Osmanlı padişahlarının üçüncüsü. Veli ve ahî şeyhi. Babası Orhan Gazi, annesi Nilüfer Hatun'dur. 726 (m. 1326)'da, dedesi Osman Gazi'nin vefat ettiği ve Bursa'nın fethedildiği sene doğdu. Sultan Birinci Murad, Murad-ı Hüdavendigar ve Melikü'l-meşayıh Gazi Murad Han lakapları verildi. 761 (m. 1359)'da babası Orhan Gazi'nin yerine Osmanlı sultanı oldu. 791 (m. 1389)'da Kosova Savaşı'nı kazandıktan sonra bir Sırp asilzadesi tarafından şehit edildi. Vücudunun iç organları Kosova'daki türbesine, cenazesi de Bursa'ya getirilip Çekirge semtindeki türbesine defnedildi. Kosova'daki türbesi halen mühim bir ziyaretgah olarak ziyaret edilmekte, Balkan Müslümanlarının gönüllerindeki tahtını muhafaza etmektedir.
Sultan Murad-ı Hüdavendigar, küçük yaştan itibaren emin ellerde, tam bir ihtimamla yetiştirildi. Sağlam bir itikada, mükemmel bir bilgiye sahip olması için elden gelen bütün ihtimam gösterildi.
Lala Şahin Paşa'nın yanına verilip din ve harp bilgileri öğretildi. Devrin en seçme âlimlerinden hocalar tayin edildi. Bursa çevresinde sancakbeyliği verilip idare tecrübesi kazandırıldı. Sultan Murad-ı Hüdavendigar da sultanlık için yetiştirilen bir beyzade olmasına rağmen, veliahtlık, ağabeyi Süleyman Paşa'ya verilmişti. Herkes, Şehzade Süleyman'ı bu işe daha layık olduğu inancındaydı. Şehzade Süleyman Rumeli'de cihat ile meşgul iken, Şehzade Murad da aynı yerlerde cihat etmekteydi. Ağabeyi Süleyman'ın, 760 (m. 1359)'da harp bölgesinde vefatı üzerine, Şehzade Murad, ordunun kumandasını devraldı. Veliaht şehzadenin vefatı üzerine, Şehzade Murad, veliaht tayin edildi. Orhan Gazi'nin 761 (m. 1359)'da vefatı üzerine, Şehzade Murad Bursa'ya davet edilip Sultan ilan edildi.
Yaptığı bütün işlerde Allahü Teâlâ'nın rızasını gözeten Dustî, emir ve yasaklara uymakta ve başkalarının da uymasını sağlamakta çok gayretliydi. Daima mahzun ve düşünceli bir şekilde bulunurdu. Sebebini sual edenlere; “Bu insanlar, bu dünyanın neyi ile sevinip neşelenirler ki? Bu dünyada sevinip neşelenenler, ahirette gamlı ve sıkıntılı olacaklarını düşünmüyorlar mı? Ama biz, ahiretteki sonsuz nimetleri ve dayanılmaz acıları düşünüyoruz ve ona göre düzgün yaşamaya gayret ediyoruz. Bunun için düşünceli ve mahzun bir hâlimiz var. Aslında böyle olmak, iki cihan saadetinin sebeplerindendir ve bu da rahatlıktır.” buyururdu.
Sultan Murad, Osmanlı Devleti'nin başşehri Bursa'da, lüzumlu tayin ve icraatlarda bulundu. Şehzadeler meselesini hâlledip önce Karadeniz Ereğlisi ve Ankara'yı fethetti. Lala Şahin Paşa'yı ilk serdar ve sadrazam yaptı. Bursa kadısı Çandarlı Halil Paşa'yı da kazasker tayin etti. Devletin içişlerini hâllettikten sonra Anadolu'dan Rumeli'ye yöneldi. 761 (m. 1360)'ta Çorlu, Keşan, Dimetoka, Pınarhisar, Babaeski, Lüleburgaz ve 762 (m. 1361)'de de Edirne fethedildi. Bizans Devleti'nin, İstanbul'dan sonra ikinci önemli şehri olan Edirne'nin fethi, Türklerin Avrupa'ya kesin olarak yerleşmelerini temin etti. Trakya'da stratejik bir mevkide bulunan Edirne, Osmanlı Devleti'nin Rumeli'deki fetihlerinde bir askerî harekat noktası oldu. Her geçen gün, şehrin imar faaliyetleri artarak genişledi. Gümülcine, Zağra, Yenice ve Filibe de fethedildi. Rumeli'de fethedilen Avrupa topraklarına, Osmanlı iskan siyasetince Müslüman-Türk ahâlisi yerleştirildi.
Osmanlı Sultanı Murad Han'ın Rumeli'deki fetihleri, başta Papalık olmak üzere, Hıristiyan Avrupa devletlerini telaşlandırdı. Papa Beşinci Urban, haçlı ruhu ile Balkan milletlerini teşvik ederek, Osmanlılar aleyhine ittifak kurdurdu. Haçlı ittifakını haber alan Sultan Murad Han da yerinde ve zamanında tedbir alarak, hazırlıklarını tamamladı. Fetihlerin genişlemesiyle asker ihtiyacı arttığından, yaya ve müsellem teşkilatlarına ilaveten, devrin âlimlerinden Karamanlı Molla Rüstem'in teklifi ve Kazasker Çandarlı Kara Halil'in fetvası ile harpte esir alınan gayrimüslim çocuklarının beşte birinden istifade edilmek üzere, Yeniçeri Ocağı adıyla bir asker ocağı kuruldu. Alınan esirler, Anadolu'da Türk çiftçi ailelerinin yanında Türk-İslam terbiyesiyle yetiştirilerek, Yeniçeri Ocağı'na kaynak temin edildi.
