Adıyaman'da yetişen son devir şeyhlerinden. 1348 (m. 23.03.1930) yılında Siirt'in Baykan ilçesine bağlı Siyanüs köyünde dünyaya geldi. Annesi Fatıma hanımdır. Babası Abdülhakim el-Hüseynî ve dedeleri ilim ehli olup, Peygamber Efendimizin nesebinden gelen seyyidlerdir.
Dedesi Seyyid Muhammed medreselerde yetişmiş çok büyük bir âlimdi. Hüsn-ü hat sanatında çok mâhirdi. Muhammed Ziyaeddin'e intisab etmiş, Nakşibendi halifesi olarak icazet ve hilafet almıştı. Muhammed Raşid Efendi daha çok “Seyda” ve “Sultan hazretleri” ünvanlarıyla anılmış ve tanınmıştır. 2 yaşlarında iken Seyyid Maruf vefat edince ailesi Siyanüs köyünden Taruni köyüne taşındı. Burada 13 sene kaldılar. Daha sonra babasının mürşidi Ahmed-i Haznevî'nin izniyle Bilvanis köyüne hicret ettiler.
Bilvanis köyünde 6 sene kaldıktan sonra Bitlis'in Kasrik köyüne taşındılar. Burada 11 sene kaldıktan sonra Siirt'in Kozluk kazasının Gadir köyüne hicret ettiler. Burada iken vatanî vazifesini önce acemi birliği olan Manisa'da, sonra Diyarbakır'da tamamladı. 9 sene kaldıkları Gadir'den hayatının sonuna kadar ikamet edecekleri Adıyaman ilinin Kahta kazasının Menzil köyüne yerleştiler.
İlk ilim hayatına babasının yanında başladı. Babasından sonra güneydoğuda meşhur olan molla Muhyiddin, molla Nasır, molla Ramazan ve molla Abdülbaki'den sarf, nahiv, mantık, belagat gibi âlet ilimlerinin yanında tefsir, hadis ve fıkıh dersleri aldı. Şeyh Abdülhakim Hüseyinî'nin oğlu olması münasebetiyle ilim öğrenip talebe yetiştirmenin yanında, tekke hizmetleriyle de meşgul oldu.
Ömrü üç devreye ayrılabilir. Birinci devre, 1968 yılına kadar olan ilimle meşguliyet. İkinci devre, 1968/1972 yılları arasında devam eden tekke hizmeti. Yani babasının misafirlerinin ihtiyaçlarını karşılamak için hem bedenen hem de ilmen onlarla alâkadar olma. Üçüncü devre, 1972 de şeyhi ve babasının vefatından sonra onun vasiyetleri ve işaretleriyle başlayıp, 1414 (m. 22.10.1993)'de vefatına kadar devam eden irşad faaliyeti.
İrşad merkezi, Adıyaman ilinin Kahta kazasına bağlı Menzil köyünde olmuştur. Tarikat silsilesi, babası Seyyid Abdülhakim Hüseynî, Ahmed el-Haznevî, Muhammed Ziyaeddin, Fethullah Verkanisî, Abdurrahman Tağî, Sıbğatullah Arvasî, Seyyid Taha vasıtasıyla, Mevlana Halid el-Bağdadî'ye kadar ulaşır. Muhammed Raşid Efendi, Allahü tealanın kıyamete kadar açık tuttuğu tövbe kapısından herkesi tövbeye davet etti. Duası, niyazı bereketiyle binlerce insan tövbekar oldu.
Yurt içinden ve yurt dışından ziyaretçi akınına uğraması sebebiyle, 1983 yılının mart ayında Gökçeada'da mecburî ikamete tabi tutuldu. On sekiz ay süren Gökçeada'daki sürgün hayatı, çok sıkıntılı ve zahmetli oldu. Bu zaman zarfında sadece akrabaları ve yakın birkaç talebesinden başka kimseyle görüştürülmedi. Sonra Gökçeada'den Ankara'ya nakledilip 16 ay gözetim altında tutulduktan sonra, tekrar irşad merkezi olan Menzile dönmesine müsaade edildi. Üç yıl süren bu sıkıntılı dönemde dahi talebelerinin eğitim ve irşadını aksatmamaya imkan nisbetinde gayret gösterdi. Menzile dönmesine müsade edilmesinden sonra, mecburî ikametten önce olduğu gibi tebliğ ve irşad hizmetlerine devam etti. 1990 yılının Ramazan bayramında ziyaretçileriyle bayramlaşırken zehirli bir enjektörle kendisine suikast yapıldı. Vücuduna şırınga edilen zehir sebebiyle uzun süre ızdırap çekti.
