Evliyanın en büyüklerinden. İslam bilgilerinin mütehassısı, insanlara doğru yolu göstererek, hakiki saadete kavuştururan ve kendilerine “Silsile-i aliyye” ismi verilen âlimler ve velîler zincirinin yirmidokuzuncusudur. Asrının müceddidi idi. İsmi ve künyesi Ebü'l-Beha Halid bin Ahmed bin Hüseyin Bağdadî Osmanî olup lakabı Ziyaeddin'dir. Hazreti Osman bin Affan soyundandır. Babası Pir Mikail Ahmed, Altıparmak lakabıyla tanınırırdı ve Kadirî yoluna mensuptu. Annesinin soyu ise Hazreti Ali'ye ulaşır. Mevlana Halid-i Bağdadî, 1192 (m. 1778) senesinde, Bağdat'ın kuzeyinde bulunan Karadağ'a bağlı Şehrezur'da doğdu. 1242 (m. 1826) senesi Şevval ayının yirmialtıncı günü Şam'da vefat etti. Cenaze namazını, talebesi olmakla şereflenen ve; “Beş vakit namazda Ettehiyyatü okurken Resulullah Efendimizi baş gözüyle görmezsem, o namazımı iade ederim.” diyen, Hanefî mezhebinde büyük fıkıh âlimi Seyyid Muhammed Emin İbn-i Abidin kıldırdı. Kasiyun Dağı'ndaki kabristanda Cuma günü defnedildi. Şimdi bu yere Salihiyye denir. Burada yediyüz peygamberin ve nice Eshab-ı Kiram ve evliya-yı kibarın medfun olduğu rivayet edilmiştir. Mevlana Halid-i Bağdadî hazretleri kabre konurken, mübarek naaşlarından çıkan güzel koku, her tarafa yayıldı ve bu kokuyu almayan kimse kalmadı. Ziyaret edenler, bu güzel kokunun şimdi de kabirlerinden hissedildiğini söylemektedirler.
Tahsili: Mevlana Halid hazretleri, daha küçük yaşlardan itibaren, keskin zekası, kuvvetli hafızası, sağlam iradesi ve çalışkanlığı ile aklî ve naklî ilimlerde üstün bir dereceye yükseldi. Tefsir, hadis, fıkıh, tasavvuf, akait, sarf, nahiv, beyan, me'ani, bedî, vad', aruz, edebiyat, lügat, usul, mantık, hikmet (fen), hey'et (astronomi), geometri, hesap ve diğer ilimleri öğrenip Firuzabadî'nin Kamus'unu ezberledi. Bütün ilimlerde, din ve fen adamlarına hocalık yapacak derecede üstün bir bilgiye sahip oldu. Din ve fen ilimlerindeki kudretiyle, bu geniş bilgi ve derin görüşleriyle, zamanın bütün âlim ve velîlerinin takdirlerini kazandı. Hangi ilimden ne sorulsa, derhal cevabını verir, zeka ve bilgisi karşısında akıllar hayrete düşerdi. Hocaları: Mevlana Halid-i Bağdadî hazretleri, zamanının en büyük âlimlerinden olan; Muhammed bin Âdem-i Kürdî, Salih-i Kürdî, Abdurrahman-ı Kürdî, Abdürrahim Berzencî ve onun kardeşi Abdülkerim Berzencî, Abdullah-ı Harpanî ve daha pek çok âlimden ilim öğrendi. İcazet (diploma) aldı.
İlimdeki üstünlüğü: Mevlana Halid hazretleri, zamanındaki Bağdat âlimlerinin ve tasavvuf ehlinin, belki asrındaki bütün âlimlerin en üstünü idi. Kur'an-ı Kerim'in esrarına vâkıftı. Bütün ömrü züht ve takva ile geçti. Onu gören, ismini işiten her âlim, yüksekliğini, üstünlüğünü anlatırdı. Her ilimden, her kitaptan sorulan suallere rahatlıkla en uygun cevabı verirdi. Bu hâli herkesi hayrette bırakırdı. Arabî ve Farisî olarak yazdığı kaside ve manzumeleri vardır. Çeşitli vesilelerle ve seyahatleri esnasında söylediği beytler, nazik ruhunun terennümleridir. “Divan”ını görenler hayran olur. Süleymaniye mutasarrıfı Abdurrahman Paşa, Mevlana Halid-i Bağdadî'den rica edip; “Efendim, Süleymaniye medreselerinden hangisi hoşunuza giderse, hangisinde rahat ederseniz, oranın müderrisi olunuz. Bu köleniz, bulunduğunuz medresenin her ihtiyacını karşılayacak maddî yardımı yapmaya hazırım. Yeter ki bu ihtiyaçlar için sizi meşgul etmesinler.” dedi. Mevlana Halid, dünya malının işe karıştığını görünce; “Bu hizmetin ehli değilim.” buyurup teklifi kabul etmedi.
1203 (m. 1788) senesinde, üstadı Seyyid Abdülkerim Berzencî taundan vefat edince onun talebesi boş kalmasın diye ders vermeye başladı. Her taraftan âlimler dersine koştu. Her müşkülü çözer her derde deva olurdu. Dünyaya ehemmiyet vermez, gece gündüz ibadet ederdi. Böylece yirmibir yaşında iken, ulemaya ve talebeye üstad olmuş, yedi sene ders okutmakla meşgul olmuştur. Peygamber Efendimizin sevgisi, temiz kalbine aşk ateşi saldığından, dünya lezzet ve zevklerine bir defa olsun göz ucu ile bile bakmadı. Bütün düşüncesi. Allahü tealanın sevgilisi olan Peygamberimizin ziyaretine gitmek idi. Herkesten yüz çevirmiş, her işini Allahü tealaya ısmarlamıştı. Sözü tesirli, avam ve havass arasında sözü delil olan şerefli bir zattı.
1220 (m. 1805) senesinde hacca gitti. Yolda Şam âlimlerinden çok saygı gördü. Tevazusundan dolayı, Allame Muhammed Kuzberî'den Kadirî yolu icazeti aldı. Bir müddet Şam'da kaldıktan sonra Hicaz'a gitmek için yola çıktı. Medine-i Münevvere'ye kavuştuğu zaman, Kaside-i Muhammediyye'yi Farisî olarak yazdı. Medine-i Münevvere'ye geldiğinde, kâmil bir velî bulup ona teslim olmak arzusundaydı. Birgün Yemenli fazilet sahibi bir zata rastladı. Cahilin âlimden nasihat istemesi gibi ondan nasihat istedi. O zat dedi ki: “Ey Halid! Mekke-i Mükerreme'ye gittiğin zaman edebe uymayan bir şey görürsen hemen reddetme.” Mevlana Halid hazretleri Mekke-i Mükerreme'de bir Cuma günü Kâbe-i şerife karşı Delail-i hayrat'ı okurken cahil kılıklı, siyah sakallı birinin, Kâbe'ye sırt çevirip kendine baktığını gördü. “Utanmadan Kâbe'ye arkasını çevirmiş. Edebi gözetmiyor!” diye düşünürken, o kimse; “Mümine hürmet, Kâbe'ye hürmetten daha öncedir. Bunun için yüzümü sana çevirdim. Niçin beni kötülüyorsun. Medine'deki zatın nasihatini unuttun mu?” dedi. Mevlana Halid hazretleri bunun büyük velîlerden olduğunu anladı. Ondan af diledi ve; “Beni talebeliğe kabul et.” diye yalvardı. O da; “Sen burada olgunlaşamazsın.” dedikten sonra eli ile Hindistan'ı göstererek: “Senin işin orada tamam olur.” dedi ve gitti.
Mevlana Halid hazretleri, memleketi Süleymaniye'ye dönüp ders vermeye başladı. Fakat gece gündüz Hindistan'ı düşünüyordu. Birgün bu düşünceler içinde iken, Hindistan'ın Dehli şehrinde bulunan evliyanın en büyüklerinden Abdullah-ı Dehlevî'nin talebelerinden Mirza Rahimullah Azimabadî isimli bir zat çıkageldi. O talebe, Abdullah-ı Dehlevî'nin Mevlana Halid'e; “Selamımızı söyle, bu tarafa gelsin!” buyurduğunu bildirdi. Uzun zaman baş başa görüştüler. Mevlana Halid talebelerine ders vermeye gelmez oldu. Bir süre sonra 1224 (m. 1809) senesinde ikisi birlikte İran ve Afganistan üzerinden Hint yolculuğuna çıktılar. Umulmadık bir zamanda medreseyi ve talebeyi bırakıp bu ani ayrılışına şehrin bütün halk ve talebeleri çok üzüldüler. Yoldan çevirmek için çok ısrar ettiler ve yalvardılarsa da fayda vermedi. Hindistan'ın karanlıklar ve tehlikeler içinde bulunduğunu söyleyip vazgeçirmek istediler. Onlara; “Ab-ı hayat zulümatta bulunur.” şeklinde cevap veren Mevlana Halid hazretleri, gülün kokusunu almış bülbül gibi kimseyi dinlemedi.
Mevlana Halid-i Bağdadî hazretleri arkadaşı Mirza Rahimullah Azimabadî ile yaya olarak önce Tahran'a geldiler. Burada meşhur Şiî âlimi İsmail Kaşî'yi, talebesinin önünde rezil etti. Mevlana Halid, bazı Şiî tefsir kitaplarını okumuş, Kur'an-ı Kerim'in birçok ayet-i kerimelerinin Şiîler tarafından değiştirilmiş olduğunu, mânâlarının tahrif edilmiş bulunduğunu görmüştü. Mevlana Halid, İsmail Kaşî'ye; “Peygamberler günah işler mi?” dedi. Kaşî; “Bütün Peygamberler masumdur, günah işlemezler.” dedi. Mevlana Halid: “Peki, Kur'an-ı Kerim'in; “Bedr Gazası'ndaki esirleri salıverdiğin için Allahü teala seni affeyledi.” mealindeki ayet-i kerimede; “Af söylendiğine göre günah işlemiş mânâsına gelmiyor mu? Halbuki Peygamberlerden günah olan bir iş meydana gelmemiştir.” deyince Kaşî; “Bu ayet-i kerime Ebu Bekr'i azarlamaktadır, onun hakkındadır, Peygamberimizin hakkında değildir.” dedi. O zaman Mevlana Halid hazretleri; “O hâlde Allahü teala Ebu Bekr'i affettim buyuruyor da siz niçin affetmiyorsunuz?” dedi. Kaşî cevap veremeyip mahcup ve rezil oldu.
