Osmanlı sultanlarının altıncısı ve fıkıh âlimi. Çelebi Sultan Mehmed Han'ın oğlu. 805 (m. 1404) senesinde Amasya'da Dulkadiroğlu Süli Bey'in kızı Emine Hatun'dan doğdu. Çocukluğu Amasya, Bursa ve Edirne'de geçti. Sarayda ilk terbiye ve eğitimini tamamlayınca, devrin âlimlerinden ders aldı.
1415 yılında idarî ve askerî bilgileri öğrenip tecrübe kazanması ve devlet yönetimine hazırlanması gayesiyle lalası Yörgüç Paşa'nın yanında Amasya sancakbeyliğine gönderildi. Şehzade Murad, Amasya'dayken, 820 (m. 1417)'de lalası Biçaroğlu Hamza Bey'le beraber Cenevizlilerden halkı kafir olan Samsun'u aldı. 823 (m. 1420)'de Veziriazam Bayezid Paşa ile beraber Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal isyanlarını bastırdı. Babasının 824 (m. 1421)'de vefatı üzerine, on sekiz yaşındayken Bursa'da tahta geçti.
Murad Han'ın tahta geçmesinden kısa bir süre sonra saltanatını kutlamaya gelen Bizans elçileri aynı zamanda İmparator Manuel Paleogos'un bir mesajını getirdiler. İmparator mesajında; Osmanlı tarihlerinde "Düzmece Mustafa" şeklinde geçen, Yıldırım Bayezid'in oğlu Mustafa Çelebi'nin kendi yanında olduğunu belirttikten sonra, Murad Han'ın kardeşleri Mahmud ve Yusuf beyleri rehin olarak istiyor, aksi halde saltanat iddiasında bulunan Mustafa Çelebi'yi serbest bırakıp, ona destek vereceği tehdidinde bulunuyordu. Sultan Murad Han, İmparator'un şehzadeleri dilediği zaman kendisine karşı koz olarak kullanacağını bildiği için bu isteği şiddetle reddetti.
Bunun üzerine Bizans İmparatoru, Limni adasında tuttuğu Mustafa Çelebi ile Aydınoğlu Cüneyd Bey'i serbest bıraktı ve Dimitrios Leontarios kumandasında on beş gemiden meydana gelen bir filo ile onları Gelibolu önlerine çıkardı (823). Bu arada Murad Han'a cephe alan Bizans İmparatoru ve Mustafa Çelebi yanında yer alan Anadolu beylikleri de Osmanlı tabiiyyetini tanımamak suretiyle ayaklandılar. Nitekim Germiyanoğlu ikinci Ya'kub Bey, Murad Han'ı tanımayarak Mustafa Çelebi tarafını tuttuğu gibi, Hamid ili de Karamanoğlu tarafından işgal edildi. Diğer taraftan Menteşeoğullarından Ahmed ve Leys Beyler, bağımsızlıklarını ilan ederek adlarına bastırdıkları paralara Osmanlı padişahının adını koymadılar. Bu arada Aydınoğlu ile Saruhanoğlu eski topraklarından bir kısmını ellerine geçirmişler, İsfendiyar Bey de Çankırı, Kalecik ve Tosya'da Osmanlı Devleti himayesinde hüküm süren oğlu Kasım'ı buralardan kovmuştu.
Murad Han, Mustafa Çelebi'nin ("Düzmece Mustafa") Gelibolu'ya çıkıp Rumeli'de saltanatını ilan ettiği bu günlerde, bu oldu bittilere razı olmak mecburiyetinde kaldı. Bizans İmparatoru Manuel'in yardımıyla Gelibolu'ya çıkan Mustafa Çelebi, Gelibolu dahil olmak üzere, İstanbul'un kuzeyinden Eflak'a kadar uzayan sahaları imparator'a vermeyi ve oğlunu rehine olarak bırakmayı taahhüt etti. Osmanlı tahtının meşru varisi olduğunu söyleyen Mustafa Çelebi'ye, ilk önce Gelibolu ve çevresi ahalisi iltihak etti. Ancak Gelibolu kale komutanı Şahmelek, Murad Han'a bağlı olduğunu bildirip kaleyi teslim etmedi. Mustafa Çelebi, Aydınoğlu Cüneyd'le Bizanslı komutan Leontarios'u bu kale önünde bırakıp kendisi Aynaroz taraflarına doğru yürüdü ve bazı yerleri ele geçirdi. Vardar Yenicesi'nden sonra Edirne'yi de ele geçirmek suretiyle Rumeli'ne hakim oldu.
Mustafa Çelebi'nin bu isyanını bir an önce bastırmak isteyen Murad Han, Veziriazam Bayezid Paşa'yı vazifelendirip Rumeli'ne gönderdi. Güzelcehisar (Anadolu Hisarı) yakınlarından boğazı geçen Bayezid Paşa, Sazlıdere mevkiinde Mustafa Çelebi'nin kuvvetleriyle karşılaştı. Fakat askeri Mustafa Çelebi tarafına geçince, Paşa, yalnız kaldı ve Mustafa Çelebi kuvvetlerince yakalanıp öldürüldü. Mustafa Çelebi'nin kazandığı bu başarı üzerine Gelibolu Kalesi de teslim oldu. Daha önce verdiği söz sebebiyle Bizans askeri kaleye yerleşmeye başlayınca, bölgeye gelen Mustafa Çelebi, bunları kaleden çıkarıp kendilerine artık ihtiyacı olmadığını belirtip, imparatora gönderdi. Mustafa Çelebi bu şekilde Rumeli'ne tamamen hakim olunca, Edirne ve Serez'de kendi namına para bastırdı. Edirne'de saltanat sürmeye başladı.
Mustafa Çelebi, Rumeli'de hükümet sürdüğü bu ilk günlerde Anadolu'da hakimiyeti elinde bulunduran yeğeni Murad Han'ı pek önemsemedi. Fakat Gelibolu meselesinden dolayı kendisine olan desteğini çeken ve ikinci Murad'la anlaşmak teşebbüsünde bulunan Bizans İmparatoru Manuel'in gayreti yanında, Murad Han'ın Foça'daki Cenevizlilerin komiseri Giovanni Andorno ile bazı ticari imtiyazlar mukabili olarak anlaştığı haberini alınca, Aydınoğlu Cüneyd Bey'in de teşvikleriyle 825'de Gelibolu'an Lapseki'ye geçerek Bursa'yı almak üzere Ulubat Gölü kenarına kadar geldi. Amcasının harekatından haberdar olan Murad Han da kuvvetlerini toplamış, Mustafa Çelebi Bursa'ya ulaşmadan onu karşılamak istemişti.
Ulubat'a daha önce gelen ikinci Murad, Ulubat suyu üzerindeki köprüyü yıktırdı. Suyun bir tarafında Mustafa Çelebi'nin, öte tarafında da Sultan Murad'ın kuvvetleri mevzi aldılar. Sultan Murad Han, babası Çelebi Mehmed Han'ın son zamanlarında yaptığı bir hata sebebiyle Tokat'ta mahpus olan akıncıların piri Mihaloğlu Mehmed Bey'i yanında getirmişti. Mihaloğlu Mehmed Bey, geceleyin Ulubat çayı kenarına gelerek Rumeli akıncı beylerini çağırmaya başladı. Rumeli akıncı beyleri Mihaloğlu'nun ölmüş olduğunu sanıyorlardı. Çay kenarına gelip sesini duydukları zaman sağ olduğunu anlayıp, çok sevindiler ve emrine amade olduklarını bildirdiler. Mihaloğlu ise, onlara Sultan Murad gibi bir Sultan'ı bırakıp bir düzme hükümdara tabi olduklarını ve tez kendilerine katılmalarını söyledi.
Böylece Mihaloğlu Mehmed Bey, Mustafa Çelebi'nin yanındaki Rumeli akıncılarının kendi taraflarına geçmesini sağladı. Vezir Hacı İvaz Paşa da çeşitli vaatlerle Aydınoğlu Cüneyd Bey'i Mustafa Çelebi'nin yanından ayırdı. Mustafa Çelebi'nin yanında kalan Rumeli azablarından beş bin kişilik bir kuvvet, nehrin geçit yerinden geçerek Murad Han'ın karargahına gece baskını yapmak istedilerse de, durumu zamanında öğrenen Murad Han gerekli tedbirleri alarak bunları da saf dışı bıraktı.
