Hindistan'da yetişen fıkıh âlimlerinden. İsmi Muhammed bin Muhammed Rebhamî'dir. Hayatı hakkında bir bilgi yoktur. Dokuzuncu asrın sonlarında vefat ettiği, yazmış olduğu Farisî kitaptan anlaşılmaktadır. Muhammed Rebhamî, Riyadü'n-nasıhîn ismindeki eserini, 835 (m. 1432) senesinde yazmıştır. Bu eserini; çeşitli tefsirler, akait, usul-i hadis, fıkıh, feraiz, kıraat, tasavvuf, tıp, nasihat kitaplarını okuduktan sonra onlardan faydalanarak yazmıştır.
Muhammed Rebhamî hazretlerinin 444 kitaptan topladığı Riyadu'n-nasihin kitabının kapak sayfası (sağda) ve ilk sayfası (solda). Kitap Hakikat Kitabevi tarafından İstanbul'da bastırılmıştır.
Riyadü'n-nasıhîn'in önsözünde okuduğu eserlerin sayısının dört yüz kırk dört olduğu bildirilmiştir. Bu kitap, 1402 (m. 1981) senesinde İstanbul'da Hakikat Kitabevi tarafından basılmıştır. Muhammed Rebhamî, Riyadü'n-nasıhîn'in önsözünde şöyle buyuruyor: “Bu eserimde, istifade ettiğim İslam âlimlerinin eserlerinin isimlerini zikrettim. Bu kitabımı okurken, anlaşılmayan bir şey veya bir yer olursa her bahsi, hangi kitaptan aldığımı bildirdiğim için o kitaba bakılabilir. Bu kitabımı, bir mukaddime, beş kısım ve bir hatime üzere tertip edip ismini, Riyadü'n-nasıhîn (Nasihat edicilerin bahçeleri) koydum. 835 (m. 1431) senesinde Sultan Ebu Muzaffer Şahruh zamanında yazdım. Allahü Teâlâ mülkünü ve saltanatını uzun eylesin. İslam dinine olan bağlılığı, temiz itikadı sebebiyle onun zamanında din yeniden revaç ve kuvvet buldu. Allahü Teâlâ ona iyi karşılıklar versin. Allahü Teâlâ tevfik ihsan eylesin. Yardımcımız olsun.”
Riyadü'n-nasıhîn'den bazı bölümler:
Namazın ehemmiyeti
Sahihayn ismi verilen din-i İslam'ın iki temel kitabında (Buharî ve Müslim'de) Cabir bin Abdullah'ın bildirdiği bir hadis-i şerifte, Resulullah; “Birinin evi önünde nehir olsa, her gün beş kere bu nehirde yıkansa, üzerinde kir kalır mı?” diye sordu. “Hayır, ya Resulallah!” dedik. “İşte beş vakit namazı kılanların da böyle küçük günahları affolunur.” buyurdu.
İbn-i Cevzî, El-Mugnî ismindeki tefsirinde buyuruyor ki: Ebu Bekr Sıddîk buyurdu ki: Beş namaz vakti gelince melekler der ki: “Ey Âdemoğulları kalkınız! İnsanları yakmak için hazırlanmış olan ateşi namaz kılarak söndürünüz.”
Müfessirlerin şahı Abdullah ibni Abbas diyor ki: Resul-i Ekrem'den işittim. Buyurdu ki: “Namaz kılmayanlar, kıyamet günü, Allahü Teâlâyı kızgın olarak bulacaklardır.”
Tefsir-i Mugnî şöyle yazıyor: “Büyüklerden biri şeytana dedi ki: “Senin gibi melun olmak istiyorum, ne yapayım?” İblis sevinip; “Benim gibi olmak istersen, namaza ehemmiyet verme ve doğru, yalan her şeye yemin et. Yani çok yemin et!” dedi. Bunun üzerine o kimse. “Hiçbir namazı bırakmayacağım ve artık yemin etmeyeceğim.” dedi.”