Vezir Sinanüddin Yusuf Paşa'nın yerine, Sultan Murad'ın hocası ve kazaskeri Çandarlı Kara Halil, Hayreddin Paşa ünvanıyla Vezir tayin edildi. Karamanlı Molla Rüstem'in tavsiyesi ve Sultan Murad Han'ın müsaadesiyle vezir Hayreddin Paşa tarafından malî teşkilatlara ilaveler yapılıp gelir artırıldı. İslam hukukuna göre muharebelerde ele geçen ganimetlerin beşte biri devletin hakkı olduğundan, “Pençik Kanunu” çıkarıldı. Zapt edilen yerlerde Osmanlı devlet teşkilatı tesis edildi. Fethedilen her yerin tahriri yapılıp aynı gün, kimse aç ve açıkta bırakılmayıp fakir, zengin, müslim, gayrimüslim herkes huzura kavuşturuldu.
Rumeli'de hızla ilerleyen Türklere mâni olmak için Bizans Kayseri Yuannis ile Venedik Doçu seçilmiş olan Lorenzo Çelsi arasında bir ittifak yapıldı. Müttefikler, bütün gayretlerine rağmen; Osmanlı Devleti'nin hâkim olduğu yerlerde başarı gösteremeyince anlaşmak mecburiyetinde kaldılar. 764 (m. 1363)'te Kayser Yuannis ile yapılan antlaşmaya göre; Bizans Kayseri, Rumeli'deki Osmanlı fütuhatını kabul ve tasdik edip; Osmanlı'nın Bizans'tan fethettiği toprakları doğrudan doğruya veya başkaları vasıtasıyla almaya teşebbüs etmeyeceğine, hiçbir zaman Türk düşmanlarıyla birleşmeyeceğine ve Anadolu Beyliklerinden gelebilecek taarruzlara karşı Birinci Murad Han ne zaman yardımcı kuvvet isterse; asker vereceğine dair söz verdi. (Bu antlaşmanın, Bizans'ın Osmanlı Devleti'ne tâbiliğini arz etmesi mahiyetinde olduğu kabul edilmektedir.)
Sultan Murad Han'ın ilk Rumeli fütuhatı esnasında, Osmanlı öncü kuvvetleri tarafından fethedilen Filibe'nin Rum muhafızı, Sırp Kralı Beşinci Uroş'a sığınıp Türklerin faaliyetleri hakkında geniş bilgi verdi. Osmanlı ilerleyişi durdurulmadığı takdirde, Avrupa devletleri ve Hıristiyanlık âleminin aleyhine çok büyük hadiselerin meydana geleceğini bildirdi. Balkan milletlerinin korkusunu değerlendiren Papa Beşinci Urban'ın da teşvikiyle; Macar Kralı Layoş, Sırp Kralı Uroş, Bosna Kralı Turtka, Eflaklılar ve Bulgarlar birleşerek bir haçlı ordusu topladılar. Sultan Murad Han'ın Bursa'da bulunmasından istifade eden müttefik haçlı kuvvetleri, Osmanlı ülkesi istikametinde harekete geçtiler.
Edirne'de bulunan Beylerbeyi Lala Şahin Paşa, vaziyeti Sultan Murad Han'a arz ettiği gibi, Hacı İlbeyi kumandasında onbin kişilik bir kuvveti de keşif gayesiyle düşmana karşı gönderdi. Müttefikler, Meriç Nehri'ni geçmelerine rağmen, hiçbir mukavemetle karşılaşmamanın verdiği sevinçle zafer şenlikleri yapıyorlardı. Osmanlı öncü kuvvetleri kumandanı Hacı İlbeyi, haçlıların zafer sevinciyle içip sarhoş olmalarını, her birinin bir köşeye sızmasını bekledi. Beklediği zaman gelince; gece muharebe taktiğini tatbik ederek, ani bir baskın tertip etti. Osmanlı baskınının telaşı ile neye uğradığını şaşıran müttefik haçlı askerleri, Meriç Nehri sahilinde büyük bir bozguna uğradılar. Kılıç artığı haçlıların bir kısmı, Meriç sularında boğuldu. Kurtulabilenler de kaçtılar. Bu savaşın adına Osmanlılar; “Sırpsındığı Zaferi”, Avrupalılar da; Sırpsındığı hezimeti dediler. Bu zafer, Balkanlar'da müttefik haçlı ordusuna indirilen ilk büyük darbe olması bakımından önemlidir.
Sultan Murad Han, Rumeli'ye geçmeden önce Katalanlar'ın elindeki Biga'yı fethetti. Sırpsındığı muharebesinden sonra Osmanlı başşehri, Bursa'dan Edirne'ye nakledilerek şehirde; mescitler, camiler, medreseler, saray dahil, kültürel ve sosyal müesseselerin tesisine başlandı. Türk-İslam ilim ve sanat eserleriyle süslenen Edirne, İstanbul'un fethi sonrasına kadar Osmanlı başşehri olarak kaldı. Balkanlar'da Osmanlı iskan siyaseti tatbik edilip Anadolu ahalisinden Müslümanlar göçürülerek, Balkanlar, Müslüman nüfus ile şenlendirildi. Osmanlı'nın, müsamahasız herkese hak ve adalet dağıtan adil idaresi ve hayır müesseseleri tesis edildi. Ticarete de önem verildi. Adriyatik kıyısında küçük bir devlet olan Ragusa Cumhuriyeti ile ticaret antlaşması yapılarak, Osmanlı himayesi altına alındı.
