İstanbul'da yetişen evliyanın büyüklerinden. İsmi, Mehmed Nuri bin Seyyid Hüseyin olup, lakabı Şemseddin'dir. Aslen Taşköprülü ilçesine bağlı Ayvalı köyünde Emirzadeler diye meşhur bir aileden olup Seyyid Abdülkadir Geylanî'nin onbeşinci batından torunudur. Babası Hüseyin Efendi, annesi Naile Hatun'dur. 1216 (m. 1801) senesinde İstanbul'da Uzunçarşı başında Mercan yokuşunda bulunan Samanveren Camii yakınında bulunan evde doğdu. 1282 (m. 1866) senesi Şevval ayının 14. gecesi İstanbul'da vefat etti. Kabri, Yahya Efendi türbesi içinde giriştedir.
Mehmed Nuri Efendi, tahsil yaşına girdiğinde, evlerinin yakınlarında bulunan Mercanağa Mektebi'nde Kur'an-ı Kerim'i ezberledi. Sonra Bayezid Camii'nde ders veren, Baltacı namıyla anılan Hasan Efendi'den; sarf, nahiv ve mantık ilmini öğrendi. 1242 (m. 1826) senesinde hac farizasını yerine getirmek için Hicaz'a gitti. Hac dönüşünde Süleymaniye Camii'nde ders veren, Şehrî Hafız Efendi olarak tanınan İstanbullu Hafız Mehmed Efendi'nin derslerine devam edip icazetname aldı. Me'ani ilmini
Buldanlı lakabı ile meşhur olan Kayyumî Mehmed Efendi'den, fıkıh ilmini Şalcı lakabı ile tanınmış Tosyalı Ali Efendi'den, usul ilmini Kazanlı Mehmed Efendi'den öğrendi. Tanınmış hattatlardan Mehmed Vasfi Efendi'den hat sanatını öğrendi.
Bu arada Nuri Efendi bir mürşid-i kamil arayışı içinde idi. O esnada Mevlana Halid-i Bağdadî hazretlerinin halifelerinden Abdülfettah Bağdadî Akrî İstanbul'a gelip Bayezid medresesi'ne yerleşti. Nuri Efendi kendisine intisap etti. Zamanın padişahı şeyhi ziyarete geldiğinde tekkede bulunan iki kişi padişaha uygunsuz harekette bulunduğu için Abdülfettah Efendi tekkeyi kapatıp İstanbul'u muvakkaten terk etti.
Nuri Efendi kendisini bir boşlukta buldu. Kalb kırıklığına düştü. Kendisini zikre ve riyazete verdi. Öyle ki şalgamı hiç sevmemesine rağmen bu zaman zarfında soğuk şalgamla beslendi. Her gün ve gece zikrini arttırdı. Zamanla cismi latifleşti, kendisini görenler hayrete düştüler. Bir gün zikrederken hatiften “Nuri Efendi, kırk gün say, sonra aradığını bulursun” nidasını işitti. O sırada Kayseri'nin tanınmış evliyalarından ve Nakşibendiyye yolunun büyüklerinden olan Şeyh Mehmed Sa'id Efendi, 1236 (m. 1820) senesi ortalarında hocası Şeyh Ahmed Behçetî el-Kayserî ile birlikte İstanbul'a geldi. Nuri Efendi, 1244 (m. 1828) Ramazan-ı şerifinde bir gün şeyhin tefsir dersine rast geldi. Şeyh kendisine “Nuri Efendi oğlum, bu gün iftarda size misafirim” buyurdu. Nuri Efendi şeyhin ismini nereden bildiğini şaşarak “Başım üstüne” diye cevap verdi. O gece kadir gecesiydi. Teravih dönüşü sabaha kadar zikir ve sohbetle geceyi ihya ettiler. Sabah namazını beraber kıldıktan sonra Said Efendi; “Oğlum kırk gün tamam oldu.” deyince Nuri Efendi aradığı mürşidi bulduğunu anlayarak şeyhin ayaklarına kapandı.
Mehmed Nuri Efendi'nin vazife yaptığı Nevşehirdeki Hacı Bektaş-ı Velî Tekkesi.