Böylece ordusunun kendiliğinden dağıldığını gören Mustafa Çelebi kaçmaktan başka çare bulamadı. Sadık bir avuç adamıyla hızla Lapseki'ye gelip Gelibolu'ya geçti. Mustafa Çelebi'yi takip eden Sultan Murad, daha önce anlaştığı Foça Cenevizlilerinin gemileriyle Rumeli'ne geçti. Gelibolu'yu zaptedip, önce Bolayır, sonra Edirne'ye çekilen Mustafa Çelebi'yi takip ederek Edirne'ye girdi. Mustafa Çelebi kısa bir süre sonra Eflak'a kaçmak isterken, Kızılağaç Yenicesi'nde yakalanarak Edirne'ye getirildi ve kale burçlarından birine asıldı (826).
Mustafa Çelebi vakasında iki yüzlü siyaset takip ederek Osmanlı Devleti'ni bölmeye çalışan Bizans'a iyi bir ders vermek isteyen Murad Han, hemen hazırlıklara girişip Mihaloğlu Mehmed Bey'i 10.000 akıncı ile öncü olarak İstanbul üzerine gönderdi. Çok geçmeden kendisi de 50.000 kişilik bir ordunun başında İstanbul önlerine gelip kuşatmayı başlattı. İmparator Manuel, önemli bir para teklifi ile kuşatmanın kaldırılmasını istediyse de kabul etmedi. Kara tarafından tamamen sarılan şehrin çıkış kapılarının karşılarına isabet eden sahalara siperler kazdırıldı. Surlar toplarla dövüldü. İkinci Murad Han'ın yaptığı bu muhasara Türklerin şimdiye kadar tatbik ettiği muhasaraların en şiddetlilerindendi.
Kuşatmaya, Yıldırım Bayezid'in damadı olan büyük âlim ve veli Seyyid Emir Sultan'ın da 500 dervişiyle birlikte katılması askerîn maneviyatını arttırıyordu. Nitekim miladî 24 Ağustos'ta, Emir Sultan'ın da yer aldığı umumî hücum çok şiddetli oldu. Muhasara Eylül ayı ortalarına kadar sürdü. Fakat bu sırada yine Bizans'ın entrikalarıyla Sultan Murad'ın küçük kardeşi eski Hamid ili sancakbeyi Mustafa Çelebi'nin saltanat davasına kalkması sebebiyle kuşatma kaldırıldı. Mustafa Çelebi lalası İlyas Paşa'yla beraber Karaman ve Germiyanoğlu'nun verdiği kuvvetlerin başında Bursa üzerine yürüdü. Bursa halkının şiddetle karşı koyması ile şehre giremeyen Mustafa Çelebi, İznik'i kuşattı. Murad Han'ı durumdan haberdar eden kale müdafiî Firuzoğlu Ali Bey, kırk gün dayandıktan sonra teslim oldu.
İznik'te veziriazam İbrahim Paşa'nın sarayına yerleşen Mustafa Çelebi, hükümdarlığını ilan etti. Fakat İstanbul muhasarasına çok az bir kuvvet bırakıp harekete geçen Murad Han, Mustafa Çelebi'nin lalası İlyas Paşa'ya mektup yazıp mansıp vaat edip oyalarken, Mihaloğlu Mehmed Bey'i önden İznik'e gönderdi. İznik'e ani bir baskın yapan Mihaloğlu Mehmed Bey, meydana gelen çarpışmalarda ağır yaralandıysa da Mustafa Çelebi yakalanarak gerekli cezaya çarptırıldı (827).
HARAM YİYEN HARAMİ OLUR
Sultan İkinci Murad'a bir ara şiddetle para lazım olmuş, Padişah bu parayı Çandarlı Halil Paşa'dan borç alarak temin etmişti. Padişah'ın Çandarlı'dan borç aldığını görünce Fazlullah Paşa, Sultan Murad'a şöyle bir teklifte bulunmaktan kendini alamamıştı. "Devletlu Sultanım, padişahlara hazine gerektir. Müsaade eder ve ferman buyurursanız, hazine cem'ine çalışalım..." Padişah bunun üzerine; "Nasıl ve nereden hazineye gelir toplayacaksın?" diye sormuş. Fazlullah Paşa da cevaben şunları söylemişti: "Bu vilayet halkının malı ve parası çoktur. Padişahlar için arada sırada bir yolunu bulup onlardan para ve mal toplamak münasip düşer." Padişah, Paşa'nın bu teklifine son derece hayret etmiş, ona şu karşılığı vermişti: "Hay Fazlullah! Bu söz ne sözdür, bu re'y ne re'ydir! Böyle bir şeyi nasıl söyler, nasıl teklif edersin? Bilmez misin, bizim idaremizde üç helal lokma vardır: Biri madenler, biri haraç, biri de gazalarda alınan ganimetlerdir. Bizim askerimiz gazi askerlerdir. Bunlara helal lokma gerektir. Bir padişah ki askere haram lokma yedirir, o asker artık harami olur. Haraminin ise sebatı olmaz. Bir küçük mukavemetle karşılaşsa, hemen firar eder. Bundan sonra neticenin ne olacağı ise malumdur..."
İç isyanlar meselesini halledip devlete tek başına hakim olan Sultan Murad Han, Osmanlı Devleti'nin iç karışıklıklarından istifade ile bazı şehirleri geri almış olan beyliklere yöneldi. Önce Candaroğulları üzerine yürüyüp zapt ettikleri topraklardan çıkardı ve beyliği Osmanlı Devleti'ne bağladı. Karaman ve Eflak beyleri ile antlaşma yaptı. Bizans'ın Ege ve Karadeniz kıyılarındaki topraklarını aldıktan sonra, yıllık 30.000 duka altın haraca bağladı. İzmir, Menteşe ve Teke beylikleri Osmanlı hakimiyetine geçti. Erkek çocuğu olmayan Germiyan hükümdarı ikinci Ya'kub Bey, vefatından bir sene önce Edirne'ye gelip Murad Han'a misafir oldu ve vefatından sonra mülkünün Osmanlı Devleti'ne katılmasını vasiyet etti (832).
Böylece, Murad Han'ın yaklaşık beş yıl süren uzun ve yorucu mücadeleleri sonunda Anadolu birliği tekrar sağlanmış oldu. Murad Han, şehzade Mustafa meselesini hallettikten sonra Anadolu'da birliği tekrar sağlamak için çalışmalara başlarken, bir yandan da Rumeli'ndeki fetih hareketlerinin devamı için tedbirler almış, düşmanın maddî gücünü yıkmak için Firuz Bey kumandasındaki akıncıları Eflak'a, Evrenosoğlu İsa Bey kumandasındaki akıncıları da Arnavutluk ve Mora üzerine göndermişti. Firuz Bey, sık sık Osmanlı ülkesine akınlar yapan Eflak prensi Drakul'u mağlup edip, Osmanlı Devleti'ne tabi olmasını sağlamış ve iki oğlunu da rehin almıştı. Evrenosoğlu İsa Bey ise, büyük bir kuvvetle çıktığı seferde Arnavutluk hakimi Gion Kastriyota'yı mağlup edip itaat altına aldıktan sonra Mora taraflarına geçip Makedonya havalisini zapt etmişti (827).
Murad Han 828 yılında Aydınoğlu Cüneyd Bey'in çıkardığı isyan hareketini de bastırdıktan sonra Bergama-İzmir yoluyla gittiği Ayasolug'da (Selçuk) çeşitli ülkelerden gelen elçileri kabul etti. Sırp kralı Stefan Lazareviç ile Eflak voyvodası Vlad-Drakul bizzat Edirne'ye gelerek Padişah'a arz-ı tazimatta bulunup eski muahedelerini yenilediler. Cenevizlilere tabi olan Midilli ve Sakız beyleri ve Rodos şövalyelerinin elçileriyle de antlaşmalar imzalandı.
Yıldırım Bayezıd zamanında fethedilen, fakat fetret devrinde Bizanslılar tarafından geri alınan Selanik'i satın alan Venediklilerle antlaşma imzalanmadı. Genç Padişah, Venedik heyetine; "Selanik babamdan kalma mülkümdür. Büyük babam Bayezid bazusunun kuvvetiyle burasını Rumlardan aldı. Arzunuzla aradan çekiliniz, yoksa hemen geliyorum." cevabını verdi. Bu suretle elçiler bir iş göremeden geri döndüler.
831'de Sırbistan kralı Stefan Lazareviç'in ölmesi üzerine yerine Jorj Brankoviç'in oğlu geçti. Oğul Brankoviç, Lazareviç'in siyasetini değiştirerek, gerektiğinde Osmanlılara karşı kendisini müdafaa etmek ve Türk taarruzlarını kuzeye yani Macaristan'a geçirmemek için Alman imparatoru ve Macaristan kralı Sigismund'a kendi topraklarından bazı mühim yerler verdi. Bu yerlerden birisi de Sırpların merkezi olan Semendire ile Orşova arasında ve Tuna nehri kenarında bulunan Kolombac (Güvercinlik) idi. Halbuki önceki kral Lazareviç burayı on iki bin duka borcuna mukabil beylerinden birine vermişti. Sigismund bu parayı vermeden şehri almak isteyince, Sırp beyi yardım isteyip şehri Osmanlı Devleti'ne bıraktı. Sigismund, büyük kuvvetlerle gelip kaleyi kuşattıysa da Rumeli beylerbeyi Sinan Bey'in uç beyleriyle yaptığı bir baskın sonunda canını zor kurtardı.
