Evliyanın büyüklerinden. İnsanları Hakka davet eden, doğru yolu göstererek saadete kavuşturan ve kendilerine “Silsile-i aliyye” denilen büyük âlim ve velilerin yirmiikincisidir. İkinci bin yılının müceddidi ve İslam âlimlerinin göz bebeği olan İmam-ı Rabbanî Ahmed-i Farukî Serhendî hazretlerinin hocasıdır. İsmi Müeyyedüddin Er-Radi (Radiyyüddin) Muhammed Bakî Billah olup nisbesi Kabilî'dir. Künyesi Ebü'l-Müeyyed'dir. Babasının ismi Abdüsselam olup faziletli bir zattı. Annesi ise Hazreti Hüseyin'in soyundan olup seyyide ve mübarek bir hanım idi. Muhammed Bakî-Billah hazretleri, 971 (m. 1564) senesinde Kabil şehrinde doğdu. 1012 (m. 1603)'te Delhi'de kırk yaşında iken vefat etti. Türbesi, Kutabrol denilen yerdeki kendi mescidinin yanında olup ziyaret edilmektedir. Buraya bugün Nebi Kerim Mahallesi denilmektedir.
Muhammed Bakî-Billah'ın büyüklük hâli daha çocukluk zamanlarında sîmâsından belli olurdu. Yüksek bir zat olacağının işaretleri ve büyük faydalara sebep olacağının alâmetleri, işlerinden, çalışmalarından ve gayretinden anlaşılırdı. Daha çocukluk zamanlarında, bazen bütün gün odanın bir köşesinde başını önüne eğip sessizce oturur, tefekküre dalardı. Gençliğinde, ilim tahsili için Kabil'den Semerkand'a gidip zahirî ve aklî ilimleri, zamanının en büyük âlimlerinden olan Mevlana Sadık-i Halvaî'den öğrendi. Yüksek yaratılışı ve kabiliyeti ile kısa zamanda, hocasının talebeleri arasında en yüksek seviyeye ulaştı. Zahirî ilimleri öğrenip bitirmeden tasavvuufa yönelip batınî ilimleri öğrenmek için bu yolun büyük âlimlerinin sohbetlerine ve derslerine gitti. Yaratılışındaki zekasının ve kabiliyetinin üstünlüğü ile ilimlerde yüksek bir dereceye ulaştı.
Salih ve doğru sözlü bir zat şöyle anlatmıştır: “Hace Muhammed Bakî-Billah, aklî ilimleri bırakıp tasavvufa yöneldiği ilk zamanlarda, büyük zatlardan birinin huzuruna gitmişti. O zat, Hace Muhammed Bakî-Billah'a; “Eğer Hazreti Hacemiz birkaç gün daha ilim mütalaası ile meşgul olup kemal ve ikmal sahibi olsalardı ne güzel olurdu!” diyerek, Muhammed Bakî-Billah'ın, bir müddet daha zahirî ilimleri tahsil etmiş olmasını temenni ettiğine işaret etmişti. Bunun üzerine Muhammed Bakî-Billah hazretleri şöyle dedi: “Kemal sahibi olmaktan maksat (zahirî ilimlerde) uzun ve zor kitapları, hakkı ile mütalaa ve izah etmek ise iddiasız diyebilirim ki; keskin görüşlü âlimlerin anlayabileceği hangi kitabı bize getirseler, getirenlerin hepsi tatmin olur ve tam bir fayda elde ederler.” Muhammed Bakî-Billah'ın zahirî ilimlerde hocası olan Mevlana Sadık-i Halvaî'nin talebelerinden faziletli bir zat, Muhammed Haşimî Keşmî'ye şöyle anlatmıştır: “Hace Muhammed Bakî-Billah'ın zahirî ilmi bırakıp tasavvufa rağbet ettiğini işittiğimizde, biz hep birden dedik ki: “Bu gençte öyle bir fıtrat ve öyle bir himmet, gayret gördük ki imkanı yok bir işe başlasın da onu bitirmesin. Başladığı işi mutlaka bitirir.” Nihayet düşündüğümüz gibi her ne kadar zahirî ilimleri bırakmışsa da bu ilimlerde kemale ulaşmıştır.”
Muhammed Bakî-Billah'ın, zahirî ilimleri tahsil ettiği gençlik yıllarında, Nakşibendiyye yoluna karşı büyük bir muhabbeti vardı. Kendisini bu yolda yetiştirecek bir büyüğü arıyor, onun derslerinden ve sohbetlerinden feyiz almak, faydalanmak istiyordu. Bu büyüklerin bulunduğu Maveraünnehr'e giderek birçoğu ile görüşüp tanıştı. Sohbetlerinde bulunarak feyiz aldı. Bundan sonra tekrar Hindistan'a gitti. Bazı arkadaşları ona, askerliği seçip bu yoldan zengin olmasını tavsiye etmişlerdi. Fakat Muhammed Bakî-Billah hazretleri, bütün bağlantılardan kurtulup tasavvufta yükselmeyi istiyor ve bu hususta şevkle çalışıyordu. Onu seven ve sohbetinde bulunan bir zat şöyle anlatmıştır: “Bu yolda olan büyükleri öyle bir arzu ile arıyordu ve öyle bir gayret gösteriyordu ki bundan fazlasına insan gücü yetmezdi. Lahor şehrinin sokaklarında çamur ve kil çok olduğundan, bu sokaklarda yürümek güç olurdu. Muhammed Bakî-Billah bir gönül sahibine rastlamak için birçok sokak geçer, harabeler, kabristanlar ve bahçeler dolaşır hiç yorulmazdı. Birgün ona arkadaşlık edip onunla beraber gideyim dedim. Her ne kadar mâni olduysa geri kalmak istemedim. Peşlerinden gidip birkaç sokak yürüdüm. Sokaklardaki çamur ve kilin çokluğundan âciz kaldım ve ayaklarım yoruldu. Hayâ ve edebimden bu hâlimi kendisine arz edemedim. Vaziyeti anlayıp beni geri çevirdi. Nihayet anladım ki o başka bir kuvvet ile yürüyordu.”
Muhammed Bakî-Billah hazretleri şöyle anlatmıştır: “Büyüklerin bir kitabını okurken, o büyükler bana göründüler, beni benden aldılar. Behaeddin-i Nakşibend'in mübarek ruhaniyetleri, bana zikir telkin edip cezbe ile taltif eyledi.” Onu tanıyıp sevenlerden bir zat da şöyle anlatmıştır: “Bir köyde bir meczub vardı. Yüksek hâller sahibiydi. Muhammed Bakî-Billah o meczubun hâlini anlamıştı. Yanından ayrılmak istemiyordu. Her ne zaman yanına yaklaşmak istese, mâni olmak için sert sözler söyler, taş atardı. Bazen de başka tarafa giderdi. Muhammed Bakî-Billah, bütün bunlara rağmen ondan vazgeçmedi. Birgün o meczub, Muhammed Bakî-Billah'ı yanına çağırdı ve muradının hâsıl olması için teveccüh gösterip çok dua etti. O meczub zatın teveccühlerinden pek çok faydalara kavuştu.” Muhammed Bakî-Billah hazretleri bu hadiseye temasla şöyle demiştir: “Gerçi biz, önceki velîler gibi çetin riyazetler çekmedik ama intizarlar (bekleyiş) ve büyük ızdıraplar gördük ki bunların arasında riyazetler ve çok sert muameleler vardı.”
