Osmanlılar zamanında yetişen büyük İslam âlimlerinden. İsmi Mehmed, lakabı Muhyiddin ve nisbeti Rumî'dir. Mimarzade diye meşhur olmuştur. Doğum tarihi ve yeri bilinmemektedir. 934 (m. 1527)'de Halep'te kadı iken vefat etti.
Bir gün Hace Ubeydullah-ı Ahrar Keşmir'e gitmişti. Semerkant sultanı ve ileri gelenleri Hace Ubeydullah'ı ziyaret ettiler. Ziyaretler sebebiyle talebeler üç gün Hace Ubeydullah'ın sohbetlerinden uzak kaldı. Talebeler keşke hocamız sultanlar ve emirlerle görüşmekten uzak durup talebelerini terbiye ile meşgul olsaydı diyorlardı. Talebelerinden Mevlana Ali bin Hüseyin bu düşünce ile Seyyid Hasan'ın yanına gitti. Mevlana Hasan, İhyau ulumiddin adlı eseri mütalaa ediyordu. Onu görünce mütalaayı bırakıp bir müddet durdu, sonra Mevlana Ali'ye şöyle dedi: Bir âlim şöyle anlattı: Bir kere Hace Ubeydullah hazretlerinin huzurlarına vardım. Hatırımdan; “Hace Ubeydullah, sultanlar ve zâlimlerin gelip gitmesi ile kendilerini rahatsız ediyor. Bunun yerine bir mikdar talebe ile meşgul olup onları yetiştirse.” diye geçti. Huzurlarına varıp oturduğumda, bana yönelip buyurdular ki: “Benim bir müşkil meselem vardır. Sizden ona cevap isterim. Meselem şudur: Bir kimse var. İdareciler ve zâlim kimseler onun sözünü dinleyip onun ricası ile Müslümanlar, zulümden kurtulurlar. O şahıs zâlimlerin zulmüne mani olur. Acaba; mazlumları, zâlimlerin eline bırakıp bir dağ köşesine çekilip taat, ibadet ve talebeleri terbiye ile meşgul olması caiz olur mu? Bu iki işin hangisi ile meşgul olmak daha iyidir?” dedi. Ben de; “Bu durumda uzleti, yalnızlığı bırakıp zâlimler ile beraber olması evla değil, belki farzdır. Müslümanları zâlimlerin elinde bırakıp uzlet ve ibadeti tercih etmek günahtır.” dedim. Bunun üzerine Ubeydullah-ı Ahrar tebessüm edip; “Bak şimdi kendin fetva verdin. Ya niçin itiraz edersin.” buyurdu. Bunu dinleyen talebe hemen aklından geçen düşüncelere tövbe etti.
Zamanının usulünce çeşitli âlimlerden ders alarak ilimde ilerlemeye çalışırken, Mevlana Hacı Hasanzade Efendi'nin hizmetinde ve derslerinde bulundu. O büyük zatın yanında yüksek mertebeler, üstün dereceler elde etti. Birçok fazilet ve kemalata kavuştu. Çok gayret ederek ve meşakkatlere katlanarak çok ilerledi. Müderrislik yapacak, yani Osmanlı medreselerinde talebelere ders okutacak seviyeye geldi.
Evvela Üsküp Medresesi'ne müderris oldu. Sonra İstanbul'da Mahmud Paşa, Bursa'da Manastır, Edirne'de Üç Şerefeli ve yine İstanbul'da Sahn-ı Seman medreselerinde müderris olarak vazife yaptı. Yüksek yaratılışlı, parlak zekalı, anlayış ve firasette ateş gibi, üstün kabiliyete sahip olan değerli talebelere ders verdi. Onları pek güzel yetiştirdi. Medreselerdeki vazifesini hakkıyla ifa edip herkesin takdir ve tebrikini kazandıktan sonra kadılık mesleğine yönelip Halep'te kadı oldu. Bir zaman sonra Sahn-ı Seman medreselerinden birinde müderris olarak vazifelendirildi. Daha sonra tekrar Halep'e kadı tayin edildi. Orada adalet ile hüküm verdi.
Mimarzade Muhyiddin Efendi'nin müderrislik yaptığı İstanbul'daki Mahmud Paşa Medresesi kalıntıları. Mimarzade Muhyiddin Efendi, keskin görüşlü, iyiyi kötüden, faydalıyı zararlıdan kolayca ayırabilen, gayet vakur, heybetli bir zattı. Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselam'ın güzel ahlâkı ile ahlâklanmış, üstün ve güzel vasıfları kendinde toplamış idi. Verdiği sözü kat'iyyen unutmaz, mutlaka yerine getirirdi. Kendisine hakkı geçmiş olan dostlarına her hâlükarda yardımda bulunur, güzel karşılık verirdi. Hatırları hoş eden, herkese iyilik ve yumuşaklık ile muamele eden bir hâli vardı. Dostlarına devamlı güzel kokular ikram ederdi. İlm-i hey'ette (astronomi ilminde) ihtisas sahibi olan Mimarzade, bu ilme ait meselelere muttali' idi. Bu ilmi çok iyi bilirdi.