Mevlana Halid, Tahran'dan; Bistam, Harkan, Semnan ve Nişabur'a geçti. Geçtiği yerlerdeki evliyayı, şiirleriyle metheyledi. Ariflerin kutbu Bayezid-i Bistamî'nin kabrini ziyaret ettiği zaman meşhur bir kaside söyledi. Sonra Tus (Meşhed) şehrine geldi. Orada, oniki imamın dokuzuncusu Musa Kazım'ın oğlu İmam Ali Rıza'nın türbesini ziyaretinde de çok güzel bir kaside okuyarak onu metheyledi. Mevlana Halid, Ahmed Namıkî Camî'nin kabrini ziyaret etti. Onu da Farisî bir kasideyle metheyledi. Buradan Afganistan'a geçti. Herat'a uğradı. Herat'ın bütün âlimleri, fazilet sahipleri ziyaretine geldiler. Gelenler arasında Abdullah-ı Heratî de vardı. Bu zat sonradan Mevlana Halid hazretlerinin talebesi oldu. Kandehar, Kabil, Peşaver âlimlerinin suallerine verdiği cevaplarla hepsini hayran bıraktı. Peşaver'de çok hürmet ve tazimle karşılandı. Âlimler onun üstünlüğünü tasdik ve ikrar ettiler. Sonra Lahor şehrinin bir kasabasında kâmil bir velî olan Allame Mevlana Senaullah'ı ziyaret etti. Mevlana Senaullah, Mazhar-ı Can-ı Canan'ın en üstün talebelerindendi. Mevlana Halid, burada başından geçenleri şöyle anlatır: “Bu kasabada bir gece kaldım. Rüyada gördüm ki Şah Abdullah-ı Dehlevî hazretleri yanağımdan tutup beni kuvvetle kendine çekiyordu. Sabahleyin Mevlana Senaullah'ın huzuruna gittiğim zaman, daha rüyamı anlatmadan; “Kardeşimiz ve seyyidimiz Abdullah-ı Dehlevî'nin huzur ve hizmetlerini cana minnet bilmeli, huzur ve hizmetinde bulunmayı, sana vaadolunan nimetlere kavuşmaya sebep bilmelisin.” dedi. Daha sonra o kasabadan ayrıldım. Hindistan'ın başşehri olan Dehli ismi ile meşhur Cihanabad'a geldim.”
Mevlana Halid-i Bağdadî hazretleri aylarca süren yolculuktan sonra tam bir senede Dehli'ye geldi. Yolda başından geçen şeyleri bildiren Arabî ve Farisî beytler söyledi. Mevlana Halid-i Bağdadî hazretleri Dehli'ye vardığında, Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin bulunduğu şehre gelmenin sevinci ile seferde iken yanında bulunan şeylerin hepsini fakirlere dağıttı. Sonra da Hindistan'ın en büyük velîsi, insanların imdadına yetişici, hakikatler menbaı, hikmet ve marifet madeni, ilim, irfan ve ilham rehberi, manevî üstünlükler sahibi, büyük İslam âlimi Şah Abdullah-ı Dehlevî'nin huzuruna kavuştu. Abdullah-ı Dehlevî, onu talebeliğe kabul etti. Ona nefsinin terbiyesi için dergâhı temizleme vazifesini verdi. Mevlana Halid, bu kadar ilimde âlim olmasına rağmen, hiç itiraz etmeden, eline kovasını, süpürgesini alarak hizmete başladı. Kuyudan, kovasına suyu doldurur, kalın bir sopanın uçlarına bağlayıp omuzunda taşırdı. Her gün defalarca kuyu ve dergâh arasında gidip gelir, dergâhı temizler, abdest suyunu depolara doldururdu. Eğer nefsi bu ağır vazifeden kaçınsa, ona en şiddetli cezayı verirdi. Birgün yerleri temizleme işi nefsine zor geldi. Derhal nefsine; “Eğer mübarek hocamın verdiği bu şerefli vazifeden kaçarsan yerleri süpürge ile değil, bu sakalınla süpürtürüm.” diyerek hitap etti. Artık bundan sonra hatırına böyle hiçbir düşünce gelmedi. Aylarca canla başla bu hizmeti yapmak için uğraştı. Öyle ki su taşıya taşıya mübarek omuzları yara oldu. Birgün yine böyle su taşırken, hocası Abdullah-ı Dehlevî hazretleri ile karşılaştı. Abdullah-ı Dehlevî, onun mübarek omuzları üzerinden Arş'a doğru muazzam bir nurun yükseldiğini ve meleklerin ona gıpta ve hayranlıkla baktıklarına şahit oldu. Abdullah-ı Dehlevî, Mevlana'nın tasavvufta pek yüksek derecelere eriştiğini, kemale gelip olgunlaştığını görünce bu vazifeden alıp devamlı huzurunda bulunmasını emretti. Mevlana Halid-i Bağdadî hazretleri, orada da hocasına canla başla hizmet ederek, büyük mücahede ve çetin riyazetler çekti. Abdullah-ı Dehlevî'nin huzurunda beş altı ay çalışıp sohbetleri ve nazarlarıyla büyük velîerden olmak saadetine erişti. Huzur ve müşahede makamına kavuştu. Velayet-i kübra hâsıl oldu. Müceddidiyye, Kadirîyye, Sühreverdiyye, Kübreviyye ve Çeştiyye yolunda kemale geldi. Abdullah-ı Dehlevî' Kalbindeki bütün esrara mazhar oldu, kavuştu.
Mevlana Halid-i Bağdadî hazretleri, hocası Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin huzuruna kavuşmasını, bir mektubunda şöyle anlatmaktadır: “1224 (m. 1810) senesi Zilhicce ayının yirmialtısında Dehli şehrine ulaştım. Aynı gün ikindiden sonra zamanın büyüğü ve imamı, yüksek hocamın elini öpmek saadetine nail oldum. Sonra da onun ebedî saadet kaynağı olan feyizlerine kavuştum. Bunun için Allahü tealaya sayısız hamd olsun. Allahü teala bize hidayet vermese, doğru ve hakiki yolu göstermese, biz kendiliğimizden hidayete kavuşamazdık. Hocamın feyiz ve bereket yuvası olan yüksek kapısının toprağını ümit gözümün sürmesi eyledim. Gece gündüz, aşikâre nur deryası olan huzurunda bulundum. Rabbimin sırf mücerret ihsanı ile yüzü kara, tepeden tırnağa kadar günahlara batmış bu kuluna ihsan ettiği sonsuz devlet ve saadetin şükrü için; Nuh Aleyhisselam'ın ömrü kadar, Eyyub Aleyhisselam'ın sabrı içinde, o cihan sultanının kapısının süpürgesi olsam, haklarını ödeyemem. Bu fakirin dostlarına ve sevenlerine nasihati odur ki; herkes elinden geldiği kadar Rabbine dönsün. Dünya, para ve elbiseler değildir. Kul neye rağbet eder, neyi elde etmeye canla başla çalışırsa, onun mâbudu o olur. Sevdiklerimiz için Allahü tealadan isteğimiz, gün be gün Hakk'ın divanında yüzlerini ak edecek amellerle meşgul olmalarıdır. Yüzleri sarartan o dehşetli günden elaman! “Salih amel eden kendine, kötü amel işleyen de yine kendine etmiştir.” Vesselam.”
Abdullah-ı Dehlevî hazretleri de yüksek talebesi Mevlana Halid'e yazdığı bir mektubunda, onun kıymet ve derecesini, üstünlüğünü şöyle bildirmektedir: “Mektubuma Rahman ve Rahim olan Allahü tealanın şerefli ismi ile başlıyorum. Allahü tealanın sevgili kulu mübarek Mevlana Halid! Esselamü aleyküm ve rahmetullahi ve berekatühu. Tepeden tırnağa kadar kusurlu olan bu fakire, her an ziyadesi ile gelmekte olan Allahü tealanın nimetlerine şükür ve hamd etmek yazıya ve söze sığmaz. Ömrünü boşa geçirmiş bu ihtiyar kuluna, Allahü tealanın ihsan ettiği nimetlerden biri; sizin, Ebu Sa'id'in ve oğlu Rauf Ahmed'in, Beşaretullah'ın ve Fadıl Gulam Muhyiddin gibi azizlerin bizden inabet almanızdır. Sizler kısa zamanda Hazreti Müceddid'in nisbetlerine kavuştunuz. Mübarek zatınız, bu fakirin şeref ve iftihar vesilesisiniz. Çünkü bu yol, sizinle revaç bulmakta, yayılmakta, kuvvetlenmekte. Âlem yüksek teveccühlerinize kavuşmakla başka âlem olmaktadır. Elhamdülillah! Elhamdülillah! Elhamdülillah! Hace Muhammed Bakî'nin, Hazreti Müceddid gibi, Hazreti Müceddid'in de Seyyid Âdem Bennurî gibi talebeleri vardı. Tekrar tekrar söylemişimdir ki Mevlana Halid, benim iftihar vesilemdir. Allahü teala, beğendiği bu yolda size ve bu kuluna istikamet versin! Âmin. Bu büyük yolun feyizlerini taliplere sunun. Hatırınıza hiçbir yaramaz düşünce getirmeyin. Sizi o memleketin feyiz vasıtası ve kutbu yapmışlardır. Kötü maksatlılar size zarar veremez. İftiraları bizce makbul değildir. Velhamdü lillahi ve sallallahü alâ seyyidina Muhammedin evvelen ve ahiren. Siz, istifade etmek isteyenlere yardımcı olunuz. Onlar da emredilen zikir ve diğer vazifeleri yerine getirip saadetlerini bunlardan bilsinler. Büyüklerin yolunu inkâr edenlerle görüşmesinler. “Hocana kötülük edenle iyi olursan, köpek senden daha iyidir.” sözü meşhurdur. İmam-ı Rabbanî hazretlerine itiraz edenlerden uzak olunuz. Âlimler ve ârifler söylemişler ve yazmışlardır ki: “İmam-ı Rabbanî hazretlerini sevenler, Mümin ve müttekîlerdir. Ona buğz edenler münafık ve şakîlerdir.” İslam memleketleri Hazreti Müceddid'in feyizleriyle doldu. Ve bütün Müslümanlara, Hazreti Müceddid'in nimetlerine şükür ve hamd etmek vacip oldu. O memleketin âlimlerinin, şeriflerinin ve âmirlerinin üzerine lazımdır ki: Mübarek varlığınızı nimet bileler, sizden istifade edeler, size tazim ve hürmette kusur etmeyeler, muhaliflerinize, size su-i kastedenlere ve sizi çekemeyenlere mâni olalar. Bu fakir, bunları nasihat yollu yazdım. Resulullah; “Din nasihattır.” buyurdu. Allahü teala, sizi, Şah-ı Nakşibend'in, Müceddid-i elf-i sanî'nin ve kalbimin kıblesi Mirza Sahib'in halifesi etmiştir. Hiç kimse sizin yerinizi alamaz. Sizin eliniz, benim elimdir ve sizi görmek, beni görmektir. O uzak yerden buraya gelmeye kalkmayın. İhtiyaç yüzünü bu tarafa çevirmek ve kalb ile hatırlamak yetişir. Allahü teala kendi rızasına ve Habibine uymaya muvaffak eylesin! Âmin.”