Zadü'l-mukvin kitabında diyor ki: “Eski âlimler yazmış ki beş şeyi yapmayan, beş şeyden mahrum olur: 1- Malının zekatını vermeyen, malının hayrını görmez. 2- Öşrünü vermeyenin, tarlasında, kazancında bereket kalmaz. 3- Sadaka vermeyenin, vücudunda sıhhat kalmaz. 4- Dua etmeyen, arzusuna kavuşamaz. 5- Namaz vakti gelince kılmak istemeyen, son nefesinde Kelime-i şehadet getiremez.”
Namaza devam, kalbin nurlanmasına ve saadet-i ebediyyeye kavuşmaya vesiledir. Sevgili Peygamberimiz; “Namaz nurdur.” buyurdu. Yani dünyada kalbi parlatır. Ahirette sıratı aydınlatır. Allahü Teâlânın dostlarına, namazda neler oluyor, muradlarına, namazda, nasıl kavuşuyorlar biliyor musunuz?
Hikaye: Horasan valisi Abdullah bin Tahir, çok adildi. Adamları birkaç hırsız yakalamış, valiye bildirmişlerdi. Hırsızlardan biri kaçtı. Heratlı bir demirci, Nişabur'a gitmişti. Bir zaman sonra evine dönüp gece giderken, bunu yakaladılar. Hırsızlarla beraber, valiye çıkardılar. Vali; “Hapsedin!” dedi. Demirci hapishanede abdest alıp namaz kıldı. Ellerini uzatıp; “Ya Rabbî! Günahım olmadığını, ancak sen biliyorsun. Beni bu zindandan, ancak sen kurtarırsın. Ya Rabbî! Beni kurtar!” diye dua etti.
Vali, o gece rüyada dört kuvvetli kimse gelip tahtını tersine çevirecekleri vakit uyandı. Hemen abdest alıp iki rekat namaz kıldı. Tekrar uyudu. Tekrar, o dört kimsenin, tahtını yıkmak üzere olduğunu gördü ve uyandı. Kendisinde, bir mazlumun ahı bulunduğunu anladı. Nitekim şiir:
Binlerce top ve tüfek, yapamaz asla,
Gözyaşının seher vakti yaptığını.
Düşman kaçıran süngüleri, çok defa,
Toz gibi yapar, bir Müminin duası.
Ya Rabbî! Büyük yalnız sensin! Sen öyle bir büyüksün ki büyükler ve küçükler, sıkışınca ancak sana yalvarır. Sana yalvaran, ancak muradına kavuşur.
Hemen o gece, hapishane müdürünü çağırıp; “Bir mazlum kalmış mı?” dedi. Müdür; “Bunu bilemem. Yalnız, biri namaz kılıp çok dua ediyor. Gözyaşları döküyor.” deyince onu getirtti. Hâlini sorup anladı. Özür dileyip; “Hakkını helal et ve bin gümüş hediyemi kabul et ve herhangi bir arzun olunca bana gel!” diye rica etti. Demirci; “Hakkımı helal ettim ve hediyeni kabul ettim. Fakat işimi, dileğimi senden istemeye gelmem.” dedi. Vali; “Niçin?” diye sorunca; “Çünkü benim gibi bir fakir için senin gibi bir sultanın tahtını birkaç defa tersine çeviren sahibimi bırakıp da dileklerimi başkasına götürmekliğim kulluğa yakışır mı? Namazlardan sonra ettiğim dualarla, beni nice sıkıntıdan kurtardı. Nice muradıma kavuşturdu. Nasıl olur da başkasına sığınırım? Rabbim, nihayeti olmayan rahmet hazinesinin kapısını açmış, sonsuz ihsan sofrasını herkese yaymış iken başkasına nasıl giderim? Kim istedi de vermedi? İstemesini bilmezsen alamazsın. Huzuruna edeple çıkmazsan, rahmetine kavuşamazsın.”dedi. Şiir:
İbadet eşiğine, kim ki bir gece baş kodu,
Dostun lütfu, açar ona, elbette binbir kapu.
