İstanbul'da yetişen âlim ve velîlerden. İsmi Muhammed Murad bin el-Hac Abdülhalim'dir. Muhammed Murad Nakşî; Mehmed Murad Nakşî veya Murad Molla olarak tanınır. Kendisinden bir asır önce yaşayan Muhammed Murad Buharî (Münzavî) ile isim ve meşreb benzerliği sebebiyle sıkça karıştırılmaktadır. Yine Murad Molla tekkesini yaptıran kazasker Murad Molla (vf. 1192/m. 1778) ile de karıştırılmıştır. Seyyiddir. 1203 (m. 1788) senesinde İstanbul'da Çarşamba semtinde doğdu. 1264 (m. 1847) senesinde vefat etti. Kabri İstanbul'da Çarşamba semtinde tekkesi yanında kurduğu Darü'l-Mesnevî bahçesindedir. Babası Şeyh Abdülhalim el-Ahıskavî en-Nakşibendî'dir.
Beş yaşında iken Mehmed Himmet Efendi mektebine başlayıp Kur'an-ı Kerim okumayı öğrendi. Yedi yaşında Kur'an-ı Kerim'i ezberlemeye başladı. On yaşında hıfzını bitirdi. Hıfzını tamamlayınca babası o devrin İstanbul'da bulunan kıraat âlimlerini davet edip Sultan Selim Camii'nde hatim duası yaptırdı. Üç gün müddetle cemiyetler tertip edildi. Ziyafet verildi. Bundan sonra Hace Ahmed Efendi'nin mektebinde iki sene secavend, tecvid ilmihal öğrendi. Birgivî Şerhi ve benzeri kitapları okudu. Oniki yaşında Bolulu Hacı Halil Efendi'den Arapça öğrenmeye başladı. Sarf ve nahiv öğrenip İzhar kitabını okudu. Sonra Şeyh Yahya Efendi'den Molla Camî hazretlerinin Kafiye Şerhi'ni( Molla Camî kitabını) okuyup tamamladı.
Bu hocasından mantık ilminde İsagucî, Tasavvurat kitaplarını da okudu. Bu kitaplardan bazılarını başka hocalardan da okuyup tamamladı. Yine Meşarikü'l-Envar, İbn-i Melek, Şerh-i Akaid kitablarını ders almak suretiyle okudu. Bu sırada onsekiz yaşında idi. Farsçadan da Tuhfe-i Vehbi, Pend-i Attar, Gülistan, Bostan kitablarını Divan-ı Hafızı Şirazî'den bir miktar okudu.
Bu tahsilinden sonra Eyüb Sultan semtinde Abdullah Kaşgarî'nin halifesi Salih Afif Efendi'den de ders alıp bazı kitapları ondan okudu. Bu kitaplar arasında Mesnevî-yi Şerif de vardı.
Tasavvufta ise Nakşibendiyye yolunun rehberlerinden Gülhane'deki Zeyneb Hatun Camii'nde ikamet eden ve daha sonra Üsküdar Selimiye Tekkesi'ne şeyh olan Şeyh Nimetullah Efendi'ye talebe olup sohbetlerinde ve derslerinde bulundu. Bu hocasından Mişkatü'l-Mesabih ve büyük İslam âlimi İmam-ı Rabbanî hazretlerinin İslam dünyasında meşhur ve emsalsiz kitabı Mektubat-ı Şerif'i okudu. Yine Vaiz Muhammed bin Muhammed Şeyh Coşkun'dan kıraat-ı seb'a ve kıraat-ı aşereyi okudu. Onun vefatı üzerine meşayıhü'l-Kurra Eyyüb Sultan Camii baş imamı ve Sultan Ahmed Camii Cuma vaizi El-Hac Abdullah Efendi'de devam etti. 1230 (m. 1814) senesinde başlayıp iki buçuk sene müddetle İmamzade Hafız Mehmed Es'ad Efendi'den Taftazanî'nin Akaid-i Nesefî Şerhi'ni, Haşiye-i Hayalî, Kadi-Mir, Muhtasarü'l-Müntehi kitapları ve Şifa-ı Şerif, Dürer, Mutavvel, Hulasatül-Hisab, Menar Şerhi İbn-i Melek gibi kitabları okudu. 1240 (m. 1824) senesinde Regaib gecesinde devrin meşhur yirmi âliminden meydana gelen bir heyet huzurunda ve kalabalık bir cemaat önünde icazet aldı. Kendisi de zamanla yetiştirdiği talebelere icazet vermiştir.
Bolulu Seyyid Nu'man Efendi, Yemenicizade Seyyid Hafız Mehmed Efendi, Seyyid Hafız Mehmed, Hafız Necib Efendi ve Hafız Ömer Derviş Hasan meşhur talebeleridir.