767 (m. 1366)'da Gelibolu, Bizans Kayseri'nin dayısı Savua Kontu İtalyan Amedeo tarafından işgal edilmişse de; bir yıl sonra tekrar Osmanlıların eline geçti. Aynı yıl Sultan I. Murad Han'ın başlattığı Balkan fütuhatıyla; Kırkkilise (Kırklareli), Vize, Aydos, Burgaz ve Tirebolu mevkileri zapt edildi. Sultan Murad Han, Karadeniz'e dayanmak istiyordu. Bu gayesini gerçekleştirmek için çok muntazam bir plan tatbik etti. Batı cephesi kumandanlığına Evrenos Paşa'yı tayin ederek, Makedonya'nın fütuhatıyla vazifelendirdi. Kuzey cephesi kumandanlığını Kara Timurtaş Paşa'ya vererek, Tunca boyunun fethiyle vazifelendirdi. Kuzeybatı cephesi kumandanlığını da Rumeli Beylerbeyi Lala Şahin Paşa'ya verdi. Kara Timurtaş Paşa, Bizanslılar'dan; Kızılağaç Yenicesi'ni, Bulgarlar'dan; Yanbolu ve İslimye'yi aldı. Lala Şahin Paşa, Samaka ve İhtiman'a akın tertip etti.
Sultan Murad Han 768 (m. 1367)'de başlattığı harekatla Bulgarlardan; Aydos, Karinabat ve Tirebolu'yu, 769 (m. 1368)'de Bizanslılar'dan; Hayrabolu, Pınarhisar ve Vize'yi alıp elden çıkmış olan Kırkkilise'yi tekrar fethetti. Bulgaristan kralı Yuvan Şişman, Osmanlılara karşı duramayacağını anlayarak, antlaşma istedi. Kız kardeşi Prenses Maria'yı da Sultan Murad Han'a vererek, antlaşmayı akrabalık yoluyla kuvvetlendirmek niyetindeydi.
Osmanlıların Balkanlar'daki başarılarından telaşa düşen Bulgar kralı Yuvan Şişman, Bizans'ın da teşvikiyle antlaşmayı bozarak Sırp kralı ile birleşti. 773 (m. 1371)'de Çirmen'de yapılan muharebede, Sırplar büyük bir bozguna uğradı. İki kraldan biri Meriç'te boğuldu, diğeri ise kaçarken öldürüldü. Bu savaşla Balkanlar'daki mukavemet kırılarak, Osmanlılara Makedonya kapıları açıldı. Osmanlı akıncıları, 773 (m. 1272)'de Vardar'ı geçip; Sırbistan, Bosna, Arnavutluk ve Dalmaçya'ya kadar uzanarak, Adriyatik denizine dayandılar. Teselya geçilerek, Yunanistan'ın Atik havalisine kadar inen akıncılar, düşman arazisini tahrip edip zayıflatmak, ani baskınlarla düşmanı tedirgin edip moral bozmak, keşif harekatları yapmak, düşmanın pusu kurmasına engel olmak, ganimet ve esir almak, yol ve köprüleri emniyet altında bulundurmak, hudut dışındaki yerli ahâlinin çağrısıyla zalimleri ortadan kaldırmak ve mazlumlara Osmanlı adaletini tanıtmak gibi mühim vazifeler icra ettiler.
Çirmen zaferi sonunda, ilk Makedonya Fütuhatı başlatılarak, veziriazam Çandarlı Kara Halil Hayreddin Paşa, Rumeli Beylerbeyi Lala Şahin Paşa, Gazi Evrenos ve Deli Balaban Beyler komutasındaki Osmanlı Ordusu, İskeçe, Drama, Kavala, Zihne, Serez, Avrethisar, Vardar Yenicesi ve Karaferye mevkilerini fethetti. Osmanlıların Makedonya'yı zapt ederek Köstendil'e gelmeleri üzerine, Yukarı Sırbistan hükümdarı Lazar Grebliyanoviç, Sultan Murad Han ile anlaşmak istedi. Lazar, Osmanlılara vergiyle beraber, asker vermeyi de kabul etti. Bizans, Bulgar ve Sırp kralları, Prens ve Despotları, Birinci Murad Han'a tâbiiyetlerini arz ettiler. Bu devletlerin Osmanlılar'ın hâkimiyetlerini tanıyarak; vergi vermeleri ve muharebelerde yardımcı asker vermeleri, geniş ölçüde fütuhat yapan, Osmanlı Devleti için büyük faydalar ve muvaffakiyetler sağladı.
Rumeli ve Anadolu'da fetihler devam ederken, bazı malî, idarî ve askerî ihtiyaçları karşılamak için Tımar teşkilatı kurulmuştu. Kara Timurtaş Paşa'nın tavsiyesiyle, Tımar teşkilatı, tadil ve ihtiyaca göre ıslah edildi. “Yaya”, “Müsellem” ve “Yeniçeri”lere ilaveten, Kara Timurtaş Paşa'nın tavsiyesi ile “Kapıkulu askeri”nden maaşlı süvari ocağı kuruldu. Seferlerde levazımın muhafazası ve süvarilerin hayvanlarının bakımı için Voynuk sınıfı teşkil olundu. Sultan Murad Han, 780 (m. 1378)'de oğlu Şehzade Bayezid'i, Germiyan Bey'i Süleyman Şah'ın kızı Devlet Şah Hatun ile muhteşem bir düğünle evlendirdi. Süleyman Şah, kızına çeyiz olarak; Kütahya, Tavşanlı, Emet ve Simav'ı verdi. Hamidoğlu Hüseyin Bey'den seksenbin altın karşılığı; Akşehir, Yalvaç, Beyşehir, Seydişehir ve Karaağaç alındı.