Evliyanın büyüklerinden Rabia-i Adviyye, adamın biri dua ederken; “Ya Rabbî! Bana rahmet kapısını aç!”dediğini işitince; “Ey cahil! Allahü Teâlânın rahmet kapısı, şimdiye kadar kapalı mı idi de şimdi açılmasını istiyorsun?” dedi. (Rahmetin çıkış kapısı, her zaman açık ise de giriş kapısı olan kalbler, herkeste açık değildir. Bunun açılması için dua etmelidir!)
İlahî! Herkesi sıkıntıdan kurtaran yalnız sensin. Bizi dünyada ve ahirette sıkıntıda bırakma! Muhtaçlara, her şeyi gönderen, yalnız sensin! Dünyada ve ahirette hayırlı, faydalı olan şeyleri, bize gönder! Dünyada ve ahirette, bizi kimseye muhtaç bırakma! Âmin.
Cuma gününün fazileti
Allahü Teâlâ, Cuma gününü Müslümanlara mahsus kılmıştır. Cuma suresi sonundaki ayet-i kerimenin meal-i şerifi şöyledir: “Ey iman etmekle şereflenen kullarım! Cuma günü, öğle ezanı okunduğu zaman, hutbe dinlemek ve Cuma namazı kılmak için camiye koşunuz. Alış verişi bırakınız! Cuma namazı ve hutbe, size, başka işlerinizden daha faydalıdır. Cuma namazını kıldıktan sonra camiden çıkar, dünya işlerinizi yapmak için dağılabilirsiniz. Allahü Teâlâdan rızık bekleyerek çalışırsınız. Allahü Teâlâyı çok hatırlayınız ki kurtulabilesiniz!”
Namazdan sonra isteyen işine gider çalışır. İsteyen camide kalıp; namaz, Kur'an-ı Kerim, dua ile meşgul olur. Resulullah Efendimiz; buyurdu ki: “Bir Müslüman, Cuma günü gusül abdesti alıp Cuma namazına giderse, bir haftalık günahları affolur ve her adımı için sevap verilir.” Bir hadis-i şerifte buyurdu ki: “Günlerin en kıymetlisi Cumadır. Cuma günü, bayram günlerinden ve aşure gününden daha kıymetlidir. Cuma, dünyada ve Cennet'te Müminlerin bayramıdır.”
Bir hadis-i şerifte; “Cuma namazı kılmayanların kalblerini, Allahü Teâlâ mühürler. Gafil olurlar.”buyurdu. Yine bir hadis-i şerifte; “Bir kimse mâni yok iken, üç Cuma namazı kılmazsa Allahü Teâlâ, kalbini mühürler. Yani iyilik yapmaz olur.” buyurdu.
Ebu Ali Dekkak ölürken üç şey nasihat eyledi: “Cuma günü gusül abdesti alınız! Her akşam abdestli olarak yatınız! Her hâlinizle Allahü Teâlâyı hatırlayınız! Bir hadis-i şerifte Resul-i Ekrem; “Cuma günlerinde bir an vardır ki Müminin o anda ettiği dua reddolmaz.” buyurdu. Diğer bir hadis-i şerifte; “Cuma günü sabah namazından önce, “Estağfirullah el-azim ellezi lâ ilâhe illa hüvel hayyel kayyume ve etubü ileyh.” okuyanın bütün günahları affolur.” buyuruldu.
Bir hadis-i şerifte, Resul-i Ekrem; “Cuma namazından sonra yedi İhlas ve Muavvizeteyn okuyanı, Allahü Teâlâ, bir hafta kazadan, beladan ve kötü işlerden korur.” buyurdu. Cuma günü yapılan ibadetlere, başka günde yapılanların, en az iki katı sevap verilir. Cuma günü işlenen günahlar da iki kat yazılır. Bir hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Cumartesi günleri Yahudilere, Pazar günü nasaraya (Hristiyanlara) verildiği gibi, Cuma günü Müslümanlara verildi. Bu gün, Müslümanlara hayır, bereket, iyilik vardır.”
