Evliyanın meşhurlarından, büyük İslam âlimi. Hicrî ikinci bin yılının müceddidi İmamı Rabbanî hazretlerinin üçüncü oğludur. İnsanları Hakka davet eden, doğru yolu göstererek saadete kavuşturan ve kendilerine “Silsile-i aliyye” denilen büyük âlim ve velilerin yirmi dördüncüsüdür. Lakabı Mecdüddin olup “Urvetü'l-vüska” ismiyle meşhurdur. Urvetü'l-vüska; sağlam ip kendisine uyulan büyük âlim demektir. 1007 (m. 1599) senesinde Hindistan'ın Serhend şehrine iki mil uzakta bulunan Mülk-i Haydar mevkisinde doğdu. 1079 (m. 1668)'de Serhend'de vefat etti. Türbesi, mübarek babası İmamı Rabbanî hazretlerinin türbesinin birkaç yüz metre kuzeyindedir.
Muhammed Ma'sum Farukî hazretlerinin türbesinin uzaktan görünüşü. Muhammed Ma'sum hazretleri, bu ümmette gelmiş olan en yüksek evliyadandır. O doğduğu zaman babası; “Muhammed Ma'sum'un dünyaya gelişi, bizim için çok bereketli ve pek mübarek oldu. Onun doğmasından bir kaç ay sonra yüksek hocamın (Muhammed Bakî-Billah'ın) huzuruna kavuştum (Ona talebe oldum). Gördüklerimi orada gördüm.” buyurmuştur.
Daha üç yaşında iken tevhit kelimesini söylerdi. Kur'anı Kerim'i üç ayda ezberledi. İlim tahsil ettiği sırada, onbir yaşında iken, zikir ve murakabe yolunu babasından aldı. İmam-ı Rabbanî hazretleri onun hakkında; “Muhammed Ma'sum'un gün be gün, an be an bizim nisbetimizi elde etme hâli; dedesinin yazdığı Vikaye kitabını, o yazdıkça arkasından ezberleyen Şerh-i Mevakıf kitabının sahibinin hâline benzer.”buyurdu.
Tasavvufta yetişmesi ve makamları aşması pek süratli oldu. Hâllere, yüksek makamlara, eşsiz varidata ve kemallere kavuşunca mübarek babası kendisine mutlak icazet verdi. Babasını, zahir ve batın ilimlerinde adım adım takip etti. Keşifleri çok doğru ve çok kuvvetli olup uzak memleketlerdeki talebesinin, velayetin, evliyalığın hangi mertebesinde olduğunu ve meşreblerinin nasıl olduğunu haber verirdi. Babası İmam-ı Rabbanî hazretleri yine ona buyurdu ki: “Bu oğlum sabikundandır (bu ümmetin büyüklerinden).” O daha küçük iken, babası onda tam bir olgunluk ve irşat eserleri gördü. İstidadının yüksekliğini anlayınca teveccüh ve nazarları ile ona yönelip istidadının altında gizli olan kemalatın açığa çıkmasını bekledi. Buyurdu ki: “Hâl, ilimden sonra olduğu için ilim okumaktan başka çare yoktur.” Bu sebeple oğluna aklî ve naklî ilimleri okutmaya başladı. En zor ve en derin kitapları satır satır, yaprak yaprak okumasını emretti. Böylece Muhammed Ma'sum hazretleri ilim tahsiline başladı.
İmam-ı Rabbanî hazretleri ona buyururdu ki: “İlim tahsilini çabuk bitir ki seninle büyük işlerimiz vardır.”Daha ondört yaşında iken babasına; “Ben kendimde öyle bir nur görüyorum ki bütün âlem güneş gibi ondan aydınlanmaktadır. Eğer o nur sönerse dünya karanlık, zulmetli olur.” diye arz edince babası ona; “Sen zamanının kutbu olursun.” buyurarak müjde vermiştir. Nitekim daha sonra bunu kendisi şöyle belirtmiştir: “Allahü Teâlâya hamd-ü senalar olsun. Vaat edilen ele geçti. Babamın müjdelediklerine kavuştum.” Muhammed Ma'sum, ilminin çoğunu babasının huzurunda öğrendi. Bu tahsili sırasında İmam-ı Rabbanî hazretleri bir mektubunda onun hakkında şöyle yazmıştır: “Bu günlerde oğlum Muhammed Ma'sum, Şerh-i Mevakıf'ı bitirdi. Bu arada Yunan felsefecilerinin kusur ve hatalarını iyi anladı. Çok faydalara kavuştu. Allahü Teâlâya bu ihsanından dolayı hamd ve senalar olsun.” İlminin bir kısmını da büyük ağabeyi Muhammed Sadık'tan ve babasının halifelerinden olan büyük âlim Muhammed Tahir-i Lahorî'den öğrendi. Ayrıca başka âlimlerden de ilim öğrendi. Hadis ilminde babasından icazet (diploma) aldı. Onaltı yaşında iken, bütün ilimlerin tahsilini bitirdi. Bundan sonra tamamen tasavvufa yönelip babasının feyizlerine, üstün makamlara, büyük derecelere ve yüksek kemalata kavuştu. Kendinden önce yaşayan büyük velîlerin bir ömür harcayarak elde ettiklerini, o daha çocukluğunda elde etti. Bu durumu kendisi şöyle ifade etmiştir: “Bu fakir, (yani Muhammed Ma'sum) o esrar denizlerinin dalgıcı oldum. O yüksek efendim (İmam-ı Rabbanî), daima bu fakirin hâlini kontrol ve teftiş ederdi. İlerlememi yakından incelerdi. Çok teveccüh buyururdu. Gizli hakikatleri beyan eyledikleri zaman bu fakirden başkası, şerefli huzurlarında yoktu. Kavuştuğum şeyleri sorduktan sonra çok iltifat eylediler. Yüksek hâllere kavuştuğumun müjdesini verdiler. Allahü Teâlâya bunun ve verdiği nimetler için hamd-ü senalar olsun.”
Muhammed Ma'sum, mübarek babasının feyizleri ve teveccühleriyle çok çabuk kemal derecelerine ulaştı. Kavuşma yolu pek kısa oldu. Bir ömür boyunca elde edilenler, günler ve aylara sığdırıldı. Öyle yetişti ve yükseldi ki onun bereketi ve feyizleri bütün âleme yayıldı.
İmam-ı Rabbanî hazretleri ömrünün son günlerinde onu hususî odasına çağırıp buyurdu ki: “Benim bu dünyaya bağlılığım yalnız bu kayyumluk vazifesi ve muamelesi sebebiyle idi. Devamlı teveccühlerden sonra o sana verildi. Bütün mahlukat tam bir şevk ile yüzünü sana dönüyor. Şimdi bu fanî dünyada kalmak için sebep bulamıyorum. Bu denî (kötülüklerle dolu) dünyadan göç etmem yaklaştı.”Muhammed Ma'sum-i Farukî buyurdu ki: “Bu fakir, bu gizli müjdeyi duyduğum hâlde kalbim parçalandı. Gözlerim yaşla doldu. Büyük bir elem ve üzüntü ile kendimden geçtim. Ne dilimde konuşacak kuvvet, ne kulağımda dinleyecek kudret kaldı. Bendeki bu değişmeyi görünce şefkat ve merhametinin çokluğundan bir müddet daha yaşayacağını işaret edip şöyle buyurdu: “Allahü Teâlânın âdeti şöyledir ki; birini kendine çağırır, diğerini onun yerine oturtur.”
Muhammed Ma'sum, babası İmam-ı Rabbanî hazretlerinin vefatından sonra vaaz ve irşat makamına geçip talebe yetiştirmeye başladı. O da ilim ve feyiz saçarak insanları doğru yola davet etti. İslam tarihinde rüşt ve hidayeti onunki kadar yaygın olan bir âlim ve mürşit görülmemiştir. Dokuzyüzbin kişi ona talebe olup elinde tövbe etmiş, talebelerinden yüzkırkbini evliyalık mertebelerine kavuşmuş, yedibini de mürşid-i kâmil (tam ve olgun bir âlim) olarak yetişip irşat ile emrolunmuştur. Talebeleri onun huzurunda bazen bir ayda, bazen bir haftada evliyalık kemalatına ererlerdi. Bazılarını bir teveccühte, makamların hepsine ulaştırırdı.
Talebeleri:
Başta kendi altı oğlu olmak üzere, yetiştirdiği büyük âlim ve velîlerden bir kısmı şunlardır: Muhammed Sıbgatullah, Muhammed Nakşibend (Hazreti Hüccetullah ismi ile meşhurdur.) Muhammed Ubeydullah (İslamiyeti kuvvetlendiren manasında; “Mürevvicü'ş-şeriat” lakabı ile meşhurdur), Muhammed Eşref, Muhammed Seyfeddin, Muhammed Sıddîk. Altı oğlu, kemal mertebelerinin en yüksek derecelerine çıkmışlardır. Yüksek babalarına mahsus nisbetten büyük pay almışlardır. Altısı da kutb-i zaman idiler. Oğulları en yüksek halifelerinden ve sır mahremlerinden idi.
En başta gelen talebelerinden biri de torunu Şeyh Ebü'l-Kasım olup bu zatı oğullarından saymıştır. Kardeşi Muhammed Sa'id'in oğlu “Hazreti Vahdet” ismiyle bilinen Abdülehad da meşhur talebelerinden olup çok sırlara ve yüksek derecelere mazhar olmuştur. Hace Muhammed Hanîf Kabilî de Muhammed Ma'sum hazretlerinin oğullarından sonra gelen en meşhur talebelerinden olup icazet verilmiş olan halifelerindendir. Bundan sonra Hace Muhammed Sıddîk Peşaverî seçilmiş talebelerindendir. Bu on halifesi, diğerleri arasında en seçkin olanlardandır.
BOL NİMET VE BEREKET
Diğer halifelerinden bazısı şu zatlardır: Mir Emanullah Burhanpurî, Şeyh Ebü'l-Muzaffer Burhanpurî, Şeyh Âlim Celal Abadî, Mevlana Hasan Ali Peşaverî, Mevlana Şeyh Bâkır Lahorî, Seyyid Ahund Musa Pehî Kütehî, Mevlana Bedreddin Sultanpurî, Şeyh Bayend Seharenpurî, Şeyh Bedî'uddin'in oğlu Hacı Habibullah Hisarî, Şeyh Murad Keşmirî, Şeyh Âdem'in oğlu Şeyh İbrahim Bekrî.
