Hindistan'da yetişen evliyanın büyüklerinden. İsmi Hüsameddin Ahmed'dir. Babası ilimler hazinesi meşhur Kadı Nizameddin Bedahşanî'dir. 977 (m. 1569)'da Kunduz'da doğdu. Beş yıl sonra babasıyla birlikte Agra'ya göç etti. 1043 (m. 1634)'te Ekberabad'da vefat etti. Ancak na'şı Delhi'ye getirilerek Hace Bakî-Billah hazretlerinin türbesinin yanına defnedildi.
Babasının Ekber Şah'ın sarayındaki etkin konumu sebebiyle gençliğinde itibarlı mevkilere geldi. Meşhur tarihçi Ebü'l-Fadl'ın kızkardeşlerinden biriyle evlendi. 992 (m. 1584)'te Ekber Şah'ın valilerinden oldu. Fakat daha sonra makam ve mevkii münasebetiyle kalbi sıkılıp daima fakirlerin, velîlerin sohbetlerini arzu eder oldu. Daima yalnızlık ve bir köşeye çekilmeyi isterdi. O günlerde Maveraünnehr'e giden Hace Muhammed Bakî-Billah'ın sohbetleriyle şereflenmek üzere o da Maveraünnehr'e gitti. Kalbinden dünya ve makam sevgisini çıkarıp Bakî-Billah hazretlerine talebe oldu. Zenginlik perdesini yırtıp İbrahim Edhem gibi eski bir elbise giyerek, valiliği, zenginliği, makam ve itibarı bıraktı. Zamanın sultanı kendinden memnundu. Tarihçi Ebü'l-Fadl ve Şah, Hüsameddin Ahmed'in bu dünyadan uzak hâlini bırakıp eski makamına gelmesini istiyorlar, hatta sebep olanlara kızıyorlardı. Birçok kimse bu mesut zâtı gelip eski makamına dönmesini istediler. Fakat o, Allahü tealanın tevfik ve dilemesi ile himmet ayağını en doğru caddeye koymuştu. Onların bu isteklerini kabul etmedi. Hace Muhammed Bakî-Billah Maveraünnehr'den dönünce yüksek huzur ve sohbetlerine devam etti. Muhammed Bakî-Billah, Hüsameddin Ahmed'i celal yolundan terbiye etti. Zahirde sertlik gösterip kalbden ona muhabbet besledi.
Senelerce Hace Muhammed Bakî-Billah hazretlerinin hizmetinde, doğruluk ve teslimiyet içinde bulundu. Hususî teveccüh ve ihsanlarına kavuştu. Tasavvufun yüksek derecelerine ulaştı. Hace Muhammed Bakî-Billah; talebe yetiştirmesi, Allahü tealanın dinini ve Sevgili Peygamberimizin güzel ahlâkını anlatması için ona icazet verdi. Hüsameddin Ahmed bu vazifeye layık olmadığını belirterek, bundan affedilmesini istedi. Hace Muhammed Bakî-Billah hazretleri de özrünü kabul edip yanından ayırmadı. Hatta, Muhammed Bakî-Billah'ın vefatında yanında bulundu. Vefatı anında talebelerinin büyüklerinden ondan başkası yoktu. Tekfin (kefenlenme), teçhiz ve defin hizmetlerini o yaptı. Hace Muhammed Bakî-Billah hazretlerinin vefatından sonra onun dergâhında bulunanlara ve hocasının oğullarına hizmette bulunup çok çalıştı ve çalışmalarının mükâfatını da buldu. Hocalarının oğulları, onun çalışmasının bereketi ile fazilete ve kurtuluşa kavuştular. İmam-ı Rabbanî hazretleri, hocalarının oğullarına gönderdiği bir mektupta (1. cilt, 266. mektup), Hüsameddin Ahmed'e teşekkürlerini şu sözleriyle bildirirler:
“… Marifetler sahibi Hace Hüsameddin Ahmed'e, Allahü teala bizim tarafımızdan çok iyi karşılıklar versin ki sizlere karşı olan vazifemizi, borcumuzu üzerine alarak, kapınıza kul olmakla, hizmetinizde çalışmakla şereflenmekte, böylece rahat nefes almamıza sebep olmaktadır.”
Beyt:
Vücudumun her zerresi dile gelse de,
Şükrünün binde birini yapamam yine!
Hace Muhammed Bakî-Billah hazretlerine karşı büyük muhabbet ve aşk beslerdi. Birçok defa; “Hazreti Hacemize verilen hususî nisbetlerden büyük bir nisbet vardı ki Hazreti Hace vefatlarından sonra onu, mübarek nurlu kabirlerini ziyarete gittiğimde bana ihsan eylediler.” derdi.