Muhammed Bakî-Billah hazretleri ilk günlerine temasla şöyle anlatmıştır: “O günlerde muhterem annem kararsızlığımın, kudretsizliğimin ve zayıflığımın çokluğunu görünce kırık ve mahzun bir kalble ihtiyaç ve acz içinde, içli bir ağlama ile Allahü tealaya yalvarıp şöyle dua etti: “Ey benim ve seni istemekte her şeyden vazgeçmiş ve gençliğin lezzet ve arzularından el çekmiş olan oğlumun Rabbi! Ya onu maksadına kavuştur veya beni daha yaşatma ki oğlumun maksadına kavuşmamasına ve elemine dayanamıyorum.” Annem çok defa gece yarıları sahralara çıkar, Allahü tealaya böyle münacat ve dua ederdi. O dua ve yalvarmaları sebebiyle Allahü teala benim kalb gözümü açtı. Allahü teala bizim tarafımızdan ona en iyi karşılıklar versin.” Muhammed Bakî-Billah hazretlerinden rivayetle bazıları şöyle anlatmıştır: “Muhammed Bakî-Billah'ın annesi, evinde kendisine hizmet eden kadın hizmetçileri olduğu hâlde dergâhın hizmetini kendisi görürdü. Hatta tandıra bile ekmeği kendisi kor, pişirirdi. Yemekleri pişirip hazırlardı. Taze ekmeği dergâhta bulunanlar için verir, kendisi kuru ekmek yerdi. Çoğu zaman bir kuru hasır üzerinde yatardı. Birgün Muhammed Bakî-Billah, annesinin güçsüz ve takatsiz bir hâl almış olduğunu görerek, dergâhın yemek pişirme işini bir başkasının yapmasını söyledi. Fakat annesi böyle bir hizmetten mahrum kaldım diye ağlayarak; “Bilmiyorum, ne kabahatim oldu ki Allahü teala beni bu hizmetten mahrum eyledi. Yaptığım en iyi iş, o faziletli oğlum Muhammed Bakî-Billah'a ve talebelerine ekmek ve yemek pişirmek idi. Onu da benden aldılar.” dedi. Tevazusunun, inkisarının, kırıklığının ve edebinin çokluğundan, bu durumu oğlu Muhammed Bakî-Billah hazretlerine açıklamadı. Annesinin bu ızdırabı, Muhammed Bakî-Billah hazretlerine bildirilince bir nimet olan bu hizmeti tekrar annesine verdi.”
Muhammed Bakî-Billah, salihleri ve meczubları aramakta çok gayret gösterir, birçok memleketi dolaşır ve temiz kalbli olanları bulur, onlardan nasibini alırdı. Bu seyahatleri sırasında Silsile-i aliyye-i Nakşibendiyye büyüklerinden birinin sohbetine kavuştu. Ona talebe olmak ve tam bağlanmak istedi. Bunun için istihare yaptı. Rüyasında Muhammed Parisa hazretlerini gördü. Muhammed Parisa rüyasında ona buyurdu ki: “Tasavvuf yolunda ilerlemek en iyi ahlâk ile ahlâklanmaktır. Bu büyük nimet ve saadet ele geçince bu yolda elde edilecek fayda elde edilmiş demektir.”
Muhammed Bakî-Billah, başlangıçta ilk istifadesini şöyle anlatmıştır: “İlk defa günahlardan tövbe, Nakşibendiyye-i Kasaniyye büyüklerinden Lütfullah Çustî'nin halifesi Hace Ubeyd hazretlerinin huzurunda oldu. Benim için Fatiha okumasını istedim. Sonra Semerkand'da bulunan ve Ahmed Yesevî'nin yolunda olan Kasım Şeyh Kerminegî'nin halifesi İftihar-i Şeyh'e talebe olmak arzusu ile tekrar tövbe ettim. Her ne kadar; “Siz gençsiniz, siz bu işe katlanamazsınız.” dediyse de arzumun çokluğunu görünce; “Bir Fatiha okuyalım.” ve; “Allahü teala istikamet versin. Büyüklerin maksadına uygun azimet nasip eylesin. Kalbinde büyük değişmeler ve nefsinde haraplıklar (ıslah) vaki olsun.” dedi. Bir başka zaman Emir Abdullah Belhî'nin huzurunda tövbemi yeniledim. Elimi musafahaya yakın bir şekilde tuttu. Ümit edilir ki bunun bereketi kıyamete kadar devam eder.” Bundan sonra bir müddet daha dolaştım. Nihayet rüyada, Behaeddin Buharî Nakşibend hazretlerinin huzurunda tam bir tövbe yaptım. Bundan sonra bende tasavvuf yoluna girmek arzusu aşikâr oldu. Bu yola girmek için her çareye başvurdum. Nihayet mübarek zatlardan biri bana; “Peygamber Efendimizden gelen zikr, neticeye kavuşturur.” dedi. Bütün gayretimle bu sözü söyleyen zattan zikri ve murakabeyi almak için uğraştım. İki sene o zatın silsilesindeki zikre, murakabeye ve tesbihlere devam ettim... Her ne kadar bu sırada gizli işaretler, diğer bir yola girmeyi gösterdiyse de ayaklarımı yerden kaldıramadım. Böylece nefsi yenip gönül bahçeme, Allahü tealanın izni ile büyüklerin kerem tohumunu ektim. İnşaallah o tohumu, ikram ve ihsan edip gözlerin görmediği, kulakların işitmediği nehirlerle beslerler.
Bundan sonra Keşmir'e gittim ve orada Baba Valî'nin sohbetine devam edip bereketli nazarlarına ve teveccühlerine kavuştum. Cenab-ı Hakk'a hamd ve senalar olsun ki o teveccühler ile kabul kapısı aralandı. Keşmir'de sohbetine devam ettiğim Baba Valî Bedehşanî, Nakşibendiyye yolundan icazetli olduğu için kendilerine gelen talibin istidadına o silsile yoluyla feyiz verdiler. Baba Valî'nin vefatından sonra bu yolda bilinen gaybet (kendinden geçme) hâli ele geçti ve büyük velîlerin ruhları müjdeler verdiler, telkinlerde bulundular. Bereketli teveccühleri ile nisbetim, irtibatım kuvvetlendi ve gaybet dairesi genişledi. Yol açıldı ve aydınlandı. Velhasıl cem'iyyet ele geçti. Bu arada Bedehşan'da Kasaniyye'den Mevlana Eke Şibirganî ile sohbet etti.
Muhammed Bakî-Billah hazretleri, Maveraünnehr şehirlerinden birine giderken, bir gece rüyasında gördüğü Mevlana Hacegî İmkenegî hazretleri ona şöyle buyurmuştur: “Ey oğul, senin yolunu gözlüyordum.” Mevlana Hacegî İmkenegî'nin huzuruna kavuşup çok yardım ve ihsanlar gördü. Hocası onun yüksek hâllerini dinledikten sonra üç gün üç gece onunla birlikte yalnız bir odada sohbet etti. Bir müddet ona feyiz verdi. Muhammed Bakî-Billah, hocası olan evliyanın büyüklerinden Hacegî İmkenegî'ye talebe olmasını şöyle anlatmıştır: “Nihayet inayetlerinin çekmesiyle, hakikatler sahibi, irşat dergâhı, Mevlana Hacegî İmkenegî hazretlerinin huzuruna kavuştum. Candan bir arzu ve istek ile biat edip musafaha eyledik. Büyükler yolunu ondan aldım. Hacegî İmkenegî hazretlerinin sohbetinde bulunmakla ve Behaeddin Nakşibend'in ve halifelerinin yüksek ruhaniyetlerinin imdadı ile bu büyükler silsilesine dahil olup Hacegî İmkenegî'nin halifesi olup makamına geçtim.”
Hacegî İmkenegî hazretleri, Muhammed Bakî-Billah'ı kısa zamanda tasavvufta yetiştirip yüksek derecelere kavuşturduktan sonra ona şöyle buyurdu: “Sizin işiniz, Allahü tealanın yardımı ve bu yolun büyüklerinin ruhlarının terbiyesi ile tamam oldu. Tekrar Hindistan'a gidiniz. Çünkü bu silsile-i aliyyenin sizin sayenizde parlayacağını görüyorum. Bereket ve terbiyenizden orada, sizden çok istifade edip büyük işler yapanlar gelecek.” Böylece ikinci bin yılının müceddidi İmam-ı Rabbanî hazretlerinin orada yetişececeğini müjdeliyordu. Hacegî İmkenegî hazretlerinin, Muhammed Bakî-Billah'a hilafet ve tam bir icazet verip Hindistan'a gönderdiğini duyan talebelerinden bazıları gayrete gelip aralarında bir huzursuzluk hâsıl oldu. Kendileri uzun müddet orada oldukları için yeni gelen bir gencin kısa zamanda tam bir icazetle dönmesi onları düşündürmüştü. Hacegî İmkenegî hazretleri bu durumu duyunca şöyle buyurmuştur: “Dostlarım bilsinler ki bu gencin işini tamamlayıp buraya bizim yanımıza gönderdiler. Yanımıza hâllerinin doğru olup olmadığını kontrol için geldi. Şüphesiz öyle gelen böyle gider.”