Said Efendi bu hadiseyi şöyle anlatır: Bundan 18 sene evvel sen daha boynunda Kur'an-ı Kerim cüzüyle mektebe gidiyordun. Şeyhim Ahmed Behçetî Efendi bir bana, bir de sana bakıp dedi ki; “Şu masumu gördün mü? Kutb-ı Alem olacaktır. Ümmet-i Muhammed'den çok kimse onunla Hakk'a vâsıl olacaktır. İşin garibi bu çocuğun terbiyesi sana yüklenmiştir. Dikkat et, zamanını bekle, onu şen irşat edeceksin” dedi. Bundan itibaren 18 sene boyunca her sene buraya gelerek tefsir dersi verdim ve seni hep uzaktan takip ettim. Artık zamanı geldi. Nuri Efendi Said Efendi'ye böylece intisap etti. Hocası, Abdülfettah Efendi'den aldığı dersi kaldırdı ve kendisine yeni ders verip, teveccüh, rabıta ve Nakşî usullerini talim etti. Ayrıca Seyyid Ali Hemedanî'ye ait Evrad-ı Fethiyye'yi öğretti. Bunda istiğfar, kelime-i tevhid, sübhanallah, hasbünallah ve salavatla başlayan çok dualar vardır. Nuri Efendi zaten kemal sahibi olduğundan az zamanda yetişip kemale geldi. Bu zaman zarfında hocasıyla görüşmeleri dedikodu uyandırmasın diye, genç yaşta dul kalan annesi Naile Hanım'ı hocasına nikahladı. Böylece Said Efendi hem şeyhi, hem de üvey babası oldu. 1250 (m. 1834) senesinde bir gece rüyasında içi kubbesine kadar tesbih dolu bir caminin anahtarının kendisine verildiğini ve “Bu caminin sancakları senindir” dendiğini gördü. Mürşidi bu rüyayı işitince zamanın geldiğini anladı. Sırr-ı Fatiha'yı ve irşad için lazım gelen malumatı vererek 34 yaşında halife tayin etti.
Kayserili Said Efendi, Sultan İkinci Mahmud'un nazırlarından Pertev Paşa ile dost idi. İstanbul'da iken paşanın konağında misafir kalırdı. Yeniçeri Ocağı kaldırılıp Bektaşî tarikatı da yasaklanınca, Hacı Bektaş Velî tekkesine padişah fermanıyla postnişin tayin edildi. Bu vesileyle Nuri Efendi'yi de alarak 1250 (m. 1834) senesinde Nevşehir'e gitti. Vaktiyle Kayseri'de iken hakiki Bektaşî şeyhlerinden Safaî Baba vasıtasıyla Bektaşî hırkası da giymişti. Bu sebeple vazifesini hakkıyla yerine getirirken 1257 (m. 1841) senesinde vefat etti. Esrar-ı Kenz-i Hakikat, Tefsir-i Sure-i vel-Adiyat, Tefsir-i Sure-i Duha ve Risale-i Tasavvuf adında eserleri vardır. Nuri Efendi, Nevşehir'de üç ay kaldı. Hacı Bektaş Tekkesi'nde erbaine girerek manevî derecesini yükseltmeye muvaffak oldu. Sonra hocasının arzusuyla İstanbul'a dönerek irşat faaliyetine başladı.
Mehmed Nuri Efendi, İstanbul'da Soğanağa mahallesinde irşat faaliyetinde bulunurken bir
Mehmed Nuri Efendi'nin vazife yaptığı ve medfun olduğu Beşiktaş'daki Yahya Efendi Dergah'ının uzaktan genel görünüşü.
gece rüyasında Hazreti Ali'yi gördü. Hazreti Ali kendisine Yahya Efendi Dergahı'nın anahtarını verdi. Yahya Efendi Dergahı'nın türbedarı altı ay evvel vefat etmişti. Padişah Pertev Paşa'dan hanedanın irtibatı bulunan bu güzide tekkeye müstesna bir âlimin tayin edilmesini istedi. Pertev Paşa da Nuri Efendi'yi münasip görüp arzetti. 1252 (m. 1836) senesinde Yahya Efendi türbedarlığına, Sultan İkinci Mahmud tarafından tayin edildi. Birkaç ihvanıyla beraber Beşiktaş'a gidip türbenin anahtarını aldı. Türbe ve tekkeyi temizleyerek irşad faaliyetini de burada yürütmeye başladı. Böylece Adeta Beşiktaş'ta Yahya Efendi zamanının ruhanî havası tekrar esmeye başladı.