Sigismund'un yenilmesi üzerine, çaresiz kalan Sırp kralı Brankoviç, Osmanlı Devleti'yle anlaşmak zorunda kaldı. Her yıl ellibin duka vergi vermeyi, Macarlarla münasebetini kesmeyi ve seferlerde Osmanlı ordusuna asker göndermeyi taahhüt ettiği gibi, kızı Marya'yı da Padişah'a vermeyi vaat etti (831).
Sırbistan işlerinin hallolmasından kısa bir süre sonra da Anadolu'daki birliğin sağlanmasını tamamlayan Murad Han, Venediklilerden Selanik'i almak için hazırlıklara başladı. Venedikliler alelacele mevcut durumun muhafazası için Bizans imparatoruna müracaat ederek tavassutunu rica etti. Ancak Osmanlı padişahını Selanik'i alma kararından döndüremediler. Nitekim Murad Han, imparator'un elçilerine, Selanik imparator'a ait olsa idi orasını hiç bir vakit zapt etmek istemeyeceğini, fakat Venediklilerin İmparatorun arazisiyle kendi arasına yerleşmesine de müsaade etmeyeceğini bildirdi.
834 yılında hazırlıklarını bitirip büyük bir kuvvetle Selanik seferini başlatan Murad Han, kaleyi kuşattı. Venedikliler bütün güçleriyle kaleyi savunmaya çalıştılarsa da, ısrarla hücumlarını sürdüren Murad Han'ın da ön saflarda katıldığı umumî hücum sırasında merdivenlerle surlara çıkıldıktan sonra kale kapılarının açılması üzerine Selanik ele geçirildi. Fetihten sonra şehri yeniden iskan etme çarelerini arayan Murad Han, fidyelerini ödeyen esirlerin şehirdeki evlerinde oturmalarına müsaade edip, Vardar-Yenicesi'nden getirttiği bir kısım Türk halkını da şehre yerleştirdi. Yapılan imar çalışmaları sonunda, Selanik, çok geçmeden bir Türk-İslam şehri haline geldi. Venedikliler Selanik'in düşmesi üzerine Epir sahillerinde bulunan donanmalarını Gelibolu üzerine gönderip, Boğazlarda Osmanlıların her türlü ticarî ve askerî ulaşımını kesmeye yönelik faaliyetlere giriştilerse de netice alamadılar.
TÖVBE ET, ÇÜNKÜ ÖLÜM YAKINDIR
Murad Han vefatından önce bir gün gezmeye çıkmıştı. Köprünün başında bir dervişe rastladı. Selam verdi. Derviş, yaklaşıp; "Hey Padişah'ım! Tövbeye niyetlen, çünkü va'den yakındır!" dedi. Padişah, dervişe teşekkür edip, dualarda bulundu. Kendisine ölümü hatırlatanı çok sever, Allahü Teâlâ'nın rızası için yapılan nasihatleri can kulağı ile dinlerdi. Yanında bulunan İshak Bey'e, dervişi sordu. Emir Sultan'ın müridlerinden olduğunu söyledi. Emir Sultan adını duyan Padişah; "Bunda bir hikmet var" dedi. Tövbe-i nasuh eyledi. Yanındaki bey ve paşalarına dönüp; "Yarın mahşer gününde şahidim olun. İşte bütün günahlarıma tövbe ediyorum." dedi. Dervişe de izzet ve ikramda bulundu. Geriye dönüp sarayına geldi. Daha kapıdan girerken başına bir ağrı düşüp hastalandı. Her Müslüman gibi hazırladığı vasiyetnamesini çıkardı. Veziri Çandarlı'ya verdi. Vasiyetnamesinde, kendisinden sonra oğlu şehzade Mehmed'in (Fatih'in) Sultan, Çandarlı'nın vezir olmasını arzu ediyordu. Vefat edince Bursa'ya götürülmesini ve orada medfun olan büyük oğlu Alaeddin Ali'nin yanına defnini istedi. "Vücudumu doğrudan doğruya toprağa gömün. Cenab'ı Hak'ın rahmeti, yağmuru üstüme yağsın. Hükümdarlar gibi üstüme kubbe yapmayın. Mezarımın çevresine Kuran-ı Kerim okuyanların oturması için yerler yapsanız yeter. Cuma günü defnolunmak arzumdur." dedi. Mekke ve Medine fukaralarına gönderilmek üzere ve türbesi için kendi öz malından bir miktar para ayırdı. Vezirlerini şahit tutup, herbirine imzalattı. Üç gün hasta yattıktan sonra vefat edip, Hakk'ın rahmetine kavuştu.
Osmanlı donanması karşısında bozguna uğrayıp geri çekildiler. Bunun üzerine Anadolu beylerbeyi Hamza Bey'le bir antlaşma yapmak zorunda kaldılar. Bu antlaşmaya göre Selanik üzerindeki Osmanlı hakimiyetini tanıdıkları gibi, Arnavutluk'ta ellerinde bulunan şehirlerle Mora'daki Leponto (İnebahtı) için haraç vermeyi kabul ettiler.
Yine Murad Han henüz Selanik'teyken, Osmanlı adaletini duyan ve başlarında bulunan İtalyan Tocco ailesinin kendi aralarındaki iktidar kavgalarından bıkan Yanya halkı, bir heyet göndererek Türk idaresine geçmek istediler. Bunun üzerine Karaca Paşa buraya gönderilerek şehir Osmanlı hakimiyetine alındı.
Osmanlıların yardımıyla amcası Ali Bey'i yenip Karaman tahtına oturmuş olan İbrahim Bey, mevkiini kuvvetlendirdikten sonra, Osmanlı Devleti'ne terk ettiği yerleri geri almak için hummalı hazırlıklara girişmiş, fırsat kollamaya başlamıştı. 836'da Macaristan kralı ve Sırp despotuyla beraber Osmanlılar aleyhine ittifak edip harekete geçerek Beyşehir'i ve Hamideli taraflarını sıkıştırmaya başladılar. Karamanoğlu üzerine gitmek isteyen Murad Han, iki taraflı saldırı üzerine Edirne'de kalıp, her iki tarafı da kontrol etmeye başladı.
Macarlar üzerine Rumeli beylerbeyi Sinan Paşa kumandasında kuvvet sevk etti. Vidin Sinan'ı diye meşhur olan Sinan Paşa, şiddetli bir muharebeden sonra Macar kuvvetlerini bozguna uğrattı. Kaçabilen çok az sayıdaki Macar askerinin kalanları Türk kılıcı altında ve Tuna nehri sularında can verirken kral kaçmayı başardı (837).
Bu muvaffakiyet üzerine vezir Saruca Paşa'yı Edirne'nin muhafazası için Rumeli'de bırakan Murad Han, Anadolu'ya geçip Karamanoğlu üzerine yürüdü. Akşehir, Konya, Beyşehir ve Seydişehir'i alıp Bozkır'a geldi. Karaman hükümdarı İbrahim Bey, Taşeli'ne sığındı ise de, Osmanlı kuvvetleri kendisini orada da takip ettiler. Murad Han, İbrahim Bey'i yakalayıp meseleyi kökünden halletmek istediyse de, Macarların Alacahisar taraflarına akın harekatına girişmesi üzerine, vazgeçerek büyük âlim Mevlana Hamza ile kız kardeşi olan hanımını göndererek sulh talebinde bulunan İbrahim Bey'in ricasını kabul etti.
Bununla beraber bir ihtiyatî tedbir alarak Hamideli arazisini, yanında bulunan İbrahim Bey'in kardeşi İsa Bey'e verdiği gibi, Dulkadiroğlu Nasıreddin Mehmed Bey'le birlikte Kayseri'yi kuşattı. Ancak Malatya'yı ellerinde bulundurup, güneydeki beylikler üzerinde nüfuz sahibi olan Memluklüler, Orta Anadolu'da cereyan eden bu gibi hadiseleri tepki ile karşıladılar. Memluklü sultanı Melik el-Eşref Baybars'ın bizzat sefere çıkması bahis konusu oldu. Bunun üzerine Avrupa'da İslamiyeti yaymak dururken, Müslüman kanı dökülmesini istemeyen Murad Han, kardeşine yenilip vefat eden İsa Bey'in durumunu da dikkate alarak bir daha itaatten çıkmayacağına dair yemin eden İbrahim Bey'le anlaştı (841). Bu antlaşma gereğince Akşehir, Beyşehir ve havalisi Osmanlı Devleti'nde kaldı.