Muhammed Bakî-Billah hazretleri, hocası Hacegî Muhammed İmkenegî'nin sohbetinde yetişip icazet aldıktan sonra onun emriyle Hindistan'a gidip bir sene Lahor'da kaldı. Oradaki âlimler ve fazıllar onun sohbetine gelip istifade ettiler. Sonra Delhi'ye gitti. Vefatına kadar orada kalıp insanlara doğru yolu anlattı. İki üç sene gibi kısa bir müddet irşat makamında bulunmasına rağmen, pek çok âlim ve evliya yetiştirdi. Onun yetiştirdiği büyüklerin başında, kendisinden sonra halifesi olan, hicrî ikinci bin yılının müceddidi, İslam âlimlerinin gözbebeği İmam-ı Rabbanî Ahmed Farukî Serhendî gelir. İmam-ı Rabbanî hazretleri yetişip kemale gelince Muhammed Bakî-Billah bütün talebesinin yetiştirilmesini ona bıraktı. Hace Ubeydullah ve Hace Muhammed Abdullah adında iki oğlu vardı. Bunların da yetiştirilmesini İmam-ı Rabbanî hazretlerine bıraktı. İmam-ı Rabbanî hazretlerinin Mektubat'ında bunlara yazılmış mektupları vardır. Oğulları tasavvufta yetişmiş kıymetli zatlardan idi.
Eserleri: Bakî-Billah'ın manzum ve mensur eserlerinin çoğu ve müritlerine yazdığı bazı mektuplar Külliyyat-ı Bakî Billah adıyla neşredilmiştir. Ebü'l-Hasan Zeyd Farukî ve Burhan Ahmed Farukî tarafından derlenip yayına hazırlanan bu eserin başında Muhammed Abdülmecid Yezdanî ve Ebü'l-Hasan Zeyd Farukî'nin birer Urduca önsözü bulunmaktadır. Eserin bundan sonraki metin kısmı Farsçadır. İlk risale, Bakî-Billah'ın sohbetlerinde müridi Rüşdî'nin derlediği notlar olup Melfuzat adını taşır. Ardından Bakî-Billah'ın mektup ve eserleri başlar ki sırasıyla şunlardır:
1- Mektubat: Dost ve müritlerine yazdığı tasavvuf ve irfan konusundaki 87 mektuptan oluşmaktadır.
2- Resail: Bakî-Billah'ın küçük risalelerinden oluşan bu bölümde şu başlıklar yer alır: Der Beyan-ı Hakikat-ı Namaz, Suret-i Namaz, Muhtasar-ı Beyan-ı Tevhid, Mana-yı E'uzü, Mana-yı Bismillah ve Sure-i Fatiha, Beyan-ı Sure-i Ve'ş-Şems, Beyan-ı Sure-i İhlas, Beyan-ı Sure-i Felak, Beyan-ı Sure-i en-Nas, Tercüme-i Dua-yı Kunut, Beyan-ı Aye-i Ve hüve maaküm.
3- Şerh-i Ruba'iyyat-ı Silsiletü'l-Ahrar: Bakî-Billah'ın Silsiletü'l-Ahrar ismiyle yazdığı manzum eserindeki şiirlere yine kendisinin yaptığı mensur açıklamalardan oluşan bir eserdir. 1007 (m. 1598) senesinde yazılmıştır. İmam-ı Rabbanî hazretleri bu esere bir ta'likat yazmış ve bu eser 1965'te Lahor'da basılmıştır.
4- Manzum eserleri: Mecmu'a-i Kelam-ı Bakî adını taşıyan bu bölümdeki manzum eserler şunlardır: Mesnevî-yi Kable ez-Zaman-ı Dervişî, Mesnevî-yi Genc-i Fakr, Sakmame, Silsile-i Piran-ı Tarikat, çocuklarının doğum tarihleriyle ilgili şiirler, Silsiletü'l-Ahrar ve münferit beyitler. Külliyyat-ı Bakî Billah adlı mecmua bunlardan ibarettir. Bu mecmuanın son bölümü olan manzum eserler ayrıca İrfaniyyat-ı Bakî adıyla neşredilmiştir. Mesnevî-yi Genc-i Fakr kısmı 1987'de İslamabad'da ayrıca neşredilmiştir.
5- Meşaih-i Turuk-ı Erba'a: Bakî-Billah bu eserinde icazet aldığı beş tarikatın (Nakşibendiyye, Yeseviyye, Kübreviyye, Aşkıyye ve Kadiriyye) silsilelerini kaydetmiştir. Eserin ismindeki dört tarikat (turuk-ı erba'a) ifadesini izah etmek zordur. Eser, Gulam Mustafa Han tarafından Mir Nu'man'ın Risale-i Süluk'ü ile birlikte 1969'da Karaçi'de basılmıştır.
6- Risale-yi şerife; 1333'te Delhi'de basılmıştır. Hace Bakî-Billah'a bunların dışında bazı küçük yazma risaleler nisbet edilmekteyse de bunlar muhtemelen diğer eserlerinden ve sohbetlerinde derlenen MeIfuzat'ından bölümlerdir.
Menkıbeleri ve kerametleri: Muhammed Bakî-Billah hazretleri, daima hâllerini gizlerdi. Çok tevazu sahibiydi. Sual soranlara zaruret miktarınca kısa cevap verirdi. Bununla beraber, tasavvuf yolunda karşılaşılan derin mânâların hâlli için sorulan sualleri, soranın tamamen anlayabileceği şekilde, çok açık olarak izah ederdi. Belki yanlış anlar ve yanlış yola gider düşüncesiyle, bu hususta çok dikkatli davranırdı. Daima hüzünlü ve üzüntülü olduğu hâlde huzuruna gelenlerle neşeli ve tebessüm ederek konuşurdu. Müslümanlara çok yardım eder, iyi işlerinde onlara faydalı olmaktan asla kaçınmazdı. Âlimlere ve büyüklere, aşırı bir tazim ve hürmetleri vardı. Amele ait küçük ve büyük meselelerde, vera sahibi (şüphelilerden sakınan) fıkıh âlimlerine ve kitaplarına başvururdu. Bir talebe istifade için huzuruna gelseydi, tevazusunun çokluğundan ve daima kendisini kusurlu gördüğünden, özür dileyip bu büyük işten kendisini çekmek isterdi. Eğer, o gelen sadık bir talebe ise onun nimet sofrasından, rızkını ve nasibini almasına yardım ederdi. Gelen talebelerin metanetini, şiddetli arzusunu görünce ona yardım kucağını açar, kendi terbiye dairesine alırdı.
Derler ki: Horasanlı bir genç, bir müddet, Hace Kutbüddin-i Bahtiyar-ı Üveysî'nin feyiz ve nur saçan mezarına gider. Bu mübarek zatın ruhaniyetinden, hayatta olan bir mürşid-i kâmilin kendisine bildirilmesini ister. Muhammed Bakî-Billah Delhi'ye geldiği gece, rüyada, Nakşibendî büyüklerinden birinin geldiğini gösterirler. Rüyayı gören, emre uyarak, Muhammed Bakî-Billah'ın huzuruna gelip rüyada gördüklerini arz eder ve kabul edilmesi için yalvarır. Fakat cevabında; “Bu miskin kendimi bu işe layık göremiyorum, her hâlde başkası olsa gerek.” buyurur. Çok fazla tevazu gösterdiği ve çeşit çeşit özürler dilediği için genç tekrar kaldığı yere döner. Ertesi gece rüyada kendisine; “O büyük, huzuruna çıktığın ve sana inkisarını beyan eyleyen zattır.” buyururlar. Sabahleyin tekrar huzuruna gelir fakat bir daha geri çevrilmez. İhtimamla kabul edilip her ne gördüyse orada görür.