Şeker, damar sertliği, tansiyon ve romatizma hastalıkları nedeniyle uzun yıllar tedavi gören Seyda hazretleri vefatından bir yıl önce ayağı kırılmış çektiği ızdıraplarına bir yenisi eklenmiş, fakat irşad faaliyetleri kesintisiz devam etmiştir. Romatizma sebebiyle her yaz gittiği Afyon'daki kaplıcalardan Ankara'ya dönüşünden bir kaç gün sonra 22.10.1993 Cuma günü cuma namazından iki saat sonra 63 yaşında Rahmet-i Rahmana kavuşmuştur. Vefat haberini alan on binlerce bağlısının katılımıyla ertesi gün Menzilde babasının yanı başında toprağa verilmiştir.
Muhammed Raşid Efendi'nin en belirgin vasfı sabır, tevazu ve hilimdi. Kendisi hiçbir zaman hiç kimseye karşı kırıcı bir harekette bulunmamış, kin duymamıştır. Binlerce kişi etrafında pervane olurken kendisinde kibir ve kabalıktan eser görülmezdi. Dine aykırı olmadığı takdirde kimseye şunu yap veya yapma demezdi. Günahkar veya itaatsiz demeksizin herkese karşı güler yüzlü ve güzel ahlâklıydı. Kalbi takva madeni ve ilahi aşk menbaı idi. O her işini Allah için yapar, Allah için sever, Allah için kızardı. Nefsi ve dünya adına bir hesabı, ilahî rızanın dışında gizli bir hedefi yoktu. Yanına gelenlerde çok hızlı ahlakî değişim görülürdü. Ziyarete gelenlere sanki insanlar onun yanına değil de başka bir sebeple toplanmışlar gibi davranırdı.
Hizmet etmeyi ve hizmet edeni çok severdi. Bizzat çorbanın ateşini yakar, sufilere çorba taşır, misafirleri yemek yemeden ve ağırlamadan geri yollamaz, sufiler yemek yemeden kendisi yemezdi. Misafirperverliği o derecedeydi ki hanelerinde hizmet eden erkek olmadığı taktirde kendisi bizzat ikramda bulunurdu. Ayrıca çalışkanları çok sever, her işte bizzat çalışanlara yardımda bulunurdu. Herkese anlayışına ve aklına göre hitap ederdi. Yoksul kişilerle konuşur, hâl ve hatırlarını sorar, ihtiyaçları varsa hallederdi. Kendilerine karşı yapılan bir haksızlıkta fitne çıkmasın diye hakkından vazgeçer, hadiseye sabrederdi. Talebeyken yabancı köylerde açlıktan rengi değişir ben açım demez, sabrederdi. Zulme uğradığında şikayette bulunmazdı.
Çocuk yaşlardayken arkadaşlarıyla oynamıyor, büyükler gibi davranıyor. Annesi “Arkadaşlarınla niye oynamıyorsun” diye sorunca “Benim boş ve faydasız işlerden keyfim gelmiyor” diyordu.
Muhammed Raşid Efendinin meşreb ve irşadı üç bölümde incelenebilir: Tövbe, ilim, zikir. Seyda hazretlerinin âdetleri şöyle idi. Talebeleri ile önce elele tutuşup biat etmek suretiyle tövbe telkin ederdi. Fazla kalabalıktan dolayı tek tek tövbe zor olup, vakit yetmediği için iki elini uzatarak, insanlara grup grup tövbe veriyordu. İlimle meşgul olan kimse dünyada en güzel iş ile meşgul oluyor. İlim olmadığı zaman cehalet olur. Sultan Abdülhamid arif-i billah idi. Başa geçer geçmez memlekette talebe yetiştirme seferberliği başlattı.
