Tabiînin meşhurlarından ve büyüklerinden. İsmi, Muhammed bin Ka'b bin Selim bin Esed'dir. Künyesi **“Ebu Hamza”**dır. “Ebu Abdullah” da denilmiştir. Babası Benî Kureyza isimli Yahudi kabilesinden alınan esirlerden olduğu için “el-Kurazî” lakabı ile tanınmıştır. Muhammed bin Ka'b, Evs kabilesine sığınanlardandır.
Medine'de yetişen âlimlerden olduğundan da “el-Medenî” denilmiştir. Tabiîn'in büyük âlimlerinden olan Muhammed bin Ka'b, Hicretin 40. (m. 660) senesinde Hazreti Ali'nin hilafetinin sonlarında doğdu. Sonra Kufe'ye yerleşti. Tekrar Medine'ye geldi. 90 (m. 709) senesinde Medine-i Münevvere'de bir mescitte hadis-i şerif okuturken tavanın yıkılması üzerine cemaattan bir kısmı ile beraber enkaz altında kalarak vefat etmişlerdir. Vefat tarihi olarak 108, 117, 118, 119 ve 120 seneleri de bildirilmiştir. Peygamberimiz zamanında doğduğu rivayeti, ona ait olmayıp babasının doğumu içindir.
Muhammed bin Ka'b, Kur'an-ı Kerim'in tefsirinde, birinci tabakayı teşkil eden âlimlerdendir. Büyük müfessirlerden olup, ayrıca muhaddisler yanında da sika (güvenilir) olan ravilerdendir. Avn bin Abdullah onun için; “Ben, Ebu Hamza Kurazî kadar Kur'an-ı Kerim'in tefsirine vakıf olan bir kimse görmedim.”dedi. İbn-i Sa'd da; “Vera' sahibi olan büyük bir âlim, çok hadis-i şerif rivayet eden sika bir ravi.”olduğunu bildirdi. İmam-ı Iclî de; “Kur'an-ı Kerim'i en iyi bilendi. Salih bir zat olup, Medine'de hadis rivayet eden Tabiîn'in sika olanlarındandı.” demektedir.
Ömrünü, ilim öğrenmekle ve öğretmekle geçirmiştir. Eshab-ı Kiram'dan birçok zat ile görüşüp onlardan ilim almıştır, ilimdeki hocaları Eshab-ı Kiram'dır. Abbas bin Abdülmuttalib, Zeyd bin Erkam, Abdullah bin Mes'ud, Ali bin Ebu Zer, Ebu Talib, Amr bin As, Ebüdderda, Fedale bin Ubeyd, Mugire bin Şu'be, Ebu Hüreyre, Hazreti Aişe ve daha birçok Sahabiden hadis-i şerif rivayet etmiştir. Kendisinden de kardeşi Osman, Hakem bin Uteybe, Yezid bin Ebu Zeyyad, Musa bin Ubeyde, Ebu Ma'şer, Ebu Ca'fer-i Hutami, Yezid bin el-Hadi gibi birçok zat rivayette bulunmuşlardır. Rivayet ettiği hadis-i şerifleri, meşhur Kütüb-i Sitte imamları, kitaplarına almışlardır.
Kur'an-ı Kerim'in tefsirine dair verdiği bilgiler, rivayet yoluna dayanmaktadır. Bizzat Abdullah bin Abbas'dan ve İbn-i Ömer'den tefsir almıştır. İbn-i Cerir'in, naklen bildirdiği Zuhruf suresi, sekseninci; “Yoksa sanıyorlar mı ki, biz onların sırlarını, gizli sözlerini işitmiyoruz? Evet, işitiyoruz. Hem onların yanında elçilerimiz vardır. Onları yazıyorlar.” mealindeki ayet-i kerimesinin nüzul (iniş) sebebini şöyle anlatmıştır:
“Kâbe-i Muazzama ile örtüler arasında oturup, konuşan iki Kureyşli ile bir Sakafî veya iki Sakafî ile bir Kureyşli arasında bir konuşma geçmiş, bunlardan biri demiş ki: “Allahü Teâlâ bizim sözlerimizi işitir mi sanırsınız?” Diğeri de; “Açık söylerseniz işitir ve gizli söylerseniz işitmez.” deyince bu ayet-i kerime nazil olmuştur.