782 (m. 1380)'de Balkanlar'da Osmanlı fütuhatını tekrar başlatan Birinci Murad Han, Makedonya'da harekata başlanmasını emretti. Rumeli Beylerbeyliği'ne tayin edilen Kara Timurtaş Paşa, Vardar Nehri sahilindeki İştip'i fethedip Vardar'ı geçerek, 784 (m. 1382)'de Manastır'ı ve Pirlepe'yi aldı. Manastır, Arnavutluk ve Kuzey Epir mıntıkalarına yapılacak harekat için üs oldu.
786 (m. 1284) baharında, Osmanlı akıncıları, Bosna-Hersek akını nı gerçekleştirerek, pek çok esir ve ganimet aldılar. 787 (m. 1385)'te Veziriazam Çandarlı Hayreddin Paşa'nın Ohri'yi fethiyle, Osmanlılar Arnavutluk hududuna yerleştiler. Kuzey Arnavutluk prensi Balşa ile Draç ve Orta Arnavutluk dükası Şarl Topia arasında meydana gelen muharebede, Draç dükası, Hayreddin Paşa'dan yardım istedi. Bu çağrı üzerine Hayreddin Paşa, Draç prensine yardım ederek, Savra'da onun galibiyetini temin etti. Bu muharebede Prens Balşa da öldürüldü. Osmanlı kuvvetleri, 788 (m. 1386)'da Kroya ve İşkodra'yı aldılar ise de Venedik nüfuzu altında bulunan bu yerleri, Venediklileri gücendirmek istemedikleri için bırakıp çekildiler. Balabancık kalesi kumandanı İnce Balaban Bey, 787 (m. 1385)'te Bulgaristan'ın mühim merkezlerinden Sofya'yı zapt etti.
Murad-ı Hüdavendigar'ın iç organlarının gömülü olduğu Kosova'daki Türbesi.
Osmanlı ordusunun Rumeli'de bulunmasından istifade eden Karamanlı Alaeddin Bey, 788 (m. 1386)'da Osmanlı hududuna taarruz ederek, Beyşehir ve havalisini zapt etti. Tecavüzü Edirne'de haber alan Sultan Murad'ın, etrafındakilere şöyle dediği rivayet edilir: “Şu ahmak zalimin yaptığına bakın hele! Ben din gayretiyle Allah yolunda bir aylık mesafede kâfirler içine girdim. Ömrümü, gece gündüz gazaya verdim; çok mihnet ve bela çektim. Halbuki o gelip Müslümanları yağmaladı. Söyleyin ey gaziler!.. Ben cihadı bırakıp da ehl-i İslam'a nasıl kılıç çekeyim?”
Fakat ehl-i İslam'ı kırmak bahasına da olsa, kâfirin ekmeğine yağ süren hainliği cezalandırmak ve Anadolu'daki diğer beylere esaslı bir gözdağı vermek gerekiyordu. Sultan Murad, Rumeli'deki kuvvetlerin başında Çandarlı Halil Hayreddin Paşa'yı bırakarak, Anadolu'ya geçti. Kışı Bursa'da geçirdikten sonra Karamanoğlu'nun üzerine yürüdü. Konya önlerinde karşısına çıkan Karamanoğlu kuvvetlerini dağıttı. Alaeddin Bey, Konya kalesine kaçtı. Kale muhasara edilince Alaeddin Bey, Sultan Murad'ın kızı olan zevcesi Melek Hatun'u şefaatçi gönderip sulh istedi. Bilahare Osmanlı ordugâhına gelip kayın babasının elini öpünce iş tatlıya bağlandı.
Karamanoğullarının da Osmanlı hâkimiyetini tanıması, batıda olduğu gibi doğuda da Sultan Murad Han'ın nüfuz ve itibarını artırdı. Sultan Murad Han'ın ve Osmanlı ordusunun Anadolu'da bulunmasından istifade eden Balkan kral ve prensleri, Türklere karşı ittifak kurup taarruz planları yaptılar. Bosna hududunda Lala Şahin Paşa kumandasındaki akıncılar, Bosna Kralı Lazar'ın otuz bin kişilik müttefik kuvvetlerini karşıladı. 781 (m. 1378)'de Ploşnik mevkisinde meydana gelen muharebede, Lala Şahin Paşa'nın yirmi bin kişilik kuvveti bozularak, çoğu şehit oldu.
Ploşnik bozgunu, gizlice hazırlanmakta olan Hırvat, Leh, Macar ve bütün Balkan kral ve prenslerini Osmanlılar aleyhine harekete sevk etti. Denizci bir kavim ve devlet olan Venedikliler, Osmanlıları iyi tanıyıp menfaatlendiklerinden, her ne kadar haçlı ittifakına katılacaklarını beyan etmişlerse de tarafsız kalmaya mecbur oldular. Lazar ve Arnavut prensi Kastriyota'nın öncülüğünde; Hırvat, Leh, Macar, Bulgar, Sırp ve Arnavutların ittifakını haber alan Sultan Murad Han, vakarını muhafaza ederek, muvazeneli ve planlı bir şekilde hazırlıklarını tamamlamaya başladı. Balkan ittifakına karşı Anadolu beylerinden yardım istedi.