Seyda hazretleri camiye ve cemaata çok bağlıydı. Hasta olduğu zamanlarda dahi cami ve cemaatı terk etmez bazan inler gene camiye gelirdi. Farz ve vacib ibadetlerinin dışında nafile ibadetlere, bilhassa geceleyin yapılan amellere çok önem verir, sufilere gece namazına kalkmayı tavsiye ederdi. Vitr namazını gece teheccüd namazıyla birlikte kılardı. Kuşluk namazını normalde dört, Ramazan ayında sekiz rekat kılardı. Gecenin çok az kısmını uyku ile diğer zamanını güneş doğuncaya kadar ibadetle ihya ederdi. Ramazan ayında amelini arttırır, gece ve gündüz olmak üzere günde 2 defa tesbih namazı kılardı. Ramazanın son on günü gecesinde uyumayarak, Kadir Gecesine vasıl olmaya çalışırdı. Diğer zamanlar günde bir cüz Kur'an-ı Kerim okurken, bunu Ramazan ayında iki günde bir hatim indirmeye kadar fazlalaştırırdı. Ramazan ayı orucu dışında Şevval ayı orucunu, Arefe günü orucunu ve Muharrem orucunu hiç terk etmezdi. Gelen herkesle ilgilenir, güler yüz gösterirdi. Kendine karşı yapılan haksızlıklara ses çıkarmaz, kendi hakkından vazgeçerdi. Hatta kendisine suikast yapan kişiyi bile affetmişti. Veda sohbetinden sonra dinleyenlere “sizi ayakta tuttum, yoruldunuz, hakkinizi helal ediniz” demiştir.
Zikir telkini: Seyda üç türlü zikir telkin ederdi: 1. Kalb zikri.... 2. Letaif zikri.... 3. Nefy u isbat zikri....
Şeyda hazretleri Seyyide olan Sekine Hanımla evlenmiş ve bu evlilikten Seyyid Fevzeddin, Seyyid Abdülgani, Seyyid Taceddin, Seyyid Mazhar, Seyyid Abdurrakib isimli oğulları ile Hasme, Muhsine, Hasibe, Rukiye, Münevver, Mukaddes, Mümine ve Hediye isimli kızları dünyaya gelmiştir. Muhammed Raşid efendinin vefatından sonra altı halifesi bugün irşad ile meşgul olmaktadır (2015).
Bir talebesi şöyle anlatır: Genellikle teveccüh olduğu günlerde çay verilirdi. Bir sabah Seyyid Muhammed Raşid hazretleri demlenmiş çay ve şeker getirip bana verdi. Herkese üçer bardak dağıtmamı emretti. Ben bu çay, bu kadar insana yetmez diye içmeyip sonunu bekledim. Baktım ki herkes üçer bardak çay içti. Sıra bana geldiği zaman soğumuştur diye gönülsüz olarak aldım. Baktım ki, çay ocaktan yeni inmiş gibi sıcak. Demliğe baktım daha yarı bile olmamış, şeker de aynı. Bu hâlleri görünce ehlullahın kadir ve kıymetini bilip edepli olmaya gayret ettim.
Yine bir talebesi anlatır: Birgün Menzil'e gidiyorduk, varmamıza kırk dakika vardı, o sırada akşam oldu. O sıralarda Seyda hazretleri akşamla yatsı namazı arasında sohbet ediyor, biz de kitap hâline getirmek için banda alıyorduk. Bir an önce sohbete yetişmek için arkadaşlardan rica ettik, Şeyda hazretlerinden himmet isteyin de vaktinde varalım, diye. Gerçekten sohbet yeni başlarken köye vasıl olduk ve banda aldık. Ertesi gün Diyarbakır'a geri dönerken arabanın kilometre saatine gözüm takıldı. Her zaman Diyarbakır çıkışı kadranı sıfırlardım, kaç kilometre yaptığımı bilirdim. Daima 152 kilometre olarak ölçerdim, fakat bu defa 142 kilometreyi gösteriyordu. Gösterge mi bozuldu diye düşündüm fakat Diyarbakır'a dönüşte yine 152 kilometre kat ettim. Demek kilometre kadranı bozulmamış, onların himmetiyle yol 10 kilometre kısalmıştı.
Muhammed Raşid Efendi, Afyonda iken sevenlerine son bir sohbette bulundu. Bir nevi veda olan bu sohbetinde buyurdu ki: Allahü teala bize 3 büyük nimet bahşetmiştir. Bu nimetlere çok şükür etmemiz lazımdır. Bu nimetlerden; oruç tutmak, zekat vermek, namaz kılmak Allahın bizlere bahşettiği en büyük nimetlerdendir. Allahü tealanın nimetlerinden birincisi ve en önemlisi, bizleri Müslüman olarak yaratmasıdır. Müslümanlar için Cennet'i ve içindeki çeşitli nimetleri yaratmıştır ve ebedî olarak orada kalacaklardır. Bizim de bu nimete karşılık ibadetlerimizi arttırmamız gerekir. Allahü teala isteseydi bizi Müslüman değil de kafir olarak da yaratabilirdi. Kafirler için ebedî Cehennem ateşi ve azabını hazırlamıştır. İnsan bir düşünecek olursa, bir mum alevine bile parmağını tutsa ateşin acısına dayanamaz. İnsan bilerek bir mum alevine bile parmağını tutmazken nasıl olur da ebedi ateş olan Cehennemlik amelleri işler, günahlardan kaçınmaz ve ibadet yapmaz? Bunu düşünerek ibadetlerimizi arttırmalıyız. Allahü teala için bütün dünyanın servetini vermiş olsaydık, Müslüman olmanın bedelini gene de karşılayamazdık.