En'am suresi on dokuzuncu; “Şu Kur'an-ı Kerim, sizi ve kime erişirse onları inzar etmem, korkutmam için bana vahyolundu.” mealindeki ayet-i kerimesinin tefsirinde şöyle buyurdu: “Kur'an-ı Kerim'i kim okuyorsa, Allahü Teâlâ kendisiyle konuşuyor gibidir.” Bunu böyle kabul eden kimse, Kur'an-ı Kerim'i efendisinden kölesine yazılmış bir mektup veya âmirden memura yazılmış bir emir gibi okur. Yani yalnız düzgün okumayı bir vazife saymaz. Belki ne emrettiğini, neler istediğini ve nelerden de men ettiğini anlamak için düşünerek okur ve gereğini yapar.
Yine Bakara suresi 201'inci; “Ey Rabbimiz, bize dünyada bir hasene iyilik ver.” mealindeki ayet-i kerimesindeki **“hasene”**den muradın, “saliha, iyi, temiz bir kadın” olduğunu tefsir etti. Nitekim Resul-i Ekrem Efendimiz; “Sizler şükreden kalbe, zikreden lisana ve ahiret hususunda sizlere yardımcı olacak saliha, Mümin bir kadına sahip olmaya çalışın!” buyurmuştur. Hazreti Ömer de; “İnsana, imandan sonra verilen şeylerin en hayırlısı saliha bir kadındır. Hanımlar içerisinde, değeri takdir edilmeyecek kadar kıymetli olanları olduğu gibi, efendisini esaret altına alıp, kendisinden fidye vererek kurtuluş imkanı olmayan kötüleri de vardır.” buyurdu.
Müminun suresi 99 ve 100. “Nihayet onlardan her birine ölüm gelip çatınca, tekrar tekrar şöyle diyeceklerdir: Ey Rabbim! Beni dünyaya geri gönder. Ta ki boşuna harcadığım ömrüm karşılığında iyi amelde, ibadet ve işlerde bulunayım!” mealindeki ayet-i kerimelerinin tefsirinde de, şöyle bildirdi: “Allahü Teâlâ bir adama; “Ne istiyorsun, neye heves ediyorsun? Servet edinmek, sular akıtıp bağ ve bahçeler yetiştirmek arzusunda mısın?” diye sorar. Adam ise; “Hayır. Salih, iyi olan işler yapmak isterim.” der. Allahü Teâlâ; “Hayır ondan artık iş geçti. Bu ölüm anında herkesin söyleyeceği sözdür.” buyurur.”
Muhammed bin Ka'b buyurdu ki: “Peygamber Efendimiz; “Cehennem ehline bir ağlama hali ârız olur. Gözlerinden kan akıncaya kadar ağlarlar, yüzlerinde yarıklar meydana gelir, öyle ki, gözyaşları ırmaklar gibi olup, üzerlerinde gemiler bile yürütülür.” buyurdu.
Cehennemlikler, böyle ağlayıp sızlayıp, feryat ve figan ettikleri ve; “Vay halimize!” deyip yardım diledikleri sürece kendileri için bir ferahlık vardır. Fakat bundan da menedilirler. Muhammed bin Ka'b buyuruyor ki: “Cehennemliklerin beş duası vardır. Allahü Teâlâ dördüne icabet eder. Beşincisinde, artık konuşamazlar.
Birincide, Mümin suresi 11. ayetinde mealen bildirilen; “Ey Rabbimiz! Bizi iki defa öldürdün. İki defa da dirilttin. İşte günahlarımızı itiraf ettik. Fakat şöyle bir çıkmaya yol var mı?” diye yalvardıklarında, Allahü Teâlâ cevap olarak 12. ayet-i kerimede mealen; “Bunun sebebi şudur: Yalnız Allah'a dua edildiği vakit, siz küfrettiniz. Eğer Ona bir eş ortak katılırsa, tasdik ediyordunuz. Artık hüküm, O çok yüce, büyük olan Allah'ındır.” buyurur.
