanlara dua eder. Bundan sonra Resulullah'ın mübarek yüzüne karşı durup; “Ey Allah'ım! “Biz her peygamberi, ancak Allahü tealanın izni ile (gönderildiği kavmi tarafından) kendisine itaat olunması için gönderdik. Eğer onlar, nefislerine zulüm ettiklerinde, sana gelseler, günahları için Allahü tealadan af ve mağfiret dileseler, peygamber de kendileri için af ve mağfiret dileseydi, elbette Allah'ı tövbeleri fazlasıyla kabul edici ve pek çok merhametli bulacaklardı.” buyuruyorsun. (Nisa suresi: 64) Ya Rabbî! Senin yüce kelamına uyarak, emrine itaat ederek, Sevgili Peygamberinin senin huzurunda bize şefaat etmesini diliyoruz.” der. Sonra daha önce okuduğu; “Ey Rabbimiz! Bizi ve iman ile bizden evvel geçmiş olan kardeşlerimizi bağışla. İman etmiş olanlar için kalblerimizde bir kin bırakma! Ey Rabbimiz! Muhakkak ki sen, çok şefkat ve merhamet sahibisin!” mealindeki Haşr suresinin 10. ayet-i kerimesi ile; “Rabbenagfir lena ve li aba-ina ve li ümmehatina ve li ihvaninellezine sebekune bi'limane”, “Rabbena atina...” ve; “Sübhane rabbike...” ayet-i kerimelerini okuyarak Hücre-i Saadet ziyaretini tamamlar.
Sonra Resulullah'ın kabri ile minberi arasında bulunan ve Ebu Lübabe hazretlerinin kendini bağlayarak tövbe etmiş olduğu direğe gelir. Burada iki rekat namaz kılar ve Allahü tealaya tövbe ve istiğfarda bulunur. Dilediği duaları yapar. Sonra Ravda-i Mutahhara'ya gelir. Burası kare şeklinde bir yerdir. Burada istediği kadar namaz kılar. Dua eder. Tesbihler okur. Allahü tealaya hamd-ü senalarda bulunur. Sonra minbere gelir. Resulullah'ın bereketinin kendisine ulaşması niyetiyle, Peygamber Efendimizin hutbe okurlarken mübarek elini üzerine koymuş oldukları yere elini kor. Burada iki rekat namaz kılar. Allahü tealadan dilediklerini ister. Allahü tealanın gazabından rahmetine sığınır. Sonra Hannane direğine gelir. Bu direk, Resulullah'ın hutbe okumak için minbere geçtiğinden dolayı, kendisini terk ettiği için inleyip, sonra Resulullah'ın inip, kendisini kucaklaması üzerine sükun bulan direktir. Burada kaldığı müddet içerisinde, gecelerini Kur'an-ı Kerim okumakla, Allahü tealayı zikretmek, minber ile kabrin yanında, gizli ve açıktan dua yapmakla meşgul olur. Resulullah Efendimizi ziyaretten sonra Bakî Kabristanı'na gitmek, orayı da ziyaret etmek müstehaptır. Sonra diğer kabirleri, bilhassa Seyyidü'ş-şüheda (şehitlerin efendisi) Hazreti Hamza'nın kabrini ziyaret eder. Yine Bakî'de Hazreti Abbas'ı ve orada bulunan Hasan bin Ali'yi, Zeynelabidin'i, oğlu Muhammed Bâkır ve oğlu Ca'feri Sadık, Emirü'l-Müminîn Hazreti Osman'ı, Resulullah Efendimizin oğlu İbrahim'i, Resulullah Efendimizin orada bulunan zevce-i mutahharalarını, halası Safiyye'yi ve daha birçok Sahabe ve Tabiînden olan büyükleri ziyaret eder. Bakî'deki Fatıma Mescidi'nde namaz kılar. Perşembe günü Uhud şehitlerini ziyaret etmek müstehaptır. Orada; “Selamün aleyküm bima sebertüm. Fe ni'me ukbeddar. Selamün aleyküm ya ehle dari'l-kavmi'l-Müminîn ve inna inşallahü an karibin biküm lahikun.” der. Sonra, Ayete'lkürsi ve İhlas suresini okur. Cumartesi günü Kuba Mescidi'ne gitmek müstehaptır.