Mevlana Halid-i Bağdadî hazretleri, feyiz ve kemal bulunca evliyanın kutbu, ariflerin önderi, feyiz ve nur menbaı olan Abdullah-ı Dehlevî hazretleri ona; “Ey Halid, şimdi memleketine ve Bağdat'a git! Oradaki Hak aşıklarını, sevdiklerine, yani Allahü tealaya kavuştur.” buyurunca Mevlana Halid hazretleri; “Ey benim sebeb-i devletim, yüksek sığınağım, efendim! Orada Hayderî ve Berzencî seyyidleri çoktur. İnsanlara doğru yolu anlatmakla nasıl meşgul olurum. Çünkü onlar şöhret ve itibar sahibi ve âlimlerin sığınağı durumundadırlar. Böyle bir işe kalkışsam, diğer insanlar bile beni menederler.” diye arz etti. “Sen, memleketine git. İrşad ile meşgul ol. Bütün seyyidler, senin ayağının toprağına yüz sürerler ve şerefli zatına hizmetçi olurlar. Oranın valileri, eminleri, âlimleri, fazilet sahipleri, mübarek ayağını öperler. Şimdi ne istersen vereyim, iste ya Halid!” buyurdu. “Din için dünyalık isterim.” dedi. “Git, her istediğini verdim.” deyip; “Yolun üzerinde, filan yerde, evliyanın büyüklerinden, iki seneden beri yemez, içmez, konuşmaz, Hakk'a gönlünü vermiş, ölü gibi hareketsiz durup Hakk'ın sevgisine dalmış şerefli bir zat var. Ona selamımı söyle, hayırlı duasını al ve şerefli elini öp!” buyurdu. Sonra bütün talebe ve sevdikleriyle, dört millik mesafeye kadar Mevlana Halid'i uğurladı. Daha sonra; “Halid bürd”, yani “Halid her şeyi aldı götürdü.” buyurdu. Mevlana Halid, o velînin olduğu beldeye gelince yerini sordu. Uzaktan gösterdiler. Bulunduğu yere doğru yürüyünce velînin heybetinden Mevlana Halid'i bir korku ve dehşet kaplayıp gidemedi, olduğu yerde kaldı. Hemen Şah-ı Dehlevî hazretlerini hatırladı. Korkusu gitti. O zatın yanına gidip Farsça olarak hocasının selamını bildirdi. O da başını murakabeden kaldırıp; “Aleyke ve Aleyhisselam.” buyurdu. Sonra; “Ey Halid, senin fütuhatın ve irşadının yayılma yeri Bağdat'tır.” deyip tekrar murakabeye daldı. Mevlana Halid hazretleri, o zatın, Nisbet-i Muhammedî denizine gömülmesine, feyiz nurları içinde bir an cemal-i Hakk'tan ve O'nu murakabeden ayrılmamasına hayran kalarak oradan ayrıldı. Bender denilen yere gelinceye kadar, elli atmış gün ne bir şey yedi, ne de bir şey içti.
Mevlana Halid Şiraz'a, oradan İsfehan'a sonra Hemedan'a gitti. Güzel âdetlerinden idi ki hangi şehre teşrif etse, Allahü tealanın emirlerini ve yasaklarını hatırlatırdı. Bu şehirlerdeki vaaz ve nasihatlarını duyan itikadı bozuk kimseler ona kötülük yapmak istedilerse de Allahü tealanın koruması ve Mevlana Halid'in heybeti sebebiyle korkup bir şey yapamadılar. Sonra Senendec'e, oradan da 1226 (m. 1811) senesinde vatanları olan Süleymaniye'ye gittiler. Bütün âlimler, fazilet sahipleri, talebe, şehrin ileri gelenleri ve halk sevinç ve neşe ile onu karşılamaya çıktı. Süleymaniye'de bir bayram havası yaşandı. Bir müddet burada kalıp evliyayı ziyaret için ve hocasının manevî işareti ile merhum Süleyman Paşa'nın oğlu Sa'id Paşa'nın valiliği zamanında, Bağdat'a teşrif buyurdu. Orada Seyyid Abdülkadir-i Geylanî hazretlerinin yüksek dergâhına yerleşti. Evliyayı ziyaretten sonra beş ay kadar irşatla meşgul oldu. Sonra yine hocasının manevî işaretiyle Süleymaniye'ye döndü. Orada ilme susamışlara Hak ve hakikati anlattı. Bazı hasetçi ve münkir kimseler ortaya çıkıp söz ve yazı ile onu kötülemeye ve iftiraya başladılar. Mevlana Halid, iftiracılara ne kadar nasihat ettiyse de dinlemediler. Buna rağmen Mevlana Halid hazretleri sünnete uyarak, Allahü tealadan, onların uyanmalarını doğru yolu görmelerini niyaz eyledi. Sultan Mahmud'un saray nazırlarından Halet Efendi, Mevlana Halid'in şöhret ve itibarını çekemeyerek, kendisini Halife'ye çekiştirdi ve; “Onbinlerle adamı vardır. Devlet ve saltanat için tehlikelidir. Ortadan kaldırılması lazımdır.” dedi. Sultan Mahmud Han da; “Din adamlarından devlete zarar gelmez.” diyerek sözüne kıymet vermedi. Mevlana Halid hazretleri bunu işitince Halife'ye hayır ve selametle dua eyledi, ve; “Halet Efendi'nin işi, pîri Celaleddin-i Rumî hazretlerine havale olundu. Onu, huzuruna çekip cezasını verecektir.” buyurdu. Az zaman sonra Sultan Mahmud Han, Mora isyanına sebep olduğu için onu Konya'ya sürdü. Halet Efendi orada idam olundu.
Mevlana Halid hazretleri, ikinci defa Bağdat'a teşriflerinde, çok kimseler kendisine talebe oldu. İrşad nurları, gün gibi her tarafı aydınlattı. Bağdat'ta en önce kendisine talebe olan, Bağdat müftüsü Seyyid Abdullah Hayderî Efendi idi. Bu Müftî, Vali Sa'id Paşa'nın yardımıyla, İhsaniyye Medresesi'ni tamir ettirip Mevlana Halid'e arz etti. Mevlana Halid hazretleri oraya yerleşip ilim ve edep neşretmeye başladı. Mevlana Halid-i Bağdadî hazretleri, irşada başladığı günlerde, Bağdat valisi Sa'id Paşa ziyaretlerine geldi. Birçok âlimin sessiz, başları önüne eğik, hizmetçiler gibi edeple huzurunda oturmuş olduklarını gördü. Mevlana Halid hazretlerinin heybetini görünce diz çöküp titremeye başladı. Mevlana Halid'in celal hâli gidince Sa'id Paşa'nın titremesi geçti ve dua istedi. Mevlana Halid-i Bağdadî hazretleri ona dua edip; “Kıyamette, herkes kendi nefsinden sual olunur. Sen ise nefsinden, yani kendinden ve emrin altında olanların hepsinden sual olunursun. Hak tealadan kork! Çünkü senin için önünde öyle bir gün vardır ki o günün korku ve dehşetinden evladına süt veren analar, evladını unuturlar. Hamile olanlar, korkudan vakitsiz doğururlar. İnsanları sarhoş görürsün. Onlar sarhoş değil, ancak Allahü tealanın azabı çok şiddetlidir.” deyip nasihat buyurunca Sa'id Paşa yine titremeye başladı ve yüksek sesle ağladı.
Mevlana Halid-i Bağdadî hazretleri Bağdat'ta irşat faaliyetlerine devam ettiği sırada bazı kısa görüşlü kimseler tarafından sahtekâr, sapık gibi sıfatlarla iftiraya uğramış ve hakkında Tahriru'l-hitab fi'r-reddi ala Halidi'l-Kezzab adlı bir risale de yazılmış ve Bağdat valisi Said Paşa'ya gönderilmişti. Mevlana Halid'in büyüklüğünü bilen Said Paşa bu iftiralara inanmamış ve; “Sübhanallah! Mevlana Halid Müslüman değilse kim Müslümandır? Bunu yazan ya delidir ya da cahildir.” demiş ve Hille Müftüsü Mehmed Emin Topukçulu'ya bu risaleye bir cevap yazmasını emretmiştir. O da El-Kavlü's-sevab bi reddi masumiyye bi tahriri'l-hitab adıyla bir risale yazıp münkirleri susturmuştu. Yine bu ve Abdülvehhab-ı Susî'nin iftiralarına büyük fıkıh âlimi İbn-i Abidin hazretleri Sellü'l-hüsami'l-Hindî li nusret-i Mevlana'ş-Şeyh Halid en-Nakşibendî risalesini yazmış ve iftiraları çürütmüştür. Mevlana Halid-i Bağdadî hazretleri 1823'te Şam'a geldi. Burada Cami-i Emevî'deki Benî Gazzî Halvethanesi'ne yerleşti. Daha sonra satın aldıkları eve taşındı.
Talebeleri: Mevlana Halid-i Bağdadî hazretleri Bağdat, Süleymaniye ve Şam'da talebe yetiştirmekle meşgul oldu. Uzak memleketlerden birçok âlim ve fazilet sahipleri, ilim öğrenmek, feyiz ve nurlara kavuşmak için huzuruna geldi. Huzurlarında yüzlerce, binlerce âlim ve velî yetişti. Dörtbini, ilimde ve tasavvufta en yüksek dereceye çıkıp icazet aldı. Mevlana Halid hazretlerinin yetiştirdiği talebelerinden bazıları şunlardır: Rabbanî âlimlerden meşhur Seyyid Abdullah Geylanî Şemdinî Hakkarî, Seyyid Taha Geylanî Şemdinî Hakkarî, Şeyh Muhammed Hafız Urfalı, Şeyh Ahmed Eğribozî, Feyzullah Erzurumî. Mevlana Halid-i Bağdadî hazretleri, huzurlarında kemale gelen binlerce talebesini, insanları Cehennem'in ebedî azabından kurtarmak için çeşitli şehir ve memleketlere gönderdi. Mekke, Medine, Kudüs, Şam, Halep, Irak, Bağdat, Basra, Kerkük, Erbil, İmadiye, Cezire, Şemzin (Şemdinli), Mardin, Ayıntab, Urfa, Diyarbakır, Anadolu'nun birçok şehirleri, İstanbul, Hindistan, Afganistan, Dağıstan (Kafkasya), Maveraünnehr, Mısır, Umman, Mağrib, Girit ve diğer İslam memleketleri, Mevlana Halid'in yetiştirdiği bu talebeler vesilesiyle Hak ile batılı öğrendiler. Peygamberimiz ve Eshabının yolunda çalıştılar, insanlara hizmet için uğraştılar. Mevlana Halid hazretleri Bağdat'ta iken, Mağrib'den, yani Atlas ülkeleri denilen Kuzey Afrika'dan, velîyy-i kâmil Şeyh Muhammed Mağribî hazretleri gelip icazet aldı, sonra da memleketine döndü. Şeyh Seyyid Es'ad Sadreddin, Müftî Hayderî Bağdadî, Şeyh Abdurrahman Ruzbehanî, Abdullah Ceselî ve diğer nice tanınmış âlimler ve müellifler, hizmetine koşup feyiz ve nurlarından istifade ettiler.