İttifaka dahil olan Bulgarları büyük harpten önce saf dışı etmek gayesiyle, Veziriazam Çandarlı Ali Paşa'yı vazifelendirdi. Osmanlı ordusu, Balkan dağlarını aşarak; Pravadi, Şumnu ve Bulgar krallığı'nın merkezi Tırnova'yı aldı. Ali Paşa, Tuna boyu istikametinde harekatı devam ettirerek; Ulah hâkimiyetindeki Silistre ve Niğbolu'yu zapt etti. Bulgar kralı Şişman, Osmanlılar ile antlaşmaya mecbur oldu. Böylece haçlı ittifakına girmemesi temin edildi.
Nakkaş Osman'ın Murad-ı Hüdavendigar portresi.
Osmanlı beylerinin Balkanlar'daki ileri harekatı durduruldu. Sultan Murad Han, bütün kuvvetlerini kumandasında topladı. Bulgaristan harekatını muvaffakiyetle tamamlayan Veziriazam Ali Paşa, Yanbolu'ya gelen Sultan Murad Han ile görüşerek, durumu arz etti. Durum değerlendirilmesi tamamlanıp harp divanında sefer kararı alınarak, Priştine hedef tayin edilince; Osmanlı ordusu, Büyük Balkan harekatını başlattı. Yollarda, yerli ahâlinin; mal mülk, can ve ırzına karşı hiçbir tecavüz yapılmadan Kosova'ya gelindi. Yağma ve tahribatın yapılmaması, Balkan milletlerini, Osmanlı'nın güzel ahlâkına ve adaletine hayran bıraktı. Üsküb ile Priştine arasındaki Kosova'da, müttefik haçlı ordusuyla karşılaşıp muharebe nizamı alındı.
Bu sırada Sırp kralı Lazar'ın elçisi geldi. Huzura kabul edilince Lazar'ın ağzından; “İşte ben hazırım. Üç aydan beri eli kanda da olsa üstümüze gelmeliydi. Eğer er ise gelsin uğraşalım. Eğer gelmezse, hazır olsun. Ben varırım!” diyerek meydan okudu. Sultan Murad Han da cevap verip; “O melun herif hiç mi İslam kılıcı görmemiş ki böyle boş laflar eder? İnşaallah ona Türk erliğini göstereyim!” dedi. Osmanlı'dan elçiye zeval olmadığını bilen elçi, Sultan'ı öfkelendirmekten çekinmeyerek edepsizliğine devam edip sayıca üstünlüklerini söyleyerek; “Hem de bir erimiz, bin Türk'e denktir!” deyince Gazi Hünkâr; “Bre melunun uğursuzu, alçak!” diye bağırdı; “Eğer cihanın askeri sizinle olsa, Allahü Teâlâ nın inayeti, Muhammed Aleyhisselam'ın mucizatı ile cümlesinin kanını toprağa karıp onları karga gibi ayıklayıp binini bir defada kırar ve o melun kralının da başını keserim!” dedi.
Murad-ı Hüdavendigar'ın Bursa'daki Türbesinde sandukasının baş tarafından görünüşü (sağda) ve ayak tarafından görünüşü (solda).
Murad-ı Hüdavendigar'ın iç organlarının gömülü olduğu ve Meşhed-i Hüdavendigar adıyla meşhur Kosova'daki Türbesinin eski hali (sağda) ve yeni hali (solda).
Elçi gittikten sonra harp meclisi toplandı. Sultan Murad, evvela Gazi Evrenos Bey'e; “Evrenos! Bu kâfir ile nice buluşup cenk etmek gerektir? Bu işin âsânı (kolayı) ne vechile olur?” diye sordu. Gazi Evrenos Bey; “Ey Hüdavendigar, ben kemin (âciz) bir hizmetçinizim! Benim fikrim ve reyim n'ola? Süleyman'ın yanında karıncanın ne fikri ola ve ne miktarı ola ki söz söyleye! Asker yaşamak ve cenk ahvalini bilmek, sultanların işidir.” diye cevap vererek tevazu gösterip Sultanın zihninden geçenlere iştirak ettiğini bildirdi.
Bunun üzerine Sultan Murad, meclistekilere hitaben; “Beyler! Eğer ki Hak inayeti ile çok çeri sürüp cenk ettim. Amma bu kalan cenk gibi değildir. Müşaveret etmek sünnet-i Resuldür. İttifak edip gönül berkedip gönül berkdürmek vaciptir.” dedikten sonra tekrar Gazi Evrenos Bey'e dönerek; “Nice zamandır ki seni bu uçta koydum, bunların ayinini bildin ve tecrübe ettin. Senin fikrin diğerlerinin fikri gibi değildir.” buyurdu. Gazi Evrenos Bey; “Kemineye (acize) şöyle hoş gelir ki.” diyerek söze başlayıp şöyle devam etti; “Hak tealaya tevekkül edip erkenden varıp yerin iyisini alıp ol sonra gele. İveceklik etmeyelim. Evvela cenge o ikdam ede. Zira kâfir, içtima ile çoğalıp durunca demirden bir hisar olur. Ona zafer bulmak âsân olmaz. Amma cenge ikdam edip bir birbirinden ayrılınca savaşması gayet asandır. Kulunun bildiği bu kadardır. Kalanını Sultanım yeğ bilir.”