Birkaç gün sonra Çırağan Mevlevihanesi'nin açılışını teşrif eden padişah Nuri Efendi ile tanıştı. Nuri Efendi padişaha tesir etti ve kendisinden yeni vazifeler aldı. Sultan II. Mahmud'un yeni yaptırdığı Nusretiye Camii'nde Şifa-i Şerif dersleri vermek üzere padişah tarafından tayin olundu. Bu derslerin bazısında Sultan da hazır bulundu. Bilahare bu dersleri türbede okutmak üzere padişahtan izin aldı. Padişah da bu talebi kabul etti. Şifa yanında, Hanefî fıkhından Menar ve Mülteka ile tasavvuftan Tarikat-ı Muhammediyye okuttu. Halk bu derslere çok alaka göstererek akın akın türbeye gelip gitmeye başladı. Böylece müridlerinin sayısı hayli arttı. Bu vesileyle padişah tekkenin genişletilmesi emrini verdi. Padişah herkese Nuri Efendi'yi övüp, âlimlere ve şeyhlere kendisiyle tanışmalarını tavsiye eder oldu.
Sultan İkinci Mahmud'un yerine geçen Sultan Abdülmecid, Nuri Efendi'ye babasından da fazla riayet göstererek sık sık ziyaret etti. Yine bir gün türbeyi ziyarete gittiğinde Nuri Efendi'nin yüzünde ilahî bir nur huzmesi görünce çok tesirinde kaldı ve hürmeti arttı. “Nuri Efendi, meclisinizden hiç ayrılmak istemiyorum. Sizinle görüştükçe ruhuma safa, kalbime inşirah hasıl oluyor. Keşke sizin gibi birkaç kişi daha bulunsa idi.” demiştir. Hatta bu vesile ile Nuri Efendi'ye çok ihsanlarda bulunmuş, o da bunu ihvanına ve muhtaçlara dağıtmıştır. Ayrıca padişah Nuri Efendi'nin hac masraflarını karşılamıştır. Nuri Efendi'nin bu ikinci hac seyahati 1257 (m. 1841) senesindedir. Hac dönüşü derslerine ve talebe yetiştirmeye devam etti.
Abdülmecid Han, Nuri Efendi'yi o kadar sevmiştir ki, hasta yatağında son nefesini verirken onun çağrılmasını istemiş; Nuri Efendi de Padişah'ın başucunda önce Kur'an-ı Kerim okumuş, sonar salavat getirmeye başlamıştır. Bir zaman sonra Padişah da kendisine katılarak beraberce tevhid ve istiğfar söyleyerek vefat etmiştir.
Abdülmecid Han'ın yerine geçen biraderi Sultan Aziz de Nuri Efendi'ye hürmet ve riayete berdevam olmuştur. Hatta Nuri Efendi padişahın kılıç kuşanma merasimine iştirak etmiş; duanın sonunda en büyük hoca sıfatıyla Fatiha'yı o çekmiştir. Padişahın annesi Pertevniyal Valide Sultan da sık sık türbe ve tekkeyi ziyaret eder, Nuri Efendi'ye ihtiramda bulunup dua isterdi. Hatta şeyhin vefatından sonra yardım yaptığı fakirlerin listesini alarak bizzat yardıma devam etmiştir. Valide Sultan 1300 (m. 1883)'te türbe ve tekkeyi tamir ettirmiş; camiyi de yeni baştan yaptırmak istemişse de ömrü vefa eylememiştir.
Mehmed Nuri Efendi'nin her sözü ve hareketi sünnet-i seniyyeye uygundu. Güzel tabiatlı, zahit, cömert ve kamil bir zattı. Çok talebe yetiştirdi. Nakşibendî tarikatının İstanbul'da yerleşmesindeki hizmeti çok büyüktür. Görenleri ilahî bir aşk kaplar, onların kalblerini cezbederdi. Sultan Mahmud ve Sultan Mecid, Nuri Efendi'nin bu hâlini fark edip beyan buyurmuşlardır. Hatta hacca giderken gemisi arıza yaptığı için bir Yunan adasına çıkmışlar; orada Nuri Efendi'nin yüzündeki nuru gören meşhur bir kabadayı dehşete kapılıp “Siz Allah mısınız?” diye sorunca “Haşa!” diye cevap verdikten sonra Cenab-ı Hakk'ı anlatarak kabadayının hidayetine sebep olmuştur. Kabadayı Nuri Efendi'yi birkaç gün misafir etmiş, yanlarından ayrılmaması hususunda çok ısrarcı olmuşlardır. Nuri Efendi'nin çok kerameti vardır. Ancak kendisi bizzat bunların anlatılmasından fevkalade rahatsız olur, istikameti kerametten yukarı tutardı.