Kesb ve ticaret
Kesb, helal mal kazanmak demektir. Bütün ibadetlerin kabul olması, helal lokmaya bağlıdır. Hadis âlimi Ahmed bin Abdullah İsfehanî, Hilyetü'l-evliya kitabında diyor ki: “Büyüklerin çoğu buyurdu ki: ibadetler on kısımdır. Dokuz kısmı helal kazanmaktır. Bir kısmı da bildiğiniz bütün ibadetlerdir.” (O hâlde Müminler helal kazanmaya çalışmalıdır. Haramdan ve şüphelilerden kaçınmalıdır.)
Ebu Hüreyre buyurdu ki: “Resulullah'ın şöyle buyurduğunu işittim: “Allahü Teâlâ güzeldir. Yalnız güzel yapılan ibadetleri kabul eder. Allahü Teâlâ, Peygamberlerine emrettiğini, Müminlere de emretti ve buyurdu ki: Ey Peygamberlerim! Helal yiyiniz ve salih, iyi işler yapınız! Müminlere de emretti ki ey iman edenler! Sizlere verdiğim rızıklardan helal olanları yiyiniz!”
Resul Aleyhisselam sözüne devam ederek buyurdu ki: “Uzak yoldan gelmiş, saçı sakalı dağılmış, yüzü gözü toz içinde bir kimse, ellerini göğe doğru uzatıp dua ediyor. “Ya Rabbî!” diye yalvarıyor. Halbuki yediği haram, içtiği haram, gıdası hep haram. Bunun duası nasıl kabul olur?” Yani haram yiyenin duası kabul olmaz buyurdu. İşte haramı, helali, şüphelileri bilmeyen, bunları birbirinden ayıramayan, haramdan kurtulamayıp ibadetleri boşuna gider.
Abdullah bin Mes'ud buyuruyor ki: “Alış veriş, yani ticaret ilmini bilmeyen faiz yer.” İmam-ı Begavî, Mesabih kitabında bildiriyor ki: “Gasilü'l-melâike” adı ile şereflenmiş olan Hanzala'nın oğlu Abdullah, Resul-i Ekrem'in şöyle buyurduğunu nakletti: “Bile bile bir dirhem gümüş değerinde faiz yemek, otuz zinadan daha çok günahtır.”
Mal, Müminin yardımcısıdır. Çalışınız, helal kazanınız! Öyle bir zamanda bulunuyorsunuz ki muhtaç olursanız, dininizi verip alırsınız. Dini verip de yememek için alın teri ile yemelidir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
“Elinin emeği, alnının teri ile ye, dinini satıp yeme!”
“Helale, harama dikkat ederek çalışıp kazanan kimseyi, Allahü Teâlâ çok sever.”
“Bir dirhem gümüş kıymetinde haram alan kimseyi, yirmi beş bin sene Cehennem'de bırakacaklardır.”
Muhit kitabında diyor ki: “Açlıktan ölmek üzere olan kimse, ölmüş köpek ile başkasına ait koyun eti bulsa, ikisi de haram ise de başkasının malını yemeyip köpeği yemesi lazımdır. Köpek yok ise başkasının malını ölmeyecek kadar yiyebilir.”
Bir hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Bir zaman gelecek ki insanlar, yalnız malın, paranın gelmesini düşünüp helalini, haramını düşünmeyecekler.” O hâlde bir Müslüman, her aldığını, helal mi, haram mı düşünmeli, haram ise almamalıdır. Aldığı şeyde hakkı olanlara vermeyi, fakirlere, gariplere yardım etmeyi düşünmelidir. Çünkü insanların en iyisi, insanlara iyilik edendir. İnsanların kötüsü, insanlara kötülük edendir.
İnsan kazandığına kanaat etmeli, Allahü Teâlâ nın taksimine razı olmalıdır. Hadis-i şerifte; “Kanaat eden doyar.” buyuruldu. Allahü Teâlâ, beş şeyi, beş şey içine koymuştur. Bu beş şeyi alan, içindekine kavuşur: İzzeti, şerefi, ibadete; zilleti, sefaleti, günaha; ilmi, hikmeti, çok yememeye; heybeti, itibarı, gece namaz kılmaya; zenginliği, kimseye muhtaç olmamayı da kanaate tâbi kılmıştır.