Allahü tealanın bize sunduğu ikinci büyük nimet; bizleri en büyük ve en son peygamber Muhammed aleyhisselamın ümmeti olarak yaratmış olmasıdır. Nasıl ki, Muhammed aleyhisselam peygamberlerin en efdali, üstünü ise, ümmeti de ümmetlerin en üstünü olarak dünyaya gelmişlerdir. Hazreti Musa, Levh-i Mahfuza baktığı zaman orada Peygamber efendimizin hasletlerini büyüklüğünü, faziletini görünce; “Ya Rabbi; beni de Muhammed aleyhisselamın ümmeti olarak yaratsaydın, başka bir şey istemezdim.” buyurmuştur. Peygamber efendimiz buyurdular ki: “Benim ümmetimin âlimleri, Benî İsrailin peygamberleri gibidir. (Bu büyüklük bakımından değil, hidayet bakımındandır.)” Eskiden gönderilen peygamberlerin bir kısmı yalnız kendi aile fertlerini, bir kısmı yalnız kendi içinde bulunduğu kabilesini, bir kısmı da yalnız bulunduğu köyü irşad edebilmiştir. Peygamber Efendimiz ve varisi olan âlim ve evliyalar, mürşid-i kamiller ise daha fazla irşadda bulunarak daha çok kimselerin (insanların) hidayete ermelerine vesile olmuşlardır.
Allahü tealanın bize sunduğu üçüncü büyük nimet; Muhammed aleyhisselamın ümmetini son ümmet olarak yaratmış, bizleri de ümmetin en son kısımlarında yaratmıştır. Diğer ümmetler binlerce sene toprak altında (kabirde) yattıkları, ve günahkâr olanları daha fazla kabir azabı çektikleri halde, bu son ümmet az bir süre toprak altında yatacaktır ve günahkârlar için de azapları daha kısa olacaktır. Kabir azabı da çok kısa bir zaman sürecektir.
Peygamber Efendimiz miraca çıktığı zaman Allahü teala, Peygamberimiz ve ümmeti için her gün 50 vakit namazı farz olarak kılmalarını emrediyor. Peygamber efendimiz gökte Hazreti Musa'nın ruhaniyeti ile görüşüyor. Hazreti Musa, 50 vakit namazın çok olduğunu, ahir zaman ümmetine ağır geleceğini, Allahü tealadan bunu azaltması için niyazda bulunmasını Peygamberimize söylüyor. Resulullah efendimiz de tekrar Allahü tealanın huzuruna varıp, 50 vakit namazın ağır gelebileceğini, vakitleri biraz azaltması için niyazda bulunuyor. Allahü teala 20 vakte indiriyor. Resulullah efendimiz geriye dönerken tekrar Hazreti Musa ile karşılaşıyor. Hazreti Musa yine çok olduğunu, ümmetinin buna takat getiremeyeceğini söylüyor ve azaltması için tekrar Allahü tealanın huzuruna gitmesini söylüyor. Bu gidip gelmelerle 5 vakit namaza kadar indiriliyor ve her gün 5 vakit namaz kılmaları Muhammed aleyhisselamın ümmetine farz kılınıyor. Peygamberimiz, Musa aleyhisselamın ve diğer peygamberlerin bizzat kendileri ile değil, ruhları ile görüşmüştür. Tabi ki Allahın peygamberleri, dostları ölmez, yalnızca nakil olur, yer değiştirir. Onların himmeti, yardımı her zaman vardır.
Musa aleyhisselam, Ümmet-i Muhammed'in fazilet ve büyüklüğünü Allah katındaki değerini Levh-i Mahfuzda gördükten sonra: “Ya Rabbi; Muhammed aleyhisselamın ümmeti olamadım, ümmetini bari görenlerden olsaydım.” diye arzu ediyor. O arada İmam-ı Gazalî'nin ruhaniyeti oraya geliyor ve Musa aleyhisselam ile görüşüyor.
Musa aleyhisselam:
“Sen kimsin?” diye sorunca, İmam-ı Gazalî:
“Muhammed oğlu, Muhammed oğlu, Hamid oğlu Gazali'yim” diye cevap veriyor.