Hace Hüsameddin Ahmed, ilim, irfan ve yüksek hâller sahibi bir zattı. Her gün sabah namazını Firuzabad mescidinde kılar, bir iki saat kıbleye karşı dönmüş olarak oturur, Allahü tealanın güzel isimlerini söyler ve murakabede bulunurdu. Sonra Duha (kuşluk) namazını kılar, hocasının şehrin dışındaki nurlu ve feyizli kabrine gider, bütün günü orada Kur'an-ı Kerim okumakla ve ibadetle geçirirdi. Her gün Kur'an-ı Kerim'den onbeş cüz (yani yarısını) okur, Mişkatü'l-mesabih adlı hadis-i şerif kitabından birçok hadis-i şerif mütalaa ederdi. İkindi namazını da orada kıldıktan sonra bazen evine döner, bazen de şehir dışında bir köşeye çekilip ibadet etmekle meşgul olurdu. Eğer evine bir misafir gelse, kendisine haber gönderirler, hemen evine döner ve gelen misafirlerle tatlı sohbet ederdi. Zenginliğe gönül bağlamaktan ve zenginlerle sohbet etmekten nefret ederdi.
İmam-ı Rabbanî hazretlerine karşı da yüksek muhabbeti ve bağlılığı vardı. Hatta büyük oğlunu terbiye için İmam-ı Rabbanî hazretlerine göndermişti. Her tanıdığını, İmam-ı Rabbanî'nin hizmetine, sohbetine ve derslerine sarılmaya teşvik ederdi. İmam-ı Rabbanî hazretleri vefat edince çok üzülmüş, Muhammed Haşim-i Keşmî'ye yazdığı baş sağlığı mektubunda üzüntüsünü şöyle belirtmişti:
“Allahü teala o zahirî ve manevî kemallerin, faziletlerin toplandığı yer olan zatı (İmamı Rabbanî), dostların kalblerinin ve gözlerinin ışığı eylesin. O evliyaların sığınağının ayrılık acısı, hangi kelime ile anlatılabilir ki yalnız onu tanıyanlara değil, bütün Müslümanlara yazık oldu. İmanı olan herkes, ciğeri yakan bu hadiseden ağlamalı, sızlamalıdır.”
İmam-ı Rabbanî'ye bağlılığını da yazmış olduğu şu mektubu ile dile getirmektedir:
“Yüksek irşat ve hidayet mesnedinizin feyiz nurları ve ifade bereketleri artsın. Size çok muhtaç olduğumu bildirdikten sonra yüksek hatırınızda olsun ki merhamet ederek gönderdiğiniz çok kıymetli mektubunuzu okurken mest oldum, kendimden geçtim. Ruhsat hakkında yazdıklarınıza ne denilebilir. Ne güzel hâller ne açık beyanlar zahir oluyor. Eğer bu arada hizmetçilerinizin istek ve niyetlerini kabul ederseniz, bu virane Delhi'yi, melek sıfatlı vücudunuzun bereketi ile nurlandırınız. Buradaki geri kalmışları ilerletiniz. Allahü teala sizi sevenleri ve isteyenleri, en kısa zamanda mübarek nurlu yüzünüzü görmekle sevindirsin. Kulaklar dinlemekle zevk aldıkları gibi, göz de kendi hissesine kavuşsun. Daha fazla ne yazabilirim! Sayeniz, tesiriniz uzun olsun. Âmin.”
Hace Hüsameddin Ahmed, Allahü tealanın dininin emirlerine çok bağlıydı. İmam-ı Rabbanî hazretlerinin talebelerinden Muhammed Haşim-i Keşmî şöyle anlatır:
“Yüksek hocamız İmam-ı Rabbanî'nin sohbetiyle şereflenmek üzere Burhanpur'dan Serhend'e gidiyordum. Delhi'ye vardığımda Hace Hüsameddin Ahmed'in sohbetine ve hizmetine kavuştum. Bu fakire; ‘Çok iyi ettin, ihtiyaç yüzünü, irşat sahiplerinin hizmetlerinin kapısına çevirdin. Sözün doğrusu şudur ki bugün Allahü tealayı isteyenleri terbiye edip yetiştiren onlar gibi (İmam-ı Rabbanî) birisi yoktur. Çünkü din ilimlerinde yüksek derece sahibi ve kendisine uyulan bir zattır. Tasavvuf yolundaki bütün makamlara kavuştular. Her birinde tam marifet sahibi oldular.’ buyurdu.”