İkinci defa, Secde suresi 12. ayetinde mealen bildirilen; “Ey Rabbimiz! Gördük, işittik. Şimdi bizi dünyaya geri çevir de, güzel amelde bulunalım!” deyince, kendilerine cevap olarak, İbrahim suresi 44. ayetinde “Halbuki daha evvel siz dünyada kendinize, hiçbir zeval yoktur diye yemin etmediniz miydi?” buyurur.
Üçüncü defa; Fatır suresi 37. ayetinde bildirilen; “Ey Rabbimiz, bizi çıkar! Yaptıklarımızdan bambaşka bir amel yapacağız” deyince, Allahü Teâlâ cevap olarak, “Size iyice düşünecek kimsenin düşünebileceği, öğüt kabul edebileceği kadar ömür vermedik mi? Size azap ile korkutan bir peygamber de gelmişti. Şimdi, tadın o azabı! Artık zalimler için hiçbir yardımcı yoktur.” buyurur.
Dördüncü defa, Müminun suresi 106 ve 107. ayetlerinde mealen bildirilen; “Ey Rabbimiz, bedbahtlığımız bize galebe çalmıştı. Biz, doğru yoldan sapanlar güruhu idik. Ey Rabbimiz, bizi buradan çıkar. Eğer yine küfre dönersek, artık hiç şüphesiz ki, biz zalimlerdeniz.” diye yalvarınca, Allahü Teâlâ da verdiği cevapta, Müminun suresi 108. ayetinde; “Yıkılıp gidin içerisine! Bana söylemeyin.” buyurur. Artık bundan sonra, konuşamayacaklar ki, bu en şiddetli azaptır.
Velhasıl, Muhammed bin Ka'b, müfessirlerin önde gelenlerinden, faziletli, üstünlüğü çok, mübarek ve muhterem bir zattır. Muhammed bin Ka'b, Medine'de bulunan ilim ehlinin en faziletlilerindendi. Fıkıh ilminde, takva ve verada da üstün bir yeri vardı. Allah yolunda mal dağıtmayı çok severdi. Bir gün eline bol miktarda mal, servet geçmişti. Dediler ki: “Bunu, oğlun için mi alıkoyuyorsun?” buyurdu ki: “Hayır. Servetimi kendim için alıkoyacağım. Yani Allah rızası için dağıtacağım. Oğlumuda Allahü Teâlâya emanet edeceğim.”
Adamın biri gelip; “Sakın evladını refaha, bolluğa kavuşturarak, onun felaketine, kötülüğe düşmesine sebep olma!” deyince, elindeki yüz bin dirhem gümüşü fakirlere sadaka olarak dağıttı. Hikmetli sözleri çoktur. Herkese nasihat ederdi. Kendisine gelip soranlara cevap verirdi.
Bir gün Muhammed bin Ka'b'dan sordular: “Hangi huylar Mümini alçaltır?” Buyurdu ki: “Çok konuşmak, kendisinde sır olarak bulunanları açıklamak ve herkesin sözünü kabul etmek insanı küçük düşürür.”
İbn-i Ka'b'ın oğulları da ilimde olduğu gibi, takvada da yani haramlardan sakınmada yüksek derecelere kavuşmuşlardı. Bir gün oğlu Muhammed'e annesi dedi ki: “Evladım, ben seni küçüklüğünden beri, temiz, günahsız iyi bir insan olarak tanırım. Nedir bu halin? Gece-gündüz ibadete sarılıp sanki büyük günahlar işlemiş gibi Rabbine yalvarıyorsun?” Bu suale karşılık olarak o da; “Anneciğim, ben bir kusur işleyip de, Allahü Teâlânın bana gücenip, azap etmeyeceğinden nasıl emin olabilirim?” demiştir.