Nuri Efendi yakışıklı bir zat idi. Uzunca yüzlü, yuvarlak ve sarıya yakın beyaz, alnı açık, kaşları gür, düz ve uçları yukarı doğru, gözleri koyu mavi, burunları çekme ve tümsekçe, ağzı mutedil, dişleri düzgün, sakalı sık ve son zamanlarda bir kısmı beyaz, boyu uzunca, vücudu mütenasip idi.
Nuri Efendi 34 yaşında iken Emine Hanım ile evlendi. Fatıma, Halil İbrahim, Emine ve Dürriye adında dört çocuğu oldu. İkisi çocuk yaşta vefat etti. Fatıma, babasının sağlığında 1274 senesinde beraber gittikleri hac seyahatinde hastalanarak vefat etti. Babasının halifelerinden Hacı Nuri Edhem Efendi ile evliydi. Bu evlilikten dünyaya gelen Hasan Hayri Efendi dedesinin postuna oturmuştur. Dürriye de 1307'de vefat etti.
Fındıklılı bir kasabın oğlu olan Hacı Nuri Edhem Efendi'nin ailesi de tekkeye intisaplı idi. 1236 (m.1822) senesinde dünyaya geldi. Hacca gitmek üzereyken ağabeyi ile tekkeye geldi. İlahi aşka kapılarak seyahatten vazgeçti. Ağabeyiyle tekkede kalıp Nuri Efendi'ye intisap etti. İlk olarak tekkenin koyunlarını otlatma vazifesi; akabinde de abdesthaneleri temizlemekle vazifelendirildi. Nihayet Nuri Efendi'nin hacibi oldu. Hilafetle şereflendi. Bu sırada bir gün giymesi üzere hocasının ayakkabılarını çevirdiğinde Nuri Efendi ayakkabının içinde “Hacı Nuri Efendi senin damadın olacaktır.” yazısını gördü. Bunun üzerine kızını kendisine nikahladı. Edepli, âlim ve kamil bir zat idi. Hayatında Hazreti Ali'yi kendisine numune almıştı. İçli şiirleri vardır. Şeyhi yaşlanıp Perşembe günleri gelemediği zamanlar Nakşî zikri yaptırırdı. Vefatında da yerine geçerek sekiz sene postnişinlik yaptı. 1288 (m. 1871) senesinde vefat etti. Kabri, Yahya Efendi türbesi girişinin iki tarafında bulunan sekilerden sağdaki seki üzerinde ilk baştakidir.
Hasan Hayri Efendi 1263 senesinde tekkede dünyaya geldi. Zahirî ilimleri Kargılı Hasan Efendi'den okudu. Dedesi tarafından yetiştirilip irşadla vazifelendirildi. Babasının vefatından sonra postuna oturdu. Zamanının en meşhur şeyhlerinden birisi oldu. Küçük Nuri Efendi veya Küçük Aziz diye şöhret buldu. Onbinden fazla müridi vardı. Nakşî ayini evvelinde ihvana vaaz ve nasihatta bulunurdu. Türbe saraya yakın olduğu için Sultan Abdülhamid ve Sultan Reşad ile de yakınlık peyda etti. Hatta Sultan Reşad daha küçükken Hayri Efendi ile oynardı. Bir defasında birbirlerini incitmişler; Şehzade Reşad Efendi Hacı Nuri Efendi'ye şikayetçi olunca “Biriniz şehzade, biriniz şeyhzade, ne yapalım olur böyle şeyler.” diyerek latife karışık tesellide bulunmuştu. Hayri Efendi 1338 (m. 1920) senesinde göğüs darlığından hasta yatağına düşmeksizin vefat etti. Cenazesi Sinan Paşa Camii'nden kaldırıldı. Yahya Efendi türbesi haziresindedir. Cenazesine katılan Hüseyin Vassaf, acıklı bir gün olmasına rağmen ortalığı nuranî bir hava kapladığını, on binlerce kişinin de bu havayı hissettiğini söyler.