Çok defa tevazusunun çokluğundan, çeşit çeşit özürler diler, sohbet ve hizmetine devam eden, hâller sahibi, akidesi doğru ve sağlam talebelerine; “Bu zavallı sizin düşündüğünüz gibi değilim. Başka yere gidiniz, eğer hakiki bir rehber, mutlak bir doğru yol gösterici bulursanız, bu fakire de haber veriniz ki hemen huzuruna gidip ona hizmet edeyim. Belki kalbimin derdine bir derman bulurum.” derdi. Muhammed Haşim-i Keşmî şöyle nakletmiştir: “Muhammed Bakî-Billah'ın talebelerinden olan Hace Hüsameddin'den bizzat işittim. Şöyle anlattı: “Muhammed Bakî-Billah'a beni talebeliğe kabul etmesini arz ettiğimde, bana da aynı şekilde hareket etti. Tevazusunun çokluğundan, talebeliğe kabul etmeye layık olmadığını söyledi. Hatta bu hususta o kadar ısrar etti ki yanlarında durmayı edebe aykırı görüp Agra'ya hareket ettim. Şehre gelince hayretler içinde kalıp şaşkın bir vaziyette; “Ben şimdi ne yapayım? Gideyim, tekrar huzurlarına kavuşup verdiğiniz emri yerine getirdim, söylediğiniz şekilde bir kimse bulamadım diyeyim.” dedim. Bu sırada bir evin önünden geçerken, can kulağıma, kalbleri çeken bir ses geldi. İyice dinleyince bunun Sa'dî Şirazî'nin beytlerinden olduğunu anladım. Beyt: “Ellerini sallarsın eteğini toplarsın, Ayrılmaz tatlıcıdan, sineği ne kovarsın!” Bu beytin tesirinden, şaşkın ve perişan bir hâlde o yüksek huzurlarına gidip gördüklerimi ve işittiklerimi onlara arz ettim.”
Muhammed Bakî-Billah'ın âdetleri şöyleydi ki; her kimi kabul etseler, önce tövbe ettirirdi. Eğer o talebede kendisine karşı büyük bir aşk ve muhabbet görürse, hakikat-i camia olan kalbde, kendi suretini muhafaza etmesini, hatırlamasını emrederdi. Tasarrufunun yüksekliğinden, bu hâl esnasında sureti şerifleri apaçık görünürdü. Başka hocalardan da ders almış, onların yolunda bulunmuş, icazet almış olan Hace Burhan isminde bir zat, huzuruna gelip istifade etmek ve feyiz almak arzusunu bildirince Muhammed Bakî-Billah kendi suretlerini kalbde muhafaza etmesini, hatırlamasını emir buyurdu. Gelen zat bu duruma hayret etti. Yakınlarına, sırdaşlarına; “Bu vazife, bu yola yeni girmiş olanların hâline münasiptir, kerem etsinler ve daha yüksek bir murakabe göstersinler.” dedi. Dostları, yakınları; “Emre itaat edip uymak ve fazlasından kaçmak, sakınmak lazımdır.” dediler. Bunun üzerine Muhammed Bakî-Billah'a sevgi ve bağlılığı arttı. Mübarek suretini hep kalbinde tuttu. İki gün geçmeden büyük hâllere kavuştu.
Talebelerden çoğuna, büyükler yolundaki kalb ile zikri gösterirdi. Bazılarına zikr-i nefyi (Lâ ilâhe demeyi) ve isbatı (illallah demeyi) bazılarına yalnız isbatı, yani, yalnız Allahü tealanın zatının ismini söylemesini emrederlerdi. Nisbeti, tesiri o kadar çoktu ki birçokları yalnız yüzünü görmekle cezbeye kapılır ve tasavvuf hâllerine mağlup olurlardı. Ramazan-ı şerif ayında bir gece, İmam-ı Rabbanî hazretleri, hizmetçilerinden birisi ile yüksek üstadına yoğurt göndermişti. Getiren şahıs hizmetçilerine değil de doğruca Muhammed Bakî-Billah'ın kapısına gitti. Kapıyı çaldı. Muhammed Bakî-Billah bir başkasını uyandırmayıp kendisi kalktı. Yoğurt kabını elinden alıp; “İsmin nedir, nereden geliyorsun?” buyurdu. “İsmim Baba'dır. Şeyh Ahmed'in (İmam-ı Rabbanî'nin) hizmetçisiyim.” dedi. Bunun üzerine; “Mademki bizim Şeyh Ahmed'in hizmetçisisin, bizimle berabersin.” buyurdu. Bu kadarcık bir görüşmeden, hizmetçide bir sekr, kendinden geçme hâli hâsıl oldu. İmam-ı Rabbanî hazretlerinin huzuruna gitti. İmam-ı Rabbanî hazretleri; “Hâlin nedir? Sana ne oldu?” dedi. Kendinden habersiz, mest olmuş bir vaziyette; “Her yerde, taşlarda, ağaçlarda, yerde, gökte, anlatılamayan, vasfedilmeyen, nihayetsiz bir nur görüyorum. Nasıl anlatayım, ifadeye, beyana sığmaz.” dedi. İmam-ı Rabbanî, hocası Muhammed Bakî-Billah'ı kastederek; “Muhakkak o mübarekler, bu biçarenin karşısında durup karşılarında duran bu zerre üzerine bu güneşten bir şua aksetti.” buyurdu. Ertesi gün İmam-ı Rabbanî, hocasının huzuruna gidince hocası ona tebessüm etti. Beyt: “Mahşer gününde şehitler, kan bahası isterler, Sen, bir tebessüm eyle, hepsi sükut etsinler.”
Muhammed Haşim-i Keşmî şöyle anlatmıştır: “Efendim, kurtarıcım, Mir Muhammed Nu'man buyurdu ki: “Birgün kızımı hocamın huzuruna gönderdim. Hocam Muhammed Bakî-Billah, daha meme emmekte olan bu çocuğu mübarek kucaklarına alıp şefkat ve merhamet gösterdi. Çocuk elini mübarek sakalına getirip çekerken, mübarek sakallarından bir kıl elinde kaldı. Buyurdular ki: “Mir, senin çocuğun, bizden bir yadigar aldı.” O sıralarda ahirete irtihal eyledi. Ve o mübarek sakalından bir kıl, teberrüken ve yadigar olarak bizde kaldı. Beyt: “Saçlarından bir tel beni mest eder, Hatta çok söyledim, kokusu yeter.”
Muhammed Bakî-Billah'ın kalblere teveccüh ederek, kalbleri, Allah, Allah diye zikrettirmesi inayeti umumî idi. Birgün İmam-ı Rabbanî buyurdu ki: “Bu nimetin şümullü ve umumî olması, yani kalbin zikretmesi ve bu yolun daha başlangıcında cezbe hâsıl olması, hocamız Muhammed Bakî-Billah'ın bu yolda lazım olan bereketli bir ilavesidir.” Muhammed Haşim-i Keşmî, İmam-ı Rabbanî hazretlerine; “Daha evvel bu yoldaki büyüklerde bu yok mu idi?” diye sorunca buyurdu ki: “Vardı ama başlangıçta bu kadar umumî değildi.” Ve yine buyurdu ki: “Bu şümulün ve bu umumîliğin sırrını, Muhammed Bakî-Billah'tan sorduğum zaman, buyurdu ki: “O zamandan bu zamana kadar isteyenlerin, talebelerin arzu ve himmetleri azaldı ve karıştı. Talebelerin anlama ve gayretleri de azaldı. Şefkatin çokluğu sebebiyle onlar mücahede etmeksizin, uğraşmaksızın, büyük gayret sarf etmeksizin bu yola alınıyorlar. Böylece arzu ve istek sahrasında yaya olarak yürüyenler, bineğe kavuşuyorlar ve soğuklukları sıcağa dönüyor.” Muhammed Haşim-i Keşmî demiştir ki: “İmam-ı Rabbanî bu sözleri anlatıp bitirince bir ah çekti ve şöyle dua etti: “Allahü teala ona, talebeleri tarafından, büyük ve hayırlı karşılıklar versin!”
Delhi şehrindeki faziletli zatlardan biri, muradının hâsıl olması için ahdetmişti. Yani evliyalık hâllerinin hâsıl olması için ne yapmak lazımsa hepsini göze almıştı. Bunun için her tarafa başvurdu. Senelerce dolaştı, fakat kalb gözü açılmadı. Maksadına ulaşması için edilen dualardan bir tesir görmedi. Arayış içinde olan bu faziletli zat, Muhammed Bakî-Billah'ın hâlini ve kemalini, tasavvuftaki üstün derecesini duymuştu. Hâlini ona arz etmeye karar verip birgün Muhammed Bakî-Billah at üzerinde giderken yanına yaklaştı. Atının dizginlerini tutup büyük ve içli bir yalvarma ile vaziyetini arz etti. Ve meşakkatinin son bulmasını istedi. Muhammed Bakî-Billah ona merhamet ederek atından indi ve onu şefkatle kucakladı. Kuvvetlice boynuna sarılıp sıktı. “Allahü teala senin kalb gözünü açsın.” dedi. O anda teveccüh için yalvaran kimse kalb gözünün açıldığını müşahede etti. Muhammed Bakî-Billah'ın teveccühü ile kalb gözü açıldı.