Eserleri: Osmanlı sultanlarından Üçüncü Selim Han, Dördüncü Mustafa Han ve Gazi İkinci Sultan Mahmud Han devirlerini yaşamış bir âlim olup kıymetli eserler yazmıştır.
1- Hülasatü'ş-Şüruh: Mesnevî şerhi olup altı cilttir.
2- Müzilü'l-hafa Şerh-i Tuhfe-i Şahidî: Şahidî İbrahim Dede'nin yazmış olduğu manzum lügatin şerhidir. Sultan Abdülmecid'e takdim edilmiştir. Eser 1256'da İstanbul'da basılmıştır.
3- Şerh-i kasaid-i Mevlana Şevket: Mevlana Şevket Buharî'nin (vf. 1111/m. 1699) İmam Musa Kazım'ın kabrinde söylediği şiirin şerhidir. 1291'da İstanbul'da basılmıştır.
4- Muinü'l-Vaizin: Aynı zamanda Cuma vaizi olan Murad Nakşî Efendi'nin vaazlarını ihtiva eder. Arapça olup ellidört bölümden oluşur. Eser 1289'da İstanbul'da basılmıştır.
5- Ma Hadar: Feridüddin Attar'ın Pendname'sine yazdığı şerhtir. Abdülmecid Han'a takdim edilmiştir. Eser 1286'da İstanbul'da basılmıştır.
6- Kavaid-i Farisî (veya Emsile-i Muhtelife bi-Lisan-ı Farisiyyat): Mustafa bin Ebu Bekr Sivasî'nin Mefatihü'd-dürriye adlı eserinin tercümesidir. 1251'de İstanbul'da basılmıştır. Üzerine çeşitli şerhler yazılmıştır.
7- Divan: Klasik divantarzında tertip olunmuştur. Bir na't ile başlamıştır. Ancak içinde geçen zatlar hakkında bilgi vermesi bakımından bir tezkireyi de andırmaktadır. Eser 1873'te İstanbul'da basılmıştır.
8- Vekayiname: 1261 (m. 1845) yılına ait hadiseleri anlatır. Esere hamdele ve salveleden sonra Darü'l-Mesnevî'nin açılışı ile başlar. Açılışa sultan Abdülmecid Han da katılır. Sonra o sene devrin önemli hadiseleri anlatılır.
9- Gencine-i Mearif-Dîvanı Saib: Saib Tebrizî'nin Divan'ındaki ondört gazelin şerhidir.
10- Mesmuat: Birkaç müridi tarafından derlenen eser, Murad Molla'nın sohbet ve vaazlarından nakiller içermektedir.
11- Mektubat: Arapça mektupları ihtiva eden risaleyi Mehmed İsmet adlı müridi derlemistir.
Murad Molla Dergahı'nda şeyhlik yaptı. Sultan Ahmed Camii'nde vaaz verirdi. Tekkenin yanında bir Darü'l-Mesnevî yaptırdı. Burada Mesnevî okuttu. Farsça bilgisi çok derindi. Devrinin ileri gelenlerine çok tesirli olmuştur. Ayrıca şairdi. Cevdet Paşa, Murad Molla Tekkesi'nin her kesimden insanla dolup taştığını, kendisinin de zaman zaman oraya gittiğini; tekkede her türlü ilmin okutulduğunu, Şeyh Murad Molla'nın da haftanın belirli vakitlerini Mesnevî-i Şerif derslerine ayırdığını, diğer zamanlarda da çesitli ilimlerle meşgul olduklarını dile getirmektedir.
Yine Cevdet Paşa'nın bildirdiğine göre, Şeyh Murad Molla, istidadı yüksek bir kişi kendisine intisap etmek istediğinde tevazu göstererek, “Bu bizim işimiz değil.” diyerek o istidat sahibi kişiyi Kuşadalı İbrahim Efendi'ye göndermektedir.
Kimseden çekinmezdi. Şöyle anlatılır: Bir gün camide vaaz ederken bütün heyet-i vükela (bakanlar) mevcut olduğu halde şöyle der: “Bir deli gavur vardır, bir de gavur delisi vardır. Deli gavur bizim bakkaldır. Francalanın bayatını, peynirin bozulmuşunu, hülasa her şeyin fenasını verir. Ben onu çağırırım bir güzel tekdir ederim. Heman yola gelir. Bir müddet böyle gider. Yine işi bozunca yine tekdiri yiyip düzelir. Gavur delisi ise Evkaf Nazırıdır ki camilerin kandilleri yağı parasından çalar!” demekle orada hazır bulunan Evkaf Nazırı ne tarafa gizlenip nasıl savuşabileceğini bilemez. Diğer, bakanlar suskun kalır.