Şeyh buyurdu ki: “Peygamber Efendimizin mihrabının yanında öğle namazını kılıyordum. Bu mübarek yerlerden ayrılık düşüncesinin verdiği hüzün ve elemin tesiriyle ağlamaya başladım. Bu üzüntü ve gam içerisinde iken, kabr-i saadetten, o temiz ve en güzel kokulu mezardan etrafa nur saçılmaya başladığını gördüm. Peygamber Efendimiz tam bir heybetle o nurlar arasından göründü. Mübarek kabrinden çıktı. Yanımıza geldi. Kerem ve ihsanının çokluğundan, benzerini hiçbir zaman göremediğim, sultanların tacı ve hilatı gibi, bir taç ve hilatı bana giydirdi. Bu taç çok süslü ve pek kıymetli idi. O anda bana bildirdi ki: “Mübarek vücutlarına değen ve şimdi çıkarıp sana verdikleri bu hilat, diğer hilatlare benzemez.” Görüyorum ki Ravda-i Mutahhara'dan, gece gündüz devam üzere, bütün mahlukata nimetler ve bereketler nehir gibi akıyor. Nitekim, onun hakkında Kur'an-ı Kerim'de Allahü Teâlâ mealen; “Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” buyuruyor.”
Yusuf Kerdizî, Mir Şerefeddin Hüseyin Lahorî, Şeyh Enverullah Lahorî, Şeyh Hüseyin Mansur Canperî, Ahund Sücadil Serhendî, Mir Rıf'at Bey, Şah Hüseyin Uşşak, Hace Abdüssamed Kabilî, Şeyh Abdülkerim Kabilî, Şeyh Ebü'l-Kasım Kabilî, Mevlana Muhammed Emin Hafız Abadî, Şeyh Ata'ullah Suretî, Şeyh Nur Muhammed Suretî, Hafız Muhsin Siyalkutî, Muhammed Şerif Lahorî, Hacı Emanullah Lahorî, Şeyh Muhammed Faruk Lahorî, Şeyh Muhammed Arif Lahorî, Şeyh Muhammed Hakim, Şeyh Mevlana Hakim, Mevlana Muhammed Emin Buharî, Şeyh Hacı Selim Belhî, Şeyh Hacı Aşur Buharî, Şeyh Hafız Sadık Kabilî, Seyyid İsrail Dehlevî, Mevlana Hasan Dehlevî, Hace Mah Dehlevî, Mir Gazanfer Daraşikühî Dehlevî, Mir Abdülfettah, Şeyh Muhammed Can, Mir Arif, Mir İmad Hirevî Hüseynî, Mir Şerefeddin Hüseyin, Mir Mefahir, Mir Muhammed Zaman, Molla Muhammed Şerif, Sofî Payende Tıla Kabilî, Sofî Abdürrauf Kabilî (Sofî Payende Kerbas), Sofî Abdurrahman, Mir Marib, Sofî Sa'dullah Kabilî, Meyan Şeyh Muhammed Abdülhâlık Bengalî, Şeyh Rahimdad Efgan, Şeyh Gulam Muhammed Efgan, Şeyh Hacî Han Efgan, Şeyh Ahmed Han, Şeyh Şah Hace Tirmizî, Şeyh Esedullah (Abdullah) Efgan, Hace Muhammed Faruk, Mevlana Cemaleddin, Mevlana Muhammed Efdal Fethabadî, Şeyh Hacı Hüseyin Fethabadî, Sofî Nur Bey Fethabadî, Mevlana Kaim Fethabadî, Molla Feyz Muhammed Fethabadî, Meyan Dinar (Hace Saray Şah Cihan), Şeyh Muhammed Yâr (Hüdaperest Han), Mevlana Ahmed Türk (Haremeyn'in irşadı ile vazifeli idi.), Mevlana Muhammed Yusuf Serhendî, Mir Muhammed Ma'sum Serhendî, Hace Muhammed Mümin Cezbî, Şeyh Hacı Muhammed Han Talkanî, Mevlana Mümin Bey Burhanpurî, Mir Mügil Kabilî, Şeyh Mümin Bey Kabilî, Molla Hace Müsafir, Ahmed-i Yekdest, Şeyh Abdülhamid Burhanpurî, Mevlana Muhammed Kâşif...
Muhammed Ma'sum hazretlerinin yetiştirdiği bu mürşid-i kâmillerden her biri, bulunduğu yerlerde insanlara feyiz vererek, onları irşat ettiler. Hak olan doğru yolu anlattılar. Böylece onun feyiz ve marifeti her tarafa yayıldı. Yapılan bu mükemmel hizmetler, izah edilemeyecek kadar umumîleşti, yaygınlaştı ve asırlar sonrasına aksetti. Talebelerinin meşhurlarından olan Murad-ı Münzevî hazretlerinin kabri İstanbul'dadır. İstanbul'da medfun bulunan en büyük üç evliyadan biridir.
İBRİĞİN SIRRI
Muhammed Ma'sum, birgün abdest alırken abdest aldığı ibriği kuvvetle, duvara fırlattı. Hizmetinde bulunan talebesi gitti ve başka bir ibrik getirdi. Talebesi, önce verdiği ibriğin böyle atılıp kırılmasına üzüldü. “Acaba ne kusur ettim.” deyip Muhammed Ma'sum hazretlerinin yakınlarından birine gidip durumu anlattı. O da talebesinin bu üzüntülü ve korkulu hâlini Muhammed Ma'sum-i Farukî hazretlerine bildirdi. Muhammed Ma'sum hazretleri buyurdu ki: “Ona söyleyiniz korkmasın. O ibriği attığım sırada, bizi sevenlerden birisi sahrada, kana susamış bir aslana rastladı. Aslan o anda onu orada öldürecek, parça parça edecekti. O talebem ise tam bir âcizlik içinde bizden yardım istedi. Benim o anda elimde ve yanımda o ibrikten başka bir şey yoktu. Bunun için ibriği o aslana fırlattım, o zavallıyı kurtardım.”
Bu hadiseyi yaşayan talebesi başından geçenleri sonra şöyle anlattı: “Sahrada aniden bir aslan gördüm. O anda Hocam, İmam-ı Muhammed Ma'sum hazretlerini hatırladım. Hemen baş gözüm ile gördüm ki İmam-ı Ma'sum hazretleri geldi. Elinde olan ibriği o aslana fırlattı. Aslanda hareket edecek kuvvet kalmadı. Sonra hocam gözümden kayboldu. Beni o aslandan kurtardı. Bundan sonra o ibriğin kırılmış parçalarını yerden topladım. Hâlâ yanımda saklıyorum.”
Menkıbeleri ve kerametleri:
Muhammed Ma'sum hazretleri 1068 (m. 1657) senesinde hacca gitti. Bu sefere çıkıp mukaddes beldelere varınca buyurdu ki: “Bu yerlerin her tarafını Peygamber Efendimizin nurları ile dolmuş buluyorum.”Mekke ve Medine'de bulundukları müddetçe, beyana sığmaz hâller müşahede eyleyip bir kısmını yakınlarına anlatmıştı. Buyurdu ki: “Mekke-i Mükerreme'ye geldiğim zaman tavaf-ı kudûm yaptım. Gördüm ki melekler ve huriler Kâbe'yi öyle tavaf ediyorlardı ki insanlarda böyle şevk ve kavuşma hasreti olamaz. Her defasında Kâbe'yi üç defa methederlerdi. Kâbe'nin etrafından göğe kadar her yeri kaplamışlardı.”
Yine şöyle buyurdu: “Mekke'den Arafat'a gitmek için yola çıktım. Mina'ya varınca namaz kılmak için Mescid-i Hif'e girdim. Peygamber Efendimiz o mescidin yakınında çadır kurmuş, konaklamışlardı. Aynı zamanda orada Musa ve Harun Aleyhimesselam'ın makamları vardı. Bu mescitte oturduk. Allah'ın peygamberi tam bir heybet ve celal ile geldi. O'nun o mübarek latif vücudunun nuruyla, yer ve gök nur ile doldu. Her şey o nurun içine gömüldü.”
Mekke-i Muazzama'da bulunduğu sıralarda, büyük kardeşi Hace Muhammed Sa'id hastalanmıştı. Hastalığı da ağırdı. Kurtulması için dua etti. Teveccüh buyurdu. Ağlayarak Allahü Teâlâya sığındı. Ellerini kaldırarak, içli dua eyledi. Sonra buyurdu ki: “Dua esnasında müşahede eyledim ki; huşu ile ellerimi kaldırıp Allahü Teâlâya dua ettiğim sırada, mahlukattan milyonlarcası, bana uyarak ellerini kaldırdılar. Muradımın hâsıl olması için duama iştirak ettiler. Böylece duam kabul oldu. Ağabeyimin rahatsızlığı geçip tam sıhhate kavuştu.”
Yine buyurdu ki: “Kâbe'de idim. Hazreti İbrahim'i makam-ı İbrahim'de gördüm. Onun yakınında inanılmayacak zuhurlar ve garip hâller buldum.”
“Peygamber Efendimizin dünyayı şereflendirdikleri Rebiulevvel ayının on ikinci gecesi, Kâbe'de Mültezem'in yanında iken, irşat ile meşgul olayım mı, yoksa bu işi bırakıp uzlette, kendi başıma mı ibadetle meşgul olayım diye Resulullah'a tazarru (yalvarma) ve ilticada bulundum. Çok kıymetli olan irşat ile meşgul olmam için emrolundum. Allahü Teâlâ rızasının tamamen bu işte olduğunu ve bu işe gayret etmemi bildirdi. Hatta bunu terk etmemin hiçbir şekilde rızasına uygun olmadığı anlaşıldı.
Urvetü'l-vüska Muhammed Ma'sum hazretleri Mekke-i Mükerreme'den ayrılıp Cidde'ye geldiği zaman buyurdu ki: “Nurlar ve Esrar, Harem-i şerifin dışında, içindekilerden daha çok görünmeye başladı. Zira huzurda iken, nurların ziyasının çokluğu, onlara bakmamıza mâni oluyordu. Bu yüzden hiçbir tarafa bakamıyordum ve her şeyi iyice anlayamıyordum. Nurların azalması, bakmayı kolaylaştırdığı için anlamak da mümkün oluyor.” Sonra Medine'ye gitmek üzere yola çıktı.
Medine-i Münevvere yoluna büyük bir sevgi ile koyuldu. Mescid-i Nebî'nin nurlarının eserlerinin, dalgalarının görünmesi, duyulmaya başlaması, bir an evvel bu kıymetli yerlere kavuşmayı hızlandırıyordu. Bunun gibi Sahabe-i Kiram'ın mübarek mezarlarına ulaşmak için tam gayret ediyordu. Bedr vadisine gelince Sugra'da yatan Bedr muharebesi şehitlerinden Abdülharis'in mezarını ziyarete gitti. Yanındakilerle beraber, bir müddet mezarın başında murakabe eyledi.