Muhammed Haşim-i Keşmî anlatır: Hace Hüsameddin Ahmed, bu hizmetçilerine lütuf ve merhamet ederek çok kıymetli mektuplar gönderdi. Hocamız İmam-ı Rabbanî'nin hizmetinde bulunduğum sırada, birkaç günde mektubu gelir ve o mektuplarda; Hocamıza hizmeti çok aziz tutmayı, sohbetlerinde icab eden her şeye dikkat ve riayet etmeyi nasihat ederdi. Bazen rüyada ve hâl esnasında da gelir, çeşit çeşit nasihatlar ederdi. Bu dostunun şiirlerini severdi. Gönderdiği şiirli mektuplarda, bu fakirden de şiir isterdi. Bir yolculuk esnasında onların hizmetine kavuştum; “Bizim bilmediğimiz yeni şiirleriniz yok mu?” diye sordu. Bu rubaîyi okudum:
Bizim bu mazlum bahtımız adalete kavuşmadı,
Bir aşk ateşimiz vardır kimse ona ulaşmadı,
Yüzlerce iğri dikenli yollardan geçtik amma,
Bir defa muradımıza kavuşmak mümkün olmadı.
Bu şiiri hâllerine uygun bulup çok beğendiler.
Hicaz'a gitmeyi çok arzu ettiklerini anlayınca da şu rubaîyi yazıp gönderdim:
Kalb, kıbleyi gösteren pusula olmadıkça,
Vücud, Kâbe yolunun bedeli olmadıkça,
Kalmak için kendinde bu ten kuvvet bulamaz,
Hicaz topraklarını kehribar bulmadıkça.
Bu rubaîmi de çok beğendi. Birgün onların yanında idim. Orada bulunanlardan biri, zamanın zenginlerinden, vali ve âmirlerinin şanından, şereflerinden konuşup fakir kimselerden bahsetmedi. Hazreti Hace Hüsameddin Ahmed buyurdu ki:
“Ey kardeşim! Bu söz, bu zamandaki fukara hakkında bir ilahî hikmet taşıyor. Çünkü eski zamanlardaki fakirler, dünyadan ve dünyayı isteyenlerden uzak dururlardı. Sakınırlardı. Her ne kadar zenginler onlara yaklaşmak isteseler dahi, onlar zenginlerin sohbetinden kaçarlardı. Bu zamandaki fakirlerin çoğu, bir ihtiyacı olup gelen zenginlerle bir arada oturup muhabbet etmek isterler. Böylece fakirlerin zenginlerden uzak kalma hâli bozulur.”
Nakledilir ki: Bir Ramazan ayının son on gününde, Hace Hüsameddin Ahmed itikâfta idi. Ayın yirmidokuzuncu günü ikindiden sonra buyurdu ki:
“Akşamdan sonra bir yere gidelim. Çünkü yarın bayramdır ve oruç tutmak haramdır.” Akşam olunca mescitten çıktılar. Gençlerden bir grup bir müddet göğe bakıp ayı aradılar, fakat göremediler. Hace, yanlarına gelir gelmez ay göründü. Bu da Hace Hüsameddin Ahmed'in bir kerametiydi.
İmam-ı Rabbanî hazretlerinin, Mirza Hüsameddin Ahmed'e yazmış olduğu, birinci cilt, ikiyüzyedinci mektubunda buyuruyor ki:
“Her hâlde uzakta kalan bu kardeşlerinizi unuttuğunuz anlaşılıyor. Evet, yakında bulunmanın, kalblerin birleşmesinde büyük tesiri vardır. Bunun içindir ki hiçbir velî bir Sahabinin derecesine yükselemez. Veysel Karanî, o kadar şanı yüksek olduğu hâlde Resulullah'ı hiç görmediği için Eshab-ı Kiram'dan en aşağı olanın derecesine yetişemedi. Abdullah bin Mübarek hazretlerinden soruldu ki; ‘Hazreti Muaviye ile Ömer bin Abdülaziz'den hangisi daha yüksektir?’ Cevap olarak: ‘Muaviye, Resulullah'ın yanında giderken atının burnuna giren toz, Ömer bin Abdülaziz'den kat kat daha yüksektir.’ buyurdu.
Burada bulunanların hepsi iyiyiz. Allahü tealaya bunun için belki bütün nimetleri için hamd ve şükürler olsun. Nimetlerinin en büyüğü olan, Müslüman yaptığı için ve mahlukların en iyisinin yolunda bulundurduğu için ne kadar çok hamd edilse yine azdır. Çünkü O'nun yolunda bulunmak, iyiliklerin başı, kurtulmanın çaresi, dünya ve ahiret saadetlerinin kapısıdır. Allahü teala Peygamberlerin en üstünü hürmetine bizleri ve sizleri her zaman bu yolda bulundursun. Âmin. Farisî mısra tercümesi.
“İş budur, bundan başkası hiçtir!”
Birinci cilt, ikiyüzkırksekizinci mektupta buyuruyor ki:
“Amellerini, ibadetlerini kusurlu görmek, Allahü tealanın nimetlerinin en büyüklerindendir.”