Kaynaklarda Muhammed Murad Nakşibendî'nin iki yönünü işaret edilmektedir. Öncelikle ilmî kişiliği, ikincisi tasavvufî kimliği ve edebî kişiliğidir. Bu çevrede verdiği vaazlar, nasihatlar, bunların halk ve devlet erkanı üzerinde verdiği derin etki üzerinde durulmaktadır. Kaynaklar onun tasavvufî kimliğini ön plana çıkartmış, şiirlerinin edebî değeri üzerinde durmamıştır. Divan'ında klasik şiirimizden ziyade tasavvufî bir şiir vadisinde olduğunu görmekteyiz.
Bu Divan baştan sona kadar kaside şeklinde, fakat bu şeklin hususîyetini teşkil eden nesib, veya teşbih, girizgah kısımlarını içine almayan, yalnız medhiyelerden ibaret şiirleri ihtiva etmektedir. Divan'ı tasavvuf büyüklerine yazılmış şiirlerden müteşekkildir. Arapça ve Farsça'yı çok iyi bildiği kullandığı kelimelerden anlaşılmaktadır.
Eserlerinde sık sık başvurduğu anlatım özelliklerinden biri, herhangi bir konu üzerinde durulurken okuyucudan gelmesi muhtemel soruların o anda cevaplandırılmasıdır. Eserlerinde dikkat çeken bir başka husus şahısları ele alırken karşılaştırma yapması, siyasî ve sosyal hadiseleri güncel unsurlarla birleştirmesidir.
Buyurdu ki: “Dünyada ve ahirette selameti isteyen kimse önce bedenini sıhhatli tutup, ihtiyacından fazla şeyleri kazanmak için haddi aşmamalıdır. Kendine her ne muamele yapılırsa başkasına da o muameleyi yapmalıdır. Bu nasihatı kabul eden kimse dünya ve ahirette selamet bulur.”
“İlim ve marifet ehli şöyle tenbih etmişlerdir: Üç kimse ile arkadaş olup sohbet et. Birincisi, ilim ehli ve hüner, sanat sahibi olan kimselerle arkadaş ol. Dünya ve ahiret saadetine kavuşman kolay olur. İkincisi, güzel ahlâk sahibi kimselerle arkadaş ol. Çünkü böyle kimseler dostun ayıbını görmemezlikten gelerek örterler ve bu ayıbını nasihatla, düzeltirler. Bu hususta çok gayret gösterirler. Üçüncüsü; kötü niyetli olmayan, dünyaya düşkünlük göstermeyen, sadık ve ihlaslı olan kimseler.
Şu üç sınıf kimseden de sakınmak lazımdır: Birincisi, fısk ve fücur ehli olup, günah işleyen, nefislerine uyup Allahü tealanın emrinden çıkan kimselerdir. Bunlarla arkadaşlık ne dünya rahatı kazandırır ne de ahirette rahmete kavuşturur! İkinci grup, yalancı ve hain olanlardır. Bunlarla dostluk acı azaba ve felakete sebeb olur. Senden başkasına, başkasından sana söz taşır... Üçüncü sınıf, ahmak olanlardır. Bunların sözlerine itimat edilmez. Ne fayda sağlayabilirler ne de bir zarara mani olabilirler. Hayırlı gördükleri şer, faydalı gördükleri zararlıdır. Zararlı gördükleri faydalıdır.”
“Şu hususlar iyi bir Müslümanın vasıflarındandır. Allahü teala mealen; “Mü'minler ancak kardeştir.” (Hucurat Suresi-13) buyurdu. Mü'minin itikadı doğru olmalıdır. Kendi nefsi için ne muamele yaparsa Müslüman kardeşleri için de aynı muameleyi yapmalıdır. Devamlı taat üzere bulunup günahlardan sakınmalıdır. Doğru sözlü ve yalandan uzak olmalıdır. Hayra koşmalı ve hayra teşvik edici olmalıdır. Çok merhametli ve şefkatli olup her hususda adaletten ayrılmamalıdır. İslamiyetten asla ayrılmamalı, ahdinde sağlam ve vadinde doğru olmalıdır. Hayır işleri tehir etmemeli ve değiştirmemelidir. Her hususda insaflı olmalı Allahü tealanın her şeyi bildiğini aklından çıkarmamalıdır. Allahü teala herşeye kadirdir. Yumuşak huyluluğunun yanında şüphe ve tereddütten kurtulmuş bir kalbe sahib olmalıdır. Salih ve başkasının iyiliğine çalışan iyi kalbli bir kimse olmalıdır. Allahü teala mealen; “Kim salih amel işlerse (sevab) kendinedir.” (Fussilet suresi: 46) buyurdu. Gururlu olmamalı ve ibadeti dünya menfaati için yapmamalı. Dostlar için iyi niyetli olup her feyzini Allahü tealadan bilmeli...”