Bir başka kerameti de şöyledir: Üç dört yaşlarında küçük bir çocuk, İran'da Şiraz'ın güneyindeki Firuzabad kalesinin onbeş yirmi metre yüksekliğindeki duvarından, zemini taş olan yere düşmüştü. Öyle ki çocuğun kulaklarından kan gelip nefesi kesilmişti. Annesi bu hadise karşısında çocuğunu kucaklayıp çaresizlikler içerisinde ağlayıp inleyerek, doğruca büyük bir evliya zat olduğunu bildiği Muhammed Bakî-Billah hazretlerinin huzuruna gitti. Derin bir üzüntü ve içli bir yalvarışla çocuğunun kurtulması için himmet ve dua istedi. Muhammed Bakî-Billah hazretlerinin âdeti şöyleydi ki; teveccüh ve tasarruflarını, manevî yardımlarını, sebepler altında gizlerdi. Bu durum karşısında da himmetini gizleyip bir tıp kitabı istedi. Kitabı alıp; “Öyle anlıyorum ki bu çocuk ölmeyecek!” buyurdu. Orada bulunanlar hayretler içerisinde kaldılar. Muhammed Bakî-Billah hazretleri bundan sonra bir müddet sessizce durup çocuğa himmet ve duada bulundu. Bir de baktılar ki çocuk eski hâline gelip sapasağlam oldu. Bu hadiseye şahit olanların şaşkınlığı bir kat daha arttı.
Doğruluktan ve mürüvvetten uzak olan bir asker, Muhammed Bakî-Billah'ın komşularından birine eziyet etmekte idi. Muhammed Bakî-Billah hazretleri, bu zulmü görerek, rahat edemeyip o askere nasihat etti. Fakat o zalim asker nasihatlarını kabul etmedi. Bakî-Billah, mazluma merhametinin çokluğundan, o zalime şöyle dedi: “Merhameti gibi gayreti de çok olanların (büyük velîlerin) komşularına yaptığınız bu iş sizi helak eder. Haberiniz olsun!” İki üç gün sonra o zalim askeri açıkça hırsızlık yapma suçundan yakaladılar ve öldürdüler.
Muhammed Bakî-Billah hazretleri çok tevazu gösterir ve inkisar (kırıklık) içinde hâllerini hep kusurlu görürdü. Bu hâl kendisini o kadar kaplamıştı ki eğer talebesinden biri bir kusur etse ve bunu işitse; “Bunlar bizim fena sıfatlarımızın akisleridir. Biz fena olunca onlara da akseder onlar ne yapabilirler, ellerinden ne gelir?” buyurarak yüksek bir tevazu gösterirdi. Emr-i ma'rûf ve nehy-i münker yaparken, iyilikleri bildirip kötülüklerden sakındırırken, şiddet ve sertlik göstermezdi. Bir kimse dine uygun olmayan bir iş yapsa veya söz söylese, yumuşaklıkla, kinaye ve ima ile sakındırır, kalb kırmak istemezdi. Emr-i ma'rûf yaparken, kendini diğer insanlardan ayırmamak ve üstün görmemek için çok gayret sarf ederdi. Hiçbir zaman dilinde, meclisinde ve sohbetlerinde hiçbir Müslüman kötülenmezdi. Huzurunda bulunanlardan birinin kalbinden bir Müslüman hakkında kötü bir düşünce veya hafife alma düşüncesi geçse, Muhammed Bakî-Billah hazretleri derhal, hakkında kötü düşünülen kimseyi methedici sözler söyleyerek konuşmaya başlardı.
Muhammed Haşim-i Keşmî şöyle anlatmıştır: “Birgün camilerden birinin yanında talebelere ayrılmış bir odada oturuyordum. Bir talebe diğer bir talebe ile evliyanın hâlleri üzerinde konuşuyordu. Bir ara bu talebelerden biri, Muhammed Bakî-Billah'tan bahsedip; “Bu güne kadar birçok yer gezdim. Bu zamanda onun gibi nefsini terk etmiş, cefalar çekmiş, kimse yoktur.” diyerek şöyle anlattı: “Hace Kutbüddin hazretlerinin mübarek mezarlarının başındaydım. Aniden; “Muhammed Bakî-Billah hazretleri geliyor.” dediler. Mezara hizmet eden hizmetçi, mezara yakın bir yere, onlar için bir iskemle ve üzerine minder ve örtü koydu. Muhammed Bakî-Billah hazretleri için hazırladı. Muhammed Bakî-Billah daha teşrif etmeden önce kendinden habersiz biri içeriye girdi. Gözü iskemleyi ve üzerindeki örtüyü görünce; “Bu nedir ve kimin içindir?” dedi. Hizmetçi; Muhammed Bakî-Billah'ı göstererek; “Gelen şu aziz içindir.” dedi. O kendinden habersiz adam kızarak, kötü söyleyerek, Muhammed Bakî-Billah için bağırmaya, sövüp saymaya başladı. Bu sırada Hazreti Hace Bakî-Billah içeri girdi. Söven kimse, onu görünce huzurunda, yüzüne karşı daha kötü sözler söyledi ve; “Ey filan! Sen buna layık mısın ki senin için buraya minder koysunlar?” dedi. Adam bağırıp çağırmaktan ter içinde kalmıştı. Muhammed Bakî-Billah hazretlerinin orada bulunan talebelerinden bir çoğu, onu ikaz etmek istediler. Muhammed Bakî-Billah hepsini göz işareti ile bu işten vazgeçirip kendisi kötü sözler söyleyen o kızgın adamın yanına gitti. Yumuşak ve tatlı bir ifade ile; “Evet, senin dediğin gibidir. Ben öyleyim, ben ona nasıl layık olurum, benim haberim olmadan bu işi yaptılar. Af ediniz efendim ve kalbinizi, bana karşı kötü düşünceden boşaltınız.” deyip kaftanlarının kolu ile o bağıran adamın alnının terlerini sildi. Sonra ona birkaç altın verdi. Böylece adamın öfkesi yatıştı. Bu hadiseyi nakleden kimse sonra şöyle dedi: “Ben o adamın bağırıp çağırmaları karşısında Muhammed Bakî-Billah hazretlerinin hâlinde ve konuşmasında en ufak bir değişme görmedim. İşte o zaman yeryüzünde, melek sıfatlı bir kimsenin bulunduğunu yakînen anladım.”
Muhammed Bakî-Billah hazretlerinin zamanında kendisini seven valiler, kendisi ve fakirlere dağıtması için altın ve gümüş paralar gönderirlerdi. Muhammed Bakî-Billah hazretleri de bu paraları fakirlere dağıtırdı. Maksattan ve hakikatten uzak olan bazı zavallılar onu kendileri gibi zannedip dil uzatırlardı. Talebeleri böyle hadiselere mâni olmak, müdahale etmek istedikleri zaman, buna mâni olur yumuşaklık, tatlılık ve güzel vasıflar ile sıfatlanmalarını sağlardı. Talebelerine, sözle, hareketle, kendilerini kusurlu ve küçük görme hâlini ve yapılan cefalara katlanmayı daima gösterir ve buna; “Maksada kavuşturucu bir delil ve irfan yolunun rehberi.” derdi. Talebelerinden buna uymayan bir şey meydana gelseydi, kırılarak çok nasihat ederdi. Han-ı Hanan ismi ile meşhur Abdürrahim Han onu sevenlerden olup tam bir muhabbetle bağlıydı. Bakî-Billah hazretlerinin hacca gideceklerini duyunca yüzbin rub'iyye (o zamanın parası) kendisinin ve talebelerinin yemek ve yol parası olarak gönderdi. “Bu hediyemi, merhamet ederek kabul etsinler.” dedi. Muhammed Bakî-Billah hazretleri bunu duyunca durup; “Bizim gibilerin hacca gitmesi Müslümanların altın ve gümüşlerini kendimize sarf etmenin karşılığı olmaz!” deyip kabul etmedi ve geri döndü.