Şeyh Muhammed Kudsî, Osman-ı Kürdî Tavilî, Ubeydullah Hayderî, İbrahim Fasih Hayderî Efendi, Muhammed-i Cedid, Seyyid Abdülgafur, Musa Cüburî, İsmail Enaranî, Abdullah Heratî, Abdülfettah Akrî, Seyyid Abdullah Geylanî Şemdinî Hakkarî, Abdullah Erzincanî Mekkî, İsmail Şirvanî, Ahmed Eğribozî, Şeyh Muhammed Hafız Urfalı, İsmail Berzencî, Molla Ebu Bekr-i Bağdadî, Abdülgafur Kürdî, Muhammed Meczub İmadî, Şeyh Hasan Hafız Kozanî, Şeyh Halid-i Cezirî, âlim, mürşid-i kâmil, Rabbanî ilimler sahibi Seyyid Taha Geylanî Şemdinî Hakkarî, Ahmed Hatib Erbilî, İsmail-i Basrî, Şeyh Yusuf-i İslambolî, Feyzullah Erzurumî, Muhammed Hanî, Şeyh Fırakî, Tahir-i Akrî, Şeyh Tikritî, Musa Bendenihî, Aşık-ı Mısrî, Hasan-ı Kudsî, Hüseyin Vaiz Malatî, Ahmed Hicar Halebî, Salih Kazzaz-ı Dımaşkî, Ahmed Bika'î, Ahmed bin Süleyman Trablusî Ervadî, Şeyh Ahmed Tevzekli, ilim ve fazilet sahibi mücahid-i kâmil Şeyh Şamil-i Dağıstanî, Abdürrahim Bustanî Hamevî, Ahmed Kürdî Zemlikanî, Ahmed-i Kürdî, Şeyh Ali Septî Paluvî. Bunlardan başka çok sayıda icazetli talebeleri vardır. Mesela bunlardan biri Şeyh İsrail olup Girit Adası'nda insanlara vaaz ve nasihatla meşgul iken, Rumların Girit katliamı üzerine bütün talebeleri ile bir gemiye binerek, Güney Amerika'ya gidip orada İslamiyeti anlatmaya devam etti. Yüksek kapılarından ilim ve edep öğrenmekle şereflenen diğer büyük âlimlerden bazıları da şunlardır: Bağdat'ta Hanefî müftüsü Seyyid Şerif Es'ad Sadreddin Hayderî, Şafiî müftüsü Seyyid Sıbgatullah Hayderî, Seyyid Abdülkadir Sıdkî Hayderî, Şeyh Yahya Mervezî İmadî, Abdurrahman Ruzbehanî, Küçük Molla Erbilî, Müderris Taha Harirî, Ahmed Nevdeşî, İsmail Köysancakî, Mahmud Ömer Künbedî Mustafa Erbilî, Muhammed Ruzbehanî, Muhammed İmadî, Osman bin Sindî Necdî, Muhammed Emin, Muhammed Sa'id, Ebu Bekr-i Hamevî, Muhammed Erbilî ve başkalarıdır. Talebeleri son derece kendisine bağlıydı. Bağdat müftüsü Şeyh Sadreddin hazretleri buyurdu ki: “Eğer bana hocam Mevlana Halid hazretleri, şu süt kasasını başının üstüne al, çarşı ve pazarda sat, diye emir buyursalar, hiç karşı gelmez, emrine uyarak satardım.” Mevlana Halid-i Bağdadî hazretleri talebelerine devlete bağlı olmalarını ve fitne çıkarmamalarını emrederdi. Bunun için talebeleri Dağıstan'dan Sumatrya'ya, İndonezya'ya kadar Osmanlı Devleti'ne olan bağlılıklarını götürmüşler ve fitneden uzak durmuşlardır. Bozuk itikatlı kimselere doğru itikadı anlatmışlar ve onların Müslümanların itikatlarını bozmalarına izin vermemişlerdir.
Menkıbe ve kerametleri: Mevlana Halid-i Bağdadî hazretlerinden sayılamayacak kadar keramet görüldü. Hâlleri ve kerametleri dilden dile dolaşıp her yere yayıldı. Süleymaniye'de iken, Berzencîlerden silâhlı ikiyüz kişi, Mevlana Halid-i Bağdadî hazretlerinin öldürülmesine karar verdiler. Cuma günü, silâhlı olarak mescidin dış kapısında beklemeye başladılar. Cuma namazı kılındıktan sonra bütün halk camiden dışarı çıktı. Halid-i Bağdadî hazretleri, her zaman camiden en son çıkardı. Dışarı çıkanlar bu silâhlı kişilerin Mevlana Halid hazretlerine kötülük yapmak niyetinde olduklarını anladılar. Mevlana Halid hazretleri, mescidin kapısından çıkıp bu silâhlı ve kötü niyetli kimselere öyle heybetli bir nazarla baktılar ki bu nazarlar karşısında hepsinin kalbinde müthiş bir korku hâsıl oldu. Öldürmek için gelenlerden bazısı nara atarak kaçıştılar, bazıları da yüz üstü düşerek perişan oldu. Bundan sonra Mevlana Halid hazretleri ile bütün talebeleri, hiçbir şey olmamış gibi, Cennet misali olan hanekaha gittiler. Kaçan bu düşmanların çoğu dediler ki: “Mevlana camiden çıkınca onun omuzlarında heybetli bir aslanın ağzını açmış, üzerimize atlamak üzere olduğunu gördük. O anda aklımız başımızdan gitti, kaçacak yer bulamadık.”
Bağdat'ta, salih ve faziletli bir insan olan İbrahim Berzencî hazretleri vefat etmişti. Bu zat geriye ellibin kuruş borç bırakmıştı. Alacaklılar paralarını oğlu Muhammed Efendi'den istediler. Muhammed Efendi de derhal Mevlana Halid hazretlerine gidip durumu anlattı. Halid-i Bağdadî alacaklıları yanına çağırarak; “Sizin alacağınızı ben vereceğim. Muhammed Efendi'den bir ay hiçbir şey istemeyeceksiniz. Ay sonunda size paranızın tamamını vereceğime senet veriyorum. Vakti gelince parayı benden alır, senedi de Muhammed Efendi'ye verirsiniz.” buyurdu. Ay sonunda, alacaklılar gelip Mevlana Halid'den parayı aldılar. Sevinerek gittiler. Bağdat'ta iken Hacı Mahmud Efendi isminde, servet sahibi, kendisine bağlı bir talebesi vardı. Bu zat, Mevlana Halid'in şerefli hanekahlarına ve diğer yerlere kendi eliyle yüzbin kuruş harcayıp borçlanmıştı. Birgün Mevlana Halid'in huzurlarına gidip; “Efendim, borcumun çokluğundan dışarı çıkmaya yüzüm kalmadı.” deyince Mevlana Halid buyurdular ki: “Bir ay sabret.” O, bunun üzerine; “Aman efendim, sabra takatim kalmadı.” diyerek iki defa tekrarladı. Mevlana Halid de; “Mademki öyle, kaldır şu hasırı istediğin kadar al.” buyurdu. Mahmud Efendi de hasırı kaldırdı ve altında bir altın gördü. Altını aldı, başka bir altın gördü ve böylece her aldığı altının yerinde yeni bir altın gördü. Yüzbin kuruş karşılığı altın tamamlanıncaya kadar bu işe devam etti.
İsmail bin Ali adlı zat anlatır: “Şam-ı şerifte iken birgün, Mevlana Halid hazretlerinin bulundukları yere gittim. Mukaddes iltifatlarına nail olunca cezbe hâli gelip bir nevi gösteriş yaptım. Gözlerimi açınca Mevlana Halid, Şeyh Muhammed Nasih hazretlerine şöyle buyurdu: “İsmail'e söyle, hâl ile cezbe ortaya çıktığında onu tutmak gerekir. Niye izhar eder de cezbesini tutmaz. Zira zorla cezbe göstermek riyadır. Riya ise zinadan daha büyük günahtır. Hâline tövbe etsin.” Mevlana hazretleri hâlimden kalbimi keşfetmişti. Bağdat valisi Davud Paşa'nın vezirliği esnasında, Osmanlı şehirlerinden birkaçını İranlılar işgal ettiler. O kasabalarda bulunan halkın kitaplarını yağma ettiler. Oradaki âlimlerden birisi, Halid-i Bağdadî hazretlerine geldi. Mevlana Halid hazretleri, yanlarındaki onyedibin kitabı o âlime hediye ettiler. Böylece yanlarında bir kitap bile kalmadı. Bağdat'ta, tasavvuf büyükleriyle alay eden birisi, bazı kendini bilmezleri de toplayarak, Hatm-i Hacegan-ı şerif halkası gibi bir halka dizerek, alay etmeye kalkıştı. O saatte cinnet getirdi. Elbiselerini yırtarak attı. Serserice çıplak bir hâlde çöllere düştü. Mevlana Halid talebeleriyle sahraya çıkmışlardı. Deliren adamın çocukları ve akrabası ağlayarak Mevlana Halid'in yanına geldiler. Mecnunun affedilmesi için yalvardılar. Mevlana Halid-i Bağdadî hazretleri çok sevdiği talebesi Şeyh Musa Cüburî'nin elinden tutup; “Şimdi o mecnuna doğru git. O hâlden kurtulduğunu bildir.” dedi. Talebe, buyurulanı yapmak için o mecnuna gittiğinde, mecnunu iyileşmiş gördü. İyileşen mecnun, yaptıklarına tövbe ve istiğfar etti.
Mevlana Halid hazretleri, Şeyh Abdülvehhab Susî'yi, kendilerine vekil olarak İstanbul'a gönderdi. O da devlet adamları ile çok görüşüp kibir ve ucba kapıldı. Büyüklerin yolundan ayrıldı, talebelikten reddedildi. Şeyh Abdülvehhab Susî geri dönüp Şeyh Yahya Mazurî'ye giderek af edilmek için tavassutunu rica etti. O da Mevlana Halid hazretlerine gidip durumu arz etti. Mevlana hazretleri; “Af etmek benim elimde olsaydı af ederdim. Ne çare ki “Silsile-i aliyye” büyüklerinin ruhları onu kapılarından tard etmişlerdir.” buyurdu. Mevlana Halid-i Bağdadî hazretleri, talebeleri ile büyük bir cemaat hâlinde, Bağdat'tan Şam-ı şerife hicret ediyorlardı. Şam arazisine geldikleri zaman, Safvek bin Faris diye meşhur Şemmer kabilesinden bir yol kesici, birçok yardımcısı ile beraber kafileyi soymak istedi. Safvek bin Faris, bu hadiseyi şöyle anlatır: “Pek çok yardımcımla Mevlana Halid'in kafilesine hücum edeceğim zaman, kafileden beyaz elbiseli, ata binmiş, heybetli birisi göründü. O zat gözlerimiz önünde o kadar büyüdü ki büyük bir dağ kadar oldu. Geçen kafile ile aramızda büyük bir engel teşkil etti. Artık kafiledekileri göremez olduk. Boyunun uzunluğu semaya kadar varan bir büyük dağ misali olan bu zatı görünce bir korku titremesi gelerek, mızraklarımız elimizden düştü. Sonra da herkes hayvanlarından aşağı yuvarlandı. Bu hadiseden sonra kafilede Allah'ın sevgili bir kulu olduğunu anladık. Bir ağızdan; “Aman aman, affedin affedin!” diye bağırıştık. Daha sonra kafile görünmeye başladı. Kafilede Mevlana Halid'i görünce hepimiz kusurlarımızın affını rica ve niyaz ettik. Ellerine sarılarak tövbe ve istiğfar eyledik.”
Âlim ve fazilet sahibi bir zat olan Şeyh Muhammed Hafız Urfalı anlatır: “Mevlana Halid-i Bağdadî hazretleri, Bağdat'ta kalan hanımı ve oğlu Şihabeddin'in Şam'a gelmesi için mektup yazdı. Onlar da yola çıkıp Urfa'ya geldiler. Bu esnada Mevlana Halid hazretleri bana hitaben; “Hafız! Çoluk çocuğumuz Urfa'ya geldiler. Sizin evinize indiler. Lakin Şihabeddin vefat eyledi.” buyurdu. Bu sözün söylendiği tarihi yazdım. Sonra Urfa'ya gittiğimde sordum. Tam buyurdukları zamanda Şihabeddin'in vefatı vaki olmuştu.” Âlim ve fazilet sahibi olan Şeyh Ali Süveydî, büyük muhaddislerden idi. Hadis-i şerif senetlerinde kuvvetli bilgisi vardı. İmtihan etmek maksadıyla, Mevlana Halid hazretlerine geldi. Musafaha esnasında bir hadis-i şerif okudu. Mevlana hazretleri de bir hadis-i şerif okuyup oturdular. Aynı zat, Kütüb-i Sitte'de yazılı olan hadislerden üç hadisi senetleri ile imtihan yollu okudu. Mevlana hazretleri de bu hadislerin asıl senetlerini sahih olarak okuyunca o muhaddis, hemen Mevlana Halid hazretlerinin ellerine kapanıp kalbine gelen imtihan düşüncesinden tövbe ederek af diledi.
