MUHAMMED KÜFREVÎ

Muhammed Küfrevî Güneydoğu Anadolu'da yetişen âlim ve velîlerden.
A- A+

Güneydoğu Anadolu'da yetişen âlim ve velîlerden. 1189 (m. 1775) yılında Siirt'in Küfra (bugün Şirvan) kasabasında dünyaya gelmiş. Doğduğu yere nispet edilerek Küfrevî olarak anılmaktadır. Hasenî kolundan seyittir. Annesi de Halid bin Velid'in soyundan Seyyide Halide hanimdır. Babası Şeyh Yusuf Efendi Medine'den Irak'a, Irak'tan ise Siirt'e yerleşmiş ve orada bir medrese açmış. Yüzlerce talebe yetiştirmiş, ders ve icazet vermiş bir ilim ehlidir. Muhammed Küfrevî hazretleri 6 yaşında hafız olmuş, ilk eğitimini babasından almış ve ilk icazetini basasından almıştır. Sonra bir çok medreselerde mesela Doğubayezid'deki Celaliyye Medresede okumuş ve Siirt'te meşhur âlim Molla Halil Si'ridî'nin yanında tahsilini tamamlayıp ikinci icazetini ondan almıştır.

Muhammed Küfrevî hazretlerinin Bitlis'teki Türbesi. Talebeliği esnasında bir menkıbesi şöyle anlatılir: O devirde medrese talebeleri medresenin aydınlatma ihtiyaçları için köylere gaz toplamaya giderlerdi. Bu işi her talebe sırayla yapardı. Sıra Muhammed Küfrevî'ye geldiği zaman yola çıkar. İkindi vakti bir çeşmenin başında abdest alır ve elindeki şişeyi doldurur ve medreseye döner. Şişedeki gaz çok güzel yanar. Talebeler onun erken dönmesine hayret ederler. Bir dahaki seferde onu takip ederler. Yine aynısını yapar. Getirip medrese başkanına teslim eder. Diğerleri onun su olduğunu söylerler, ama yakınca çok güzel yandığını ve kokusuz olduğunu görürler.

Evlilik yaşına gelince Fersaf şeyhlerinden birinin kızı Baziga Hanımla evlenir. Bu evlilikten Abdullah ve Abdurrahman adında iki oğlu olur. Abdullah erken yaşta vefat eder. Abdurrahman ise babasının yanında ilim tahsil eder. Muhammed Küfrevî hazretleri gündüz medrese ders verir, geceleri de ibadet ile meşgul olurdu, ağlayarak şöyle dua ederdi:

“Allah'ım, eğer senin kullarının iaşesi olmasaydı gündüzlerin de gece olmasını isterdim. Başımı secdeye koyup seni doksan dokuz esma-i hüsna ile çağırıp nida edecektim. Allah'ım! Ne zaman firakten visale, hayalden hakikate kavuşacağım. Ne zaman Zat-ı Zülcelalinin cemalini göstereceksin. Allah'ım, eğer bana izin verseydin ben de Hazreti Yusuf gibi sana yalvaracak ve diyecektim ki: “Rabbim beni Müslüman olarak öldür ve Salihlere kavuştur.”

Muhammed Küfrevî hazretleri bu minval üzere her gece saatlerini ibadet ve ağlamakla geçirir ve şöyle devam ederdi: “Ey Rabbim, sana malumdur, Rabiatü'l-Adeviyye gibi seni istiyor ve diyorum ki: “Benim bu ağlamam ne Cennet sevdası ne de Cehennem korkusu içindir. Yalnız senin cemalini ve Habibinin nurunu görmek ve kavuşmak içindir.” Muhammed Küfrevî hazretleri bu şekilde gecelerini geçiriyordu. Bu sıralarda oğlu Abdullah da vefat etmişti. Yine bir gece şöyle yine; “Allah'ım, beni yanına al. Bu fanîyi istemiyorum. Resulullah ve Eshabını istiyorum. Allah'ım, yaşım kırk oldu. Dünya namına bir lezzet alamıyorum. Seni istiyorum. Allah'ım ne zaman gerçekleşecek bu hayâlim, hakikat olacak visalim.” diyerek uykuya daldı. Üst üste gece rüyasında Seyyid Taha-i Hakkarî tarafından davet edildi. Bunun üzerine iki talebesini de yanına alarak Nehri'ye gitti. Nehri'de dere kenarında istirahat ederken Seyyid Taha hazretleri bir cemaat ile oraya teşrif etti ve Muhammed Küfrevî'ye buyurdu ki: “Eğer bu sefer de gelmeseydin, size o emaneti vermek için biz gelmek mecburiyetinde kalacaktık” buyurdu.

Muhammed Küfrevî hazretleri çok kısa zamanda Seyyid Taha-i Hakkarî hazretlerinden hilafet aldı. Seyyid Taha hazretleri kalabalık bir cemaat huzurunda ona hilafet cübbesi giydirdi ve başına da hilafet tacını koydu. Cemaate de şöyle hitap etti: “Kardeşlerim. İki üç sene evvel bizden icazet almak üzere gelen birkaç âlim ve sofîlerimiz vardı. Hâlâ evrad, zikir ve riyazetleri devam etmektedir. Onlara teselli babında söylüyorum; Muhammed Küfrevî'nin hemen gelip kısa zamanda hilafet ve icazet almasına bakıp üzülmesinler. Çünkü o gelirken elindeki lambası kurulmuş, gaz dolu idi. Şişesi temizlenip üzerine konmuştu. Kibriti de yanında idi. İcazetli birisinin o lambayı yakması lazımdı. Biz de onu yaptık…”

Seyyid Taha-i Hakkarî hazretleri duadan sonra Pir-i Küfrevî'ye şöyle buyurur: “Büyüklerimizin himmetiyle artık Bitlis'e gidip tevhit ve irşat ile meşgul olacak ve insanları Hakk'a ve hakikate davet edeceksin.”