HACI BAYRAM VELÎ'NİN SULTAN MURAD'A NASİHATİ
Hacı Bayram-ı Velî hazretleri Edirne'den ayrılırken kendisinden nasihat isteyen Sultan İkinci Murad Han'a şöyle dedi: "Tebean içinde herkesin yerini tanı, ileri gelenlere ikramda bulun. İlim sahiplerine hürmet et. Yaşlılara saygı, gençlere sevgi göster. Halka yaklaş fasıklardan uzaklaş, iyilerle düşüp kalk. Hiç kimseyi küçümseme ve hafife alma. İnsanlığında kusur etme, sırrını hiç kimseye açma, iyice yakınlık peyda etmedikçe, kimsenin arkadaşlığına güvenme. Cimri ve alçak insanlarla ahbaplık kurma. Kötü olduğunu bildiğin hiçbir şeye ülfet etme. Seninle başkaları arasında bir toplantı akdedilir veya insanlarla aranızda bazı meseleler görüşülürse, yahut onlar bu meselelerde senin bildiğinin hilafını iddia ederlerse, onlara hemen muhalefet etme. Sana bir şey sorulursa, ona herkesin bildiği şekilde cevap ver. Sonra bu meselede şu veya bu şekilde görüş ve delillerin de bulunduğunu söyle. Senin bu türlü açıklamalarını dinleyen halk, hem senin değerini, hem de başka türlü düşünenlerin değerini tanımış olur. Sana bu görüş kimindir? diye sorarlarsa, fakihlerin bir kısmınındır, de. Onlar, verdiğin cevabı benimserler ve onu sürekli olarak yaparlarsa, senin kadrini daha iyi bilir ve mevkiine daha çok hürmet ederler. Seni ziyarete gelenlere ilimden bir şey öğret, böylece faydalansınlar. Herkes, öğrettiğin şeyi belleyip tatbik etsin. Onlara umumî şeyleri öğret, ince meseleleri açma. Onlara güven ver, ahbaplık kur. Zira dostluk, ilme devamı sağlar. Bazan da onlara yemek ikram et. İhtiyaçlarını temin et. Onların değer ve itibarlarını iyi tanı ve kusurlarını görme. Halka yumuşak muamele et, müsamaha göster. Hiçbir kimseye karşı bıkkınlık gösterme, onlardan biri imişsin gibi davran."
Karamanoğlu meselesinin halledilmesinden sonra sıra Karamanoğlu'yla Macar kralının ittifakına vasıta olan Sırp despotu Brankoviç'e gelmişti. Durumun vehametini anlayan Brankoviç bir elçi gönderip Padişaha vaat ettiği kızının çeyizinin tamamlandığını ve aldırılmasını istedi. Bu teklifi devlet erkanıyla görüşen Murad Han, şimdilik gelini almaya ve bilahare münasip bir zamanda despotun hakkından gelmeye karar verdi.
Evrenosoğlu Ali Bey'i büyük bir akıncı koluyla ittifakın üçüncü ayağı olan Macaristan üzerine gönderdi. Ali Bey, Rumeli akıncılarıyla Tuna'yı geçip Temaşvar havalisini kırk gün vurdu ve külliyetli miktarda ganimetle döndü. Maddî yönden büyük tahribata uğrattığı bu bölgenin fethinin kolay olacağını arz etti. Bunun üzerine hazırlıklarına hız veren Murad Han, 841'de bizzat mühim bir kuvvetle Semendire yakınında Tuna'yı geçerek Transilvanya'ya girdi. Bu seferde Sırp despotu Brankoviç ve Eflak prensi Vlad Drakul da mevcut askerleriyle Osmanlı ordusuna iltihak ettiler. Zibin şehrine kadar gidilip bir çok kale fethedildiği halde, Macar kralı ortada görünmüyordu. Kırk beş gün süren seferin sonunda ordu geri döndü. Evrenosoğlu Ali Bey ise Arnavutluk taraflarına akına gönderildi.
SULTAN MURAD'IN ŞEHZADE MEHMED'E ÖĞÜTLERİ
"Ey benim sevgili oğlum! İnsanoğlunun her birinde, başkalarıyla çeşitli münasebetler kurmaya yarayan normal bir akıl bulunmalıdır. İşte bu akıl, bütün saadet ve mutluluğun tükenmez kaynağıdır. Bir de, kendilerine Allah tarafından bu normal aklın verildiği kimseler vardır. Bunların hiçbir vakit ne çocukluk, ne gençlik, ne olgunluk, ne de ihtiyarlık çağlarında her hangi bir şeyden ne müsbet ne de menfi yönde etkilenmedikleri görülür. Hayatlarında sadece keder ve acının bir gevşeme ve bir tembellik bıraktığı sanılır. Ve bunlar kendi hayatlarının gençlik, yaşlılık gibi hemen her devresinde, keder ve ızdıraptan kurtulamadıkları için huzura kavuşamazlar. Hayata doyum olmaz, az veya çok olması, onun kıymetini azaltmaz. Bir meyve ancak olgunlaştığı zaman güzelce yenir. Bunun gibi insanların da gün görmüş, tecrübeler geçirmiş olanları her zaman tercihe şayandır. Gençlik çağında duyulan zevk ve sefayı, ben uyuz hastalığına yakalanmaya benzetirim. Bu hastalığa tutulan, ancak kaşındığı zaman rahata kavuşur. Tabii ki böyle bir kaşınma sonunda, daha da kötü bir duruma düşer. İnsan gençlik yıllarında işlediği kabahatları da, genellikle düşünüp taşınmadan işler. Fakat sonraları bunları hatırlayınca, bu suçlar kişinin kalbine hançer gibi saplanır ve kişinin canını sıkarlar.
Gençliklerinde, doğru ve iyi yolda gidenler bunun karşılığı olarak, yaşlılıklarında hürmet ve ikram görürler. Güçlü ve kuvvetli olmak iyidir. Fakat kuvvet aklın emrine verilmelidir. Alemlerin yaratıcısı olan Yüce Allah, insanoğlunu bu dünyaya daimi yaşamak için göndermemiş, hayatın bitiminde ölümü tatmasını da istemiştir. Yüce Allah, insanoğluna bu dünyada, belli bir nefes ve rızık takdir etmiştir. Kimse ondan fazlasını alamaz. Beni böyle sapasağlam olarak ihtiyarlığa ulaştıran iki şeyi iyice tecrübe etmiş ve bir âdet haline getirmişimdir. Bunlardan biri az yemek; diğeriyse yediklerimi sindirmek için gezip dolaşmaktır. Şunu da iyi bilmeni isterim: Bu dünyada üç türlü insan vardır, biri; akıl ve fikirleriyle yerinde, geleceği az çok gören ve düşünen, hiçbir anormallikleri olmayan kişilerdir. İkincisi; yolların doğru veya eğri olduğunu bilmekten uzak olan kimselerdir. Ama bu duruma kendi istekleriyle değil, çevre etkisiyle düşmüşlerdir. Nasihat edildiğinde kabul eder ve söz dinlerler. Üçüncüleri ise; ne kendileri bir şeyden haberdardır ve ne de yapılan ikazlara, nasihatlere kulak asarlar. Sadece kendi arzularına uyar ve her şeyi bildiklerini sanırlar. Bunlar diğerlerinden daha zavallıdır. Ey oğul!
Yüce Allah, eğer seni ilk sırada saydığım kişiler arasında yaratmışsa sevinirim. İkinciler gibiysen, sana yapılan nasihatlara kulak vermeni tavsiye ederim. Sakın üçüncü gruba dahil olmayasın. Onlar ne Allah'a, ne de insanlara karşı iyi bir durumda değildirler. Padişahlar, elinde terazi tutmuş bir kimseye benzerler. Sen padişah olunca teraziyi doğru tutmanı isterim. O zaman Yüce Allah da senin iyiliğini arzular. Her şey Allah'ın malumudur. Her şey sadece O'nun (Allahü Teâlâ) tarafından bilinebilir."
Murad Han, seferden sonra Eflak voyvodası Vlad Drakul ile Sırp despotu Brankoviç'i Edirne'ye davet ederek Sırbistan'ın merkezi Semendire'nin anahtarlarını da beraberinde getirmelerini bildirdi. Brankoviç bizzat gelmeyerek bir oğlunu gönderdi ise de, Semendire'nin anahtarlarını göndermediği gibi, şehri tahkim ettirdi. Şehrin müdafaasına Graguvar adındaki oğlunu bırakıp kendisi Lazar isimli diğer oğluyla beraber Alman imparatoru ve Macar kralı Albert'in yanına kaçtı.