“Evvela malum ola ki, dervişten murad dünyayı terk eden ve Allahü tealanın yoluna giren kimsedir. Yoksa bizim gibi bir alay nefsine tabi olan ve şöhret peşinde koşan kimseler değildir.”
“Ticaretten geri kalırım diye erken gitmekte bir fayda yoktur. Belki ibadetten geri kalmak yanına kalır. Zira rızık ezelde maksumdur (takdir edilmiştir). Erken gitmiş ol geç gitmiş ol, ne i'tâ edecekse (verecekse) Cenâb-ı Hak onu i'tâ eder (verir). Erken gitmek ile fazla mal ele girmez.”
“Âmin” Allahü tealaya dua edenin duasının sonunda söylediği şümullü bir duadır. Duamızı kabul eyle Allah'ım, mânâsınadır.”
“İnsan her işte İnşallah demelidir. İnşallah, kalbin Allah'dan gafil olmaması demek olup kalbin O'ndan gafil olmaması, İnşallah'ın söylenmiş gibi kabul edildiğine delalet eder.”
O SÖZLERE YAZIK
Bir sabah Muhammed Murad Nakşibendî tekkesinden çıkmış. Bir işe gitmek üzere Fatih Çarşısından geçiyormuş. Kibardan lakin cahil biri Şeyhin geçtiğini görünce hemen önüne çıkıp selam verdikten sonra; “Peygamber Efendimiz Hanefî mezhebinden mi idi? Yoksa Şafiî mi?” diye sormuş. Murad Molla, adamın kılığına kıyafetine bakıp onun hâline merhamet etmekle, orada bulunan meşhur, gayet temiz ve nazif helvacı dükkanına girmiş. Orada o adamı karşısına oturtarak mezheplerin nasıl ortaya çıktığını uzun uzun anlatıp Peygamber Efendimiz zamanında mezhep olmadığını izah etmiş. Uzun uzadıya tafsilat vermiş. En nihayet o adam: “Ha şimdi anladım! Ben Peygamberimiz, Şafiî mezhebinde sanıyordum, meğer Hanefî imiş!...” demesiyle Murad Nakşibendî Efendi birden bire dükkandan dışarı fırlayıp; “Eyvah benim zahmetime söylediğim o kadar sözlere yazık!” diye o adama lakırdı anlatmak için zayi ettiği zamana teessüfler ederek yürümüş.
“Yetimi ağlatmak büyük günahlardandır. Nitekim bu günahın işlenmesi, Arşın titremesine neden olacak kadar büyüktür.”
“Bir kul ne kadar çalışırsa ve Allah'ın yolunda ne kadar ibadet ederde Allahü teala o kulu daha fazlasına muvaffak eder.”
“Kul her an imanını taze tutmakla mükelleftir. İmanın taze tutulması ise, dil ile değil kalbin tasdikiyle Kelime-i Şehadetten geçer.”
“Allah'a şükretmek, her kulun boynunun borcudur; yani her kula farzdır.”
“Bu dünyada kim ne işlerse karşısına o çıkar. Nitekim iyiliğin bedeli iyi, kötülüğün bedeli de kötülüktür. Kişi hayır işlerse hayırla, şer işlerse şerle karşılaşır. Ayrıca insanoğluna bazı nesneler hayır görünse de o onun için şerdir, bazı şer görünen nesneler ise o kimse için hayırlıdır. Hayır ve şer, Allah'ın kazasındandır. Bu sebeple musibetlere sabredip Allah'a dua eden için şer bir durum hayra dönebilmektedir.”
“Allah yolunda can feda ederek şehitlik mertebesine erişenler, Allah'tan ceza gününde canlarına bedel olarak tekrar şehit olmayı dilerler. Çünkü Allah yolunda ölmenin lezzeti o denli büyüktür.”
YA RESULALLAH
“Vücûdun âlemine oldu rahmet yâ Resûlallah, Husûsa ins ü cinne mahz-ı ni'met yâ Resûlallah. Kapunda bende olmak halka sultân olmadan yeğdir, Senün kulluğun oldu ayn-ı devlet yâ Resûlallah. Var ise cennet-i a'lâda âşık iftirâkunla, Bilir dûzah değildir âna cennet yâ Resûlallah. Ne etsin cenneti âşık değişdi habbeye âdem, Ne kadri var ki olsun câna minnet yâ Resûlallah. Hemân ancak murâdı âşıkānun vech-i pâkindür, Bulur kand-i lebinden cân-ı lezzet yâ Resûlallah. Değişse aşk-ı pâkün bir kişi dünyâ vü ukbâda, Bu fevkında olmaz ayn-ı gaflet yâ Resûlallah. Kovarsân da döğersen de derk-i terk eyleyüp gitmez, Akl geçer oldu kapunda kul oldum yâ Resûlallah”.