Mevlana Halid hazretleri çok heybetliydi. Kalbleri çok temiz, berrak ayna gibiydi. Birgün Bağdat'ta talebeleri ile sohbet esnasında; “Bir zulmet geliyor.” buyurdular. Yarım saat sonra Rafızî âlimlerinin büyüklerinden Musa Necefî ve on arkadaşı, imtihan için yüksek huzurlarına geldiler. Beş dakika kadar ayakta durdular. Hepsini bir titreme aldı. Mevlana Halid hazretleri parmakları ile Rafızîlere “Oturun!” diye işaret ettiler. Oturduklarında titremenin çokluğundan başlarını yerlere vurdular. On dakika bu hâl devam etti. Mevlana Halid, onlara hiç iltifat etmedi. Dicle'ye doğru baktı. Sonra kalkıp nafile namaz için mescide gitti. Bunu gören Rafızîler dehşette kaldılar. Mevlana Halid hazretleri, birgün yolda yürürken bir Hıristiyana nazar ve iltifat etti. Hıristiyan, feryat edip cezbeye kapıldı ve ağlayarak Mevlana'nın arkasından yürüdü. Hanekaha girdi. Müslüman oldu. Saadete kavuşanlar arasına girdi. Bu hâl açıkta olduğundan herkes gördü.
Süleymaniye'nin meşhur âlimlerinden bazısı, Mevlana Halid-i Bağdadî hazretlerini, aklî ve naklî ilimlerin en zor ve ince meseleleri ile mağlup etmek istediler ise de kendileri yenildiler. Yanlarında cahil gibi kaldılar. Çaresiz kalıp Irak'ın her bakımdan en büyük âlimlerinin allamesi olan Şeyh Yahya Mazurî İmadî hazretlerine mektup yazıp; “Şehrimizde, Halid isminde bir zat zuhur eyledi. Hindistan'a gidip geldikten sonra velayet-i kübra ve insanları irşat davasında bulunuyor. Bizler onu ilimde yenemedik. Büyüğümüz sizsiniz! Üzerinize vaciptir ki bu tarafa gelip yanlışlığını ve zararlarını defedip onu yenesiniz.” dediler. Bu mektup Şeyh Yahya'nın eline geçince bazı talebesi ile birlikte, Süleymaniye yolunu tuttu. Şehre yaklaşınca bütün âlimler karşılamaya çıktı. Elini yüz sürüp her biri kendi evine davet ettiyse de kabul etmedi ve; “Bu saatte o zatla görüşmem lazımdır.” deyip Mevlana Halid-i Bağdadî'nin hanekahına doğru gitti. O devlethaneye girince Mevlana Halid hazretleri kalkıp kapıda karşıladı ve musafaha ettikten sonra yanlarına oturttu. Şeyh Yahya'nın kalbinde, bir takım ince ve zor meseleler vardı. Bunları sorup imtihan edecekti. Daha ağzını açmadan, Hazreti Mevlana Şeyh'e hitaben; “Din ilimlerinde çok müşkül meseleler vardır. İşte biri şudur ve cevabı budur; diğeri şudur, cevabı budur.” buyurup Şeyh'in kalbindeki bütün sualleri ve cevaplarını söyledi. Şeyh Yahya anladı ki bu mübarek zat, evliyanın büyüklerindendir. Hemen özür ve af diledi. Şam'da taun hastalığı vaki oldu. Mevlana Halid hazretleri oradan ayrılmak istemediler. Taundan ölenlerin şehit olacağı hakkında hadis-i şerifleri okurlardı ve bu yüksek dereceye kavuşmak isterlerdi. O sırada birisi gelip; “Efendim dua edin de bana taun bulaşmasın.” diye yalvarınca ona dua ettiler. O kişi kurtuldu. Kendileri için ise; “Rabbime kavuşmayı istememekten hayâ ederim.” buyurdu.
Mevlana Halid hazretlerinin çocukları: Mevlana Halid-i Bağdadî hazretleri Şam'a geldiklerinde Şeyh İsmail Gazzî'nin kızkardeşi Ayşe Hanım'la evlenmişti. Bu ve diğer iki hanımdan olan dört oğlu vardı. Biri Şihabeddin olup Urfa'da vefat etti. Sonra Behaeddin vefat etti. Ardından Abdurrahman vefat etti. Dördüncü oğlu Necmeddin, babasının vefatından sonra dünyaya geldi. Mevlana Halid-i Bağdadî hazretlerinin oğlu Muhammed Behaeddin'in beş yaşına girmesine birkaç ayı vardı ki bu yaşta çok güzel Kur'an-ı Kerim okurdu. Muhterem hocaları, Şeyh Muhammed Nasih hazretleri idi. Arapça, Farsça ve mahallî dilleri çok güzel konuşurdu. Şekil, tabiat, cömertlik ve merhamet bakımından Mevlana Halid hazretlerine çok benzerdi. Tauna yakalandığı zaman, babasının nur yüzünde hüzün alâmetleri belirmişti. Cuma gecesi sabaha kadar hastalığı devam etti. Şeyh İsmail Gazzî hazretleri buyurdu ki: “Kapıcı kapımı çalınca göz bebeğimin vefat ettiğini anladım. Derhal yanına vardım. Evin güneşliğinde oturduğunu gördüm. Mübarek, nurlu elleriyle başımdan tutup alnımdan öptü. Cenab-ı Hakk'a şu şekilde dua etti: “Ey Rabbim! Bu musibete sabır ve genişlik verip beni sevinçle rızıklandırdın. Önümde ruhunu aldın. İnşaallah yüksek katınızda büyük bir nasibi olur. Oğlum Behaeddin mıknatısımızdır. Bizi kendisine çeker. Biz ona uyarız. Vekilimizdir.” buyurdu. Nurlu yüzlerinde sevinç doğmuştu. Ahirete göç eden bu temiz yavrunun Kasiyun Dağı'ndaki bir tepeye defnolunmasını emretti. Bu yere bundan evvel kimse defnolunmamıştı. Bizzat Mevlana Halid hazretleri imam olup cenaze namazını kıldırdıktan sonra defneylediler. Definden sonra Addas Camii'ne giderek, Cuma namazını kıldırdıktan sonra adı geçen Cami'nin hücresinde tauna tutulmuş değerli talebelerinden Molla İsa hazretlerinin yanına vararak, hâl ve hatırını sorup alâka gösterdi. Molla İsa'ya şöyle buyurdu: “Ey İsa!.. Ölümden hiç korkma. Daima uyku ile uyanıklık arasında bulun. Zira senin kalbine yöneldik. Artık şeytan tasallut edemez. Oğlum Behaeddin ile karşılaştığında selamımı ulaştır. Ona korkmamasını söyle. Yakın zamanda inşallah biz de geleceğiz.”
Behaeddin'in vefatından sonra diğer oğlu Abdurrahman da aynı senenin Zilkade ayında taundan vefat etti. Abdurrahman gayet zeki, merhamet sahibi, akıllı bir çocuk idi. O da defin hazırlıkları bitince Kasiyun isimli tepeye, kardeşi Behaeddin'in mezarının kuzey tarafına defnedildi. Mevlana Halid-i Bağdadî hazretleri, oğlu Behaeddin'in defnine gittiği zaman, kendisinin de yakında vefat edeceğini anladı. Bunun üzerine kabrinin kazılmasına dair Şeyh Abdülkadir Deymanî'ye emir verip nerede defnolunacağını bildirdi. Abdurrahman'ın defninde, daha önce tayin ettiği kabrin kazılmamış ve hazırlanmamış olduğunu görünce üzüldü. Şeyh Abdülkadir'e; “Zannedersem, kazıcıya verecek paran yoktur.” buyurup bu talebelerine birkaç gümüş verdi ve; “Muhakkak, bugün kazın! Kazınca bir taşa rastlarsınız. Vefatım günü, o kayayı kırma sebebiyle zahmet çekip kabrimi belki vaktinde kazıp yetiştiremezsiniz. Mezar, boyunuz derinliğinde olsun” buyurdu. Gerçekten iki arşın miktarı kazıldıktan sonra buyurdukları gibi, büyükçe bir taş göründü. Buyurdukları miktarda kazıldı.
Vefatı: Mevlana Halid-i Bağdadî hazretleri, son zamanlarına doğru, yanlarında bulunan emanet kitapları sahiplerine vermek için ayırmaya başladılar. Bir ara talebelerinden birini gönderip Şeyh İsmail Gazzî'yi çağırttı. Ona; “Buradan hiçbir yere çıkmam. Ancak oğlum Behaeddin'in yanına gitmeyi isterim.” buyurdu. Şeyh İsmail; “Efendim güneşin hararetinden oraya gitmek ve orada oturmak mümkün olmaz.” deyince Mevlana Halid hazretleri; “Güneşin harareti bize zarar vermez.” buyurdu. Daha sonra kütüphanesinin önünde oturdu ve; “Ey İsmail! Beni dinle, asla muhalefet etme. Vefatımdan sonra çoluk çocuğum, fıkıh kitaplarım, diğer hukukî işlerim için yerime vasî olarak, İsmail Enaranî'yi tayin ettim. Ondan sonra Muhammed Nasih, sonra Abdülfettah, ondan sonra da seni seçtim. Malımın üçte birini namaz borcumun ıskatı için ayırın. Bir su sarnıcı inşa edin. Malımın üçte birinden geri kalanı da kapımızda olan fakirlere ve yoksullara verilsin. Vefatımdan daha büyük bir musibet size gelmez. Ona karşı sabır ve tahammül gösteriniz. İnsanlarla münakaşa etmeyiniz.” buyurdu. Şeyh İsmail de; “Efendim, bugün kalblerimizi hüzün ve kederle doldurdunuz. İnşaallah bu emir gelmez de ömrünüz uzun olur.” dedi. Mevlana Halid hazretleri; “Ey İsmail! Biz Şam'a ancak ölmek için geldik. Buraya geliş gayemiz başka bir şey değildir. Cenab-ı Hak, Beyt-i Mukaddesi ve Nebi-yi zîşanı ziyareti ve Hacc-ı ekberi, bize geçmiş senelerde nasip etti. İnşaallah saadet-i ebediyyeye nail oluruz. Başka bir şey istemiyoruz. Bazı inkârcıların size yapacağı eza ve cefadan korkuyoruz. Bilhassa falan kimsenin eza ve cefasından korkuyoruz. Hak tealaya yalvararak dua ediyoruz ki size eziyet verecek olan o kimse fazla yaşamasın. Çünkü sevdiklerimize iftira ederek zahmet verir.” buyurdu. Buyurdukları gibi, kendilerinden kısa bir müddet sonra o kimse öldü.