Sultan Murad, Şehzade Bayezid ve Çandarlızade Ali Paşa da bu fikri uygun bulunca ilerleyip iyi bir yer tutabilmek için Lazar'ın merkezi olan Priştine'ye doğru yürüyüşe geçildi. Gazi Evrenos Bey ile Paşa Yiğit komutasındaki öncü kuvvetler, Priştine'ye üç kilometre mesafedeki Kosova Ovası'na vardıklarında, düşman ordusunu gördüler. Haçlılar, gerçekten sayıca üstündüler. Altmış bin Türk askerinin karşısına, iki yüz bin haçlı çıkmıştı. Sultan Murad, hemen harbe girişmek niyetinde idi. Fakat gün kızgın, asker yorgun, düşman azgın olduğundan Gazi Evrenos Bey'in tavsiyesi ile bir gün istirahat verdi. Tahmin ettiğinden fazla düşman askeri ile karşılaştığı için biraz endişeli idi.
Harp meclisini bir defa daha topladı. Oğlu Şehzade Bayezid'e hitaben, bu endişesini şöyle dile getirdi: “Ey ciğer köşem, bu kâfir ile uğraşmak hakkında sen ne tedbir edersin? Zira ben, bu kâfirin leşkerini bu kadar tasavvur etmezdim, bî kıyastır. Biz leşkerimizin önüne deve tutalım mı! Yoksa, şöyle ru be ru (yüzyüze) duruşalım mı?”
Şehzade Bayezid şu cevabı verdi: “Hünkâr'ın fikrine bizim tedbirimiz ermez. Amma, biçareye şöyle gelir ki nice yıldır kâfir ile cenk ederiz. Hiç önümüzde deve tutmadık; şimdi dahi tutmayız. Kâfirin leşkeri ne denli çoksa inayet-i Hak, İslam'ladır. Eğer Hak tealadan inayet olursa yalnız ben kulun bu kâfirin işini tamam ederim!.. Şimdiye dek, her cenkte mensur ve muzaffer olduk. Şimdiden geru dahi gam yeme. Gene nusret Hak avni (yardımı) ile ki senindir. Hele ben, hiç teşviş çekmezem. Eğer öldürürsevüz said, eğer ölürsevüz şehit oluruz!”
Aynı konuda fikri sorulan Çandarlızade Ali Paşa; “Ey saadet ıssı devletin padişahı! Kâfirin azını çoğundan kayırmak reva değildir.” diye söze başlayıp gazada aza ve çoğa itibar olmadığına dair ayet-i kerime ve hadis-i şerifler naklettikten sonra; “İmdi, devletlu Hünkâr! Gazada hemen Hak tealaya sığınmak gerek. Şükür Hüda'ya ki tul-i ömrümüzde mensur ve muzaffer ola geldik. Ümittir ki gene nusret bizim ola! Hâşâ Hak tealanın kemal-i kereminden mi ki bu kâfir ikliminde bunca ehl-i İslam'ı helak ede?..” dedi.
Gazi Evrenos Bey de askerin önünde deve tutmanın mahzurlarını beyan edince Sultan Murad, şu karara vardı: “Pes, sevap odur ki evvel tirendazları (Okçuları) önde tutup sağa ve sola ok yağdıralar. Andan gaziler dahi bir kezden “Tekbir” edip küffara hücum edeler. Bu gazada ya taht ola, ya baht ola! Ve tul-i ömrümde bunca gazalar ettim. Gayem, bu gazada şehit olup iyi adla âlemden göçem! Ve her dirliğin ahiri ölmek olduktan sonra ne teşviş çekmek gerek!” dedi. Birliklerin muharebe nizamı da tespit edildikten sonra işin gerisi sabahın hayrına bırakıldı. O gece 15 Şaban 791 (m. 9 Ağustos 1389), Berat gecesi idi.
Fakat o sakin yaz gününde, akşam olup karanlık basınca öyle bir fırtına çıktı ki ortalığı toza dumana verdi. Kimse kimseyi seçemez oldu. Hava böyle giderse sayıca üstün olan kâfirin işine gelecekti. Bu durum da dua etmekten başka çare yoktu.
Murad-ı Hüdavendigar'ın iç organlarının gömülü olduğu Kosova'daki kabir.
Sultan Murad, bu mübarek Berat gecesinde, abdest alıp iki rekat hacet namazı kıldı. Sonra ellerini açıp Cenab-ı Hakk'a şöyle yalvardı: “Ey İlahî! Seyyidî! Mevlayî! Bunca kere duamı kabul ettin. Beni mahrum etmedin. Gene benim duamı kabul eyle! Bir yağmur verip bu zulümatı ve gubarı (tozu) defedip âlemi nuranî kıl, ta ki kâfir leşkerini muayene görüp yüz yüze cenk edelim! Ya İlahî! Mülk ve kul senindir. Sen kime istersen verirsin. Ben dahi bir naçiz kulunum. Benim fikrimi ve esrarımı sen bilirsin. Mülk ve mal benim maksadım değildir. Bu araya kul karavaş için gelmedim. Hemen hâlis ve muhlis senin rızanı isterim. Ya Rab! Beni bu Müslümanlar'a kurban eyle! Tek bu Müminleri küffar elinde mağlup edip helak eyleme! Ya İlahî! Bunca nüfusun katline beni sebep eyleme! Bunları mensur ve muzaffer eyle! Bunlar için ben canımı kurban ederim. Tek sen kabul eyle! Asakir-i İslam için teslim-i ruha razıyım. Tek bu Müminlerin ölümünü bana gösterme! İlahî! Beni katında mihman edip Müminler ruhuna benim ruhumu feda kıl! Evvel beni gazi kıldın, ahır şehadet ruzi (nasip) kıl! Âmin!”