Giymede, yemede, oturmada hiçbir şeye özenmez ve heves etmezdi. Şöyle ki: Sevmediği ve tabiatının arzu etmediği bir yemeği birkaç gün üst üste önüne getirseler; “Bir başka yemek getirin.” demezdi. Bunun gibi, bir elbise uzun bir zaman üzerinde kalsaydı; “Bir başkasını getirin giyeyim.” demezdi. Bedenen zayıf olup daima abdestli olmaya, daha çok ibadet ve taat yapmaya uğraşırdı. Yatsı namazından sonra odasına gider bir miktar murakabe ile meşgul olur, azalarının zayıflığı galebe gösterince kalkar abdest alır, iki rekat namaz kılar, yeniden otururdu. Bedeninde hâlsizlik ve yorgunluk vaki olunca tekrar abdest alır, gecenin çoğu böyle geçerdi. Yemek yemede ihtiyatı o kadar çoktu ki bir hediye gelseydi, onu; “Biz hediyeyi geri çevirmeyiz.” hadis-i şerifine göre geri çevirmez, ama hususî işlerine de sarf etmezdi. Daha temiz ve daha iyi yerden borç alır ve fıkıhta bildirildiği şekilde; “Bu daha helaldir ve daha iyidir.” hükmü ile hareket eder ve hediyeyi oraya verirdi. Yemek pişirenin abdestli olmasını, hatta huzur ve safa sahiplerinden olmasını, yemek pişirirken çarşı, pazar ve dünya kelamı söylenmemesini iyice tembih ederdi. “Huzur ve ihtiyat sahibi olmayanın yemeklerinden bir duman çıkar ki feyiz kapısını kapatır ve feyzin gelmesine engel olur, feyze vesile olan temiz ruhlar, kalb aynasının karşılarında durmazlar.” derdi. Bütün talebelerini bu hususa riayete teşvik eder, az bile olsa, riayet etmeyenlerin hâllerinden bunu anlardı.
Birgün dervişlerden birinin bir yorgana ihtiyacı oldu. Hatırından, ondan bir yorgan istemeyi geçirdi. Muhammed Bakî-Billah hazretlerine bu düşüncesi zahir olup namazdan sonra; “Filan dervişe ve yorgan ihtiyacı olanlara, yorgan veriniz.” buyurdu. O derviş; “O günden beri Muhammed Bakî-Billah hazretlerini üzecek bir düşüncenin kalbimden geçeceğinden korktum.” demiştir. Birgün, azizlerden biri, onun muhlis talebelerinden birine, arzu ve istek dolu bir mektup gönderdi. Bu mektup Muhammed Bakî-Billah hazretlerine takdim edildi. Yüksek bir tevazu ile mektubun arkasına şöyle yazdı: “Maalesef bu âcizde iş yapacak kuvvet kalmadı. Allahü teala, bu geride kalmış günlerinin matemini tutana birkaç gün ömür verirse, en büyük gayretle maksadı ararım, hayatımı bu yolda veririm. Allahü teala bu miskine, her iki cihandaki işini kudret-i İlahiyeye bırakmasını ve bütün tutulmalardan kurtulmasını, ihsan etsin. Âmin, ya Rabbe'l-âlemîn! O kardeşime rica ederim ki bu arzunun husulü için yüzünüzü yerlere sürünüz. Ve fakirin bu arzusuna kavuşması için Allahü tealaya dua ediniz. Zira arkadan, gıyaben yapılan duaları, Allahü teala hemen kabul eder. Dualar ederim efendim.”
Muhammed Haşim-i Keşmî, Şeyh Taceddin'den şöyle nakletmiştir: “Birgün Muhammed Bakî-Billah hazretleri, nehre doğru gidiyordu. Muzdarip, garip çok üzüntülü olduğu anlaşılıyordu. Ben de onun arkasından gidiyordum. Biraz sonra arkasından gittiğimi anladı, ah ederek içli bir ses ile; “Ey Taceddin, varidat, feyizler, nurlar, hâller ve esrarı o kadar üzerime yağdırıyorlar ki bu nehir mürekkep olsa, onları yazamadan biter. Amma benim için bunlardan ne çıkar. Benim aradığım görülemez, bilinemez, istek anlatılamaz, istenen vasfedilemez.” buyurdu. Beyt: “Ne talep dile gelir, ne matlub anlatılır, Ne onun bir benzeri, ne bunun misli vardır.”
Muhammed Bakî-Billah hazretleri, tasavvuf hâlleri içinde kendinden geçmiş bir durumda olmasına rağmen, iki sene talebelerini yetiştirmekle meşgul oldu. Talebelerinin en büyüğü ve en üstünü olan İmam-ı Rabbanî hazretleri tasavvufta yetişip kemale ulaşınca kendini sohbetten talim ve telkinden çekip dostlarını ve talebelerinin yetiştirilmesini ona havale etti. Kendini bu işten çekip yalnızlığı tercih etti. Ahirete ait büyük bir elem ve üzüntü ile yalnız kaldı. Sadece cemaatle namaz kılmak için dışarı çıkardı. Muhammed Bakî-Billah hazretlerini kim görse; “Yeryüzünde yürüyen bir meyyite kim bakmak ister ise Ebu Kuhafe'nin oğluna, yani Ebu Bekr Sıddîk'a baksın.” hadis-i şerifini hatırlardı. Bununla beraber, nazarlarının heybet ve tesiri duvarlara işlerdi. Gafiller, kendisini görünce; “Onları görenler Allah'ı hatırlarlar.” hadis-i şerifini hatırlarlardı. Hatta öyle ki; birgün Hinduların tarlalarının bulunduğu bir köyden geçiyordu. Orada bulunanların gözleri Muhammed Bakî-Billah hazretlerine takılınca birbirlerine; “Bu nasıl bir insandır ki onu görünce Allah hatırımıza geldi.” dediler.
Bir zat şöyle anlatmıştır: “Birgün, gelip namaza yetiştim ve Muhammed Bakî-Billah'ın da bulunduğu cemaate dahil oldum. Her taraf doluydu. Yalnız Muhammed Bakî-Billah'ın yanı boş idi. Ben, Muhammed Bakî-Billah'ı yakînen tanımıyordum. O boşluğa oturdum. Biraz sonra Muhammed Bakî-Billah'ın heybet ve azametleri kalbime hücum etti. Hatta ondan bir hayli uzaklaştığım hâlde sükunet bulamadım. Elimde olmayarak, biraz daha arkaya çekildim. Böylece, öyle bir yere geldim ki ayağımı biraz daha arkaya götürsem sofadan düşecektim. Bu hâl bana çok tesir etti. O günden sonra o ariflerin büyüğünün muhlislerinden, sevenlerinden oldum.” Bütün bu heybeti ile beraber, ızdırabının coşması ve şöhretten kaçarak kendini halkın gözünden düşürmek arzusu ile yalnız başına sokaklarda ve pazarda dolaşır ve bir duvarın gölgesinde toprağın üstünde otururdu. Bu kendinden geçme ve hayret zamanlarında, dinden kıl ucu kadar ayrılmaz, azimetle olan amellerinde bir gevşeklik olmazdı. Eğer talebelerinden birinin bir edebi terk ettiğini bilse, zahirde kızmaz, dile almaz ama yakın oldukları hâlde batınlarını ondan çekerler, ayırırlardı. Bazen rüyada ikaz eden emirler verirdi. Hata ve eksikliklerini talebelerine bu yollarla bildirirdi. Mısra: Ey güzellik mecmuası, hangisinden bahsedeyim.
Mertebesinin yüksekliğine en büyük delil şudur: İki üç sene irşat makamında kaldı. Bu kısa zamanda, nice insanlar onun şerefli sofrasından nasip aldılar. Hindistan memleketi, onların bereket ve ihsanları ile doldu ve bu diyarda garip olan, bilinmeyen Ahrariyye yolu büyük revaç görüp bu yoldan çok büyüklerin yetişmeleri, onların sayesinde mümkün oldu. Muhammed Haşim-i Keşmî, faziletli bir zatın şöyle dediğini nakleder: “Söz ve hâl sahibi birçok büyük, Hindistan'da altmış yetmiş sene hocalık yaptı. Onlardan kimlerin ve neyin kaldığını herkes biliyor. Muhammed Bakî-Billah'ın büyüklüğüne şu kâfidir ki; kırk yaşında vefat etti ve iki üç sene irşat ve hidayet makamında bulunup bütün âlemi bereketlendirdi.” Şeyh Muhammed bin Fadlullah da onun hakkında şöyle demiştir: “Bu büyüğün yüksekliğinin nişanı şudur ki; üç dört seneden daha fazla hidayet ve irşat ile meşgul olmadı. Fakat bugüne kadar onun yüksek tesiri ve bereketleri devam ediyor.” Derler ki: Bu hidayet güneşinin doğmasından sonra Delhi şehrinde bulunan bazı büyük şeyhler gayrete geldiler. Fakat kendilerinde, zarardan başka bir şey göremeyip hepsi gelerek Muhammed Bakî-Billah'ın muhlis talebelerinden oldular. Pek çok istekli, sohbetlerine kavuştu, bir kısmı da yanına giderken hazretin vefatı haberini duydular. Mir Muhammed Nu'man şöyle anlatmıştır: “Horasanlı bir genci, Akra'da hastahanede hasta yatar gördüm. Hastalığını sorduğumda dedi ki: “Ben sağlam bir insan idim. Dekken'de Hazreti Hace Bakî'yi rüyada gördüm. Onların aşkı ile buraya kadar geldim. Vefatı haberlerini duyunca çok üzüldüm ve şimdi hastayım. Bu hastalığım ve harap halim, o büyüğe olan muhabbetimdendir.” Bunu söyledikten sonra hüngür hüngür ağladı.