Bunun üzerine 842'de harekete geçen Murad Han, üç aylık bir kuşatmadan sonra Semendire'yi fethedip, despotun oğlu Greguvar'ı yakaladı ve öteki kardeşiyle beraber Tokat'a hapsetti. Semendire muhasarasına gelen Eflak prensi Vlad Drakul'u tevkif edip iki oğlunu rehin aldıktan sonra serbest bıraktı. Semendire'nin fethinden sonra bir Macar ordusunun meydana çıkması üzerine, vazifelendirilen Gazi İshak Bey ile Timurtaş Paşa torunu Osman Bey kanlı bir muharebeden sonra büyük bir başarı elde ettiler. Pek çok esir ve ganimetle döndüler.
Sırbistan'a karşı yapılan bu hareketten sonra Macar ordusunun da yenilmesi Bosna kralı Tvartko'yu korkuttuğundan, Osmanlı Devleti'ne vermekte olduğu yıllık haracı yirmi binden yirmi beş bin dukaya çıkardı. Bu son başarı üzerine Macaristan'a kat'i bir darbe vurmak isteyen Murad Han, 843'da Belgrad Kalesini zapta teşebbüs etti. Önce Evrenosoğlu Ali Bey kumandasında bir ordu gönderdi. Sonra da kuvvetli bir orduyla Papas Zovan tarafından müdafaa edilen Belgrad önüne gelerek muhasarayı şiddetlendirdi. Yüzden fazla kürekliden meydana gelen ince bir nehir filosu da kuşatma faaliyetine katıldı. Bir ara açılan gedikten asker kaleye girmeyi başardıysa da karşılaştıkları şiddetli savunma sebebiyle geri çekildi. Muhasara altı ay kadar devam etti. Fakat kale düşürülemedi. Neticede kış mevsiminin gelmesi ile muhasara kaldırıldı.
Belgrad muhasarasının başarısızlıkla neticelenmesi üzerine 844 baharında Erdel voyvodası Drakul ve Macar orduları başkumandanı bulunan Jan Hunyad, karşı taarruza geçerek Bosna'daki İsa Bey'i mağlup ettiler. Ertesi yıl da Erdel'e akın yaparak Szent-İmre mevkiinde Piskopos Lepes György kumandasındaki Erdel kuvvetlerini mağlup eden uç beyi Mezid Bey'e karşı Hermanştad'da kat'i bir zafer kazandılar ve bu savaşta Mezid Bey şehit oldu. Aynı yılın sonbaharında harekete geçen Rumeli beylerbeyi Hadım Şihabeddin Paşa (Kula Şahin) Anadolu askeri ve yeniçerilerin de katıldığı Rumeli askeriyle Silistre üzerinden Eflak'a girdi ise de, Vlad Drakul ile birlikte hareket eden Jan Hunyad'ın tarafından Vazağ mevkiinde baskına uğrayarak mağlup oldu ve hayatını güçlükle kurtardı (845). Derhal beylerbeylikden azledilerek yerine Kasım Paşa Rumeli beylerbeyi oldu.
Osmanlılara karşı kazanılan bu savaşlar, Hıristiyan aleminde büyük sevinçle karşılanıp haçlı seferi hazırlıkları başlatılırken, Erdel'deki bozgun haberini alarak Osmanlılar aleyhine harekete geçen Karamanoğlu İbrahim Bey, ertesi yıl Akşehir ve Beyşehir üzerine yürüdü. Rumeli'de durum karışıkken kuvvetlerinin bir kısmını bırakıp Anadolu'ya geçen Murad Han, Konya ve Larende (Karaman) taraflarına sefere çıktı. Fakat Rumeli'de durumun karışık olması sebebiyle, aldığı yerleri geri vermeyi kabul eden İbrahim Bey'le anlaşıp Edirne'ye döndü.
Öte yandan Karamanoğlu'nun hareketlerinden vaktiyle haberdar olan Jan Hunyad'ın, yanında Sırp despotu Brankoviç ve yeni Lehistan ve Macaristan kralı Vladislas olduğu halde Tuna'yı aşmış, Rumeli kuvvetlerini bozduktan sonra, Niş ve Sofya'yı alarak yerli Bulgarlarla işbirliğine başlamıştı. Jan Hunyad'ın Balkan geçitlerine dayandığını gören Murad Han, onu İzladi derbendinde karşıladı. Birkaç gün süren kanlı çarpışmalardan sonra ağır kayıplar veren Jan Hunyad, geri çekilmek zorunda kaldı. Fakat Osmanlı kuvvetleri de ağır kayıplar vermiş, veziriazam Çandarlı Halil Paşa'nın biraderi Mahmud Bey dahil pusuya düşürülen bir kısım asker düşmana esir düşmüştü. Bu arada İzladi savaşlarının yapıldığı sırada Arnavutluk'a kaçan İskender Bey, isyana başlamış ve sahte bir fermanla Akçahisar'ı eline geçirmişti.
Tam bu sırada Amasya sancakbeyi veliaht şehzade Alaeddin'in vefatı haberi geldi. Murad Han bu üzüntü içindeyken, Karamanoğlu İbrahim Bey fırsatı kaçırmayarak, söz vermiş olmasına rağmen, müttefiklerinin işlerini kolaylaştırmak için taarruza geçti. Sivrihisar, Beypazarı, Ankara ve Karahisar'a kadar ilerleyerek pek çok tahribatta bulundu. Osmanlı Devleti'nin içine düştüğü bu buhran üzerine Macarlarla temasa geçen Murad Han barış istedi. Bu teşebbüs üzerine Macar kralı ile Jan Hunyad ve Sırp despotu Brankoviç'in elçileri 847'de Edirne'ye gelerek bir anlaşmaya vardılar.
KİN BESLEMEZDİ
Sultan Murad hakkında doğu ve batı tarihçileri hemen hemen aynı kanaatte birleşirler ve onun büyüklüğünü, değerini belirtirler. Türk düşmanlığıyla meşhur olan zamanın Bizanslı tarihçisi Dukas bile, Sultan Murad aleyhinde söylenecek bir söz bulamadığından onu şu sözlerle anlatmıştır: "Murad, düşmanlarına karşı babamdan da daha mülayim davranır ve kin beslemezdi. Allah bilir ki, Murad, halka karşı daima teveccühkar ve fukaraya karşı cömerd idi. Bu lütuflarını, yalnız kendi ırkından ve dininden olanlara değil, Hıristiyanlara da gösterirdi. Hıristiyanlara karşı yaptığı yeminli muahedelerin hükümlerine riayet ederdi, Murad'ın hiddet ve şiddeti çok sürmezdi. Muzafferiyetten sonra düşmanı takib etmezdi ve herhangi bir milleti sonuna kadar mahvetmek istemezdi... Harpten nefret eder ve sulhu severdi."
Bu antlaşmaya göre eski tabilik vazifelerini yerine getirmek şartıyla, despota eski toprakları ve Tokat kalesinde rehin bulunan iki oğlu geri veriliyor, iki taraf da Tuna'yı aşmamayı taahhüt ediyorlardı. Yine aynı antlaşmaya göre Padişah'ın Bulgaristan üzerindeki hakimiyeti tanınıyor, Eflak voyvodası Vlad Drakul'un Padişah'a tabi olmakta devam etmesi kabul olunmakla beraber, bizzat Edirne'ye gelme mükellefiyetinden affediliyordu. On beş yıl süre ile geçerli olan bu antlaşma Edirne'de Murad Han tarafından yeminle tasdik edilmiş olmakla beraber, kral, Jan Hunyad ve despot tarafından da Osmanlı elçisi önünde yeminle tasdiki şart koşulmuştu. Nitekim bu maksatla Segedin'e giden Kapucubaşı Baltaoğlu Süleyman'ın da hazır bulunduğu toplantıda onlar da yemin ettiler (848).
Murad Gazi'yi bu kadar fedakarlıklar karşılığı barış müzakerelerini kabule sevkeden asıl sebep, Anadolu'da durmadan taarruz eden Karamanoğlu'na karşı serbest kalmak, dolayısıyla Rumeli kuvvetlerini o tarafa geçirmek endişesiydi. Murad Gazi, Karamanoğlu'nu bertaraf eder etmez sıkı bir hazırlanma devresine girecek ve bütün kuvvetleriyle geri dönüp, Sırpistan ile Macaristan'ı ezecekti. Rumeli'nde barışı sağlayan Murad Han, Anadolu'ya geçti ve devrin İslam âlimlerine başvurarak, Karamanoğlu üzerine yapılacak bir seferin meşru olacağına dair fetva istedi.