Sonra buyurdu ki: “Onun mezarının başında teveccüh ettim. Kendisini bulamadım. Bir müddet sonra görünüp bize doğru geldi. Büyük bir neşe ile beni karşıladı.” Sonra Medine'ye girdiler. Medine'de Peygamber Efendimizin kabrini ziyaret ederek, uzun müddet murakabe ile meşgul oldu ve buyurdu ki: “Peygamberlerin sonuncusu, kereminin çokluğundan ve merhametlerinin fazlalığından gözüküp yanıma geldi. Lütuf ve inayet buyurup beni kucakladı. O kadar nimete kavuştum ki bunun gibisine bu zamana kadar kavuşmamıştım.” Orada bulunduğu müddetçe Peygamber Efendimizi bu şekilde defalarca görmüştür.
Cemaziyelevvel ayının on üçüncü günü, Cuma namazından sonra Peygamber Efendimizin kabirlerinin huzuruna geldi. Sonra buyurdu ki: “Selam verip salavat-ı şerifeleri bitirince bana bir hilat verildi. Bildirildi ki bu hilat Hazreti Sıddîk-ı Ekber'in ihsanıdır. Aynı huzurda bir başka hilatın üzerime konduğunu gördüm. Bunun da Hazreti Faruk-ı a'zam'ın lütfu olduğunu anladım. Bu iki hilatın renkleri de birbirinden ayrı idi. Birincisi kırmızı, ikincisi sarı idi. Yeşil renkli bir hilatın üzerime indirildiğini hissettim. Bunun da Peygamber Efendimiz tarafından olduğu bildirildi.”
Buyurdu ki: Peygamber Efendimizin mihrabının yanında öğle namazını kılıyordum. Bu mübarek yerlerden ayrılık düşüncesinin verdiği hüzün ve elemin tesiriyle ağlamaya başladım. Bu üzüntü ve gam içerisinde iken, kabr-i saadetten, o temiz ve en güzel kokulu mezardan etrafa nur saçılmaya başladığını gördüm. Peygamber Efendimiz tam bir heybetle o nurlar arasından göründü. Mübarek kabrinden çıktı. Yanımıza geldi. Kerem ve ihsanının çokluğundan, benzerini hiçbir zaman göremediğim, sultanların tacı ve hilatı gibi, bir taç ve hilatı bana giydirdi. Bu taç çok süslü ve pek kıymetli idi.
O anda bana bildirdi ki: “Mübarek vücutlarına değen ve şimdi çıkarıp sana verdikleri bu hilat, diğer hilatlara benzemez.” Görüyorum ki Ravda-i Mutahhara'dan, gece gündüz devam üzere, bütün mahlukata nimetler ve bereketler nehir gibi akıyor. Nitekim, onun hakkında Kur'an-ı Kerim'de Allahü Teâlâ mealen; “Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” buyuruyor.
Muhammed Ma'sum hazretleri Medine-i Münevvere'de bulunan Eshab-ı Kiram'dan birçok zatın ve diğer büyük zatların medfun bulunduğu Bakî kabristanını da ziyarete gitti. Bu ziyareti sırasında da Eshab-ı Kiram'ın büyüklerinin ruhaniyeti ile görüştü. Bakî kabristanında veda ziyareti yaparken, Hazreti Osman'ın nur saçan mezarı başında oturdu. Diğer mezarları da ziyaret için oradan ayrılırken, Hazreti Osman'ın ruhaniyeti gözüküp onu uğurladı ve üç defa öptü. Ayrıca Hazreti Abbas'ın, Hazreti Aişe'nin, Hazreti Fatıma'nın, Peygamber Efendimizin küçük yaşta vefat eden mübarek evladı İbrahim'in ve diğer büyüklerin ruhaniyetini görmüştür. Onların da feyiz ve bereketlerine kavuştuğunu, her birinden ayrı ayrı hâller gördüğünü bildirmiştir.
Muhammed Ma'sum-i Farukî hazretlerinin yüksek talebelerinden olan Muhammed Hanîf-i Kabilî, gençlik yıllarında Kabil şehrinde bulunurken, rüyasında iki büyük zatı görür. Kim olduklarını merak edince biri gelip; “Her ikisi de Müceddid-i elf-i sanî İmam-ı Rabbanî hazretlerinin oğludur. Biri rahmetler hazinesi Muhammed Sa'id, diğeri Urvetü'l-vüska Muhammed Ma'sum'dur.” dedi. O da beni Muhammed Ma'sum'un huzuruna götür deyince o şahıs da; “Ben senin yanına onun işareti ile seni götürmek için geldim.” dedi. Onu alıp Muhammed Ma'sum hazretlerinin huzuruna götürdü.
Muhammed Hanîf, büyük müjdelerle dolu olan bu rüyasından uyanınca gördüğü rüyayı yakınlarına anlattı. Büyük bir şevk ve cezbeye kapılmıştı. Bunun üzerine Kabil'den Serhend'e gitti. Serhend'e varınca Muhammed Ma'sum hazretlerinin huzuruna girip aynen rüyasındaki gibi gördü. Ona talebe olup bir müddet derslerine ve sohbetlerine devam etti. Hocasının büyüklüğü, ihsanı ve himmeti ile aklından, hayalinden geçmeyen derecelere, kulakların duymadığı, gözlerin görmediği marifetlere, diğer talebeler gibi kavuştu. Hocasından icazet ve hilafet alarak memleketi olan Kabil'e döndü. İnsanları irşat etmeye başladı.
Orada bulunan bir takım kimseler, hocasının ve onun üstünlüğünü anlayamayıp karşı çıktılar. Nihayet bir grup insan aralarında anlaşıp Hace Muhammed Hanîf'e geldiler: “Biz bir keramet, bir harika görmeyince sizin büyüklüğünüze inanmayız.” dediler. Ve şöyle ilave ettiler: “Biz bir ziyafet hazırlayacağız. Üstadınızı davet ediyoruz. Bugün yemek vaktinde onun Serhend'den Kabil'e gelmesini bekliyoruz. Eğer davetimize gelirse, hepimiz senin taleben oluruz.” Halbuki arada yüzlerce kilometre mesafe vardı. Hocası ile arasındaki mesafe değil bir günlük, bir aylıktan daha uzak yoldu. Hace Muhammed Hanîf hazretleri, hocasına olan bağlılığının çokluğundan ve Allahü Teâlânın kullarına şefkatinden, bunu kabul eyledi ve dedi ki: “Hocam Muhammed Ma'sum hazretleri yemeği ekseriyetle yatsı namazından sonra yer. Siz yemekleri hazırlayın, ümit ediyorum ki gelecekler.”
Oradakiler gülüp oynamaya, alaya alarak yemekleri ve misafir odasını hazırlamaya başladılar. İnanmıyorlardı ama yine de hazırlıyorlardı. Muhammed Ma'sum hazretlerinin Serhend'den bir günde Kabil'e gelebileceğini akılları almıyordu. Kabil şehrinin ileri gelenleri, valiler, kumandanlar ve daha birçok kimse yemeğe davet edilmişti. Davet edilenler geldiler. Yerlerine oturdular. Yatsı namazından sonrasını bekliyorlardı. Davete gelenler Hace Muhammed Hanîf'e; “Yatsı vakti oldu. Artık yemek yiyelim.” dediler. Hace Muhammed Hanîf hazretleri de buyurdu ki: “Yemeği getirin, üstadımın yemek yeme zamanı bu zamandır."
Oradakilerin bir kısmı yemeğin getirilmesi ile meşgul oldular. Bir de ne görsünler! Muhammed Ma'sum hazretleri altı oğlu ile birlikte evin kapısından girip kendileri için ayrılmış olan minder üzerine oturdu. Yüksek oğulları da babalarının etrafında halka şeklinde oturdular. Oradakiler bu hâli görünce hayretler içinde kaldılar. Ne yapacaklarını şaşırdılar, özür ve af dilediler.
Muhammed Ma'sum hazretleri buyurdu ki: “Yalnız Muhammed Hanîf'in hatırı için geldim. Onu çok sevdiğim ve o da bana bağlı olduğu için onu kırmadım. Yoksa maksadım, niyetim keramet göstermek değil. Sakın bundan sonra evliyadan keramet istemeyiniz. Büyük zarar ve ziyanlara düşersiniz.” Hep beraber yemeye başladılar. Hem yediler, hem de konuştular. Konuşulanlar, yenenlerden tatlıydı. Orada bulunanlar, Muhammed Ma'sum hazretlerinin sohbetini dinleyerek kalplerindeki zulmetten kurtuldular. Onu sevenler arasına girip saadete erdiler. Her ne kadar Muhammed Ma'sum hazretlerinin orada biraz kalmasını istediler ve bu bizim için en büyük saadettir dediler ise de Muhammed Ma'sum hazretleri; “Hiç kimseye haber veremedim, bundan kimsenin haberi yok, belki bize bağlı olanlarda bir merak ve üzüntü hâsıl olur.” buyurup oradan ayrıldılar.
Sofî Payende Tıla Kabilî anlatır: “Muhammed Ma'sum hazretleri bana icazet verdikten sonra memleketime gidip insanları irşat etmemi emretti. Ben de dedim ki: “Efendim, irşat makamında bulunmak masraf ister. Gelen giden çok olur. Benim ise sarf edecek bir şeyim yoktur.” Bu sözler üzerine bana buyurdu ki: “Ey Sofî! Bir parça kırmızı ve bir parça da siyah kâğıt getir.” Hemen gidip getirdim. Mübarek elleri ile o kâğıtları, para şeklinde kesti. Sonra ıslatıp bana verdi. Bu kâğıtlar o anda altın ve gümüş para oldu. Hayretler içerisinde kaldım. Kendi kendime; “Bu tasarrufu bana ihsan etselerdi, ne iyi olurdu.” dedim. Kalbimden geçeni anlayıp bana tekrar buyurdu ki: “Peki bu tasarrufu Hak Teâlânın izniyle sana verdim. Ama ihtiyacın olduğu zaman kullanırsın. Kırmızı kâğıdı yuvarlak yapar, ıslatırsan altın olur. Siyah kâğıdı ıslatırsan gümüş olur.”
Sonra ben izin alarak, memleketime gittim. Evimize her gün misafir geliyordu. Buyurdukları gibi yapıyordum. Kâğıtlar, altın veya gümüş para oluyordu. Hocamın bu tasarrufu ile gereken her masrafı karşılayıp irşat vazifesine devam ettim. Halk tarafından çok sevildim ve böylece onlara hizmet ettim.” Bu talebesinin ismi altın yapan Kabilli Sofî manasında; “Sofî Payende Tıla Kabilî” diye meşhur olmuştur.