Çok geçmeden rahmet bulutları peyda oldu. Gelip Kosova sahrası üzerine boşaldılar. Rüzgâr dindi. Toz sindi. Göğün yüzü açıldı. Gazi Hünkâr secdeye kapandı. Sabaha kadar Cenab-ı Hakk'a hamd ve senalar etti. O, böyle bir İnayet-i Rabbaniyyeye ilk defa mazhar olmuyordu. Bir keresinde de Trakya'da bir kaleyi muhasara etmişti. Fakat bir türlü zapt edemiyordu. Bir ara kendisini çaresiz kalmış hissedip; “Bu yıkılası kaleyi almak müşküldür. Meğer bunu Allah yıka!” diye yakındı. Sonra alıp başını gerilerde bir tenha yere gitti. Bir kavak ağacına sırtını verip oturdu. Az sonra adamlar gelip kalenin hiçbir zor görmeden yıkıldığını haber verdiler! Gazi Hünkâr, yaslandığı ağacı gösterip; “Bu ağaç, devletlu kaba ağaçtır!” dedi kim bilir, o ağaçta ne hikmet vardı? Allahü Teâlâ dan başka kimse bilmez. Bu gün Kırklareli'nin Kofçaz ilçesinin merkez bucağına bağlı “Devletliağaç” köyü, adını bu hadiseden almıştır.
Murad-ı Hüdavendigar'ın yaptırdığı Bursa'daki Hüdavendigar Camiinin eski bir resmi (sağda) ve Bursa'da yaptırdığı Hüdavendigar İmareti (solda).
Murad-ı Hüdavendigar Camiinin girişi ve yanındaki çeşme (sağda) ve Murad-ı Hüdavendigar Camiinin minaresi (solda).
Sırp kaynaklarına göre 20 Haziran, Türk kaynaklarına göre 16 Şaban 791 (m. 1389) günü, Kosova sahrasında cereyan eden muharebede, Osmanlı ordusunun harp nizamı şöyleydi: Sağ cenahta, başta Şehzade Bayezid olmak üzere; Kara Timurtaş Paşa ve Gazi Evrenos Bey komutasında Rumeli gazileri, sol cenahta Şehzade Ya'kub ve Anadolu Beylerbeyi Saruca Paşa komutasında Anadolu askeri yer almıştı. Merkezde ise mutad olduğu üzere Sultan Murad bulunuyordu. Çandarlızade Ali Paşa, Padişahın yanındaydı. Merkez kuvvetlerinin önünde Yeniçeriler, onların önünde de topçular vardı. Sağ ve sol cenahın önüne biner okçu yerleştirilmişti. Sağ cenah okçuların komutanı Hamidoğlu Malkoç Bey, sol cenah okçularının komutanı da Malkoç Bey'in oğlu Mustafa Bey idi.
Muharebe, topçuların top atışlarıyla başladı. Yaklaşık sekiz saat devam etti. Osmanlı'nın sol kanadı sarsılmaya başladı. “Yıldırım” lakaplı şehzade Bayezid, lakabına uygun bir tarzda imdada yetişip durumu düzeltti. Düşman ricata mecbur oldu. İkindiye varmadan, iki yüz binlik küffar ordusunun çoğu kılıçtan geçirildi. Mağrur başkomutan Lazar da ölüler arasındaydı. İki rekat şükür namazı kılan, Sultan Murad-ı Hüdavendigar, bir Sırp asilzadesi tarafından şehit edildi. Kaçan düşmanı takip etmekte olan oğlu Şehzade Yıldırım Bayezid, devlet adamlarının ittifaklarıyla hükümdar tayin edildi.
Sultanın nasıl şehit edildiği hakkında haberler muhteliftir. Katilin bir Sırp asilzadesi olduğu kesindir. Adı, muhtemelen Miloş Kopila'dır. Miloş Kopilek, Miloş Kobiloviç ve Miloş Nikola olarak da gösterilmiştir. Sultan Yıldırım Bayezid'in Bursa Kadısı'na gönderdiği fermanda, vaka şu şekilde beyan olunmaktadır: Muharebeyi müteakip, Miloş, Otağ-ı hümayuna gelir, “Ben Müslüman oldum!” diyerek, Sultan'ın huzuruna girmek ister. Kabul edildiğinde de yenine gizlediği hançeri çekerek Sultan'a saplar. Aşıkpaşazade'nin Tarih'inde ve Enverî'nin Düsturname'sinde, az bir fark ile bu ifade teyid edilir mahiyette kayıtlar bulunmaktadır. O devirden kalan Sırp halk türkülerinde de vaka böyle anlatılmaktadır. Müellifi meçhul bir Bizans kroniğinde, Miloş'un, Sultan'ın hançerlenmesi için Lazar tarafından vazifelendirildiği kaydedilmiştir. Bu doğru olabilir zira Lazar, Sultan'ın hançerlenmesinden sonra esir edilmiş ve Sultan'ın vefatı üzerine derhal katledilmiştir.
Oruç Bey, Sultan Murad'ın harp sahasını at üzerinde gezerken, cesetler arasından ayağa fırlayan bir Sırplı tarafından şehit edildiğini yazar.
Hüdavendigar Camiinin girişi (sağda) ve içerden bir görünüş (solda).
Rivayet muhtelif, fakat netice birdir. Oruç Bey, bu neticenin kaçınılmazlığını şu mısralar ile dile getirir:
“Bilmediler anı kim takdir ola,
Defnolunmaz hile vü tedbir ile.