Murad Han'ın bu haklı müracaatı üzerine Şafiî kadılkudatı şeyhülislam İbn-i Hacer el-Askalanî, Hanefî kadılkudatı Sa'deddin Deyrî, Abdüsselam Bağdadî, Malikî âlimlerinden Bedreddin Tenisî ve Hanbelî âlimlerinden Bedreddin Bağdadî, Karamanoğlu'na karşı eli silah tutan herkesin savaşmasının vacip olduğunu belirterek, kanının bile helal olduğunu beyan eden fetvalar verdiler. Osmanlıların Rumeli'ni kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya kaldıkları çok buhranlı bir dönemde Karamanoğlu İbrahim Bey'in giriştiği şiddet ve tahrip hareketleri Ortadoğu İslam aleminde de büyük tepki ile karşılanmış, devrin uleması onu müşkil durumda bırakan vaazlara başlamışlardı.
İslam âlimlerinden alınan fetvalar üzerine harekete geçen Murad Han, Rumeli'nin tehlikeli durumunu göz önünde tutarak oğlu Mehmed'i Edirne'de bıraktı. Yanında beş-altı bini aşmayan kapıkulu askerî olduğu halde boğazı geçip, Anadolu askerîyle birleştikten sonra, Karaman üzerine harekete geçti. İslam aleminden gelen kesif baskı ve Murad Gazi'nin hızla üzerine gelmesi üzerine panik içinde Taşeli'ne kaçabilen İbrahim Bey, Eskişehir'de bulunan Murad Han'a Server Ağa'yı elçi gönderip çok taviz karşılığı sulhe talip oldu. Murad Han, İbrahim Bey'in hanımı olan kız kardeşi ve bütün suçu Turgutoğullarına yükleyen Server Ağa'nın ısrarları üzerine, ileri süreceği şartları yerine getirmesi şartıyla, Karamanoğlu'yla anlaşmayı kabul etti.
İbrahim Bey de yeminle teyit ettiği bir sevgendname (yeminname) aktederek ileri sürülen ağır şartları kabul etmek zorunda kaldı. Türkçe olarak kaleme alınan bu sevgendnameye göre İbrahim Bey, Osmanlılara karşı düşmanca hareketlerde bulunmayacağını Kuran-ı Kerim üzerine yemin etmek suretiyle belirtiyor; Murad Han'la oğlu Mehmed Çelebi'nin (Fatih Sultan Mehmed) düşmanlarına düşman, dostlarına da dost olmayı kabul ederek, savaş sırasında oğlu emrinde yardımcı kuvvetler göndermeyi taahhüt ediyordu. Bu antlaşmadan anlaşılacağı üzere İslam dünyasında suçlu duruma düşen ve bundan endişe duyan İbrahim Bey, Osmanlı Devleti'nin Rumeli'deki mukadderatını tayin edecek olan Varna savaşına da oğlu kumandasında yardımcı kuvvetler göndermek suretiyle kendisini affettirmeye çalıştı.
Temmuz sonlarında Karamanoğlu ile yaptığı anlaşmadan sonra, Ağustos başlarında Yenişehir'den Mihaliç ovasına gelen Murad Han, burada Kapıkulu ve beyleri önünde henüz on iki yaşında genç bir şehzade olan oğlu Mehmed lehine taht tan feragat ederek kendisini Bursa'da (bazı kaynaklarda Manisa'da) ibadete vakfetti. Murad Gazi'nin tahtı daha çocuk sayılacak yaştaki oğluna bırakması fırsatını kaçırmayan Bizans İmparatoru ile Venedik senatosu, Osmanlıları Rumeli'nden çıkarmanın zamanının geldiği iddiasıyla, Macar kralı Vladislas'a verdiği yemini bozdurdular. Yeminin bozulmasında, papanın adamı Kardinal Cesari'nin; "Müslümanlara verilen yeminlerin hiç bir kıymeti yoktur." şeklindeki sözleri çok etkili oldu.
Sonunda bu fikirlere kendisi de inanan Vladislas, en kısa zamanda haçlı seferine çıkacağını ilan etti. Zaten hazır olan ordusunun yanında Leh, İtalyan, Çek, Litvanya, Hırvat, Fransız, Alman, Venedik askerlerinin de katılmasıyla büyük bir haçlı ordusu vücuda getiren Vladislas, ordu komutanlığına Jan Hunyad'ı getirip Eylül'ün sonlarına doğru Tuna'yı aşarak kuzey Bulgaristan üzerinden Varna civarına kadar sokulduğu gibi, kuvvetli bir Venedik donanması da Gelibolu boğazını ablukaya aldı.
Bu tehlikeli durum üzerine telaşa düşen devlet ricali ile yaptığı toplantı sonunda alınan karar gereğince, babası Murad Han'ı vazifeye davet eden Mehmed Han, babasından padişahı olduğu ülkeyi savunması yolunda tavsiyeler alınca şu mektubu gönderdi: "Padişah siz iseniz geliniz, ordularınıza kumanda ediniz; yok padişah biz isek, emrimize itaat edip ordularımızın başına geçiniz!"
Bu mektup üzerine Bursa'dan (bazı kaynaklarda Manisa'dan) yola çıkan Murad Gazi, Venedik ve Bizans donanmalarının engelleme çalışmalarına rağmen, boğazı geçip 40.000 kişilik ordusuyla beraber Varna önlerinde 848 (m. 10 Kasım 1444)'de düşman ordusuyla karşılaştı. Sultan Murad Han muharebe başlamadan önce iki rekat namaz kıldı ve; "Ya Rabbî! Mü'min kullarını benim günahımın çokluğundan dolayı düşman karşısında aciz bırakma! Habibin hürmetine bizleri muhafaza et ve bizleri muvaffak eyle!" diye dua etti.
Sabah başlayıp akşama kadar süren şiddetli bir meydan savaşından sonra Macar kralı Vladislas'ın öldürülmesi üzerine düşman bozuldu. Düşmanın ölü sayısı 65.000'den fazla iken Osmanlı ordusu 15.000 şehit vermişti. Bozgunun başlaması üzerine kaçan düşman başkomutanı Jan Hunyad, iki gün takip edildiyse de, yakalanamadı. Bu savaş sonunda Macarların yetiştirdiği en büyük komutan sayılan Jan Hunyad'ın mağlup olması, Osmanlıların daha önceki mağlubiyet lekelerini sildiği gibi, Türklerin Rumeli'den atılamıyacağı da kesin olarak anlaşılmış oldu.
Varna Zaferi'nden sonra Edirne'ye dönen Murad Gazi, Anadolu'ya geçmeyerek bir sene kadar oğlu ile beraber kaldı. 849 senesinde oğlu Mehmed'i Edirne'de bırakıp kendisi Manisa'ya çekildi. Ancak Zağanos Paşa ile Çandarlı Halil Paşa arasında cereyan eden bazı hadiseler sebebiyle Edirne'ye gelerek yeniden devletin başına geçti. Murad Han tahta geçer geçmez ilk iş olarak Mora meselesiyle meşgul oldu. Zira Varna Savaşı sırasında Mora despotu Kostantin (852'den itibaren Bizans imparatoru) Güney Tesalya'da Osmanlılara tabi toprakları işgal ederek Osmanlı taraftarı Atina prensi ikinci Nerio Acciajoli'yi de kendisiyle birleşmeye zorlamıştı. Murad Han işgal edilen toprakların boşaltılmasını istediyse de Kostantin bunu kabul etmedi.
Bunun üzerine bölgeyi iyi tanıyan akıncı beyi Turahan Bey'i mühim bir kuvvetle önden gönderen Murad Han, kendisi de sefere çıktı. Osmanlı kuvvetleri Serez'de toplanarak süratli bir yürüyüşle, 27 Kasım 1446'da Korent berzahını kapayan Hexamihon (Kesmehisarı) suru önünde göründü. Şiddetli top atışlarıyla surlar yarılıp akıncılar yarımadanın her tarafına yayıldılar. Bu suretle cüretli tecavüzlerde bulunan Kostantin ile kardeşi Thomas tekrar Osmanlı tabiiyetini tanıdılar. Murad Han'ın bu muvaffakiyeti üzerine Osmanlılara yanaşmak isteyen Eflak prensi Vlad Drakul, Jan Hunyad tarafından öldürüldü. Öte yandan Macar kralı ve papa ile münasebette bulunan Arnavut İskender Bey, Arnavutluk yolu üzerindeki Kucacık Hisarı zapt etmiş, fakat Venedik ile de arası açılmıştı. Bu durumu değerlendiren Murad Han, 852 yazında büyük bir kuvvetle sefere çıkarak kaleyi İskender Bey'den aldı.