Vefatı: Muhammed Bakî-Billah hazretleri, insanların olgunluk yaşı olup manevî kemallerin de yaşı olan kırk yaşına gelince bu sıkıntılarla dolu cihanın darlığından kurtulmak istedi. Bu günlerde birinin vefat haberini işitip serapa dertli olan kalbinden içli bir ah sesi duyuldu ve; “Çok iyi oldu, kurtuldu.” buyurdu. Bundan maksadı, mevhum olan varlık libasından kurtulmaktır. Zira dünyada olanlar, yalnız matlubu duymakla kalırlar. Şöyle ki Mevlana Celaleddin-i Rumî vefatı zamanında, bu esrarı terennüm eyledi. Beyt: “Ben tenden kurtulurum, o hayalden kurtulur, Gideyim, kavuşmanın sonu böyle bulunur.” Vefatı yaklaştığı son günlerde hanımına; “Ben kırk yaşına gelince büyük bir hadise önüme gelir.” buyurdu. Mübarek ellerini açtı ve; “Elimde olan çizgi, sana söylediğim sözün nişanıdır.” dedi. Yine bu günlerden birgün, eline bir ayna alıp hanımını çağırdı ve; “Gel beraber bu aynaya bakalım.” dedi. O afife hatun şöyle demiştir; “Aynada, onu tamamen beyaz sakallı gördüm ve korktum. Bana böyle görünmeyiniz, bakmaya gücüm yetmiyor.” dedim. Tebessüm etti ve kendini asıl şeklinde gösterdi. Yine bu günlerde idi. Kendi keşiflerini, bir rüya görmüş gibi anlatmaları âdeti olduğundan, “Evliyaullahtan birine, bu yakınlarda Nakşibendî silsilesinin büyüklerinden biri ahirete intikal edecektir. Delhi şehrinin kenarında bir yere gömülsün ve insanlara karışmaktan kurtulsun diye bildirildi.” dedi. Bu zatın kim olduğu hususunda, bazı talebeleri istihare eylediler. İzin verilmediğini anlayınca istihareden vazgeçtiler. Yine birgün kendisi için: “Bana şöyle bildirdiler ki senin dünyaya gelmekten maksadın tamam oldu. Dünyada işin kalmadı, artık sefere çıkmak icab ediyor.” buyurdu. Ve yine; “Görüyorum ki kutb-i zaman öldü diyorlar, bu zamanda kendime mersiye olarak, güzel bir kaside okuyorum ve içinde çok yüksek marifetler bulunduğunu anlıyorum.” buyurdu.
Muhammed Bakî-Billah hazretleri Hicrî binoniki senesinin Cemaziyelahir ayı gelince bir hastalığa tutuldu. Bu günlerde şöyle buyurdu: “Hace Ubeydullah-ı Ahrar'ı rüyada gördüm ve bana; “Gömlek giyiniz.” buyurdu. Bu rüyayı anlattıktan sonra tebessüm etti ve; “Eğer yaşarsam öyle yaparım, yaşamazsam, gömleğim kefenimdir.” buyurdu. Bu günlerde sefere çıkmak isteyen muhlis talebelerinden birine de; “Birkaç gün bir yere gitmeyiniz, son günlerimi yaşıyorum.” dedi. Sadık talebelerinden birçokları gelmişlerdi. Zafiyetinin, hastalığının çok olduğu zamanlar, derin ilimler beyan eyleyip çok yüksek hakikatlerden bahsetti. Bir gece hastalık ve zafiyet o hâle geldi ki gören, can vermekte olduğunu sanırdı. Bir müddet sonra kendine gelip; “Eğer ölmek bu ise ne büyük bir nimettir. Bu hâlden kurtulmak istemiyorum.” buyurdu. Cemaziyelahir ayının yirmibeşinde Cumartesi günü, hazırlık ve ayrılık eserleri görünmeye başladı. Bütün dostlarına bakışları ile veda ederken, talebeleri, eshabı ve dostları ağlamaya başladılar. Muhammed Bakî-Billah ise tebessüm buyurup hayretle bakıyor ve sanki; “Siz nasıl dervişlersiniz, kazaya rıza dairesinden çıkıp ağlarsınız.” diye söylemek istiyordu. Bu sırada talebelerinden biri; “Ya İlahe'l-âlemîn.” mübarek kelimesini söyledi. Süratle onun tarafına bakıp mübarek yüzünü onun tarafına çevirdi. Orada olanlardan biri; “Onların bu hareket ve teveccühü hakiki mahbubun ismini duyma şevkindendir.” buyurunca bu sözün tesiri ile mübarek gözleri yaş ile doldu. İkindi vakti yaklaşmıştı. Sesli olarak Allahü tealanın ismini zikretmekle meşgul olup böylece; “Allah, Allah...” diye diye ruhunu teslim eyledi. Vefatından sonra en sadık talebeleri, karar verdikleri bir yere mezarlarını kazdılar. Fakat tabutu oraya götüremediler. Telaşla bir başka yere götürdüler. Tabutu yere indirdikten sonra ne görsünler! Orası bir defasında Muhammed Bakî-Billah hazretlerinin talebeleri ile geldikleri bir yerdi. Burayı beğenmişti. Burada abdest alıp iki rekat namaz kılmıştı. O temiz yerden bir miktar toprak eteğine yapışmıştı ve; “Bu yerin toprağı bizim eteğimizi tuttu.” buyurmuştu. Ana caddeye yakın olan bu yerde kabrini kazdılar. Bu irşat memleketinin padişahını, içli üzüntülerle mezara indirdiler. Hace Hüsameddin hazretlerinin gayretleri ile mezarın etrafına; ağaçlar, meyveler, çiçekler dikip orasını gayet güzel bir bahçe yaptılar. Kabr-i şerifini ziyaret edenler bereket ve şifa bulurlar. Beyt: “Mağfiret nuru parlasın, mezarında mum yerine, Kapına gelenin kalbi gark olsun nur denizine.”
Faziletli zatlar ve arifler vefat tarihi için mersiyeler yazdılar. Bu şiirlerden birinin son mısrasında geçen “Bahr-ı marifet” ifadesi, ebcet hesabına göre Muhammed Bakî-Billah hazretlerinin vefat tarihi olan hicrî “1012” senesini göstermektedir. Bu şiirin tercümesi şöyledir: “Bir zat ki mahbubu ile bakî oldu, Ve sıfatlarından hep fanî oldu. Hâlıkına aşık, tam bir aşk ile, Mahlukata çok merhametli oldu. Onun vasl senesi susuz dilime, Bak ne güzel bahr-i marifet oldu.” İmam-ı Rabbanî hazretleri, yazdığı kitaplarda hocası Muhammed Bakî-Billah'ı methetmiş, büyüklüğünü bildirmiştir. Mesela; Mebde' ve Me'ad risalesinde şöyle buyurmuştur: “Hayrü'l-beşer olan Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselam'ı görmek ve o zamanda bulunup sohbetine kavuşmakla şereflenemedik ama Muhammed Bakî-Billah'ın sohbetine kavuşmaktan da mahrum kalmadık. Kavuştuğumuz nimetlere şükürler olsun.” Muhammed Bakî-Billah'ın talebelerinden olan ve Hindistan'ın meşhur hadis âlimi Abdülhak-ı Dehlevî de şöyle demiştir: “Murakabe, zikir, rabıta ve huzuru, yad-ı daşt (devamlı Allahü tealayı hatırlamak) hâllerini, ancak Hindistan'a gelip üstadların üstadı olan Hace Muhammed Bakî-Billah'ın sohbetine kavuştuktan sonra elde edebildim. Muhammed Bakî-Billah hazretleri Hakkı arayan, talipleri irşat eden büyük bir mürşid-i kâmil olup Hindistan'da bizim hocamız, rehberimiz idi.” Yine Hindistan'da daha sonraki asırlarda yetişen, meşhur hadis âlimi Şah Veliyyullah-ı Dehlevî de; El İntibah fî selasili'l-evliya adlı eserinde şöyle demiştir: “Muhammed Bakî-Billah, Hindistan'da sûfîlerin kendisine tâbi olduğu bir zattı. Onun irşadı bütün âleme yayılmıştır.” Tarih-i Hafî Han adlı eserde de şöyle kaydedilmiştir: “Hace Muhammed Bakî-Billah, zamanında kendisine uyulan, tâbi olunan bir mürşid-i kâmil idi. O, o kadar büyük bir evliya idi ki kalem onun büyüklüğünü yazmaktan ve anlatmaktan âciz kalmaktadır... Aklî ve naklî ilimlerde büyük bir âlimdi.”