Birgün Mevlana Halid-i Bağdadî hazretleri, Şeyh İsmail Gazzî'ye buyurdular ki: “Bütün kitaplarımı vakfettim.” O esnada içeriye Şeyh Muhammed Nasih Efendi girdi ve; “Efendim Seyyid Hüseyin Efendi ve beraberinde bazı âlim zatlar, size taziyeye geldiler.” dedi. Daha sonra onları karşılayıp oturmalarına müsaade ettiler. Oğlu Abdurrahman için taziyelerini kabul etti. Ziyaretçiler gidince Şeyh İsmail Efendi de izin alıp ayrılmak istedi. Mevlana hazretleri; “Bu gün burada kalınız.” buyurdu. Sonra da; “İnsanların; “Mevlana Halid keramet izhar ediyor.” demelerinden korkmasaydım, bütün arkadaş ve dostlarımla vedalaşırdım. Bu Cuma gecesi gideceğimizi zannediyorum.” buyurdu. Daha sonra kendisine yemek getirildiğinde; “Bu ve bundan başka yemeklerden yiyemeyeceğim. Ölümü isteyen hem de yemek yiyen hiçbir kimse gördünüz mü?” buyurdu. Uzun bir müddet dünya yemeklerinden yemedi. Sonra; “Dünya yemeklerine doymuş olduğum hâlde Rabbime kavuşmayı arzu etmem.” diyerek, evladı ile şakalaşan bir baba gibi, ayaklarını evin içinde yere vurdu. Bundan sonra kitapların bulunduğu yere gitti. Emanet aldığı kitapları sahiplerine göndermeye başladı. Çoluk çocuğuna teker teker nasihat ve vasiyet ederek vedalaştıktan sonra; “Biz bu Cuma gidiyoruz.” buyurdu. Sonra mescide teşrif etti. İkindi namazını kıldıktan sonra medresenin olduğu tarafa yöneldi. Kapısına geldiklerinde, sevdiklerinden İsmail Gazzî'yi yanına çağırıp iltifat etti. Kütüphanesinin önünde oturdu, önceki vasiyetini ve nasihati tekrar etti. Şöyle buyurdu; “Namaz borcumun iskatı için vasiyet ettim. Allah'ın birliğine yemin ederim ki: Baliğ olduğum zamandan bu güne kadar bir vakit namazımı kazaya bırakmadım. Kuşluk ve teheccüd namazlarını da eda ettim. Bu sözleri işitip de; “Mevlana Halid, hayrat ve hasenata muhtaç değildir.” demeyiniz. Vefatımdan sonra hayır ve iyiliklerde bulunup fakirlere yemek yediriniz. Fatiha-i şerife ve İhlas-ı şeriflerde bizi unutmayınız. Bir kimse yukarda işaret ettiğim haklarıma muhalefet ederse, ahirette beni göremez. Çoluk çocuğuma hoş nazarla bakınız. Seçtiğim vasim Şeyh İsmail Enaranî'dir. Benden sonra irşat vazifesinde bulunacak seçtiğim talebemdir. Bu hususu hiç kimse hatırından çıkarmasın.” buyurup İsmail Gazzî'ye; “Bana kalemi ver, vakıf şartlarını yazayım.” buyurdu ve mübarek ellerine kalem alıp; “Bu kitapları Allah için vakfettim. Vakfımın şartları şunlardır.” diyerek şartlarını yazdı. Sonunda da; “Bu yazılan şartlarla vakfettiğim kitaplarımın küçük bir tanesi de olsa değiştiren, noksanlaştıran kimseler üzerine; Allah'ın, meleklerinin ve bütün insanların laneti yağsın.” buyurdular.
O esnada talebelerinden olan Hanefî mezhebi fıkıh âlimlerinin büyüklerinden Seyyid Muhammed Emin ibni Abidin içeri girdi ve bazı sorular sordu. Mevlana Halid hazretleri, her soruya cevap verdikten sonra da hangi kitaplarda olduğunu söyledi ve bu arada; “Şu kitabı getirin.” buyurdu. O kitaptaki delillerini de gösterdi. O zaman İbn-i Abidin hazretleri; “Efendim! Dün gece rüyamda Hazreti Osman'ın vefat etmiş olduğunu gördüm. Çok büyük bir kalabalık oldu. Cenaze namazını ben kıldırdım.” diyerek rüyasını anlattı. Mevlana Halid hazretleri de; “Ey İbn-i Abidin! Yakında ben vefat ederim. Sen de kalabalık bir cemaat ile cenaze namazımızı kıldırırsın. Çünkü ben, Hazreti Osman'ın evladındanım.” buyurdu. İbn-i Abidin bunu duyunca çok üzüldü ve rüyasını anlattığına çok pişman oldu. Mevlana Halid-i Bağdadî hazretleri son nasihatlarını yaptığında, sıhhatleri ve afiyetleri yerinde idi. Sonra evlerine girdiler. Uzun zaman evden çıkmadıkları görülünce talebeler, evinin hizmetçisinden haber sorup içeri girmek ve mübarek cemalini görmek arzularını bildirdiler. İçeri girmemeleri hakkında haber gelince talebeleri bir hüzün ve elem kapladı. Bir daha yanlarına girmemek şartı ile tekrar izin istediler. O zaman içeri girilmesine müsaade ettiler. İsmail Efendi beraberlerinde olduğu hâlde yirmi kişi huzurlarına girip ziyarette bulundular. Mevlana Halid-i Bağdadî hazretleri, sağ yanlarına yatmış bir vaziyette murakabe hâlindeydi. Hâl ve hatırları sorulunca teşekkür ve iltifat olarak gözlerini açıp fazla kalmamalarını ve fazla konuşmamalarını işaret ettiler. Talebelerinden İsmail Efendi; “Efendim zat-ı âlileriniz su isterler mi?” dedi. Mevlana Halid hazretleri hâl ile; “Dünya ve içindekilerden vazgeçtim. Şu anda Hak ile meşgulüm.” demek istediler. Bu hâllere şahit olanların hepsi, mübarek ellerini öpüp titreyerek ve büyük bir şaşkınlık içinde dışarı çıktılar. Dışarıda başka talebeler ve sevenleri, Mevlana Halid hazretlerinin hâlinin nasıl olduğunu haber almak için bekleşiyorlardı. Onlara gördüklerini anlattılar.
Mevlana Halid-i Bağdadî hazretleri, o gece yatsıdan sonra çoluk çocuğunu yanlarına çağırdılar. Onlara hitaben; “Hepinize hakkımı helal ediyorum. Birbirinizden ayrılmayınız. Vefatınıza kadar bu evde kalınız.” buyurdular. Abdest alıp bir miktar namaz kıldıktan sonra; “Şu anda tauna tutuldum.” buyurdular. Mübarek yüzleri sarardı. Sabahleyin de çoluk çocuğuna dönerek tekrar buyurdu ki: “Bundan sonra beni meşgul edip benden bir şey istemeyiniz. Bir şey isterseniz vekilimden isteyiniz. Beni Hakla meşgul olmaktan alıkoymayınız. Hiçbir kimse ile sohbet etmek istemiyorum. Rabbim ile meşgulüm. Yanımda hiç kimse bulunmasın.” Göz uçları ile kıbleye yönelip sağ yanı üzere yatarak, murakabe ve Allahü tealanın kudretini tefekkürle meşgul olmaya başladı. Hastalığının şiddetinden; “Ah! vah!” gibi sesler asla duyulmayıp her azasından, hatta mübarek saçlarından Hakk'ın zikrinin belirtileri görülüyordu. Müezzin ezan okumaya başladığında, Mevlana Halid hazretleri Fecr suresinin son ayetlerini okudu. Mealen; “(Sonra Allah Mümin kimselere şöyle buyurur) Ey (imanda sebat gösteren Allah'ı anmakta huzura kavuşan) itaatkâr nefis, dön rabbine (Cennet'te sana hazırladığı nimetlere) sen O'ndan (sana verdiklerinden ötürü) razı, O da senden (imanın sebebiyle) razı olarak. Haydi gir (salih) kullarımın içine. Gir Cennet'ime.” Bu ayet-i kerimeleri okuyup bitirdikten sonra mübarek ruhları Cennet-i a'lâya uçtu ve Allahü tealaya kavuştu.
Kapısında bulunan abidler, talebeleri, sevdikleri, vefatlarını işitince müteessir olarak kendilerinden geçtiler. Talebelerinden İsmail Efendi, oradakilere; “Evliyanın vefatı, bir evden öteki eve gidişi gibidir.” hadis-i şerifini naklederek, nasihatta bulundu. Talebelerinin önde gelenlerinden İsmail Efendi, Muhammed Nasih, Ahmed Efendi, Ahmed Mekkî Efendi, Muhammed Salih Efendi ve Şeyh Abdülkadir Efendi beraberce Mevlana Halid hazretlerinin vefat ettiği odasına girdiler. Onu saf ve temiz bir şekilde görünce mübarek ayaklarından öpüp gözyaşı döktüler. Daha sonra Şeyh İsmail Efendi; “Kendimi, öldükten sonra dirileceğimiz yer olan haşr meydanında sanmıştım. Mevlana Halid Efendimizin yüzleri, gözleri kamaştıracak derecede nurlu idi. Her hâli ile nur saçışları, velîliğine işaret ediyordu.” dedi. Şeyh İsmail sözlerine devamla; “Elini öptüğüm zaman, mübarek terlerinin misk gibi koktuğuna şahit oldum. Böyle hoş koku şimdiye kadar koklamış değildim. O güzel kokuyu yüzüme ve gözüme sürmeye başlamıştım. Can-ü gönlüm, şeker lezzeti bularak hayat buldu.” diyerek o günkü hâllerini anlattı. Önde gelen talebeleri, Mevlana Halid hazretlerinin nazik vücutlarını tam bir hürmet ve saygı ile medresede kendileri için yaptırdıkları teneşir tahtasına koydular. Şeyh İsmail Efendi, Şeyh Muhammed Nasih Efendi, Şeyh Abdülfettah Efendi, Şeyh Muhammed Efendi, Mevlana Halid hazretlerini yıkama teçhiz ve tekfinleri ile meşgul oldular. Sonra mescitte yüksek bir mahalle konarak, bütün halka ziyaret için izin verildi. Herkes girerek, mübarek naaşları etrafında halka oldu. Sabaha kadar Kur'an-ı Kerim, salat-ü selam, Kelime-i tevhit ve dualar okundu.
Sabah namazı kılındıktan sonra Cennet misali hanekahtan, Emevî Camii'ne, Müslümanların omuzları üzerinde kalabalık bir cemaat ile götürüldü. Kalabalık, çarşı ve pazarları doldurdu. Çok dehşetli o günde, nurlu naaşlarını mezkur caminin musallasına izzet, ihtiram ve şerefle koydukları zaman, binlerce insan cenaze namazlarını kıldılar. Namazda, talebesi ve Hanefî mezhebi fıkıh âlimi İbn-i Abidin hazretleri imamlık yaptı. Kalabalıktan ötürü cenaze namazını kılamayan birçok kimse, Şafiî mezhebine göre tekrar kılınan cenaze namazına iştirak ettiler. Şeyh İsmail Enaranî, sonradan kılınan cenaze namazını kıldırmak için Şeyh İsmail el-Kuzberî'ye emir ve ruhsat verdi. Evliya kafilesinin reisi Mevlana Halid hazretlerinin tabutu başında, Emevî Camii baş müezzini; “Velîlerin reisinin ruhu beden kafesinden uçup beka bahçesine gitti.” diyerek, yüksek sesle vefatını ilan etti. Gözyaşartan bu duayı okudukça, bütün cemaat ağlamaya başladı. Ondan sonra tabut, Müslümanların omuzları üzerinde taşınarak, Kasiyun'da “Tel” denen tepeye getirildi. Bu yer, şimdi Salihiyye adı ile anılmaktadır. Cenazenin defni sırasında hoş bir koku etrafa yayıldı. Bunu orada bulunanlerin hepsi hissetti. O hoş kokunun hâlâ orada mevcut bulunduğu, ziyaret edenlerce söylenmektedir. Talebelerinden dört kişi kabrin içerisine girip mübarek cesedi tam bir olgunlukla ve hürmetle, Allahü tealayı zikrederek, aşıkların gözlerinden gizlediler. Sünnet olan telkin, Şeyh Ebu Bekr hazretlerine havale edildi. Telkinden sonra Şeyh Ebu Bekr, misk kokulu kabirleri üzerine kapanıp çok zaman geçtikten sonra kendisine gelebildi. Sonra bütün cemaat yavaş yavaş geri döndü. Mevlana Halid hazretleri; uzuna yakın boylu, iri yapılı, buğday tenli, burnunun ortası yüksekçe, gözleri iri ve siyah, sakalı sünnete uygun olup siyahı beyazından fazlaydı. Güleryüzlü, kolları uzunca, geniş göğüslü, vakarlı ve çok heybetliydi.