Böylece icazetini alan ve Bitlis'te vazifelendirilen Küfrevî, Nakşibendî yolunu sünneti seniyye içerisinde harfiyen icra etmiş. İlmi, olgunluğu, müşfikliği, mertliği ile çok sevilip, sayılmış, Küfrevî tekkesine kısa zamanda akın akın insanlar gelmeye başlamıştır.. Âlimlerin de sıklıkla ziyaret ettiği, istifade ettiği Pir'in, Rusya'dan, İran'dan, Yemen'den gelen ve kendisinden icazet alan talebeleri olduğu bilinir. Tekkesi dolup taşar. Tasavvufa girmek isteyen kadınlar da gelir giderlerdi. Muhammed Küfrevî hazretleri burada Müfti Emin Efendinin kızkardeşi Şirvan hakiminin kızı Seyyide Fatıma hanımla evlenir. Kadınlar da Fatıma hanım vasıtasıyla istifade eder. Muhammed Küfrevî hazretlerinin bu hanımdan Abdülhalik, Abdülbari, Abdülhadi ve Abdülbaki adında dört oğlu olur. Her biri ilim ve edep sahibi idiler. Muhammed Küfrevî hazretlerinin cinlerden de müridi vardı. Çok kerâmeti olmuştur.

Bereketli ve uzun bir ömür 1316 (m. 1898) yılında Bitlis'te hitama erer. Sultan II. Abdülhamid Han kendi şahsî parasından, Pir'in türbesini yaptırır. Türbesinin ön tarafındaki kapının üst kısmına “Kaf Be Sin Ayn He” (Kıtmirü babuke Sultan Abdülhamid Han) yazdırmıştır. Muhammed Küfrevî hazretlerinin çok talebesi vardı. En meşhurları kayınbiraderi Müfti Emin Efendi ile Alvarlı Muhammed Lütfi Efendi idi. Diğer halifelerinden bazıları şunlardır: Halife Süleyman; Halife Şeyh Salih; Halife Hasan, Halife Ramazan, Halife Ali, Halife Şeyh Fethullah, Halife Abdülhadi, Muhammed Zübeyr, Halife Yusuf, Halife Abdülhamid, Halife Zeynelabidin, Muhammed Mutkî, Halife Hasan Küçük, Abdülhamid-i Üsküdarî, Mahmud-i Erzincanî, Halife Numan, Molla Yusuf Kodî'dir.

Çok kerameti görüldü: Malazgirtli Halife Yusuf şöyle anlatır. “Bir gece dişim çok ağrıdı. Sızısından yerimde duramıyordum. Hanımı rahatsız ederim korkusuyla onun yanına da gidemiyordum. Gece yarısına doğru bir sandelyenin üzerinde uyuyakalmıştım. Rüyamda Muhammed Küfrevî hazretleri evime geldi. Ayağa fırlayıp karşıladım. Senin dişin mi ağrıyor, buyurdular. Evet Efendim, dedim. Aç bakayım, buyurdular ve ellerindeki ilaçlı bir pamuğu ağrıyan dişimin üzerine koydular. Sabah namazı için kalktığımda ağrıdan eser yoktu. Hanıma bak bakalım ağzımda ne var dedim. Hanım ağzımdaki pamuğu çıkardı. Dişlerim bir daha ağrımadı.”

Buyurdu ki: “Halis amel olmadan Allah'a yaklaşmak muhaldir.”, “Sünnet-i Seniyyeye tabi olmaktan başka Allah'a giden yol yoktur.” Allah'tan korkuyorum diyen kişi, günah işlemeye cesaret ederse en büyük felakettir. Hakikî bir mürşide tabi olmayan kişi, kendi nefsiyle tarikata adım attığında, ilk adım onu delalette götürür. Bir zât velî olduğu hâlde, her bir nefesinde kendisini muhasebeye çekmese, vilayet makamında kalması mümkün değildir. Mutlaka aldatılacaktır. Müslüman olarak ölmeye gayret et, seni Allah'a vasıl eden İslamiyet ipidir, yoksa Müslüman olmayan kişi, bütün cin insanlar kadar ibadet ederse, Allah'tan uzaktır, mel'undur. Eğer bir Müslüman kul, kainat kadar günah işlese bile, Allah'a karşı inancını kaybetmemişse, yine Allah'ın yanında ona bir pay vardır. O, kulun kurtuluş ümidi vardır. Sofi dünya ve ahiret kederinden müberra (uzak) olacak, kendisinde başkaları üzerinde bir meziyet görmeyecek. Sofilik üç ahlâk üzerinde bina edilmiştir:

 1- İhtiyaç olmadan yememek. 

2- Ona uyku galebe çalmadan uyumamak. 

3- İsraf etmemek.

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
İslam Alimleri Ansiklopedisi, Türkiye Gazetesi Yayınları