Hüdaperest Han adında bir vali, valiliği bırakıp Muhammed Ma'sum hazretlerine talebe olmuştu. Bir gün evine altı misafir gelmişti. Onlara yedirecek ve ikram edecek bir şeyi yoktu. Sohbet ve hatmi kaçırmamak için hocası Muhammed Ma'sum'un huzuruna gitti. Hocası Muhammed Ma'sum hazretleri onun sıkıntısını kerametiyle anlayıp sohbetten sonra kendisine ve altı misafirine onar tane olmak üzere yetmiş tane, “Enbe” denilen yemiş verdi. Ayrıca altı misafiri için “Eşrefî” denilen altı altın para verdi ve; “Sen bizim oğlumuz yerindesin. Burada bulunduğun müddetçe sana misafir gelirse hiç çekinmeden bize haber ver.” buyurdu.
Muhammed Ma'sum hazretlerinin, Sofî Payende Kerbas adında bir talebesi, huzurunda yetişip halifelerinden oldu. Yanından ayrılıp memleketine giderken, ona biraz kumaş vermişti. Verirken de; “Bu kumaşta bereket vardır.” buyurmuştu. Sofî Payende uzun zaman o kumaştan bir parça keserek satıp ihtiyaçlarını temin etti. Kumaş hiç eksilmiyordu. Hayatının sonuna kadar böyle devam etti. Vefatından sonra da vasiyeti üzerine o kumaş kendisine kefen yapıldı. Bunun için kumaş yapan Sofî manasında “Sofî Payende Kerbas” ismi ile meşhur olmuştur.
Muhammed Ma'sum hazretlerinin talebelerinin meşhurlarından ve halifelerinden olan Hace Muhammed Sıddîk'a, Peşaver'de irşat (talebe yetiştirme) vazifesi verilmişti. Bu talebesi şöyle anlatmıştır: “Hocam Muhammed Ma'sum hazretlerini çok özlemiştim. Mübarek yüzünü görüp sohbetinde bulunmak için Peşaver'den, Serhend'e gitmek üzere yola çıktım. Bir katıra binip yola devam ediyordum. Yolda katır birden bire ürküp kaçmaya başladı. Sonra da beni düşürdü. Ayağım üzengiye takıldı, bir türlü kurtaramadım. Katır, beni sürüklemeye başladı. Yanımda ve çevremde beni bu hâlden kurtaracak hiçbir kimse de yoktu. Tam bu çaresizlik içinde iken hocam Muhammed Ma'sum hazretlerini hatırladım. Allahü Teâlânın izni ile hocamın imdadıma yetişmesini istedim. Daha böyle düşünür düşünmez hocam aniden gözüküverdi. Katırı tutup durdurdu. Ben ayağımı üzengiden kurtarıp yerden kalkıncaya kadar bekledi. Ayağa kalkınca hocamın ayaklarına kapanıp bu yardımımdan dolayı memnuniyetimi ve muhabbetimi arz etmek istedim. Fakat ben ayağa kalkar kalkmaz hocam gözden kayboldu, onu orada göremedim.”
Yine, talebelerinin büyüklerinden Hace Muhammed Sıddîk şöyle anlatmıştır: “Hocam Muhammed Ma'sum hazretlerinin sohbetine ve derslerine devam ettiğim sırada, memleketime gidip gelmek üzere izin almıştım.
BOŞ HAYALLERDEN VAZGEÇ
Bir genç, Muhammed Ma'sum hazretlerinin sohbetine gelirdi. Bu genç, bir kıza aşık olup dalgın ve dağınık bir hâldeydi. Muhammed Ma'sum hazretleri bir gün o gencin hâlini anlayıp buyurdu ki: “Bu bozuk düşünceden ve lüzumsuz hayalden vazgeç! Himmet ve arzu yüzünü hakikat bahçesine çevir! Marifet bostanından meyveler topla! Elbette bu diğerinden daha iyi olacaktır.” Bu hâl içerisinde ezilen ve sıkıntı içinde olan genç, Hafız-ı Şirazî'nin bir beytini okuyarak bu hâlden kurtulması için dua ve himmet etmesini istedi. Muhammed Ma'sum hazretleri, gencin bu sözü üzerine, o hâlden kurtulması için dua ve himmet etti ve; “Seni bu hâlden kurtardılar!” buyurdu. Genç bu sözü duyar duymaz, kendini toplayıp aklı başına geldi ve insana ait olan aşk ve sevgisi, hakiki aşk hâline döndü. Muhammed Ma'sum hazretlerinin sadık talebelerinden oldu. Hatta onun feyiz ve bereketlerinden o kadar faydalandı ki salih, velî ve kâmil bir zat oldu.
Yola çıkıp bir müddet gittikten sonra yolda derin bir su kenarında durdum. Gömleğimi yıkamak istedim. Fakat bu sırada ayağım kaydı. Birden bire suya düşüp batmaya başladım. Suya gömülmüştüm. Yüzme de bilmiyordum. Bir batıyor bir çıkıyordum. Ölmek üzereydim. Tam bu sırada hocam Muhammed Ma'sum hazretleri gözüküp elimden tutarak, beni suda boğulmaktan kurtardı. Sonra da gözden kayboldu.”
Yine bu talebesi şöyle anlatmıştır: “Bir gün kendimden geçip muhabbet ateşiyle yanarak sahralara düşmüştüm. O kadar gitmişim ki sahraya dalıp şehirden çok uzaklaşmışım. Sahrada öyle susamıştım ki neredeyse susuzluktan ölecektim. Ben bu hâlde çaresiz iken, hocam Muhammed Ma'sum hazretleri uzaktan gözüküverdi. Hemen şevk ile sevinerek hocamın yanına koştum. Tam huzuruna varınca hocam gözden kayboldu. Fakat hocamın bana gözüküp sonra da gözden kaybolduğu yerde bir su pınarı buldum ve o sudan içtim. Böylece şiddetli susuzluktan helak olmaktan kurtuldum.”
Muhammed Ma'sum hazretlerinin sohbetinde bulunmakla şereflenen ve talebesi Hace Muhammed Sıddîk'ın talebesi olan bir zat şöyle anlatmıştır: “Bir defasında hayvanıma odun yükleyip getirmekte idim. Yolda odun yükü, hayvanın üzerinden devrilip yere düştü. Yolda yalnızdım. Yüklemek için yardım edecek kimse yoktu. Çaresiz kalakaldım. Tam bu sırada Muhammed Ma'sum hazretleri birden bire karşıma çıkıverdi. Yıkılan odun yükünü tutup hayvanın üzerine koydu ve gözden kayboldu.”
EHL-İ SÜNNETİN ŞEREFİ
Bir gün İran kumandanlarından Rafızî itikatlı bir kumandan, Hindistan'ın başşehrine gitmek üzere yola çıkmıştı. Serhend şehrinden geçerken, alay edercesine, hizmetçilerinden birini Muhammed Ma'sum hazretlerinin huzuruna gönderip ziyaretine gelmek istediğini bildirdi. Muhammed Ma'sum hazretleri; “Misafir kâfir de olsa ona ikramda bulununuz.” sözü gereğince misafir için hazırlık yaptırdı. İkindiye kadar beklediler. Gelmedi. Haber geldi ki o kumandan gitmiş. Maksadı, Ehl-i Sünnet'in en büyük âlimlerinden ve koruyucularından olan Muhammed Ma'sum ile alay etmek, onu tahfif ve tasgir etmekmiş.
O sırada, Muhammed Ma'sum hazretlerinin en yüksek halifelerinden olan Hace Muhammed Hanîf-i Kabilî misafir geldi. Hazır olan yemekleri onun için getirdiler. Hace Muhammed Hanîf, hediye olarak birkaç tane bıçak getirmişti. Başka hediyeler de vardı. Muhammed Ma'sum hazretleri bıçaklardan birini alıp; “Bir salatalık getirin.” buyurdu. Salatalık getirdiler. O bıçakla salatalığı kesti ve buyurdu ki: “Salatalığı keserken, bizimle alay etmeye kalkışan o Rafızînin de başının kesildiğini gördüm.” Hakikaten buyurduğu gibi oldu.
Beyt:
“Burada oynama yoksa başınla oynarsın,
Ne kendin ne köpeğin, meydana çıkmayasın.”
Muhammed Ma'sum hazretleri bir gün hizmetçilerinden birine; “Git dışarıdan taş ve tuğla topla gel.” buyurdu. Hizmetçi gidip bir miktar taş ve tuğla getirdi ve huzuruna koydu. Muhammed Ma'sum hazretleri taşların altın olması için dua edip; “Hepiniz altın olun!” buyurdu. Getirilen taş ve tuğlaların hepsi altın oldu.
Kabil şehrinden bir zat, Muhammed Ma'sum hazretlerini rüyasında görmüştü. Rüyasında ona bir takke hediye etti. Rüyayı gören zat uyanınca kendisine hediye edilen takkeyi yanında buldu.
Muhammed Ma'sum hazretlerinin talebelerinin büyüklerinden olan Hace Musa şöyle anlatmıştır: “Hocam Muhammed Ma'sum hazretleri bana, icazeti mutlaka ve hilafet verip; “Size itaat ederler, sözünüzü dinlerler.” buyurup memleketime dönmemi söylediği zaman kendisine; “Bizim memleketimizdeki halk sert tabiatlıdır, böyle şeyleri bilmezler. Zahirî bir keramet ve tasarruf görmezlerse bu yola girmezler. Hatta böyle olunca alay ederler. Oradaki insanlar, şiddetli ve sıkıntı vericidirler. Onlar hakkında öyle bir teveccüh buyurunuz ki itaat etsinler. Böyle olunca elbette oradakiler de sevenlerden ve muhlislerden olurlar.” diye bildirdim. Bunun üzerine hocam buyurdu ki: “Senin isminin anıldığı yerde, sana itaat ederler. Bir de senin duan her hastalığa şifadır. Onunla hastaları iyi edersin. Oradaki bütün insanlar sizi severler.” Gerçekten hocamın buyurduğu gibi oldu.”