Buharî'deki bir hadis-i şerifte buyuruluyor ki: “İnsanın yediklerinin en hayırlısı, iyisi, bileği ile kazanıp yediğidir. Allahü Teâlâ nın peygamberi Davud Aleyhisselam elinin emeği ile kazanıp yerdi.”
Farisî Tezkiretü'l-evliya kitabında diyor ki: “İbrahim bin Edhem hazretlerine; “Falanca yerde bir genç var. Gece gündüz ibadet ediyor. Vecde gelip kendinden geçiyor.” dediler. Gencin yanına gidip üç gün misafir kaldı. Dikkat etti. Söylediklerinden daha çok şeyler gördü. Kendinin soğuk, hâlsiz, habersiz, gencin ise böyle uykusuz ve gayretli hâline şaşıp kaldı. Genci, şeytan aldatmış mıdır, yoksa hâlis ve doğru mudur anlamak istiyordu. Yediğine dikkat etti. Lokması helalden değildi. “Allahü ekber, bu hâlleri hep şeytandandır.” deyip genci evine davet etti. Kendi lokmalarından bir tane yedirince gencin hâli değişip o aşkı, o arzusu, o gayreti kalmadı. Genç, İbrahim'e sorup; “Bana ne yaptın?” deyince; “Lokmaların helalden değildi. Yemek yerken, şeytan da midene giriyordu. O hâller, şeytandan oluyordu. Helal yiyince şeytan giremedi. Asıl, doğru hâlin meydana çıktı.” dedi. Haram yemek, kalbi karartır, hasta eder. Aynı kitapta Zünnun-i Mısrî hazretleri buyuruyor ki: “Kalbin kararmasının dört alameti vardır: 1- İbadetin tadını duymaz. 2- Allah korkusu hatırına gelmez. 3- Gördüklerinden ibret almaz. 4- Okuduklarını, öğrendiklerini anlamaz, kavrayamaz.”
Ebu Süleyman-ı Daranî buyurdu ki: “Helalden bir lokma az yemeği, akşamdan sabaha kadar namaz kılmaktan daha çok severim. Çünkü mide dolu olunca kalbe gaflet basar, insan Rabbini unutur. “Helalin fazlası böyle yaparsa, mideyi haram ile dolduranların hâli acaba nasıl olur?”
Sehl bin Abdullah-ı Tüsterî buyuruyor ki: “Yolumuzun esası üç şeydir: Helal yemek, ahlâk ve amelde Resul-i Ekrem'e tâbi olmak, her işi yalnız Allahü Teâlâ nın rızası için yapmaktır.”
Risale-i Kuşeyriyye'de şöyle yazıyor: İbrahim bin Edhem buyurdu ki: “Temiz ve helal ye de ister sabaha kadar ibadet et, ister uyu ve ister her gün oruç tut. İster tutma.”
Kimya-i se'adet kitabında şöyle yazıyor: “Bu dünya, ahiret yolcularının bir konak yeridir. İnsana burada yiyecek ve giyecek lazımdır. Bunlar ise çalışmadan ele geçmez. Her an mal kazanmak için uğraşan aldanmıştır. Hem ahiret için hazırlanmalı, hem de dünya ihtiyaçlarını kazanmalıdır. Fakat bunları da ahiret yolculuğuna lazım olduğunu düşünerek kazanmalıdır. Şiir:
Hırs peşinde bu yolda, çabuk koşan yorulur,
Halka tamah etmeyen, daim süruratta olur.
Hırs uğruna namusu, sakın elden çıkarma,
Zira kanaat eden, gerçekten zengin olur.
Sen dünyaya gelmeden kalem ne yazdı ise,
Fayda zarar hakkında, kaza neyse odur.
Senin rızık beratın, vaktinde yazılmıştır,
Ne kadar çabalasan, olacak olan olur.