Eserleri: Mevlana Halid-i Bağdadî hazretleri çeşitli ilimlere dair eserler yazdı. Bunların başlıcaları şunlardır:
1- Divan: İnce ruhunun terennümlerini bildiren Farisî bir şaheserdir. Arabî şiirleri de vardır. Okuyanlar, zekasının kuvetini, görüşünün keskinliğini, aklının üstünlüğünü, muhabbetinin çokluğunu görür. 1241 beyittir. 1844'te İstanbul'da basılmıştır. Yazma bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Mahmud Efendi Kısmı No: 3758'de vardır. Eser Sadrettin Yüksel ve Süleyman Kuku tarafından ayrı ayrı Türkçeye tercüme edilmiştir.
2- Caliyetü'l-ekdar ve's-Seyfü'l-bettar: Eshab-ı Bedr'in isimlerini de sayan Arapça bir salevat kitabıdır. Eser 1991'de Hakikat Kitabevi tarafından harekeli olarak basılmıştır.
3- Risale fi't-tarik: Tasavvuf yolunda uyulması gereken edepleri anlatan küçük bir risaledir. Eser 1842'de Muhammed Aşık'ın emri ile Şerif Ahmed bin Ali tarafından Türkçeye tercüme edilmiş ve Risale-i Kudsiyye'nin arkasında neşredilmiştir.
4- Risale-i Rabıta: Rabıtayı bid'at kabul edenlere cevap vermek üzere yazmıştır. Birçok şerh, tetimme ve ta'likleri vardır. Eser birçok defa basılmıştır. Hakikat Kitabevi merhum Hüseyin Hilmi bin Said İstanbulî'nin el yazısı ile 1978'de İstanbul'da neşretmiştir. Ayrıca 1892'de Kazan'da basılmıştır.
5- Risale fî adabi'z-zikr li'l-müridîn: Zikir konusunda müridin uyması gereken edepleri anlatır. Eserin sonunda Mevlana Halid-i Bağdadî hazretleri şöyle demektedir: “Mürid âdetlerinde olduğu gibi ibadetlerinde de şeriate uymalıdır. Herkes kendi güç ve takatine göre dört hak mezhepten birine uymalı ve Sünnet-i Seniyyeye ittiba etmelidir.”
6- Mektubat: Mevlana Halid-i Bağdadî hazretleri çeşitli vesilelerle devlet ricali, halife ve dostlarına mektuplar yazmıştır. Bu mektuplar Arapça, Farsça ve Kürtçedir. Mektupların Arapça olanlardan 106 adedi Es'ad Sahib tarafından Buğyetü'l-vacid fî Mektubatı Mevlana Halid adıyla yayınlanmıştır. Abdülkerim Müderris tarafından toplanan bazı Farisî ve Arabî mektuplar ise Tizkarü'r-rical adıyla 1992'de Hakikat Kitabevi tarafından yayınlanmıştır. Kürtçe mektupları ise 1979'da Yad-ı Merdan adlı eserde Bağdat'ta neşredilmiştir.
7- İtikadname: Meşhur Cibril hadis-i şerifiini açıklamakta olup İslam'ın beş, imanın altı şartını bildirmektedir. Eser Farisî olup müellifin kardeşi Mevlana Mahmud Sahib'in talebelerinden Kemahlı Hacı Feyzullah Efendi Türkçe'ye tercüme etmiştir. Her Müslümanın okuması ve çoluk çocuğuna okutması gerekli olan bu eser Hakikat Kitabevi yayınları arasında Herkese Lazım Olan İman adıyla yayınlanmıştır. Ayrıca Arapça, İngilizce, Fransızca, Almanca, Rusça, İspanyolca, Arnavutça, Boşnakça gibi dillere de çevrilerek basılmıştır.
8- Haşiye ala Cem'i'l-fevaid min camii'l-usul ve Mecmei'z-zevaid: Muhammed bin Süleyman Mağribî'nin eserine yazmış olduğu haşiyedir.
9- El-Ikdü'l-cevherî fi'l-fark beyne kesbeyi'l-Matüridî ve'l-Eş'arî: Eser Şerh-i Akaidi Nesefî okuyan bir grup talebenin isteği üzerine Şam'da yazılmıştır. Benzeri o zamana kadar yazılmamıştır. İrade-i Cüz'iyye Risalesi de denmektedir. Eser 1883'te Bağdat'ta basılmış ve sonraki tarihlerde de müteaddit baskıları yapılmıştır.
10- Ta'likat ala Haşiyetü's-Siyalkutî: Kelam ilmine dairdir. 1305'te İstanbul'da basılmıştır.
11- Haşiyetü's-Siyalkutî: Arap dili ve grameri ile alâkalıdır. İki cilt hâlinde 1277'de İstanbul'da basılmıştır. Kaynaklarda geçen diğer eserleri şunlardır: Şerhu Makamat-ı Harirî, Şerh ala itbaki'z-zeheb li'z-Zemahşerî, Şerh ala Akaid-i Adudiyye, Haşiye ala Nihayeti'r-Remlî, Haşiye ala Cem'i'l-fevaid.
Mevlana Halid-i Bağdadî, hocası Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin Hindistan'daki vekili, Ebu Sa'id Müceddidî hazretlerine gönderdiği bir mektubunda özetle buyuruyor ki: “Ebu Sa'id Müceddid-i Ma'sumî hazretlerinin yüksek huzurlarına arz ederim. Büyük makamlar, yüksek mertebeler sahibi, baba ve dedelerinizin nihayetsiz feyiz ve yüksekliklerinden, eşsiz hocamızın bu zavallıya ulaştırdıkları, yazıya ve söze sığacak cinsten değildir. Bu büyük nimetin şükrü için olan çalışmalarımı arz ediyorum. Bütün Anadolu, Arabistan, Irak, İran'ın bir kısmı, bütün Kuzey Mezopotamya, “Silsile-i aliyye” büyüklerinin cezbe ve tesirleriyle dolmuş olup gece ve gündüz; mahfil, meclis, mescit ve medreselerinde İmam-ı Rabbanî Müceddid ve Münevvir-i elf-i sanî'nin methi ve güzel zikri yapılmaktadır. Küçük büyük herkesin dilinde hep o anılmaktadır.”
Mevlana Halid-i Bağdadî hazretleri, muhtelif zamanlarda yazdığı mektuplarından bazılarında şöyle demektedir: “Allahü tealaya hamd, Muhammed Aleyhisselam'a, temiz âline ve seçkin eshabına salat ve duadan sonra biliniz ki bir kimse kendisini iyi sıfatlarla süslenmiş, güzel ahlâkla bezenmiş bilir ve görür, kendini bir başkasından üstün tutarsa, bu, uluhiyyet davasına kalkışmak olup sonsuz olarak tard olmasına sebep olur. Allah korusun! Nitekim İblis; “Ben ondan iyiyim.” dedi ve bu sözü onun kovulmasına sebep oldu. O hâlde son derece korkmalı ve titremelidir ki hiçbir talebeyi, hiçbir kimseyi hatta içki içeni dahi, kendinden aşağı bilmemelidir. Bu, içki içmek haram ve kötü değildir manasına düşünülmemelidir. Böyle itikattan Allahü tealaya sığınırım. Belki son nefeste kimin imanla gidip gidemeyeceğinin bilinmediğindendir. Çok içki içenler vardır ki sonunda pişman olup titreyen elleriyle, Hakim-i mutlakın dergâhının istiğfar, pişmanlık ve tövbe eteklerine sıkıca tutunmuş, iyiler defterine kaydolmuşlardır. Çok riyazet çeken zahitler vardır ki sonunda facirler tarafına kaymış, belki küfür alâmetlerini işlemişlerdir. Allahü tealadan dünya ve ahirette bize afiyet vermesini isteriz.
O hâlde talebenin çokluğu ve teveccühün tesirli oluşuna gururlanmamalı, aldanmamalıdır. O tesir başka bir yerden olabilir. Bilmelidir ki muhakkak başka yerdendir. Dünya leşini yani dünyalık sayılan şeyleri, mutlak olarak hiç kimseden, bilhassa talebeden kabul etmeyiniz. Az veya çok, önemli değildir. Çok kalb kırılmasına sebep olmadıkça, yahut bu taraftan bir işaret olmadıkça bu minval üzere olmaya çalışınız. Bütün âlem münkiriniz ve düşmanınız olsa, yahut muhlisiniz ve dostunuz bulunsa, murad olan şeyden kıl ucu kadar sapmayınız. Sadece hakiki sevgilinin rızasını isteyiniz, bu yeter. Birisi kalkar da; “Bazı evliya; kendini büyük görmüş, söz ve hareketleri ile büyüklük taslamış, insanlar onlara kulluk, hizmetçilik yapmış, siz nasıl kendini büyük görmemelidir dersiniz?” diye sual ederse, cevabında deriz ki: “Evliya, fanifillah ve bakîbillahlardır. Fena ve beka makamlarını aşmışlardır. Nefs-i emmarenin istek ve arzularından geçmiş, tamamen boşalmışlardır. Onlardan meydana gelen her hareket, Allahü tealanın kudret ve iradesi iledir. Nefsin icabı değildir. Bu sebeple bunun gibi işlerin onlarla alâkası yoktur. Enfal suresi 17. ayetinde mealen; “Attınsa da sen atmadın ve lakin Allah attı...” ayet-i kerimesi bu makama işarettir.”
Vasiyettir: İstiharesiz kimseyi kabul etmeyin. Çünkü sizin kabulünüz, bu fakirin kabulüdür. Bu fakirin kabulü de daha yukarılara gider. Kendiniz için ve size bağlı olanlar için sözde, harekette, dışta, içte, Muhammed Aleyhisselam'ın dinine gevşeklik ve tembelliğe cevaz ve imkan vermeyiniz. Zira bu büyük devlet ve nimetin yanında, yüzbinlerce keşif ve keramet değersizdir. Keşif ve keramet, dinin emirlerine uymayı arttırmaya sebep olmuyorsa, beladır. Hiçbir yeri vatanın bilme! Hiç kimseyi bizzat sevgili tutma. Zira vatan kabirdir ve sevgili, hakiki mahbub olan Allahü tealadır. Bulunduğunuz yerdekilerin çok inkâr ve sıkıntı vermeleri sebebiyle kulluk vazifelerinde eksiklik ve kusur görünmeye başlarsa, oradan başka yere göçersiniz, ancak bu fakirden izin almayı unutmayınız. Büyüklerimizi incitecek hâl ve hareketlerden sakınınız.”