Sa'dullah Han, Şah Cihan'ın yanında iken, Muhammed Ma'sum hazretlerinin büyük bir mürşid-i kâmil olduğunu inkâr ederek, dil uzatıp hâllerini yalanlamıştı. O anda kulunç hastalığına tutuldu. Bu hastalığa birdenbire yakalanıvermesinin, Muhammed Ma'sum hazretleri hakkında söylediği kötü sözler sebebiyle olduğunun farkına vardı. Pişman oldu ve Muhammed Ma'sum hazretlerine beş yüz rupye (o zamanın parası) ve bazı hediyeler gönderdi. “Benim kusur ve anlayışsızlığımı affetsin.” diye haber yolladı. Bir bardak içerisinde de su gönderip şifa olması için suya okumasını da istemişti. Fakat Muhammed Ma'sum hazretleri bunları asla kabul etmedi. Oğulları o kimseyi kurtarmak için çok yalvarınca buyurdu ki: “Yalan söyleyenlerin nefesinde bereket ve şifa olmaz. Bize yalancı dedi.” O hanın adamlarına; “Çabuk gidiniz. Onun ruhu, bu cevabı bekliyor.” buyurdu. Sa'dullah'ın adamları, utanarak geri döndüler. Sa'dullah Han'a duyduklarını söylediler. Sa'dullah Han bu sözleri işitince o anda öldü.
Muhammed Ma'sum hazretleri, bir gün iştahla meyve yiyordu. Yediği bu meyve Hindistan'ın büyük ve sık ormanlarında yetişen, ham iken ekşice, olgunlaşınca gayet tatlı olan bir ağacın meyvesi idi. Hint dilinde buna; “Enbe” derlerdi. Mahremlerinden olan saliha bir hanım ziyaretlerine gelmişti. Vaziyeti görünce kalbinden; “Evliyaullah, yemek hususunda bu kadar istekli, hararetli olurlar mı? Acaba bunun sebebi nedir?” diye geçti. O anda Muhammed Ma'sum hazretleri bu düşüncelerini anladı ve buyurdu ki: “Evliyanın yediği nur olur...”
Berekat-ı Ma'sumî kitabının müellifi şöyle anlatmıştır: “Bir gün Evrengzîb'in oğlu, zamanın padişahı, Muhammed Muazzam Şah'ın meclisinde idim. Muhammed Ma'sum hazretlerinin tasarruflarından bahsediliyordu. Muhammed Muazzam Şah dedi ki: “Hazreti Evrengzîb, Keşmir'e giderken, irşat diyarı olan Serhend'den geçiyordu. Urvetü'l-vüska Muhammed Ma'sum hazretlerini ziyaret ile şereflendi. O sene, padişah olmasının beşinci senesi idi. Ben de babamın yanında idim. Muhammed Ma'sum hazretleri buyurdu ki: “Baban vefat ettikten sonra padişahlık sana geçecektir.” Kırk beş sene sonra bu müjdesi doğru çıktı. Evrengzîb'in padişahlık müddeti elli seneydi.”
Muhammed Ma'sum hazretlerinin menkıbelerini, makamlarını, keşiflerini, kerametlerini önde gelen halifelerinden olan torunu Mir Safer Ahmed Makamat-ı Ma'sumî adıyla yazmıştır. 2004 yılında Lahor'da Urducasıyla birlikte basılmıştır.
VEFATI
Muhammed Ma'sum hazretlerinin vefat ettiği sene, Şaban ayının on beşinci gecesi, yani duaların kabul olduğu, ecellerin takdir edildiği Berat gecesinde, talebelerinden bazı hadiseleri sorup cevap aldı. Sonra da; “Bir kutbun ismini yaşayanlar defterinden sildiler.” buyurarak, vefat edeceğine işaret etmiştir.
Yine vefatına yakın bir zamanda bir yerde durup; “Pek yakında kemal sahiplerinden birinin mezarı burası olur.” buyurdu. Vefat edince kabrinin orası olduğunu görenler bu sözdeki işareti anladılar. Yine o günlerde babası İmam-ı Rabbanî hazretlerinin kabrini ziyaret ettiği sırada ondan ahiretin hâllerini sorduğunu ve babasının cevabında; “Burada her şey rahmet iledir.” buyurduğunu bildirdi ve ertesi gün vefat etti. Vefatları 1079 (m. 1667) senesi Rebiulevvel ayının dokuzuncu günü öğle vaktiydi.
Cenazesini, Ahund Sücadil yıkadı. Mübarek ağzını yıkamaya sıra gelince yıkayıcı; “Bu mübarek ağzı açmaya takat getiremiyorum.” dedi. Bunun üzerine Muhammed Ma'sum hazretleri kendisi, hayatta olanlar gibi ağzını açtı, suyu ağzına aldı ve ağzını çalkaladı. Orada bulunanlar bu hâli görünce şaşırdılar. Namazını en küçük kardeşi Şeyh Yahya kıldırdı. Mezarı, hayatta iken; “Burada kemal mertebelerine kavuşan bir fakirin mezarı bulunur.” buyurduğu yer oldu. Babür sultanı ve talebesi olan Evrengzîb Alemgir, kabri üzerine yüksek kubbeli bir türbe yaptırdı. Türbesi, babası İmam-ı Rabbanî hazretlerinin türbesinin birkaç yüz metre kuzeyindedir. İmam-ı Rabbanî hazretlerinin Mektubat'ında, bu oğluna yazılmış olan mektuplar vardır.
Muhammed Ma'sum hazretlerinin kıymetli neslinden pek çok evliya yetişmiş ve zamanlarının kutbu olmuşlardır. Bütün İslam memleketlerine feyizleri yayılıp nurlandırmıştır. Ecdatlarının vârisleri ve yeryüzünün meşhurları olmuşlardır. Hidayet ve irşatta yüksek derece kazanmışlardır.
Muhammed Ma'sum hazretlerinin üç ciltlik Mektubat-ı Ma'sumiyye adlı bir eseri vardır. Bu üç ciltte toplam altı yüz elli iki (652) mektup vardır. Son olarak 1396 (m. 1976) senesinde Pakistan'ın Karaçi şehrinde bastırılmıştır. Farisî olan bu mektuplar arasından yüz kırk bir aded seçilerek; Müntahabat-ı Ma'sumiyye adı ile Hakikat Kitabevi tarafından bastırılmıştır.
Mektubat-ı Ma'sumiyye adlı eserinden bazı mektuplar: “Bu bir köşede unutulmuşu hatırlayarak, kardeşim Mevlana Muhammed Hanîf ile gönderdiğiniz mektup geldi. Okuyunca çok sevindirdi. Ortağı, benzeri olmayan Cenab-ı Hakk'a bağlılığınızı ve O'nun muhabbetinin ateşi ile yandığınızı okuyunca sevincimiz kat kat arttı. Bu ahir zaman fitne ve zulmeti içinde, Allahü Teâlâ, bir kulunun kalbine, kendi sevgisini yerleştirir ve kendi hicranı, ayrılığı ile onu yakarsa ne büyük nimettir! Bu nimetin kıymetini bilip şükrünü eda etmek lazımdır. Durmayıp bunun artmasına çalışarak, Aşk-ı İlahî'nin, en son derecesine yükselmesini beklemelidir. Hakiki matlubdan başka hiçbir şeye gönül bağlamamalı, faydası olmayan şeylerle uğraşmamalıdır. Muhabbet ateşi, nefs-i emmarenin azgınlığından, yükselmesinden meydana gelen izzet-i nefs perdesini tamamen yakarak, ezelî ve ebedî kemalatın nurları, kalbi aydınlatmalıdır. “Nimetlerime şükrederseniz, onları arttırırım.” buyurulmuştur.
Ey mesut ve bahtiyar kardeşim! Allahü Teâlânın sevdiği kullarının yolunda yürümek arzusunda isen, bu yolun şartlarını ve edeplerini gözetmelisin! İlk önce sünnet-i seniyyeye yapışmak ve bidatlerden sakınmak lazımdır. Çünkü Allahü Teâlânın sevgisine ulaştıran yolun esası bu ikisidir. İşlerinizi, sözlerinizi ve ahlâkınızı, dinini bilen ve seven, dindar âlimlerin sözlerine ve kitaplarına uydurmalısınız. Salih kullar gibi olmalısınız ve onları sevmelisiniz. Uykuda, yemekte ve söylemekte aşırı gitmeyip orta derecede olmalısınız. Seher vakti (yani gecelerin sonunda) kalkmaya gayret etmelisiniz. Bu vakitlerde istiğfar etmeyi, ağlamayı, Allahü Teâlâya yalvarmayı ganimet bilmelisiniz.
Salihlerle beraber olmayı aramalısınız. “İnsanın dini, arkadaşının dini gibidir.” hadis-i şerifini unutmayınız! Şunu iyi biliniz ki ahireti (saadet-i ebediyyeyi) isteyenlerin, dünya lezzetlerine düşkün olmaması lazımdır. Mubah olan lezzetleri bırakamazsanız, hiç olmazsa haramlardan ve şüphelilerden kaçınınız ki ahirette kurtulmak umulsun. Fakat her türlü altın ve gümüş eşyanın ve çayırda otlayan hayvanların ve ticaret eşyasının zekatını, topraktan, tarladan, ağaçtan alınan mahsullerin öşrünü de her hâlükarda vermek lazımdır. Bunların verilecek miktarları, fıkıh kitaplarında bildirilmiştir. Zekatı ve fıtraları, İslamiyetin emrettiği kimselere seve seve vermelidir. Akrabayı ziyaret etmeli, mektupla gönüllerini almalıdır. Komşuların haklarını gözetmelidir. Fakirlere ve borç isteyenlere merhamet etmelidir. Malı, parayı, İslamiyetin izin vermediği yerlere harcetmemeli, izin verilen yere de israf etmemelidir. Bunlara dikkat edince mal zarardan kurtulur ve dünyalıklar, ahiretlik hâlini alır. Belki de bunlara dünya denmez.
ONİKİ SENE SONRA
Ekberabad şehrinde tasavvufta yetişmiş bir âlim vardı. Hastalanıp ölmek üzere iken, talebesi olan kız kardeşinin oğlunu istedi. Buyurdu ki: “Senin hâllerin tamamlanmadı. Ben de ölüyorum. Şimdi senin, Muhammed Ma'sum hazretlerinin huzuruna gidip süluk eylemen, tasavvufta yetişmen ve böylece kemal mertebelerine kavuşman gerekiyor. Zannedersem, bu büyük nimete ancak on iki sene sonra kavuşabileceksin.” Bu zat söylenilen müddet içinde, her ne kadar birçok yere gittiyse de irşat diyarı olan Serhend'e yolu düşmedi. Ancak on iki sene sonra Serhend şehrine geldi. Muhammed Ma'sum hazretlerinin ziyareti ile şereflendi. Muhammed Ma'sum hazretleri onu görünce buyurdu ki: “Üstadının sana söylediği on iki sene bugün doldu.” Gelen talebe hesap etti. Buyurdukları gibi çıktı. Buyurdular ki: “Bu mânâyı, üstadının büyüklüğünü göstermek için izhar eyledim. Burada bulunanlar da onun kemalini böylece öğrensinler diye söyledim.” buyurdu.