İkinci cilt, onyedinci mektupta buyuruyor ki:
“Önce Allahü tealaya hamd ve Peygamberimize salavat eder, size de dua ederim. Yazılarımla sizi rahatsız ediyorum. Başımıza gelenlere sabır tavsiye buyurduğunuz, kıymetli mektubu, Şeyh Mustafa getirdi. Okumakla şereflendik. Hepimiz, Allahü tealanın mülküyüz. Hepimiz, O'nun huzuruna gideceğiz! Başımıza gelenler, görünüşte çok yakıcı, çok acıdır. Fakat hakikatte ilerletici, yükseltici ilaçlardır, (ilaçlar, elbette acı olur). Bu acıların, dünyada sebep olduğu faydalar, ahirette beklediğimiz nimetlerin yüzde biri olamaz. O hâlde evlat, Allahü tealanın büyük bir ihsanıdır. Yaşadıkları müddetçe, insan, çok faydalarını görür, ölümleri de sevap kazanmaya, yükselmeye sebep olur. Büyük âlim Muhyissünne (Nevevî), Hilyetü'l-ebrar ismindeki kitabında diyor ki:
“Abdullah ibni Zübeyr halife iken, taun hastalığı oldu. Bu taunda, Enes bin Malik'in seksenüç çocuğu vefat etti. Kendisi, Peygamber Efendimizin hizmetçisi idi ve bereket, bolluk için duasını almıştı. Abdurrahman bin Ebu Bekr Sıddîk'in bu taunda kırk çocuğu vefat etmişti. İnsanların en iyisi, en kıymetlisi olan Eshab-ı Kiram'a (aleyhimürrıdvan) böyle yapılınca bizler gibi günahı çok olanlar, hesaba dahil olur mu? Hadis-i şerifte buyuruldu ki: ‘Taun, eski ümmetlere, azap olarak gönderildi. Bu ümmet için şehit olmaya sebeptir.’ Doğrusu, bu vebada ölenler, şaşılacak bir huzur, Allahü tealaya teveccüh içinde ölüyor. Bu bela gününde, insan bu mübarek cemaate karışmaya hevesleniyor. Onlarla birlikte, dünyadan ayrılıp ahirete gitmeye özeniyor. Taun belası, bu ümmete gazab, azap gibi görünmekte ise de iç yüzü rahmettir. Meyan Şeyh Tahir dedi ki taun günlerinde, Lahor'da, bir kimse sesler duyduğunu ve; ‘Bu günlerde ölmeyene yazıklar olsun!’ dediklerini söyledi. Evet öyledir! Bu şehitlerin hâline dikkat olunduğu zaman, şaşılacak hâller, anlaşılamayan işler görülüyor. Böyle ikramlar, yalnız Allahü teala için canını feda edenlere mahsustur.
Efendim! Çok sevgili oğlumun ayrılığı, pek büyük musibet oldu. Beni yaktı. Bu kadar yakan bir elem, kimsenin başına gelmemiştir. Fakat Allahü tealanın bu felaket karşısında, kalbi zayıf olan bu fakire ihsan eylediği sabır ve şükür nimeti de en büyük ihsanlarından olmuştur. Allahü tealadan dilerim ki bu musibetin karşılığını dünyada vermesin. Hepsini ahirette versin! Bu dileğin de yüreğimin darlığından olduğunu bilmez değilim. Çünkü O'nun rahmeti sonsuz, merhameti boldur. Dünyada da ahirette de bol bol vericidir. Kardeşlerimizden umarız ki son nefeste iman ile gitmemize ve insanlık icabı yaptığımız kusurların af edilmesine dua buyurarak yardım ve imdat ed
eler. Ya Rabbî, bizi affet, doğru yoldan ayırma! Kâfirlere karşı korunmakta yardımcımız ol! Âmin. Size ve hidayette olanlara selam ederim.”
Üçüncü cilt, yüzyirmibirinci mektupta buyuruyor ki:
“Peygamberlere uymadan yalnız riyazet çekmekle hâsıl olan hâller, altın yaldızla örtülen bakır gibi veya şekerle kaplanan zehir gibidir. Bakırla karışık altını saf hâlde ayırmak için nefsi emmarelikten (kötülükleri emretmekten) kurtarıp itminana kavuşturmak için Peygamberlere uymak lazımdır. Hakiki hâkim ve tabip olan Allahü teala, Peygamberleri ve bunların dinlerini nefs-i emmareyi yıkmak, azgınlıktan kurtarmak için gönderdi. Peygamberlere ve onların dininin emirlerine uymadıkça, binlerce riyazetler ve mücahedeler yapılsa nefsin emmareliği kıl kadar azalmaz. Tersine azgınlığı artar, onun hastalığını giderecek yegâne ilaç, Peygamberlerin getirmiş olduğu dinlerdir. Bundan başka hiçbir şey nefsi felaketten kurtaramaz.”