Muhammed Bakî-Billah hazretlerinin mektuplarından kırkbir tanesi, Zübdetü'l-makamat kitabında ayrı bir bölüm olarak yazılmıştır. Mektuplarından bazıları şunlardır:
-
1Mektup: “Devamlı abdestli bulunmak, helal yemek yemeye dikkat etmek, bütün günahlardan, gıybetten, söz taşıyıcılıktan, Mümini aşağılamaktan, Müslümana düşman olmaktan, kin tutmaktan, eli altında olanlara kızmaktan ve sert davranmaktan sakınmak lazımdır. Bizim yolumuzun esası budur. Bunlarsız iş sağlam olmaz. Ama bu sayılanlarda arada bir gevşeklik olursa, bu işi, yani büyüklerin verdiği vazifeleri ve o yolun icaplarını terk etmemeli, aksine tövbe ve istiğfar etmeli, aldığı ve yapmakta olduğu vazifelere daha sıkı sarılmalıdır ki; “Muhakkak ki sevaplar, günahları götürür.” ayetinin sırrı ortaya çıksın. Doğru yolda bulunanlara selam olsun!”
-
2Mektup: “Hazreti Muhammed Mustafa insan idi. İnsanların en yüksek ve en temiz yaratılışlısı idi. Zahiren bir kimseden ders almamıştı, okumamıştı. Doğduğu ve büyüdüğü şehirdekiler de O'nu okutmamışlardı. Evet, O'nun dedeleri, insanlara lazım olan şeyleri çok iyi bilirlerdi ve yeryüzünün en iyi insanları idiler ama zaman geçtikçe onların da ilimleri azaldı ve neredeyse bitti. İşte o zaman Allahü teala Muhammed Aleyhisselam'ı yarattı ve kendinin mahbubu eyledi. Hak tealayı O'ndan daha iyi bilen olmadı. Melek gönderip Muhammed Aleyhisselam'a bildirdi ki: “Benim sıfatlarımı insanlara ve cinlere bildirsin, benim rızamın bulunmadığı her şeyden onları menetsin. Namazı, orucu, zekatı, haccı ve kâfirlerle Allah yolunda cihadı onlara öğretsin.” Önce melek bunları Allahü tealanın buyurduğu ve bildirdiği şekilde Muhammed Aleyhisselam'a ulaştırdı. Bundan sonra Muhammed Mustafa, mübarek yüzünü görmekle şereflenen cemaate, yani Eshab-ı Kiram'ına (aleyhimürrıdvan) bildirdi. Allahü teala, ismi Kur'an-ı Kerim olan şerefli kitabı, Muhammed Mustafa'nın vasıtasıyla, insanlara ve cinlere gönderdi. İşte Mümin olan bir kul, kalbinden yakîn ile; “Bu kitapta olanların ve O'nun insanlara seçip gönderdiği peygamberi Muhammed Mustafa'nın söylediklerinin hepsi doğrudur.” diye inanmalı, kabul etmeli ve dili ile de; “Allah'tan başka mâbut yoktur, O birdir ve Muhammed Aleyhisselam O'nun peygamberidir.” demelidir. Bu kadarını bildikten sonra âlimlere gidip; “Bize bu kitapta neler buyurmuştur? Hangi şeyleri bilmeliyiz, hangi amelleri yapmalıyız yahut yapmamalıyız.” diye sormak lazımdır. İşte Kur'an-ı Kerim'de buyuruldu ki: “Ben Hayy'im diriyim. Her şeye kâdirim. Dilediğimi yaparım. Her şeyi işitirim. Her şeyi görürüm. Herkese boynundaki şah damarından daha yakınım. Her şeye galibim, herkese hâkimim, Kahhar ve Cebbarım. Bununla beraber herkesten merhametliyim. Bütün âlemi, insanları, cinleri, melekleri, yeri, göğü, taşı, toprağı, ağaçları, yerde ve göklerde olanları ben yarattım, ben yaptım ve yaratmaktayım. Var olan her şeyi var eden benim. Yok olanı da yok eden benim. Ama ateşin o şeye ulaşması bahane kılınmıştır. Böylece herkes onu bilsin ve O'nun yaptığını görmesin. Biliniz ki O birdir. Fiilinde, yaptıklarında ortağı, yardımcısı hiç yoktur. Her şeyi O yarattı.” Yine O kitapta buyuruldu ki: “Bana kulluk ediniz, ibadetten geri kalmayınız. Kulluk ve ibadetlerin esası; namaz kılmak, oruç tutmak, zekat vermek, hac yapmak ve kâfirlerle cihat etmektir. Biri de hak sahiplerinin haklarını gözetmenizdir. Ana baba ve benzeri hak sahiplerinin haklarına riayet etmektir. Hiç kimseye zulüm ve haksızlık etmeyiniz. Böyle bilgiler çoktur. Âlimlerden yavaş yavaş öğreniniz. Biliniz ki Muhammed Mustafa insanların en sevimlisi ve en güzel ahlâklısı idi. Zatı bütün zatlardan temiz, kalbi bütün kalblerden nurludur. Evliyanın hepsi, O'nun yüce kapısının dilencileridir. Her insanda olan iyiliğin daha çoğu O'nda vardı. Allahü teala O'nun mübarek kalbini kendi evi yapmıştı. Ne söylese Haktan söylerdi, ne bildirse, Haktan bildirirdi. Ne yaptıysa, Hakkın kudretiyle yapardı. Şimdi de öyledir, ileride de öyle olacaktır.”
Muhammed Bakî-Billah hazretleri buyurdular ki: “Kalbinde Marifet-i İlahî isteği olmayanla sohbet etme, arkadaşlık yapma. İlmini; mevki, makam ve övünmek için vesile eden âlimlerden, aslandan kaçar gibi kaçınız.” “Cahil tarikatçılarla beraber bulunmaktan sakınınız.” “Marifetin kısım ve mertebeleri çoktur. Aslolan dinimizin esası üzere olmaktır.” “Oruç tutmak, Allahü tealanın sıfatıyla sıfatlanmaktır. Zira Allahü teala yemekten ve içmekten münezzehtir.” “Bu yolun büyükleri son derece gayretli ve naziktirler. Onların yolu, hiç eksiksiz Resulullah'ın yoludur.” “Rıza sahiplerine, belalar musibet değildir. Onlar belaları beğenmemezlik etmezler. Çünkü belaları veren yine Allahü tealadır.” “Resulullah'a tâbi olmak, Ehl-i Sünnet ve'l-cemaat itikadında bulunmak ve bu büyüklerin nisbetini (bağlılık ve muhabbetlerini) kalbinde saklamak, dünyanın her nimetinden iyidir.” “Sadıklar ve hakikate erenler söz birliği ile diyoruz ki: “Sırat-ı müstakim, yani şaşmayan doğru yol, Ehl-i Sünnet ve'l-cemaat'in yoludur.” “Müslümanlık; yapmak, yaşamak, Ahkâm-ı İlahî'yi yerine getirmek demektir.” “Sözün özü şudur ki: Gönül dostla olmalı, beden de işte bulunmalıdır.” “Sakın helal ve haramdan her bulduğunu korkusuzca yiyenlerden olma!” “Haram ve şüpheli bir lokma yememek için çok gayret ve dikkat etmelidir.” “Ümit ipinin ucunu hiçbir zaman elden bırakmamalıdır.”