Nuri Efendi, 1280 (m. 1864) senesi Ramazan-ı şerifinde hastalanarak yatağa düştü. Hastalığı giderek arttı. Seksene kadar yaşayacağım buyurduğu için ihvanı ölümü kendisine konduramıyorlardı. Çünki henüz seksen yaşında değildi. Hastalığı ağırlaşınca ihvan yatağın yanında toplanıp halka oldular ve hatm-i hace yapmaya başladılar. Kelime-i tevhid ve ism-i celal okundu. Nuri Efendi kelime-i tevhidden sadece la ilahe illallah kısmını illallah'ı çekerek vefat etti. 63 yaşındaydı. İhvanının gaslettiği cenazesi Beşiktaş iskelesine oradan da Sinan Paşa Camii'ne getirildi. Kalabalık bir cemaati vardı. Vasiyeti üzerine Yahya Efendi türbesinin içinde girişte sağ tarafa defnolundu. Kabre inen ihvanı, konurken kendiliğinden sağ tarafa döndüğünü rivayet etmişlerdir.
Damadı Nuri Edhem ve torunu Hayri Efendi'den başka Fındıklı Keşfî Ca'fer Efendi Dergahı şeyhi Hafız Ahmed Şevki Efendi, Hacıbektaş Hankahı şeyhi Ispartalı Hacı Mehmed Efendi, Isparta Yavruzade tekkesi şeyhi Kılıcı Hacı Hüseyin Efendi, Sultan Bayezid Camii vaizi Harputlu Hacı Mustafa Hilmi Efendi, Süleymaniye vaizi Kargılı Hafız Hasan Fehmi Efendi, Fatih Camii vaizi Trabzonlu Hacı Muhammed Pir Efendi, Arnavutluk şeyhi Kalkandelenli Şeyh Hacı Mustafa Ruhî Efendi ve Fatih müderrislerinden Osman Kamil Efendi halifeleridir.
Mehmed Nuri Efendi'nin ve Yahya Efendi'nin kabirlerinin bulunduğu bölümün girişi.
Eserleri: Mehmed Nuri Efendi'nin yazmış olduğu risalelerden bazıları şunlardır:
1 Miftahü'l-kulub: tasavvuf adabını anlatır. Bir çok defa basılmıştır. Ayrıca Mehmed Sedat Işık tarafından özetlenerek 1998 yıllarında Türkiye Gazetesi'nde yayınlanmıştır. 2 Murakabe risalesi, 3 Ehl-i Süluke Lazım Olan Şartlar risalesi, 4 Vasiyyetname: Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Hacı Mahmud Kısmı No: 2695'te kayıtlıdır. 5 Pendiye risalesi: Nakşî tarikatına girmek isteyenlere nasihatları havidir.
6 Evrad-ı Fethiyye Evrad-ı Behaiyye, 7 Divan: Neşrine izin vermediği için nüshaları kaybolmuştur. 7 Sülukname: Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Hacı Mahmud Kısmı No: 2619'da kayıtlıdır. Talebelerinden Osman Nuri Efendi tarafından biraraya getirilmiştir.
Murakabe risalesi vefatından iki sene sonra tab olunmuştur. Eserlerinden ilk beşi bir arada 1284'te basılmıştır. Latin harflerine de çevrilerek 1975'te basılmıştır.
Nuri Efendi'de Resulullah'ın aşkı pek fazlaydı. Üç defa hacca gitti. Bir defasında Medine-i Münevvere'ye yerleşmeyi bile düşündü. Bu vesileyle çok hal ve keşiflere nail olmuştur. Bu meyanda yazdığı na'tı şöyledir:
Ya Resulallah cemalin bi nikab gördüm bu gün,
Hamdü dillah nur-ı vechin bi hicap gördüm bugün,
Çünki garkolmuşdu nura ol mübarek kametin,
Bakdığım an çeşmim aldı berk-i envarın senin,
Gönlüm içre bir yüce divan kuruldu aman,
Bir mücella hem mücevher kürsi dahi nagihan,
Şah-ı kevneyn ol mücella kürsi üzre oturur,
Çar-ı yar-ı ba-safa ashabı safbeste durur,
Çünki gördüm bir dahi ol şah-ı kevneyni heman,
Ol vakitde cümle aklım tarumar oldu aman,
Mest olub kaldım orada bilmez oldum hâlimi,
Gördüm ancak evvel ü ahır cihanı hemdemi,
Kaplamışdı nur, kalmamışdı nesne hiç
Görünür Muhammed, kalmamışdı nesne hiç,
Nuri'yi nur etdi, canım nur-i Ahmed Mustafa,
Gel ki Aşık Nuri'ye kim kalbin olsun pür-safa.