Kendinin ve çoluk çocuğunun ihtiyaçlarını helalden kazanmak, kimseye muhtaç kalmamak, cihat etmektir. Birçok ibadetten daha sevaptır. Resul-i Ekrem bir sabah Eshab-ı ile konuşurken, kuvvetli bir genç erkenden dükkânına doğru geçti. Eshabdan bazıları; “Erkenden dünyalık kazanmaya gideceğine, buraya gelip birkaç şey öğrenseydi iyi olurdu.” deyince Resulullah Efendimiz; “Öyle söylemeyiniz! Eğer kimseye muhtaç olmamak ve ana, baba, çoluk çocuğunu da muhtaç etmemek için gidiyorsa, her adımı ibadettir. Eğer herkese övünmek, keyif sürmek niyetinde ise şeytanla beraberdir.” buyurdu.
Bir hadis-i şerifte; “Bir Müslüman, helal kazanıp kimseye muhtaç olmaz ve komşularına, akrabasına yardım ederse, kıyamet günü, ayın ondördü gibi parlak, nurlu olacaktır.” buyuruldu. Diğer hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
“Doğru olan tüccar, kıyamette sıddîklarla ve şehitlerle beraber olacaktır.”
“Allahü Teâlâ, sanat sahibi Mümini sever.”
“En helal şey, sanat sahibinin kazandığıdır.”
“Ticaret yapınız! Rızkın onda dokuzu ticarettedir.”
“Kendini başkasından sadaka isteyecek hâle düşüreni, Allahü Teâlâ yetmiş şeye muhtaç eder.”
ÇALIŞIP KAZANMAK
Muhammed Rebhamî Riyadu'n-nasihîn'de diyor ki: Hazret-i Ömer buyuruyor ki: “Çalışınız, kazanınız, Allahü Teâlâ rızkımı çalışmadan gönderir demeyiniz! Allahü Teâlâ gökten para yağdırmaz.” Lokman Hakim oğluna nasihat verirken; “Çalış kazan! Çalışmayıp herkese muhtaç kalanların dini ve aklı noksan olur ve iyilik etmekten mahrum kalır ve herkesten hakaret görür.” buyurdu. Büyüklerden birine sordular ki: “Özü sözü doğru olan tüccar mı, yoksa geceleri namaz kılan, gündüzleri oruç tutan abid mi yüksektir?” O da; “Emin olan tüccar daha kıymetlidir. Çünkü şeytanla her saat cihat etmektedir. Şeytan alışta verişte, tartmada onu aldatmaya uğraşmakta, o ise Allahü Teâlâ nın emrini, rızasını gözetmektedir.” dedi.
Hazreti Ömer buyuruyor ki: “Alış veriş ederken, helal kazanırken can vermeyi, başka şekilde ölmekten daha çok severim.” İmam-ı Ahmed ibni Hanbel'den sordular ki: “Her gün sabahtan akşama kadar camide ibadet edip Allahü Teâlâ benim rızkımı nereden olsa gönderir diyen bir kimse nasıl bir adamdır?” Cevabında buyurdu ki: “Bu kimse cahildir. İslamiyetten haberi yoktur. Çünkü Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Allahü Teâlâ benim rızkımı, süngümün ucuna koymuştur.” Yani rızkım, İsmail dinine ve Müslümanlara saldıran kâfirlerle harp etmekle gelmektedir.” Görülüyor ki harpte düşmandan alınan ganimet ve sulh zamanında harbe hazırlananların aldıkları ücret helal rızıktır. İmam-ı Evzaî, İbrahim bin Edhem'i gördü ki sırtında bir yığın odun götürüyordu. Ona; “Niçin bu kadar sıkıntı çekiyorsun? Kardeşlerin, seni hiçbir şeye muhtaç bırakmıyor.” dedi. İbrahim bin Edhem buyurdu ki: Öyle söyleme. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Helal kazanmak için sıkıntı çekenlere Cennet vacip olur.”
İsa Aleyhisselam birine; “Ne iş yapıyorsun?” dedi. “İbadetle vakit geçiriyorum.” deyince; “Nereden yiyip geçiniyorsun?” buyurdu. “Her şeyimi kardeşim veriyor.” deyince; “O hâlde kardeşin, senden daha kıymetli ibadet yapmaktadır.” buyurdu.