Bu cevap üzerine Musa aleyhisselam:
“Künyeni neden bu kadar uzun okudun? Yalnızca İmam-ı Gazalî deseydin yetmez miydi?” diyor.
İmam-ı Gazalî cevap olarak diyor ki:
Allahü teala ile, kelam konuşmaya gittiğin zaman sana kim olduğunu sorduğunda sen kendini tanıtırken; “elinde bastonu, sırtında kepeneği olan çoban Musa'yım” diye künyeni uzun kullandın, sadece Musa deseydin yetmez miydi? diye soru ile cevap veriyor.
Musa aleyhisselam, buna cevap olarak:
Ben Allahü teala ile biraz fazla konuşabilmek için künyemi uzattım, diyor. İmam-ı Gazali cevap olarak: Sen Allahü tealanın büyük peygamberlerindensin, Kelamullahsın, kitap gönderilenlerdensin. Onun için seninle daha uzun konuşma şerefine kavuşmak için künyemi uzattım diyor.
Allahü tealanın bizlere verdiği bu nimetlere layık olmak için çok çalışalım. Padişah ne kadar büyük olursa, hizmetçisi o kadar büyük olur. Hasan Basri çarşıya çıkmış, bir dükkana oturmuş. Bakmış ki bir adam çarşıda elini kolunu sallaya sallaya, gururlu bir şekilde durmadan geziniyor. Hasan Basri soruyor: “Bu kimdir, bu kadar gururlu ellerini kollarını sallaya sallaya yürüyor?” Orada bulunanlar: “Bu şahıs padişahın hizmetçisidir, onun için böyle yürüyor.” diyorlar.
Bunun üzerine Hasan Basri:
Ben de Sultanlar Sultanı Allah'ın kuluyum. Ben neden bu adamdan daha iyi yürümeyeyim dedi ve çarşının içinde ellerini, kollarını sallaya sallaya gururla bir müddet gezindi.
Bizim de çok çalışmamız, çok ibadet etmemiz lazım. Allahü teala; “İnsanları ve cinleri bana ibadet etsinler diye yarattım” buyuruyor. O'na layık olalım. Allahü teala; “Benim bildirdiğim hayırları yapın” buyuruyor. Allahü tealanın azabı gelmeden güzel amel yapın, onun için acele edin. Bir insan tek başına, yalnızken, günah işleme fırsatı olduğu halde, Allah'dan korkarak o günahı işlemezse, Allahü teala ona çok büyük ecir ve sevap yazıyor. O davranış (günahtan kaçış) onun için en hayırlı iştir. Bu durum imanın kemâle erdiğinin bir durumudur. Kalabalıktan çekinerek günah işlemeyen kişiye sevap yoktur, ama yalnızken ve elinden geldiği halde, yapabilecek durumdayken günah işlemeyene çok sevap vardır.
Bütün insanlar, hesapları görüldükten sonra bir kısmı Cennet'e, bir kısmı Cehennem'e girmek üzere ayrılırlar. Daha sonra ayrıldıkları yere gitmeden önce anne, baba, kız kardeşi hepsi birbirine sarılıp, vedalaşıp ayrılmaları 500 sene sürüyor. Vedalaşma bitince melekler geliyor ve “Vedalaşma sona erdi, artık yeter, ayrılın” diyor ve herkes hak ettikleri yerlere gönderiliyorlar.
Cehenneme gidenlere Allahü teala: “Ey insanlar ben size şeytana ibadet etmeyin, bana ibadet edin, bu gerçek yoldur, diye çok bildirdim.” “Ben bugün ağzınıza kilit vuracağım, ellerinizi, ayaklarınızı teker teker konuşturacağım”, buyurur. Orada hiçbir şey gizli kalmayacak, Allahü teala her şeyi görür, O'nun fazlı, ihsanı çoktur. İnsanın omuzlarında iki melek vardır, işlenen bir günahı, tövbe edilir diye, sağdaki melek, soldaki günah yazan meleğe 24 saat yazdırmıyor, 24 saatten sonra tövbe etmezse bir günah yazıyor. Sevap meleği ise her iyilik ve sevap için 10 ila 70 kadar sevap yazıyor, beklemeden hemen yazıyor. Bundan büyük nimet var mı?
Allahü teala kulunu affetmek için bir bahane arıyor. Madem ki Allah öyle istiyor, biz de gayret edelim. Dünya ile mağrur olmayalım, kandırılmayalım. Sufiler ayakta çok beklediler, onun için sohbetime burada son veriyorum. Cumaya kadar eve gideceğim. Allahü teala hepimizi affetsin inşallah.