Otuzuncu mektuptan: “Defalarca söyledim. Bir daha söylüyorum ki: Bütün velîler, dinimizin emir ve yasaklarına uymayan tarikatçılığın, ilhad ve zındıklık olduğunda söz birliği hâlindedirler. Behaeddin-i Buharî hazretlerinin yolunda olmayan bazı kimseler dinimize dal ve kabuk, evliyalık marifetlerine de; kök, gövde ve öz demişlerdir. Bu söz, büyüklerimiz katında değersizdir. Belki hakikî kök, gövde ve öz, dinimiz İslamiyet olup bundan gayrisi dal, budaktır. İsterse keşif ve keramet olsun. “Evliya bu kadar niye uğraşmışlar, bu kadar sıkıntılara niye katlanmışlar, süluk ve dervişlik yolunun çilelerini niçin çekmişler ve ne için keşif ve kerametten iyi olan bu şeriat ve züht yolunu tutmamışlardır.” denirse, cevabında deriz ki: Dinimizin yolunda yürüyüp ilerlemek, evliyadan başkası için çok zordur, belki imkansızdır. Çünkü nefs-i emmarenin çok bela ve fitneleri vardır. Bir kimse kitaplardan öğrenilen bütün ilimleri ezberlese, nefsin hilelerinden kurtulamaz. Bir mürşid-i kâmilin ruhaniyetinin imdadı ile makamları geçip seyr ve süluk yapmadıkça, zatın tecellilerine kavuşamaz. Nefs-i emmareyi terbiye eden, sahibini fena makamına kavuştururan bu tecellilerdir. Böyle bir kimse, bu tecellilerden sonra tekrar uyanık hâle gelirse, dinimizin yolunda ilerler. Demek ki bizim büyüklerimizin yolunda, tarikat, İslam dininin emirlerini yapmak içindir. Ama tarikatı hakkıyla yapmak da herkesin işi değildir. Bâtınsız ilim vebal, dinimizin emir ve yasaklarına uymayan bâtın sapıklıktır. Sapıklık ve vebalden Allahü tealaya sığınırız.”
Talebesi İsmail Şirvanî'ye yazdığı mektubunda buyurdu ki: “Hidayet yıldızı olan büyüklerin çoğu şöyle buyurdu: “Küfran-ı nimet, kulun nimetten istifade ederken, o nimetle meşguliyeti sebebiyle nimeti vereni unutmasıdır.” Yolumuzun büyükleri buyurdu ki: “Kendi varlığından sıyrılmamış kimselerle kalben beraber olmak, belki o kişinin helakine sebep olur.” Diyarbakır'daki sevenlerinden birine yazdığı bir mektupta buyurdu ki: “Var olduğun müddetçe, Allahü tealanın emir ve yasaklarına iyi yapış. Size Allahü tealayı çok anmanızı, O'na sığınmanızı, geçici olan dünyaya gönül vermemenizi, devamlı ve sonsuz olan ahirete çok rağbet etmenizi, ölümü, kabirdeki yalnızlığı, hesap gününe tam olarak hazırlanmayı, sünnet-i seniyyeye yapışmayı, bidatlerden yüz çevirmeyi, Müslümanların muvaffakiyeti, din düşmanlarının ve mürtedlerin hezimeti için dua etmeyi tavsiye ederim.”
Akka eyaleti hâkimi Abdullah Reşa'ya yazdığı bir mektubunda buyurdu ki: “Zat-ı âlinize, Müslüman sultanlara, vezirlere, devlet büyüklerine, kumandanlara, kadılara ve müftülere dua etmenin, bizlerin boynuna borç olduğunu bildiririm. Çünkü memleketin ve içerisinde yaşayanların huzur ve rahatı, onların iyi olmasındadır. Onların iyi olmasında umumun iyiliği vardır. Eğer onların durumu kötü olursa, umumun durumu kötü olur. Eğer kalb ehlinin nazarlarına tam olarak kavuşmak istersen, inat ehlinin sözlerine kulak verme. Çünkü büyüklerimiz şöyle buyururlar: “Allahü tealanın bir kulundan yüz çevirdiğinin alâmeti, o kimsenin Allahü tealanın velî kullarına dil uzatmasıdır.” O büyüklere dil uzatanları dinleyen kimse de onlardandır. Bilakis o büyükleri inkâr edenlere, iftiracılara mâni olması lazımdır.”
Mevlana Halid-i Bağdadî hazretleri İtikadname kitabında özetle şöyle buyurdu: Bu İtikadname kitabında, Resul-i Ekrem Efendimizin imanı ve İslam'ı bildiren bir hadis-i şerifi açıklanacaktır. Bu hadis-i şerifin bereketi ile Müslümanların itikatlarının tamamlanacağını, böylece, salaha ve saadete kavuşacaklarını ve cürmü, günahı çok olan bu Halid'in de kurtulmasına sebep olacağını ümit ediyorum. İslam âlimleri buyurdu ki: “Mükellef” olan, yani akil baliğ olan, kadın, erkek her Müslümanın, Allahü tealanın sıfat-ı zatıyyesini ve sıfat-ı sübutiyyesini, doğru bilmesi ve inanması lazımdır. Herkese ilk farz olan şey budur. Bilmemek özür olmaz. Bilmemek günah olur. Allahü tealadan başka olan her şeye, “Masiva” veya “Âlem” denir. Âlemlerin hepsi yoktu. Hepsini Allahü teala yarattı. Âlemlerin hepsi mümkündür ve hadistir. Yani, yok iken var olmuştur. “Allahü teala var idi. Hiçbir şey yoktu.” hadis-i şerifi, böyle olduğunu bildiriyor. Bu nizamı yaratanın; “Hay” diri, “Âlim” bilici, “Kadir” gücü yetici, “Mürid” dileyici, “Semi” işitici, “Basir” görücü, “Mütekellim” söyleyici ve “Hâlık” yaratıcı olması lazımdır.
İslam'ın Şartları: Resulullah, İslam kelimesinin, İslamiyette beş temel direğin ismi olduğunu şöyle beyan buyurdu: 1- Resul-i Ekrem buyurdu ki: İslam'ın şartlarından birincisi “Kelime-i şehadet” getirmektir. Kelime-i şehadet getirmek demek; “Eşhedü en Lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve resulüh” söylemektir. 2- İslam'ın şartlarından ikincisi; şartlarına ve farzlarına uygun olarak, her gün beş kere; “Vakti gelince namaz kılmaktır.” 3- İslam'ın şartlarından üçüncüsü; “Malın zekatını vermektir.” Zekat sekiz çeşit insana verilir. 4- İslam'ın şartlarından dördüncüsü; “Ramazan-ı şerif ayında, her gün oruç tutmaktır.” 5- İslam'ın şartlarından beşincisi; “Gücü yetenin, ömründe bir kere hac etmesidir.”
İmanın şartları: Resulullah da imanın belli altı şeye inanmak olduğunu şöyle bildirdi:
1- “Önce Allahü tealaya inanmaktır.” Allahü tealanın vacibü'l-vücud ve hakikî mâbut ve bütün varlıkların yaratıcısı olduğuna inanmaktır. Allahü tealanın sıfat-ı zatıyyesi altıdır. Sıfat-ı sübutiyyesi, Matüridiyye mezhebinde sekizdir. Bu sekiz sıfat; Hayat, ilm, sem', basar, irade, kudret, kelam ve tekvin'dir.
2- İmanın altı esasından ikincisi; “O'nun meleklerine inanmaktır.” Melekler, cisimdir. Latiftir. Allahü tealanın emirlerine itaat ederler. Günah işlemezler. Meleklerin en üstünleri dört tanedir. Bunların birincisi Cebrail Aleyhisselam'dır. İkincisi İsrafil Aleyhisselam'dır. Üçüncüsü Mikail Aleyhisselam'dır. Dördüncüsü Azrail Aleyhisselam'dır.
3- İmanın altı esasından üçüncüsü; “Allahü tealanın indirdiği kitaplarına inanmaktır.” Semavî kitapların bize bildirileni yüzdörttür. Bunlardan on suhuf Âdem Aleyhisselam'a, elli suhuf Şit Aleyhisselam'a, otuz suhuf İdris Aleyhisselam'a, on suhuf İbrahim Aleyhisselam'a indirildiği meşhurdur. Tevrat Musa Aleyhisselam'a, Zebur Davud Aleyhisselam'a, İncil İsa Aleyhisselam'a ve Kur'an-ı Kerim Muhammed Aleyhissalatü vesselama nazil olmuş, inmiştir.
4- İnanılacak altı esastan dördüncüsü; “Allahü tealanın Peygamberlerine inanmaktır.” Her peygamberde şu yedi sıfatın bulunduğuna inanmak lazımdır: Emanet, sıdk, tebliğ, adalet, ismet, fetanet ve emnü'l-azl. Ulü'l-azm Peygamberler; Âdem, Nuh, İbrahim, Musa, İsa ve Muhammed Mustafa hazretleridir.
5- İman edilmesi lazım olan esaslardan beşincisi: “Ahiret gününe inanmaktır.” Mevta kabre konunca bilinmeyen bir hayat ile dirilecek, rahat veya azap görecektir. Öldükten sonra yine dirilmeye inanmak lazımdır. Kıyamet günü, amelleri, işleri ölçmek için bilmediğimiz bir “Mizan” vardır. Sırat köprüsü vardır. Peygamber Efendimize mahsus olan “Kevser havuzu” vardır. Şefaat haktır.
6- İnanılması lazım olan esaslardan altıncısı; “Kadere, hayır ve şerlerin Allahü tealadan olduğuna inanmaktır.” İnsanlara gelen hayır ve şer, fayda ve zarar, kazanç ve ziyanların hepsi, Allahü tealanın takdir etmesi iledir. İnsanların her işini, istekli ve isteksiz bütün hareketlerini yaratan O'dur.
Mevlana Halid hazretlerinin mübarek sözlerinden bazıları: “Sizlere vasiyetim; hocaya itirazı terk, Resulullah'ın dinine ittiba ve kendini aradan çekip yok etmeyi bu yolun esası biliniz. Bu üçü olmadan bu yolda ilerleme olmaz.” “Hanım, çocuklar, mal ve mülk, Allahü tealanın emanetleridir. Emanetlerini istediği zaman alır.” “Binlerce keşif ve kerameti, bir sünneti ihya etmekle eşit tutmak, olgun olmamanın alâmetidir.” “Günahların çokluğu ümitsizliğe düşürmesin ve bu yoldan şeytana fırsat verilmesin.” “Evliyanın kalbleri, ilahî nurların çıkıp geldiği kaynaklardır. Onların hoşnut olduğundan, Hak teala da hoşnuttur. Onların kalblerinde yer eden, büyük devlete kavuşmuştur.” “Allah adamlarının iğnesini ilaç gibi bilmelidir. Çünkü bu taifenin celali, cemal ile karışıktır. Yani kızmalarında da merhamet vardır.” “Bütün gayretle sünnetin yayılmasına ve bidatlerin yok edilmesine çalışmalı, Müslümanların, Ehl-i Sünnet âlimlerinin bildirdikleri doğru itikat üzere olmalarına uğraşmalıdır.” “İhlası olan kurtulur.” “İnsanlardan gelen sıkıntılara katlanmak, Allahü tealanın beğendiği, Resulullah'ın sevdiği ve büyük evliyanın özendiği bir ahlâktır.” “Mektuplaşmak, görüşmenin yarısıdır.”