[Hadika'da, amelde iktisat faslında diyor ki: “Kesb, yaşamak için lazım olan malları helalden kazanmaya çalışmak demektir. Kendine, evladına ve ıyaline ve borçlarını ödemeye lazım olanları kesb etmek farzdır. Bunun için çalışan sevap kazanır. Özürsüz terk edene azap yapılacaktır. Kendilerine nafaka verilmesi vacip olanlara “Iyal” denir. Borç ödemek farzdır, ödeyemeden vefat edenin, ödemek niyeti varsa günah olmaz. Hadis-i şerifte; “Beş vakit namazı kıldıktan sonra çalışıp helal kazanmak, her Müslümana farzdır.” buyuruldu. Peygamberlerin “aleyhimüsselam” hepsi, çalışıp kazanmışlardır. Çalışmayıp camide oturarak, Allah'a tevekkül ediyorum diyene inanmamalıdır. Bu, çalışmayı terk ettiği için günah işlemektedir. Salih değil, fasıktır. Bunun kalbi, Allahü Teâlâ ya değil, kulların mallarına bağlıdır. Önce sebebe yapışmak, sonra bu sebebin tesirini Allahü Teâlâ dan beklemek emrolundu. Muhtaç olduğu malı kazandıktan sonra fazla çalışmayıp ibadet etmek caizdir. Bunun için çalışmayıp ibadet edene su-i zan ve tecessüs etmemelidir. İkisi de haramdır. İhtiyaçtan fazla çalışıp kazandıklarını senelerce saklamak mubahtır. Saklamayıp hayra, hasenata sarf etmek müstehaptır. Nafile ibadetlerden daha sevaptır. Hadis-i şerifte; “İnsanların iyisi, insanlara faydası olanlardır.” buyuruldu. Övünmek için kibirlenmek için ihtiyaçtan fazla kazanmak haramdır.” Görülüyor ki ehlinin ve ıyalinin nafakalarını ve borçlarını ödemek için çalışıp helal kazanmak, nafile ibadetleri yapmaktan kat kat daha sevaptır. Hadis-i şerifte; “Eshabım için fakirlik saadettir. Âhir zamandaki ümmetim için zenginlik saadettir.” buyuruldu.
Beyt:
Kemal ehline göre zenginlik kanaattir,
Mal, kabre kadar gider, sonra lazım ameldir.
Zekat vermek: Emirü'l-Müminîn Ali rivayet etti: “Resulullah Veda haccında buyurdu ki: “Malınızın zekatını veriniz! Biliniz ki zekatını vermeyenlerin, orucu, haccı, cihadı ve imanı yoktur.” Yani, zekat vermeyi vazife bilmez, farz olduğuna inanmaz, vermediği için üzülmez, günaha girdiğini bilmezse imansız olur. Senelerce zekat vermeyenlerin zekat borçları birikerek, bütün malını kaplar. Malı kendinin sanıp Müslümanların o malda hakkı olduğunu hatırına bile getirmez. Kalbi hiç sızlamaz. Bu mala sımsıkı sarılmıştır. Böyle kimseler, Müslüman olarak tanınır. Fakat bunlardan, imanını kurtaran pek nadir olur.
Zekat vermek, Kur'an-ı Kerim'in otuziki yerinde namazla birlikte emredilmektedir. Tövbe suresi 34. ayet-i kerimesi böyle kimseler için olup meali şöyledir: “Malı, parayı biriktirip zekatını, Müslüman fakirlere vermeyenlere çok acı azabı müjdele!” Bu azabı bundan sonraki ayet-i kerime de mealen şöyle bildirmektedir: “Zekatı verilmeyen mallar, paralar, Cehennem ateşinde kızdırılıp sahiplerinin alınlarına, böğürlerine, sırtlarına mühür basar gibi bastırılacaktır.”
Ey Mağrur zengin! Dünyanın çabuk gidici malı, parası, seni aldatmasın! Bunlar, senden önce başkalarının idi. Senden sonra da başkasının olacak. Cehennem'in şiddetli azabını düşün! Zekatını ayırıp vermediğin o mal, öşrünü vermediğin o buğday, hakikatte zehirdir. Malın hakiki sahibi, Allahü Teâlâ dır. Zenginler O'nun vekilleri, memurları; fakirler de ailesi, akrabası demektir. Vekillerin, Allahü Teâlâ nın borcunu fakirlere vermesi lazımdır.