Fakat az sonra Albert'in küçük oğlu Ladislas'a naip olarak Macaristan'ı idare eden Jan Hunyad'ın Macar, Eflak, Bohemya ve Almanya'dan topladığı 90.000 kişilik bir ordu ile Sırbistan'a doğru yürüdüğünü haber alarak Sofya'ya çekildi ve ordusunu yeniden düzene soktuktan sonra, güney yoluyla Kosova ovasına inerek, düşmanı savaşa mecbur etti. İkinci Kosova Savaşı 852 (m. 17-20 Ekim 1448) tarihleri arasında üç gün sürdü. Çatışmanın ilk günü hafif kuvvetler arasında çok şiddetli çarpışmalar oldu. Umumiyetle kendine has savaş taktikleri deneyen Osmanlı ordusu, sağ ve sol kolların geri çekilmesini temin ettikten sonra merkeze saldıran düşmanı dört bir yandan sardı. Planın uygulanmasında özellikle sağ kol kumandanı Turahan Bey'in büyük yararlılığı görüldü ve savaş Osmanlı ordusunun kesin zaferi ile sonuçlandı.
VARNA FETİHNAMESİNDEN...
Fetihname-i Sultan Murad-ı Sanî: "Nimetleri, ihsanları bütün mahlukatı kuşatmış olan Allahü Teâlâ hazretleri, Müslümanları idare etme, onları rahat ve huzara kavuşturma gücünü ve meselelerini halletme, müşkilatını def etme vazifesini bizim hükümdarlığımıza bağışlayınca, rabbanî inayeti, sübhanî himayesiyle devletimizi sarsılmaz, saltanatımızın temellerini köklü ve muhkem, memleketimizin nizamını ahenkli eyledi. Bizlerin bu hizmet ile izzet ve rif'at sahibi olmamızı diledi. Her lahza ve anımızda bizlere envai yardımlarını gönderdi. Bizleri bilgili, görgülü, merhametli ve keremli kıldı. Ankebut suresi 69. ayet-i kerimesindeki ilahî fermanını gönlümüze yerleştirdi ve Al-i İmran suresi 169. ayet-i kerimesindeki; “Allah yolunda öldürülenleri ölüler sanmayınız. Onlar, o şehidler diridirler. Rablerinin katında rızıklandırılırlar. Fadlı ve keremi ile Rablerinden gelen nimetleri ile huzur ve ferahlık içindedirler.” müjdelerine mazhar eyledi. Bizler de O'nun bu sonsuz, ebedî ihsanlarının şükrünü yerine getirebilmek için bütün günlerimizi, senelerimizi islam dinine hizmete, Allahü Teâlâ'nın bize vediası (emaneti) olan insanları ruh, düşünce, beden ve dünyalık bakımından saadet ve selamete kavuşturmaya adadık. İnsanlığın dünyevî ve uhrevî huzur ve saadeti, yalnız İslam dinine uymakla tahakkuk edebileceğinden, biz de bütün ömrümüzü, her şeyimizi Muhammed Aleyhisselamın dininin sancağını yüceltmeye, O'nun dinini bütün insanlara ulaştırmaya, O'nun sallallahü aleyhi ve sellem sünnet-i seniyyesini yayıp canlandırmaya gayret ettik. Dünyada yegane gayemiz ve maksadımız, halisane olarak budur. Bu halis niyet ile beldeler zaptettik. Allahü Teâlâ'nın kullarının dertlerine çare, yaralarına merhem ulaştırdık, Allah yolunda cihat için gerekli her türlü alet, edevat ve silahın en iyisini hazırlayıp yer yüzünde fitne ve fesat çıkaranlar ile harp edebilmemiz için lazım gelen her şeyi teminde dakika gecikmedik, bir anımızı boş yere harcamadık, idaremiz ve mesuliyetimiz altında bulunan her nevi millet ve insana adalet ile ve insaf ile muamelede asla kusur etmedik. Daima şefkat ve merhamet duyguları ile davrandık. Bu mübarek devletin kuruluşundan şu ana gelinceye kadar, niyetimiz ve hâlimiz hep böyle olmuştur. Bizim hükümranlığımız altında milyonlarca insan saadete kavuştu, dünyada da huzur ve refah ve adalet ve şefkat ile muamele gördü. Mübarek kılıcımızı ve her türlü silah ve teknik imkanlarımızı bu yolda seferber ettik ve inatçı, hain, ahmak din düşmanlarına, yere batasıca küffar üzerine sevkettik. Cenab-ı Hak o alçakların başarılarını yerle bir etsin! Mağlubiyet ve her çöküntüyü başlarına yıksın! Öyle ki, o mel'unlardan tek bir tanesi şu yer yüzünde kalmayıp, eserleri ile birlikte yok olsunlar... Netice olarak, bütün âleme, bütün Müslümanlara farz-ayn olan şudur ki, bu büyük fethi bildiren fetihnameyi minberlerde bütün Müslümanlara ilan edip bildireler. Allahü Teâlâ'nın bu muazzam nimetini düşünüp, kıymetini iyi anlayıp, güçleri, imkanları nisbetinde Allahü Teâlâ'ya şükredeler. Hayır ve hasenat işleyip sadakalar vereler. Allahü Teâlâ din-i İslam'a yaptığı bu yardımı arttırsın. Dinimizi ve devletimizi daha muhkem hâle getirsin. Bizi bu saadetden ayırmasın! Bu fetih bütün Müslümanlara bildirilsin, bu mübarek saadetimizin ve devletimizin devamı için dua buyursunlar. Duadan asla geri durmasınlar. Vesselam.”**
Murad Han, Karamanoğlu ibrahim Bey'in yardımcı kuvvet olarak oğlu komutasında gönderdiği ve ekseriya Turgut ve Varsak boylarından derlenmiş kuvvetleri ordunun disiplinini bozar endişesiyle savaşa sokmadı. Jan Hunyad, Varna savaşında olduğu gibi güçlükle kaçıp canını kurtardı. Fakat Haçlı ordusu savaş meydanında, aralarında Macar asilzadeleri de bulunan on yedi bin ölü bıraktı. Sırp despotu Brankoviç, Jan Hunyad ile işbirliğinde bulunmadığı için, savaştan sonra elindeki topraklarını muhafaza etti. Buna mukabil Jan Hunyad ile anlaşarak Niğbolu'dan geçip Osmanlı topraklarına taarruz eden Eflak beyi Drakul'un oğlu Dan cezalandırıldı.
Nitekim 853'de Rumeli beylerbeyi Dayı Karaca Bey, Yergöğü'yü geri aldığı gibi, Turahan Bey idaresindeki akıncı kuvvetleri de Eflak'a girdiler. Eflak'a karşı yapılan bu hareketler yanında Murad Han da ikinci Arnavutluk seferine çıktı. Akçahisar'ı kuşatıp toplarla dövmeye başladıysa da hisarın müdafaasını Varna'ya bırakıp dışarıdan ani hücumlarda bulunan İskender yüzünden zapta muvaffak olunamadı. Bu arada Jan Hunyad'ın yeniden taarruza geçtiği şayiası çıkınca, Murad Han, Ekim soğuklarına kadar devam ettiği hâlde netice alamadığı kuşatmayı kaldırdı ve Edirne'ye döndü.
Sultan Murad, Arnavutluk seferinden dönüşünde Bizans işleriyle meşgul oldu. imparator sekizinci Joannes 31 Ekim 1448'de ölmüştü. Onun ölümü sırasında Mora despotu olan Dimitrios, biraderi Kostantin ile imparatorluk için mücadele ediyordu. Kostantin Dragazes, mabeyncisi olan devrin tarihçisi Françes'i defalarca Murad Han'a göndererek, Bizans imparatorluğunu alabilmesi için desteğini isteyince, Murad Han onun Bizans imparatoru olmasını sağladı. Murad Gazi bundan sonra istikbalin fatihi olacak olan oğlu şehzade Mehmed'in, Dulkadir beyi Süleyman Bey'in kızı Sitti Hatun ile düğünlerini yaptı.
İkinci Murad Han, pek hareketli geçen padişahlığı süresince, bir an durup dinlenme imkanı bulamamış, Anadolu'da Türk birliğini korumak, Rumeli'de bütün Avrupa Hıristiyan alemine karşı memleketi müdafaa ve tabiî hudutlar içinde korunmasını mümkün hâle getirerek, devletin temelini kuvvetlendirmek için uğraşmış ve çok yıpranmıştı. Bu sebeple tahtını bir ara oğluna bıraktıysa da bunu fırsat bilip anlaşmalar hilafına zuhur eden yeni haçlı saldırıları sebebiyle tekrar kumandayı ele almış, Varna ve Kosova'da büyük haçlı kuvvetlerini bozguna uğratarak, memleketi Asya ve Avrupa'da geçilmez bir kale hâline getirmişti. Bu huzur içinde ve 47 yaşında olduğu halde 855 (m. 3 şubat 1451) günü şan ve şeref dolu hayatı sona erdi. Hakk'ın rahmetine kavuştu. Vefatı onüç gün gizlendi. Şehzade Mehmed, Manisa'dan gelip Edirne'de tahta geçtikten sonra vasiyeti üzerine Bursa'da, oğlu Alaeddin Ali'nin yanına yaptırdığı türbesine defnedildi.