İyi biliniz ki namaz dinin direğidir. Namaz kılan bir insan dinini doğrultmuş olur. Namaz kılmayanın dini yıkılır. Namazları, müstehap zamanlarda, şartlarına ve edeplerine uygun olarak kılmalıdır. Bunlar fıkıh kitaplarında bildirilmiştir. Namazları cemaatle kılmalı, birinci tekbiri imam ile birlikte almaya çalışmalıdır ve birinci safta yer bulmalıdır. (Camiye geç gelip birinci safa geçmek için safları yarmak, cemaate eziyet vermek haramdır.) Bunlardan biri yapılmazsa matem tutmalıdır. Kâmil bir Müslüman, namaza durunca sanki dünyadan çıkıp ahirete girer. Çünkü dünyada Allahü Teâlâya yaklaşmak, çok az nasip olur. Eğer nasip olursa o da zılle, gölgeye, surete yakınlıktır. Ahiret ise asla yakınlık yeridir. İşte namazda, ahirete girerek, burada nasip olan devletten hisse alır. Bu dünyada hasret ve firak ateşi ile yanan susuzlar, ancak namaz çeşmesinin hayat suyu ile serinleyip rahat bulur. Büyüklük ve mâbutluk sahrasında şaşırmış kalmış olanlar, namaz gelininin çadır etekleri altında vuslatın (matluba kavuşmanın) kokusunu duyarak hayran olurlar. Allahü Teâlânın peygamberi buyurdu ki: “Bir Mümin namaz kılmaya başlayınca Cennet kapıları onun için açılır. Rabbi ile onun arasında bulunan perdeler kalkar. Cennet'te olan huriler onu karşılar. Bu hâl, namaz bitinceye kadar devam eder.”
Bu yolun büyüklerinden birini buluncaya kadar; Kur'an-ı Kerim okuyarak, ibadetleri yaparak, kıymetli kitaplarda ve hadis-i şeriflerde bildirilen duaları, tesbihleri okuyarak vakitlerinizi mamur ediniz! Bu dua, tesbih ve ibadetlerden bir kısmını bu fakir toplamıştım. Mevlana Muhammed Hanîf, almıştı. Zamanınızın çoğunu; “Lâ ilâhe illallah.” kelimesini söylemekle geçiriniz. Kalbi temizlemekte çok tesirlidir. Her gün, belli miktar okursanız iyi olur. Abdestli ve abdestsiz söylenebilir. Bu yolun büyüklerini sevmeyi saadetin sermayesi biliniz! Bu yolda ilerleten en kuvvetli vasıtanın, bu muhabbet olduğunu biliniz. Farisî beyt tercümesi:
“Aradığın hazinenin nişanını verdim sana! Belki sen kavuşursun, biz varamadıksa da!”
Allahü Teâlâ size ve doğru yolda gidenlerin hepsine selamet ve rahatlıklar versin!” (Birinci cilt, ondördüncü mektup.)
Hakikat Kitabevi tarafından Mektubat-ı Ma'sumiyye'den seçilerek Müntehabat adıyla neşredilen baskısının kapak sayfası.
Muhammed Ma'sum, ikinci cildin, yüzellisekizinci mektubunda buyurdu ki: “Saadetin başı, iki şeye kavuşmaktır. Birincisi, bâtının (yani kalbin) mahluklara düşkün olmaktan kurtulmasıdır. İkincisi, zahirin (yani bedenin) **“Ahkâm-ı İslamiye”**ye sarılmakla süslenmesidir. Bu iki nimete kavuşmak, tasavvuf ehlinin sohbetinde kolay nasip olur. Başka yoldan kavuşmak güçtür. İslamiyete tam yapışabilmek, ibadetleri kolay yapabilmek ve yasak olunanlardan sakınabilmek için nefsin fanî olması (teslim olması) lazımdır. Nefis, azgın olarak, asî olarak ve kendini beğenici olarak yaratılmıştır. Bu kötülüklerden kurtulmadıkça ve teslim olmadıkça, İslamiyetin hakikati hâsıl olamaz. Teslimden, itminandan önce İslamiyetin sureti, görünüşü vardır. Nefsin itminanından sonra İslamiyetin hakikati hâsıl olur. Suretle hakikat arasındaki fark, yerle gök arasındaki fark gibidir. Suret ehli, İslamiyetin suretine, hakikat ehli de İslamiyetin hakikatine kavuşur. Avamın (yani cahillerin) imanına “İman-ı mecazî” denir. Bu iman bozulabilir ve yok olabilir. Havassın (yani hakikat ehlinin) imanları, zevalden ve halelden mahfuzdur. Nisa suresinin 175. ayetindeki mealen; “Ey iman edenler! Allah'a ve O'nun Peygamberine iman ediniz!” emri, bu hakiki imanı göstermektedir.”
Muhammed Ma'sum hazretlerinin günlük vird ve dualarını ihtiva eden Ezkar-ı Ma'sumiyye adlı eserin kapak sayfası.
Muhammed Ma'sum hazretleri buyurdu ki: “Peygamber Efendimizi sevip O'na tâbi olmadıkça, Allahü Teâlâyı sevmek saadeti ele geçmez. Allahü Teâlâ, Kur'an-ı Kerim'de İmran suresi 31. ayetinde mealen, Peygamber Efendimize buyurdu ki: “De ki Allahü Teâlâyı seviyorsanız, bana tâbi olunuz! Bana uyanları Allah sever!” Saadete kavuşmak isteyen kimse, bütün âdetlerini, ibadetlerini ve alış verişlerini O'nun gibi yapmaya çalışmalıdır. Yani ilmihâl kitaplarında bildirildiği gibi yapmalıdır.
Allahü Teâlâ, Resulullah Efendimize; “Habibim.” buyurmuştur. Yani çok sevmektedir. Allahü Teâlâ, Resulullah Efendimizi sevip O'nun bildirdiği yoldan giden, tâbi olan ve O'na benzemeye çalışanları da sevmektedir. Allahü Teâlânın sevdiğini seven, her zaman sevilir. Allahü Teâlânın sevdiğine düşman olanlar da bunun için sevilmez. Görünen ve görünmeyen bütün iyilikler, bütün üstünlükler, ancak O yüce peygamberi sevmekle ele geçebilir. Yükselebilmenin, ilerlemenin ölçüsü, bu sevgidir. Allahü Teâlâ, Sevgili Peygamberini, insanların en güzeli, en iyisi, olarak yarattı. Her iyiliği her güzelliği, her üstünlüğü O'nda topladı. Eshab-ı Kiram'ın hepsi, O'na aşıktı. Hepsinin kalbi, O'nun sevgisi ile yanıyordu. O'nun ay yüzünü, nur saçan cemalini görmeleri lezzetlerin en tatlısı idi. O'nun sevgisi uğruna canlarını, mallarını feda ettiler. O'nu canlarından, mallarından kısaca her şeyden daha çok sevdiler. O'nu çok fazla sevdikleri için O'nu sevenleri de sevip dost oldular. Bunun için Eshab-ı Kiram, birbirini çok severdi. Resulullah Efendimizin üstünlüğünü anlayamayıp O'nun güzelliğini göremeyen, O'nu sevmek saadetine kavuşamayanlara, O'na düşman olanlara düşman oldular. Bu sevgileri, dostlukları ve düşmanlıkları ile Allahü Teâlânın sevgisini, rızasını kazandılar. Yükseldiler, insanların en üstünleri, en kıymetlileri, en şereflileri oldular. Çünkü taatlerin, iyiliklerin başı, Allahü Teâlânın dostlarını sevmek ve düşmanlarını sevmemektir.
Allahü Teâlâyı seviyorum diyen kimsenin, Peygamber Efendimizi, eshabının hepsini ve onların yolunda giden İslam âlimlerini sevmesi ve bunlara benzemeye çalışması lazımdır. Seven bir kimse, sevdiğinin sevdiklerini de sever. Sevdiğinin düşmanlarına da düşman olur. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: Allahü TeâlâMusa Aleyhisselam'a; “Benim için ne işledin?” diye sordukta; “Ya Rabbî! Senin için namaz kıldım, oruç tuttum, zekat verdim. İsmini çok zikrettim.” deyince; “Ya Musa, namazların sana burhandır. Oruçların Cehennem'den siperdir. Zekat kıyamet gününün sıcaklığından koruyan gölgedir. İsmimi söylemen de kabir ve kıyamet karanlığında seni aydınlatan nurdur. Yani bunların faydaları hep sanadır. Benim için ne yaptın?” buyurdukta, Musa Aleyhisselam; “Ya Rabbî! Senin için olan ameli bana bildir!” diye yalvardı. Cenab-ı Hak: “Ya Musa! Dostlarımı benim için sevdin mi ve düşmanlarıma benim için düşmanlık ettin mi?” buyurdu. Musa Aleyhisselam da Allah için amelin, “Hubb-i fillah” ve “Buğd-i fillah” olduğunu anladı.
Muhammed Ma'sum Farukî hazretleri, Mektubat kitabında, ikinci cildin yüzonuncu mektubunda, tasavvufun ve tasavvuf yolunda olanın nasıl olduğunu şöyle bildirmektedir: “Bidat işleyenden, mezhepsiz olandan kaçınınız! Yahya bin Muaz Razî hazretleri, üç kişiden sakınınız buyurdu: Gafil olan din adamlarından, yaltakçı olan hafızlardan ve cahil olan tarikatçılardan! Tekke şeyhi veya mürşit denilen bir kimse, Resulullah'ın sünnetine uymazsa ve İslamiyeti gözetmezse, sakın onun yanına yaklaşmayınız! Onun bulunduğu şehirde bile oturmayınız! Belki bir gün olur da onunla karşılaşır, zarara girersiniz. Böyle kimse yankesiciye benzer. Şeytanın, Müslümanları avlamak için kurduğu bir tuzaktır. Harika, kerametler gösterse, dünyaya düşkün değilmiş gibi görünse de ondan aslandan kaçar gibi kaçınız! Tasavvuf yolunun büyüklerinden Cüneyd-i Bağdadî buyuruyor ki: “Tasavvuf yollarından, yalnız Resulullah'ın izinde gidenlerin yolu, insanı kemale ulaştırır. Başka yollar çıkmaz sokağa benzer.” Yine buyurdu ki: “Kur'an-ı Kerim'in çizdiği sınırları gözetmeyen ve hadis-i şerifleri bilmeyen kimse, mürşit, yol gösterici olamaz. Çünkü tasavvuf yolu, Allahü Teâlânın kitabına ve Resulullah'ın sünnetine bağlıdır. Tasavvuf büyükleri, dine uyan âlimlerdir. Resulullah'ın vârisleridir. Sözlerinde, işlerinde ve huylarında hep Resulullah'a uyarlar. Ya Rabbî! O büyüklerden feyiz almamızı, bereketlenmemizi bizlere nasip eyle! Âmin! Her zaman söylüyorum. Yine bildiriyorum ki Resulullah'a uymakta gevşeklik eden, O'nun sünnet-i seniyyesini terk eden, mutasavvıf olamaz. Onu Allah adamı sanmayınız! Onun dünyadan kaçınır görünmesine, harikalar göstermesine aldanmayınız! Onun züht ve tevekkül ve marifetler anlatan sözlerini kendinden bilmeyiniz! Kıymetli işlerini gösterebilirler.”