Zerre kadar iyilik eden karşılığını bulacaktır. Hadis-i şerifte! “Allahü Teâlâ iyilik edenlere, karşılığını elbette verecektir.” buyuruldu. Haşr suresi 9. ayet-i kerimesinde mealen; “Zekatını veren, elbette kurtulacaktır.” diye müjdelendi. Âl-i İmran suresi 180. ayet-i kerimesinde mealen; “Allahü Teâlâ nın ihsan ettiği malın zekatını vermeyenler, iyi ettiklerini, zengin kalacaklarını sanıyor. Hâlbuki kendilerine kötülük yapmış oluyorlar. O malları, Cehennem'de azap aleti olacak, yılan şeklinde boyunlarına sarılıp baştan ayağa kadar onları sokacaktır.” buyuruluyor. El-Basit ve Vasit tefsirlerinde böyle yazılıdır.
Kıyamete ve Cehennem azabına inanan zenginlerin, mallarının zekatını, tarla mahsullerinin, meyvelerinin öşrünü vererek, bu azaplardan kurtulmaları lazımdır. Hadis-i şerifte; “Zekat vererek, malınızı zarardan koruyunuz.” buyuruluyor. Tefsir-i Mugnî sahibi diyor ki: “Kur'an-ı Kerim'de üç şey, üç şeyle beraber bildirildi. Bunlardan biri yapılmazsa, ikincisi kabul olmaz. Peygamber'e itaat edilmedikçe, Allahü Teâlâ ya itaat edilmiş olmaz. Anaya, babaya şükür edilmedikçe, Allahü Teâlâ ya şükür edilmiş olmaz. Malın zekatı verilmedikçe, namazlar kabul olmaz.”
Ey gaflet şarabının sarhoşu! Dünyanın zevk ve sefası peşinde daha ne kadar koşacaksın? Bu kıymetli ömrü haramdan, helalden mal yığmakta, ne zamana kadar ziyan edeceksin? Dinin emir ve yasaklarına aldırış etmezsin! Azrail Aleyhisselam'ın gelip canını zorla alacağı, ecel arslanının pençesini sana takacağı, can verme acılarının başına geleceği, şeytanın, imanını çalmak için kastedeceği, dostlarının, vah vah öldü, siz sağ olun diye evladına taziye edecekleri vakti düşün!
Firak vakti gelip bize yarayan bir şey yapmadın. Hep beğenmediklerimizi işledin. Biz de sana senin bize yaptığın gibi yaparız, diyecekleri zamandan korkmuyor musun? Düşün, kabir ve ahiret suallerine ne cevap hazırladın? Allahü Teâlâ nın takdirine ne bahane yapacaksın? Kendine acı! Suale çekileceksin. Halbuki verecek cevabın yok. Cehennem'e girersen, ateşine dayanamazsın. Kendine ve herkese öyle iyilik et ki başkası yapınca sen yaptın sansınlar. Kendine ve kimseye kötülük etme ki başkası bir fenalık yapınca sen yaptın sanmasınlar.
Sahih-i Müslim'deki bir hadis-i şerifte; “Ey Âdemoğlu! Benim malım, benim malım dersin. O maldan senin olan, yiyerek yok ettiğin, giyerek eskittiğin ve Allah için vererek, sonsuz yaşattığındır.”buyuruldu. Eğer malını seviyorsan, niçin düşmanlarına bırakıp da gidiyorsun. Sevdiğinden ayrılma, beraber götür! Hepsini vermezsen, bari kendini de bir vâris yerine koyup hisseni ahiret yoluna gönder. Bunu da yapamazsan, bari zekatını ver de azaptan kurtul!
Nükte: Heratlı üstad Hace Abdullah-ı Ensarî diyor ki: “Malı seviyorsan, yerine sarf et de sana sonsuz arkadaş olsun! Eğer sevmiyorsan, ye de yok olsun!”