Sultan Murad büyük sarsıntıdan yeni çıkmış olan devletin hükümdarı olduğu zaman çok gençti. Anadolu'da Timur Han'ın ihya ettiği Türk beyliklerinin; Rumeli'de devletin zaafından istifade etmek için fırsat gözleyen Balkan ve Avrupa devletlerinin korkunç ihtiraslarıyla karşı karşıya idi. Bizans, devletin başına her gün yeni bir gaile, bir iç buhran açmak için sinsi sinsi çalışıyordu. Böyle buhranlı bir devirde devlet idaresini eline alan Sultan Murad Han, bütün hayatı boyunca, Anadolu'da Türk birliğinin kökleşmesi, Rumeli'de tabiî hudutlar içinde yaşamayı tercih etmesine rağmen, memleket menfaati icap ettiği vakit asla vazifeden kaçmayan, rahatını değil, hayatını bu uğurda fedadan çekinmeyecek kadar cesur, metin iradeli, azimkar idi. Hayatı boyunca, o devirdeki en büyük Türk hakanı olan Timur Han oğlu Şahruh'a karşı çıkmayıp, çatışmamak için çok ince bir siyaset güttü. Böylece iki Sünnî devletin karşı karşıya gelmesini önledi. İç ve dış gailelerle geçen hükümdarlık hayatı sonunda, sade siyasî ve askerî bakımdan değil, medeniyet bakımından da yeni çağı açacak olan oğlu Sultan Mehmed'e mamur ve her türlü ilmî gelişmeye amade bir ülke bıraktı.
Halkının kendisine karşı duyduğu sevgi ve tazimden dolayı Koca Murad Bey, Koca Murad Gazi isimleriyle andığı Murad Han, ince ruhlu, hassas, lütufkar, adil, merhametli olup sözüne sadık, cesur ve tedbir sahibi, kumanda kabiliyeti yüksek bir devlet adamıydı. Oniki yaşında şehzade iken başlayan muharebe hayatı, vefatına kadar devam etti. İlmî sohbetleri sever, âlimleri himaye eder ve onların ihtiyaçlarını karşılardı. Haftanın iki gününü ilim meclisinde sohbetle geçirirdi. Kendisinin de ilmi ve ibadeti çok; zühd, vera ve takvası pek fazlaydı. Tek kaygı ve düşüncesi; son nefesini iman ile vermek, mahşer günü Allahü Teâlâ'nın huzuruna alnı açık, günahtan pak olarak çıkabilmekti. Nitekim oğlunu ve kızlarını evlendirdikten sonra, veziri Çandarlı İbrahim Paşa'ya dönmüş; "Koca Çandarlı! Bu dünyada arzulanan nedir ki! Oğul evermek, kız çıkarmak... Bunları Allahü Teâlâ'nın izniyle yerine getirdik. Geriye iman ile gitmek kaldı." demişti.
Hemen bütün ömrünü gaza meydanlarında geçirdiği halde, imar işlerine ehemmiyet verip çok eser bıraktığı için Ebü'l-Hayrat diye anıldı. Bursa, Edirne ve başka şehirlerde, yoksullar için imaret ve ulema için medrese yaptırdı. Edirne'de Darülhadisini ve buna gelir olarak Tahtakale Hamamı, Alacahamam ve Üç Şerefeli Cami'yi yaptırıp, bunları bir çok vakıflarla destekledi. Bursa'da Muradiye semtinde cami, medrese ve imaret yaptırdı. Edirne'de Ergene civarında bir köprü yaptırıp, Uzunköprü kasabasını kurdu. Selanik ve İpsala'da da camiler inşa ettirdi. Her yıl Kudüs, Halilür-Rahman, Mekke-i Mükerreme ve Medıne-i Münevvere yoksulları için otuzbeş bin altın gönderirdi. Ankara bölgesinde Balıkhisarı adlı büyük bir subaşılığın köylerini; Mekke yoksullarına vakfetmişti. Bulunduğu şehirde her yıl onbin altını kendi eliyle seyyidlere paylaştırırdı. Tebeasının hakkına ziyadesiyle riayet eder, kul hakkından pek sakınırdı. Babası Çelebi Sultan Mehmed Han'dan kalma, Mekke-i Mükerreme ve Medıne-i Münevvere fakirlerine, Resuli Ekrem Efendimizin (sallallahü aleyhi ve selem) komşularına hediye gönderme âdetini devam ettirdi. Bir sene Molla Yegan başkanlığında bir sürre alayı gönderecek oldu. Kendi şahsî parası gönderilecek hediyeye yeterli gelmedi. Çandarlı Halil Paşa'dan ödünç borç para alıp, onu gönderdi.
ZULÜM İLE ABAD OLANIN...
Sultan İkinci Murad Han devrinde, bir gün veziriazam askere mutad ulufesini dağıttıktan sonra, padişahın huzuruna girmiş ve durumu şöyle rapor etmişti: "Devletlu Hünkarım, asakir-i hümayuna ulufesini dağıttık. Ancak bir miktar akçe arttı. Ferman buyurursanız, ihtiyat akçesi olarak hazine-i hassaya koyup saklayalım..." Veziriazam, paranın artması haberine padişahın sevineceğini umuyordu. Fakat yanıldığını anlamakta gecikmedi. Sultan Murad Han bu durumdan memnun olmamıştı. Zira o güne kadar ulufe dağıtıldıktan sonra geriye para kalmazdı. Şimdi kaldıysa bunun bir sebebi olmalıydı. Bu yüzden veziriazama şu sözleri söyledi: "Lala, her zaman ulufe dağıtırken geriye akçe kalmaz iken, bu sefer fazla gelmesinin sebebi ne ola ki? Herhal defterdarım bize yaranmak, gözümüze girmek için halktan fazla akçe toplamış, hazinede her zamankinden fazla akçe cem' eylemiş. Padişah'a yaranmak için halka zulmeden, tebeanın malını zorla elinden alan bir defterdar bize gerekmez..." Bu sözlerden sonra, Sultan Murad Han defterdarını derhal vazifeden aldı. Zira "Zulüm ile abad olanın, kahr ile berbad olacağı,"hakikatine gönülden inanıyor, halkına elinden geldiğince adalet ile muamele etmeye çalışıyordu.
"Gerçi-kim haddim değüldür, bu seni kılmak dilek, Arif olan çün bilür, anı ne lazım söylemek." gibi ustaca şiirler yazabilecek kadar kuvvetli bir şair olan Sultan ikinci Murad Han, ilme ve âlimlere çok hürmet edip evliyaya izzet ve ikramda kusur etmediği için, memleketi âlim ve evliya yurdu oldu. Herkesin duasını aldı. Pek kıymetli eserlerin yazılmasına, tercüme edilip Türkçe'ye kazandırılmasına ve kıymetli ilim müesseselerinin inşasına vesile oldu. Yazılan eserlerde açık bir dil kullanılmasını emrederek Türkçe yazmak hususunda titizlik gösterdi. Devrinde Osmanlı sarayı, âlim ve şairlerin buluştuğu bir yer oldu. Büyük âlim Molla Yegan bile ona, hac dönüşünde hediye olarak, Fatih'in hocası âlim Molla Güranî'yi getirmişti. Bu husus hiç bir milletin kültür tarihinde rastlanılmayan eşsiz bir hadise olup, İkinci Murad Han'ın ilme verdiği değeri de gösterir. Osmanlı Devleti'nde, devrinde en çok eser yazılan padişah olması bakımından dikkat çeker. Gerçekten onun devrinde manzum, mensur pek çok eser yazılmış ve Osmanlı sarayı eserler hazinesi durumuna gelmiştir.
Yine tezkirelerin kaydettiğine göre, Osmanlı padişahları içinde şiirleri ilk defa kaydedilen padişahtır. Devrinde şuara tezkirelerine temel teşkil eden bazı nazire mecmuaları da onun adına ithaf edilmiştir. Ayrıca adına ithaf edilen pek çok eser vardır ve hemen hepsinde -İrşadü'l-Murad ile'l-Murad, Mesnevî-i Muradiye- gibi bu Padişah'ın ismi geçer. Hasılı devrinde geniş tabanlı bir kültür faaliyeti vardır ve bu hareket daha sonraki asırlara temel teşkil etmiştir.