Ebu Amr bin Necib buyurdu ki: Din bilgilerine dayanmayan hâller, ne kadar üstün görünseler de zararları faydalarından daha çoktur.” Tasavvuf nedir diye sorulduğunda; “Tasavvuf, İslamiyetin emirlerini ve yasaklarını gözetmektir.” buyurdu. Tasavvufun temeli İslamiyete uymaktır. Ahirette insanı kurtaracak iş, Resulullah'ın izinde gitmektir. Doğru yolda olan ile sapık olanı ayıran şey, Resulullah'a uyup uymamaktır. O'na uygun olmayan züht ve dünyadan sakınmak, hiçbir şeye yaramaz. O'nu araya katmadan yapılan zikirler, fikirler, şevkler ve zevkler, insanı hiçbir şeye kavuşturmaz. Harika ve keramet denilen şeyler, açlıklar ve nefsi ezmekle elde edilir. Bunların Allahü Teâlâyı tanımakla ilgileri yoktur. Abdullah bin Mübarek hazretleri buyuruyor ki: “Edeplerde, müstehaplarda gevşeklik yapan kimse, sünnetleri yapamaz. Sünnetlerde gevşek davranan da farzları yapmaktan mahrum kalır. Farzlarda gevşeklik yapan da Allahü Teâlâyı tanımaktan mahrum kalır.” Bunun içindir ki hadis-i şerifte; “Günah işlemek, küfre yol açar.” buyuruldu.
Şeyh Ebu Sa'id-i Ebü'l-Hayr hazretlerine, biri için; “Su üstünde yürüyor.” dediklerinde; “Kurbağa da suda yüzüyor.” buyurdu.
Muhammed Ma'sum Farukî hazretlerine babası ve hocası olan İmam-ı Rabbanî hazretlerinin yazdıkları birinci cilt 302. mektup.
Biri için; “Havada uçuyor.” dediklerinde; “Karga ve sinek de uçuyor.” buyurdu. Biri için; “Bir anda bir şehirden bir şehre gidiyor.” dediklerinde; “Şeytan da bir solukta şarktan garba gidiyor.” buyurdu. Bunların hiç kıymeti yoktur. Herkesin arasında bulunup alış veriş yapıp ve evlenip Allahü Teâlâyı bir an unutmamak gibi kıymetli bir şey yoktur.” buyurdu.
Evliyanın büyüklerinden olan Ebu Ali Rodbarî hazretlerine dediler ki: “Tasavvufun sonuna yükseldim. Her şey bana helal oldu. Günah denilen şeyler bana zarar vermez diyen bir kimse için ne dersiniz?” “Evet o kavuşmuştur. Fakat Cehennem'e kavuşmuştur.” dedi. Ebu Süleyman Daranî hazretleri buyurdu ki: “Çok oluyor ki kalbime bilgiler doğuyor. Bunları, iki şahit olan Allah'ın kitabı ve Resulullah'ın sünneti ile birlikte olmadıkça, kabul etmiyorum.” Hadis-i şerifte; “Bidat işleyenler, Cehennem'dekilerin köpekleri olacaklardır.” buyuruldu. Bir hadis-i şerifte; “Bidat işleyen kimseye, şeytan çok ibadet yaptırır, onu Allah'tan korkuyor gösterip hep ağlatır.” buyuruldu.
Mektubat-ı Ma'sumiyye'de talebelere nasihat eden birinci cilt 14. mektup.
Bir hadis-i şerifte; “Allahü Teâlâ, bidat sahibinin orucunu, namazını, haccını, umresini, cihadını, farzlarını ve nafile ibadetlerini kabul etmez. Hamurdan kıl çıkar gibi, Müslümanlıktan çıkar.” buyuruldu. Kabul etmez demek, şartlarına uygun olup sahih olsa da sevabı, faydası olmaz demektir. Şeyh ibni Ebu Bekr; Mearicü'l-hidaye kitabında buyurdu ki: “Doğruyu öğren ve sıdk ile hâllen! İnsanların iyiliği, olgunluğu ve ziyneti, her işlerinde, düşüncelerinde, huylarında, âdet ve ibadetlerinde, Muhammed Mustafa hazretlerine uymaları ile olur. Çünkü bütün saadetler, O'nun sünnetine, yani emirlerine ve yasaklarına uymaktadır. Bütün organlar, kalb ve nefis, O'nun dinine bağlanmalıdır! Bu da ancak kalbin, zikir ve Kur'an okumakla nurlanması ve iyi huylarla temizlenmesi ile olur.”
Günah işleyince hemen tövbe etmelidir. Gizli işlenen günahın tövbesi gizli yapılır. Açık işlenmiş günahın tövbesinin de açık yapılması lazımdır. Tövbe etmeyi geciktirmemelidir. Kiramen Kâtibin melekleri, bir günah işlenince yazmak için üç saat bekler. Bu zamanda tövbe yapılırsa, o günahı yazmazlar. Tövbe etmezse, o zaman yazarlar. Ca'fer bin Sinan buyurdu ki: “Tövbeyi geciktirmek de ayrıca bir günahtır. Hatta, işlenen günahtan daha büyük günahtır. (Bundan anlaşılıyor ki farz namazı özrü olmadan, vaktinde kılmayanın, hemen kaza etmesi lazımdır. Kazayı geciktirmek, daha büyük günah olur.) Tövbe, hemen yapılmazsa, başka zamanlarda hemen yapmaya çalışmalıdır. Ecel gelmeden önce tövbe etmelidir. Tövbe her zaman kabul olur. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Allahü Teâlâ, gündüz işlenen günahlar için o gece tövbe edilmesini bekler. Gece işlenen günahlar için ertesi gün tövbe edilmesini bekler.” Vera ve takvaya sarılmalıdır. Haramlardan ve şüphelilerden sakınmalıdır. Tasavvuf yolunda yasaklardan sakınmak, emirleri yapmaktan daha çok faydalıdır.
Büyüklerden biri buyuruyor ki: “İyiliği iyi olan da kötü olan da yapar. Günahlardan yalnız iyiler sakınır.”Ma'rûf-i Kerhî hazretleri buyurdu ki: “Harama bakmaktan çok sakınınız!” Hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Kıyamet günü, Allahü Teâlânın rızasına, ihsanlarına kavuşacak olanlar, dünyada züht ve takva üzere olanlardır.” Bir hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Vera sahibi ile kılınan namaz kabul olur. Vera sahibi ile oturmak ibadettir. Onunla konuşmak sadaka vermek gibidir.” Bütün işlerini, hâllerini kusurlu bilip tövbe ve istiğfar etmelidir. Ca'fer bin Sinan buyuruyor ki: “İbadet edenlerin kendilerini beğenmeleri, kendilerini, günah işleyenlerden iyi bilmeleri, onların günah işlemelerinden daha büyük günahtır.” Muhammed Mürteiş hazretlerini Ramazanın son on gününde sokakta görüp niçin itikâf yapmadığını sordular. “Camide, hafızların kendilerini beğenmelerini görünce dışarı kaçtım.” buyurdu.
Kendinin ve çoluk çocuğunun ihtiyaçlarını karşılamak için bir iş yapmalıdır. Bir işte çalışmak, tasavvuf yolunda ilerlemek için zararlı olmaz. Hatta, bu yolda ilerlemek için faydalı olur. Tasavvuf büyükleri, ticaret, sanat gibi bir iş yapmışlardır. Çalışıp kazanmanın sevap olduğunu bildiren hadis-i şerifler çoktur. Tevekkül etmek de elbet iyidir. Fakat tevekkül edenlerin, başkasının sırtından geçinmek niyetleri olmaması lazımdır. Muhammed bin Salim hazretlerine; “Çalışıp kazanmak mı, yoksa ahiret için çalışıp dünya için tevekkül etmek mi daha uygun olur.” denildikte; “Tevekkül Resulullah'ın hâlidir. Çalışıp kazanmak da Resulullah'ın sünnetidir.” buyurdu. Tevekkülün şartlarını yerine getirmeyenin çalışması lazımdır. Muhammed bin Menazil; “Çalışıp da tevekkül etmek, çalışıp kazanmaksızın yapılan tevekkülden daha iyidir.” buyurdu. Orta derecede yiyip içmelidir. Şah-ı Nakşibend Behaeddin-i Buharî hazretleri; “İyi ye, iyi çalış.” buyurdu. Sözün kısası, ibadete yardımcı olan miktar iyi ve mübarek olur. İbadete zarar verecek kadar yemek yasaktır.
Muhammed Ma'sum hazretlerinin oğulları Muhammed Eşref ve Muhammed Seyfullah kabirleri.
Her işte, her harekette, iyi niyet hâsıl olmadıkça, bir şeye başlanmamalıdır. Çok kimse ile görüşmemeli, çok söylememelidir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Hikmet, yani faydalı şeyler, ondur. Bunun dokuzu, yalnızlıktadır. Biri de az söylemektedir.” İnsanlarla, lüzumu kadar görüşmeli, başka zamanları zikir ve murakabe ile geçirmelidir. Faydalı olmak ve faydalanmak için olan sohbet çok kıymetlidir. Lüzumsuz ve faydasız konuşulmayan sohbetler faydalıdır. Bidat sahipleri ile mezhepsizlerle görüşmemelidir. İyi ve kötü, herkese karşı güler yüzlü olmalıdır. Özür dileyeni af etmelidir. Kimse ile münakaşa etmemeli, kimsenin sözünü aşağı görmemelidir. Herkese yumuşak söylemelidir. Ancak Allah için sert konuşulur. Şeyh Abdullah Bayal buyurdu ki: “Dervişlik, yalnız namaz, oruç ve geceleri ibadet yapmak değildir.
Bunlar, kulluk vazifeleridir. Her Müslümanın bunları yapması lazımdır. Dervişlik, kimseyi incitmemektir. Bunu yapabilen kavuşur.” Muhammed bin Salim hazretlerine, evliya nasıl belli olur denildikte; “Yumuşak sözleri, iyi huyları, güler yüzleri, cömertlikleri, her sözü kabul etmeleri, özür dileyenleri af eylemeleri ve herkese merhamet etmeleri ile anlaşılır.” buyurdu.