Miftahü'l-kulub'dan bazı kısımlar:
“Ey hakta hak olmayandan ayırt ederek, Allahü tealanın rızasına talip olan ve Resul-i Ekrem'i çok seven kardeşlerim! Bilmiş olun ki, kâr ve zarar beldesi olan bu fani dünya alemine gelerek, iman etmekle müşerref olan ve Kelime-i tevhidi dilleri ile söyleyip kalbleri ile tasdik eden Müminler, yaratılışının aslında bulunan ilahi feyizlere ve ihsanlara kavuşmuştur. Allahü tealanın hazinesi olan kalb kapısını, arzu, hırs, şehvet ve muhabbet gibi şeytanın aşağılık askerlerine karşı koru ve onları içeriye bırakma. Doğru yolu gösteren bir rehber bulup, ona talebe olmaya çalış. Çünkü rehbersiz yola çıkmak ve yolu bulmak, gecenin zifiri karanlığında bilinmeyen bir yolda, ışıksız ve tek başına gitmek gibidir. Böyle bir durumda, insan gittiği yeri görmez, bastığı yeri bilmez. Önünde çukur mu yoksa uçurum mu var, fark edemez. Bu şekilde yola çıkanların, tehlikeye düşmelerinden korkulur. Mürşid-i kamilin huzuruna gidip geldiği için, o yolların hatalarını ve tehlikelerini görüp anlamıştır. Mürşid-i kamil, kendisine bağlanan talebesini o yollardan kolaylıkla geçirir. Mürşid-i kamilin alâmeti çoktur. Fakat söyleyeceğim şu üç hususu iyi dinle:
1 Huzuruna vardığın zaman bütün gamın ve kederin gider, içinde bir ferahlık ve muhabbet uyanır.
2 Meclisinden ayrılmayı istemezsin. Bir inci tanesi gibi olan sözleri, muhabbetini arttırır.
3 Ziyaretine gelen herkes duasını niyaz ile mesrur olurlar. Bu üç sıfatı kendisinde toplayan zatın bütün ahlâkı Resul-i Ekrem'in ahlakıdır. Bu üç sıfat ve alamet, riyasız, gösterişsiz hangi zatta görülür ve bilinirse,
hemen o zata tam bir teslimiyet ile teslim ol! Cenaze yıkayanın elindeki mevta gibi emrettiği yerde dur. Her emrine uy. Hizmetlerini ve emirlerini kendine nimet bil.
Şu hususa çok dikkat etmelidir. Babadan kalmış veya bir kolayını bulup gelir temin etmek gayesiyle bir dergah ele geçirmiş kimseler vardır. Bunlar tasavvuf yolunda, bazı kitap ve risaleleri okuyarak ariflik iddia ederler. “Şeyhiz” diyerek, insanlara doğru yolu göstermek isterler. Fakat kendileri doğru yolun hangisi olduğunu bilmezler. Böyle kimseler kör bir insan gibidir. Bunların talebeleri de kör olur. Bunların, eninde sonunda tehlikeli bir uçuruma düşmelerinden korkulur.
Bir başka grup daha vardır ki, bunların ne gusül abdesti, ne abdesti, ne namazı, ne de oruçları vardır. Her türlü yasakları mubah derecesinde işlerler. “Bizim guslümüz ezelîdir. Abdestimiz o zaman alınmıştır. Namaz ve oruçlarımız o zaman eda olmuştur”, “Biz cemal aşıkıyız. Bizim Cennet ve Cehennem'le işimiz yoktur.” derler. Bu gibi kimselerden uzak olmak lazımdır. Bu kimselerden uzak kalmak, Allahü tealaya yakın olmaktır. Bu gibiler pisliğe batmışlardır. Yanlarına varanlara pislik bulaşır.
Bir hoca, ilim öğrenmek isteyen talebesine şu beş şeyi emreder
1 Devamlı abdestli olmak.
2 Farz namazları, cemaati terk etmeyerek vaktinde kılmak,
3 Kazaya kalmış namaz ve oruç borcu varsa, onları da en kısa zamanda tam olarak eda etmek,
4 Yalan söylemekten ve dedikodu etmekten son derece çekinmek ve sakınmak,
5 Hiç kimsenin aleyhinde olmayıp, kendi kusurlarının affedilmesi için dua ile meşgul olmak.
Mehmed Nuri Efendi'nin Vasiyyetname'sinin ilk sayfası.
Mehmed Nuri Efendi'nin yazdığı Murakabe risalesi'nin ilk sayfası.
Aç gözün, bak asumana kim nedir?