Çün mukadderdür mukarrerdür kaza,
Çare nedür ana? Teslim-ü rıza.
Ger selamet, ger melâmettür kişi,
Görmeyince çare yoktur her işi.
Kaçuban sınduğı yerde, hem bulur.
Ol gelecek nesne elbette gelür.”
Kara Çelebizade Abdülaziz de Mir'atü's-sefa adlı eserinde Sultan Murad'ın akıbetini şöyle açıklar: “Kosova'da şehadet murad etmişti. Miloş Nikola şehit etti.”
Evet, hakikat bu! Sultan Murad, Kosova'da muradına erişti! Bu gün, Yugoslavya'da, Kosovska Mitroviça'dan Priştine'ye giden yolun 400 metre kadar batısında bulunan Mileşova köyünün yakınında, yerlilerin “Muratova Tulbe” dedikleri bir türbe vardır. Sultan Murad'ın şehit olduğu yer burasıdır. Bizim “Meşhed-i Hüdavendigar.” dediğimiz bu türbede onun iç organları gömülüdür. Cesedi ise tahnit edilerek Bursa'ya getirilmiş ve Çekirge'de yaptırdığı caminin karşısına defnedilmiştir.
Hüdavendigar Camiinin mihrab ve minberinin uzaktan görünüşü (sağda) ve mihrabın yakından görünüşü (solda).
Osmanlı Sultanı Birinci Murad Hüdavendigar Han, zaferden zafere koşmuş, Anadolu'da ve bilhassa Avrupa kıtasında devletin hudutlarını çok genişletmiş ve babasından bir beylik olarak aldığı ülkeyi büyük bir devlet hâlinde oğluna bırakmıştır. İslam'ın cihat emrini yerine getirmek ve Osmanlı'nın şanını yükseltmek için yaptığı ve kazandığı gazaların büyükleri otuz yedi tanedir. Sultan Murad Han; dindar, adil, merhametli, faziletliydi. Azim, irade ve kudreti, vakar ve ciddiyeti, ahâlisine karşı şefkatli oluşu, açık ve samimî siyaseti, içte ve dışta istikrarı ve mühim askerî, adlî, malî ve idarî teşkilatıyla Osmanlı Devleti'ni sağlam temeller üzerine oturttu.
Güneydoğu Avrupa kıt'asına, Anadolu'dan Türk-İslam nüfusunun naklinde tatbik ettiği şuurlu sistem ve neticesi, Sultan Murad Han'ın dahiyane bir siyasetidir. Fütuhatla alınan Rumeli topraklarına iskan edilen Türk ve İslam nüfusu, Avrupa kıtasında kalıcı bir hâkimiyetin ve emniyetin başlangıcıdır.
Murad-ı Hüdavendigar'ın Çanakkale Behramkale'de yaptırdığı cami (sağda), Filibe'deki Sultan Murad Külliyesi (ortada) ve Filibe'deki Hüdavendigar Camii minaresi (solda).
Anadolu ve Rumeli'de pek çok hayır müesseseleri ve dinî, askerî, idarî teşkilatları kuran Sultan Murad Han, tarihte kazandığı zaferlerle olduğu gibi, yaptırdığı eserlerle de milletinin kalbinde taht kurmuştur. Bugün bütün Balkan ülkelerinde mevcut Müslüman ve Türk ahali, ilk Osmanlı fütuhatı ve iskan siyasetinin neticesidir. Sultan Murad Han, ihtiyaç ve lüzumunda eserler yaptırdığı gibi, zaferlerin ardından da şükran ifadesi olarak mescid, cami, medrese, mektep, imaret, han ve sosyal müesseseler inşa ettirmiştir. 1364 Sırpsındığı zaferi sonunda, şükrane olarak; Bursa ve Bilecik'te birer cami, Yenişehir'de bir imaret, Çekirge'de bir imaret, medrese, kaplıca ve han yaptırmıştır.
Sultan Murad'ın hükümdarlığı, devlet adamlığı ve komutanlığı, yerli ve yabancı tarihçiler tarafından kâfi derecede işlenmiştir. Fakat onun, Alperenler, Horasan erenleri ve Ahî-gazi devrinin son mümtaz sîmâsı olduğuna pek temas edilmemiş ve derviş cephesi pek tanıtılmamıştır. 768 (m. 1366)'da Malkara'da Yegan Reis adlı bir dervişe vermiş olduğu icazetnameden, Ahiler'e şeyhlik ettiğini öğreniyoruz. Dualarının, Hak katında müstecab olduğuna dair iki menkıbe yukarda nakledilmişti. Züht ve takvaya düşkünlüğünü ve kemalat derecesini gösteren bir menkıbe daha vardır ki çok duygulandırır.
Neşrî'nin kaydettiğine göre; Gazi Hünkâr, birgün imamına; “Mevlana! Günahımın çokluğundan mıdır ki namaza durunca üç kere tekbir etmeyince Kâbe-i Müşerrefe'yi müşahede edemem?” diye dert yanar, ve; “Sen hemen bir tekbir ile ne hoş müşahede edersin.” diye gıpta ettiğini belirtir!.. Hey Koca Hüdavendigar!.. Kalbinin saflığından, herkesi tekbir alınca kendisi gibi Kâbe'yi görür sanırmış!.. Bu veli, gazi ve şehit padişah, bir zamanlar, Bursa'da alem olmuştu. Osmanlının son zamanlarına kadar Bursa, Hüdavendigar vilayetinin merkezi idi. Şimdi Bursa'da Hüdavendigar semti var.