Her şeyi Hak Teâlâdan beklemelidir. "Allahü Teâlâ", kulunun her işine kifayet eder. Bütün kullarını sana yardımcı kılar. Yahya Muaz-ı Razî buyurdu ki: “Sen Allah'ı sevdiğin kadar, herkes seni sever. Sen Allah'tan korktuğun kadar, herkes senden korkar. Sen Allah'ın emrini yaptığın kadar, her kes senin işlerini yapar.” "Allahü Teâlâ" ile kul arasında en büyük perde, kulun kendi nefsinin isteklerinin arkasından koşması ve kendi gibi zavallı olanlara güvenmesidir.
Sıkıntılı zamanlarda Allah'tan ümidi kesmemelidir. Sevinçli zamanlarda, İslamiyete sarılmakta gevşeklik yapmamalıdır. Kimsenin ayıbını aramamalı, kendi ayıplarını görmelidir. Kendini Müslümanlardan yüksek bilmemelidir. Her Müslümanı görünce benim en büyük kazancım bunun duasını kazanmaktır demelidir. Üzerinde hakkı bulunanların esiri olmalıdır. Tasavvuf, edep demektir. Edepleri gözetmeyen, Rabbine kavuşamaz!”
Muhammed Ma'sum Farukî hazretlerinin Mektubat'ından özet olarak seçmeler:
“Âdet olarak, riya, gösteriş olarak değil de Allah rızası için fakirlere yemek, sadaka verip sevaplarını meyyitin ruhuna göndermek iyi olur ve büyük ibadet olur.”
“İnsanın ömrü çok azdır. Sonsuz olan ahiret hayatında, insanın karşılaşacağı şeyler, dünyada yaşadığı hâle bağlıdır. Aklı başında olan, ileriyi görebilen bir kimse, dünyadaki kısa hayatında, ahirette iyi ve rahat yaşamaya sebep olan şeyleri yapar. Ahiret yolcusuna lazım olan şeyleri hazırlar.”
“Bir kimse ahirete yönelirse, "Allahü Teâlâ" keremiyle, onun dünya ve ahiret ihtiyaçlarını giderir.”
“İnsanlar arasına karışmak, eğer onların haklarını yerine getirmek için olursa zikir olur.”
“Belaların ve şiddetli şeylerin kalkması için istiğfar etmek çok faydalıdır.”
“Kulun ıslah olması, kalbinin ıslah olmasına bağlıdır. Fesadı da kalbin fesadına bağlıdır.”
“Salih amellerin sevabını bütün Müminlerin ruhuna hediye etmek iyi ve makbuldür. Her birine aynı sevap ulaşır. Hakkında hediye etmek için niyet edilip okunan ve hediye edilen meyyitin sevabı hiç eksilmez.”
“İnsanın izzeti, iman ve marifet iledir. Mal ve mevki ile değildir.”
“İnsan her neye kavuşursa, başına ne gelirse bunların hepsi takdir-i ezeliyye iledir.”
“İnsandan bu fanî dünyada istenen, kulluk vazifesini yerine getirip ibadetleri yapmasıdır.”
“"Allahü Teâlâ" insanı beyhude yaratmadı ki insan kendi hâline terk olunsun. İstediğini yapsın. Heva-yı nefse ve hoşuna giden şeye uysun! O, emirlere uymakla ve yasaklardan sakınmakla mükellef kılınmıştır. İnsan için bunu yapmaktan başka çare yoktur. Bunu yapmayıp nefsine, arzu ve hevesine uyanlar, asi, inatçı kul olup **"Allahü Teâlâ"**nın gazabına uğrarlar ve çeşitli azaplara müstehak olurlar.”
“Vakitleri zikir ve tefekkür ile mamur etmek lazımdır. Vakti en mühim işler ile geçirmelidir. Yalnızken ve başkaları ile birlikte iken takva ve havf (korku) üzere olmalı ve ölüm anını düşünüp tefekkürü terk etmemelidir.”
“**"Allahü Teâlâ"**nın rızasını kazanmak için can atarak gayret göstermek, vakti zikir ve tefekkür ile geçirmek lazımdır. Gecelerin karanlığını istiğfar ile aydınlatmalı (geceleri çok tövbe etmeli) ve bu az vakitte (dünya hayatında) ahiret azığını hazırlamalıdır.”
“Resulullah bidat ehline lanet edip; “**"Allahü Teâlâ"**nın, melâikenin ve bütün insanların lanetleri üzerine olsun.” buyurdu.
“Hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Bidat ehline buğz için ondan yüz çeviren kimsenin kalbini, "Allahü Teâlâ" iman ve eman ile doldurur. Bidat sahibini sürur ile (neşe ile) karşılayan, İslamiyeti hafife almış olur.”
“Bidatler yayılıp sünnetler terk edildiği zulmetli zamanda, İslam ilimlerinin tahsili ve neşri en mühim işlerdendir. Ve Muhammed Aleyhisselam'ın sünnetini yaymak en büyük maksattandır.”
“Günahlardan hemen sonra tövbe yapılırsa ve tövbe günahtan sonra üç saat içinde yapılırsa o günah amel defterine yazılmaz.”
“Tövbe kapısı açıktır. "Allahü Teâlâ" rauf ve rahimdir. Kimse kusurdan hâli değildir. Ümitli olmalıdır.”
“Kur'an-ı Kerim okumak, "Allahü Teâlâ" ile tekellüm (konuşmak) olur.”
“Cennet'e girmek ancak Rahmet-i İlahî iledir.”
“Ömrün en kıymetli zamanı gençlik zamanıdır. En kıymetli şey ise marifetullahtır. Gençliğini en kötü şey olan heva ve heves peşinde harcayıp marifetullahı, ömrün en kötü zamanı olan ihtiyarlık zamanına bırakanlara yazıklar olsun!”
“Kıymetli ömrünü bu fanî ve denî (alçak) olan dünya için sarf eden kabiliyetli gençlere çok yazık! Onlar gençliklerini dünya için harcamakla, aldatıcı bir kahpeye aşık olmuşlar, kıymetli cevherleri saksı parçaları ile değişmişlerdir!”
“Müminin hesabı kısa bir zaman için olacaktır. Birinin hesabı diğerinin hesabını geciktirmez.”
“Dünya hayatı çok kısadır. Bu birkaç günlük kısa fırsat zamanında, kabri ve kıyameti unutmamak (hazırlanmak) lazımdır.”
“Dünya hayatı gayet kısadır. Ebedî saadete kavuşmak dünya hayatına bağlıdır. Saadetli kimse; bu kısa dünya hayatındaki fırsatı ganimet bilip ahirette kurtuluşa sebep olacak işleri yapan ve ahiret azığını hazırlayandır.”
“Son nefes korkusu bir nimettir ki Hakkın dostları bu derde giriftardır (tutulmuşlardır).”
“Dünya hayatı geçicidir. Bu birkaç günlük hayatı ganimet bilip **"Allahü Teâlâ"**nın rızasını kazanmaya sarf etmek lazımdır. Denî dünyanın nimetlerine dalmayıp ahireti istemek lazımdır. Ebedî olan ahireti ve ahiret nimetlerini kazanmak için çalışmalıdır.”
“Rızık mukadderdir. Ziyade ve noksan ihtimali yoktur. Rızkın noksan veya ziyade olması, Hak Teâlânın hususî fadlı iledir. Hiç kimsenin bunda bir katkısı yoktur.”
“Ticaret eşyasının ve saimenin (senenin ekserisinde çayırda otlayan dört ayaklı hayvanların) zekatını, Müslüman fakirlere başına kakmadan seve seve vermelidir. Mal, zekatını vermekle eksilmez. Hadis-i şerifte bildirildi ki: “Altın ve gümüş sahibi (bunlardan nisap, yani zekat verecek miktar kadarına sahip olan), zekatını vermezse, kıyamet gününde altın ve gümüşleri levha yapılıp Cehennem ateşinde kızartılıp sahibinin alnı ve sırtı bunlar ile dağlanacaktır. Soğudukça yeniden kızartılıp tekrar dağlanacaktır. Kullar arasında hesaplaşmanın süreceği ve Cennet ehlinin Cennet'e, Cehennem ehlinin de Cehennem'e girmesine kadar geçen elli bin sene müddetince zekatını vermeyen kimseye böyle azap olunacaktır.”
“Sadakanın sevabını evvela Resulullah'ın ruhuna, sonra da diğer meyyitin ruhuna hediye etmelidir.”
“Seher vakitlerinde ağlamayı ve istiğfar etmeyi ganimet bilip en büyük iş olarak addetmelidir.”
“Seher vaktinde uyanık olmayı mümkün olduğu kadar elden bırakmamalı, ağlayarak namaz kılıp istiğfar etmeyi ganimet bilmelidir.”
“Attar-ı Şiblî kırk sene ağladı ve başını kaldırıp semaya bakmadı. Ağlamasının sebebi sorulunca; “Kabrin korkusundan ve kıyamet gününün heybetinden ağlamaktayım.” dedi. Semaya neden bakmıyorsun? diye sorulunca da; “Meclislerde kahkaha atarak çok güldüm. Bundan dolayı utanıp başımı kaldırıp bakamıyorum.” buyurdu.
“İslamiyete uymadıkça, hiçbir vakit Marifet-i İlahî hâsıl olmaz.”
Mektubat-ı Ma'sumiyye (Muhammed Ma'sum)
Zübdetü'l-makamat; sh. 315
Hadaratü'l-Kuds; sh. 262
Umdetü'l-makamat; sh. 251
Hadaikü'l-verdiyye; sh. 191
İrgamü'l-merid; sh. 72
Hadikatü'l-evliya; sh. 109
Reşehat zeyli; sh. 39
Hazinetü'l-asfiya; cilt-1, sh. 639
Ma'den-i cevahir
Eşcarü'l-huld
Makamat-ı Ma'sumî (Lahor-2004)
Esmarü'l-eşcar
Mahzenü'l-envar-ı Safî fî keşfi esrari'l-müceddidî
Nüzhetü'l-havatır; cilt-5, sh. 439
Camiu keramati'l-evliya; cilt-1, sh. 199
Hasenatü'l-Haremeyn (Lahor-1981)
Makamat-ı ahyar; sh. 28
İmam-ı Rabbanî Ahmed Sirhindî; sh. 43
Ravda-i Kayyumiyye; cilt-2, sh. 3
Tam İlmihâl Se'adet-i Ebediyye (Hâl tercemeleri bahsi)
Hak Sözün Vesikaları; sh. 319
Yeni Rehber Ansiklopedisi; cilt-14, sh. 340-343
Kıyamet ve Ahiret; sh. 102