Hep gelenler bu cihana ondadır.
Cümle gelmiş geçmişi seyret tamam,
Hassü amme olanı gör vesselam.
Ol kadar in'am ve ihsan hep sana,
Haktan oldu, eyleme vaktin heba.
Aç gözünü bir hoşça fikret, ey civan,
Geçti ömrün, hab-ı gafletten uyan.
Kır bu benlik bendini ey hoca, gel,
Mürşide kul ola gör, etme cedel.
Nuri'ya gel Hakka vasıl olasın,
Bi hesap in'ama nail Olasın.
YA RESULALLAH
Ya Resulallah! Cemalin bi nikab gördüm bu gün.
Hamdü lillah, nur-ı vechin bi hicap gördüm bu gün.
Çünkü gark olmuştu ol mübarek kametin,
Baktığım an, çeşmim aldı berk-i envarın senin,
Gönlüm içre bir yüce divan kuruldu aman,
Bir mücella, hem mücevher kürsi dahi nagehan,
Şah-ı kevneyn ol mücella kürsi üzre oturur,
Çar-ı yar-ı Ba-safa eshabı safbeste durur.
Çünkü gördüm bir dahi ol Şah-ı kevneyni heman,
Ol vakitte cümle aklım tarumar oldu aman.
Mest olup kaldım orada bilmez oldum kendimi,
Gördüm ancak evvel-ü ahir cihan-ı hemdemi.
Kaplamıştı nur cihanı, kalmamıştı nesne hiç,
Görünürdü nur-ı Muhammed, kalmamıştı nesne hiç.
Nuri'ya nur etti canım nur-ı Ahmed Mustafa,
Gel ki aşık Nuri'ye, kim kalbin olsun safa.
Mehmed Nuri Efendi'nin Damad'ının kabri.
KALB
Kalbim içre cevherden bir yapı,
Gördüm onda bir kızıl yakut kapı.
Girip ondan ileri vardım heman,
Bir cevherden saray oldu ayan.
Sarı yakuttandır onun kapısı,
Dürrü safiden yapılmış onun kapısı.
Orta yerde hemen kurulmuş bir çadır,
Kapısı ahdar zebercedden durur.
Çadırı da bir siyah nur kaplamış,
Nur-ı haktır, gözler onu görmemiş.
Girdim ondan dahi seyrettim heman,
Bir acep nur var imiş onda nihan.
Rengi turuncu idi, kendisi nur,
Pek mücella bakmağa göz kamaşır.
Gördüm onu geçtim ileri heman,
Bir azim iklim göründü ol zaman.
Dağ ve sahra kasr-ı bünyan onun,
Cümle zikrullah meşguldür hemin.
Edeple hoca huzuruna girenler,
Onlar hep saadeti bulanlar,
Dost ile dost olup, didar görenler,
Mülke sultan olup seyran sürerler.
Ne Güzel ihsandır bu, kul iken sultan olur,
Alem içre hükmedip, her dertliye Lokman olur.
Evvelin ve ahirin, hem zahirî ve bâtınî,
Ne olursa bu cihanda, zahiren hem batınî.
Şöyle bil kim, bu cihan içre velî ol şahtır,
Ne ki olur ve olacak, cümleye agahtır...
Ger der isen haktır ol, böyle güffar söyledin,
Hak sözün, doğru kelamın, amma yanlış söyledin.
Aç gözünü, kıl tefekkür, iş bu nazmı ey deli,
Kul olan hiç Hak olur mu, kim meğer ola velî.
Bu cihanda kutb-i aktab ne kılarsa cümlesin,
Emr-i Hakla kılar, ol arada koymaz kendisin.
Saadete kavuşmak için, iki şey lazımdır. Mes'ud ve bahtiyar kimse, bu iki şeye kavuşan kimsedir. Bu iki şeyden birincisi, doğru ilim ve iman sahibi olmaktır. Bu da fen derslerini ve Muhammed Aleyhisselam'ın hayatını, ahlâkını öğrenmekle ele geçer. İkincisi iyi huylu iyi hareketli insan olmaktır. Bu ise fıkıh ve ahlâk ilimlerini öğrenmek ve bunlara uymakla olur. Bu ikisini elde eden kimse, Allahü tealanın rızasına, sevgisine kavuşur.
Eğer aşık isen zahit, Hüda'ya,
Bırak felek-i vücudun bahr-ı la'ya.
Atıp kendin bu deryaya eden gark,
Göçer pervaz, urup birden Hüda'ya.
Soyunup ol enaniyetten ol dem,
Misal-i zerre mahvolunca adem.
Dalarsa mahviyyet deryasına kul,
Ulu sultan olup, Hakkı görür ol.
Arada kalmaz ağyarın vücudu,
Visal-i Hakka bulunca o kul yol.
Eğer bilirse sende bir kusur var,
Anı setredip, asla kılmaz izhar.
Hakkın kudret yedinde olduğunu,
Kamu eşyanın, anlar, etmez inkar.
Verir hikmete cümle gördüğünü,
Hem eşyadan tutar alçak, özünü.
Ki zat-ı Hakta mahvolan kim ola,
Görür cümle hak imiş yaveranı.
Edenler de cemal-i dost rüyet,
Kalır mı masivadan hiç muhabbet.
Görür mü didesi ağyar artık,
Nasip öldükte çün dost ile vuslat.
Kişi benliğini mahveyleyince,
Adem iklimin şahı olunca.
Bilir Hakk'el-yakin sırrını ol dem,
Kamu ahlâkını tebdil edince.
Kuru dava sanıp, etme teenni,
Çalış ihlas ile, etme temenni.
Bulursun Hak rızasını mahviyyette,
Sana mefrun olur ilm-i ledünni.
Evrad-ı Behaiyye'den bazı bölümler:
“Ya Rabbi! İlminden ve fadlından bize anlamak nasip eyle. Bize devamlı yardımda bulun!
Ya Rabbi! Sana şükredenlerden, seni zikredenlerden, senden korkanlardan, sana itaat edenlerden, sana tevazu gösterenlerden, sana bağlı olan ve sana dönen kullarından kıl!
Ya Rabbî! Tövbelerimizi kabul eyle, günahlarımızı affeyle. Kalblerimizden; kini, kuruntuları, gizli düşmanlıkları, öfkeyi ve bütün kötülükleri yok eyle!
Ya Rabbî! Ansızın ölmekten, güçlüklerden, günahlardan, ateşte yanmaktan, doğru yoldan sapıtmaktan, gururdan, kinden, gafletten ve zararlı bütün işlerden sana sığınırız.
Ya Rabbi! Korkundan öyle bir hisse ver ki, bizimle günahlarımız arasına girsin. Taatinden öyle bir hisse ver ki, bizleri Cennetine götürsün. Bizi iyi ve salih kullarınla haşret. Hayatta kaldığımız müddetçe kulaklarımızı, gözlerimizi, kuvvetimizi bize faydalı hale getir!
Ya Rabbî! Senin indinde bizim korkularımızı giderecek, dağınıklığımızı toplayacak, dargınlıklarımızı giderecek, hastalarımıza şifa verecek, amellerimizi temizleyecek ve bize doğru yolu ilham edecek rahmetini istiyoruz. Ya Rabbî! İlmimizi, hilmimizi ve nurumuzu arttır. Bize hem dünyevi hem de uhrevî nimetlerini ihsan et!
Ya Rabbi! Gönderdiğin resullere iman ettik. Ya Rabbî! İndirdiğin kitaplara da iman ettik. Ya Rabbî! Yüzümüzü senden utanmakla, kalblerimizi senin sevginle doldur!
Ya Rabbî! Bizi dünyaya meyletmeyen cömertlerden ve nefsine uymayanlardan kıl. Cimri, dedikoducu, kibirli, fitne ve fesatçılardan kılma!
Ya Rabbî! Çok konuşmaktan, kibirden, kötü ahlâktan, içkiden, faizden, cimrilikten büyük fitnelerden ve geçim darlığından sana sığınırız.
Ya Rabbî! Bize ihsan buyurduğun nimetlerine karşı şükredebilmeyi nasip eyle!
Ya Rabbî! Bize bütün hayırları ver. Bütün şerlerden bizleri uzaklaştır!”
Evrad-ı Behaiyye (İstanbul-1284)
Miftahü'l-kulub (İstanbul-1330)
Osmanlı Müellifleri; cilt-1, sh. 180
Sefinetü'l-evliya; cilt-2, sh. 67
Zeriat-i Kemal fî terceme-i hal (Divan Edebiyatı Müzesi Kütüphanesi No: 625)
Mehmed Nuri Şemseddin Efendi'nin Hayatı Eserleri ve Tasavvufî Görüşleri (Mustafa Aktan, İstanbul-2004)