Evliyanın büyüklerinden. Halvetî yolunun Mısriyye kolunun şeyhidir. Adı Mehmed olup babasınınki Ali Çelebi'dir. Mahlası Niyazî olup uzun müddet Mısır'da kaldığı için de Mısrî denilmiştir. 1027 (m. 1618) senesinde Malatya'nın Soğanlı veya Aspozi köyünde doğdu. 1105 (m. 1693) senesinde bir Çarşamba günü kuşluk vakti Limni adasında vefat etti.
Niyazî-i Mısrî, Malatya'da, önce İslamî ilimlere ait temel bilgileri, sonra da medrese tahsiline başlayıp tefsir, hadis, fıkıh ve tasavvuf ilimlerini öğrendi. Tahsilini tamamladıktan sonra camilerde gayet tesirli vaazlar vermeye başladı. Sonra Malatya'da bulunan Halvetî şeyhi Hüseyin Efendi'nin sohbetinde bulunarak, ondan feyiz aldı. Hüseyin Efendi'nin vefatından sonra onun hasretinin tesiri ile seyahate karar verdi. 1048 (m. 1638)'de Diyarbakır-Mardin yoluyla Bağdat'a gitti. Burada, büyük âlimlerin, evliyanın ve Seyyid Abdülkadir-i Geylanî'nin kabrini ziyaret ederek bereketlendi. Sonra Hazreti Hüseyin'in kabr-i şerifini ziyaret etti. Bağdat'ta dört sene ilim tahsil etti. 1052 (m. 1642)'de tahsilini tamamlayan Niyazî-i Mısrî, Kahire'ye gitti.
“Ya Hazret-i Pir Sultan Muhammed el-Mısrî” yazılı ve Misrî tacı.
Şeyhuniyye denilen yerde, Kadiriyye tarikatı büyüklerinden olan bir zatın dergahında misafir kaldı ve talebe oldu. Hocasının bereket ve himmetleriyle kemale erdi. Kerametleri görülmeye başladı. Camiu'l-Ezher'de hem ders verdi hem de ilmini ilerletti. Mübarek günlerde vaaz ve nasihat ederdi. Gayet güzel Arapça konuşurdu. Kahire dışındaki şehirlere de gidiyordu. Mesela İskenderiyye'de İbrahim Efendi adlı bir şeyhten de istifade etmişti.
Niyazî-i Mısrî, elde ettiği ilim ve marifetlere doymuyor, daha fazlasına kavuşmak için Allahü tealaya şöyle yalvarıyordu:
“Ya Rab bize ihsan et, Vuslat yolunu göster. Suretde koma can et, Uzlet yolunu göster.
Nefsimi hevadan kes, Kalbimi riyadan kes, Meylimi sivadan kes, Halvet yolunu göster.
Candan sana latif kıl, Her taata ragıb kıl, Bir pire musahib kıl, Hizmet yolunu göster.
Tâlim edip esmayı, Bildir bize eşyayı, Doymaya “Ev ednayı”, Hikmet yolunu göster.
Har içre biter gülzar, Zar içre doğar envar, Her şeye tecellin var, Kurbet yolunu göster.”
Niyazî-i Mısrî, devamlı ibadet ve taatla meşgul olduğu sırada, bir gece rüyasında Seyyid Abdülkadir-i Geylanî hazretlerini gördü. Seyyid Abdülkadir-i Geylanî hazretleri büyük bir taht üzerinde oturmaktaydı. Etrafına talebeleri toplanmıştı. Niyazî-i Mısrî, kendisini onların arasında görünce hayâsından dışarı çıkmaya yol ve fırsat aradığı bir sırada, Seyyid Abdülkadir-i Geylanî hazretleri, onu yanına çağırıp bir kese altın hediye verdi ve; “Senin nasibin diyar-ı Rum'dadır. Mısır'da değildir.” buyurdu. Ertesi gün Niyazî-i Mısrî bu rüyasını hocasına anlatınca hocası hemen ona hilafet verdi ve dua etti. Bunun neticesinde Niyazî-i Mısrî 1056 (m. 1646) senesinde Mısır'dan ayrılarak İstanbul'a gitti. İstanbul'da Sultanahmed Camii civarında Sokullu Mehmed Paşa dergahında ikamet edip uzun süre riyazette kaldı. Kaldığı odada çok gözyaşı döktü. Halil Paşa, Niyazî-i Mısrî hazretlerinin kaldığı odanın döşemelerini yenilemek için teşebbüste bulunduğu zaman, Niyazî-i Mısrî hazretlerini rüyasında gördü. Rüyada; “Gözlerimin yaşı ile yıkanmış olan tahtaları muhafaza ediniz.” diye emretmesi üzerine, tahtalarını muhafaza etmek suretiyle odayı tamir etti.
Niyazî-i Mısrî, bir süre Uşak ve Afyon'da insanları doğru yola sevk etmeye çalıştı. 1057 (m. 1647)'de Uşak'ta Ümmî Sinan'ın halifelerinden Şeyh Mehmed Efendi'nin Elmalı'dan Uşak'a gelen Ümmî Sinan'a intisap etti ve onunla birlikte Elmalı'ya gitti. Dokuz yıl burada kalıp hocasına hizmet etti. 1066 (m. 1656)'da halife tayin edilerek Uşak, Çal ve Kütühya'da irşad faaliyetlerinde bulundu. 1072 (m. 1661)'de birçok talebesiyle birlikte Bursa'ya gitti. Halkın isteği üzerine, Şeker Hoca Camii'nde Cuma geceleri vaaz verdi. Niyazî-i Mısrî, namazını cemaatle kılmaya dikkat ederdi. Ekseriyetle Ulu Cami'de Kur'an-ı Kerim okur ve imamlık yapardı. Bazan vaaz ve nasihat ederdi. Burada Hacı Mustafa adlı müridinin kızkardeşi ile evlendi. Bu evlilikten Fatıma ve Çelebi Ali adlı iki çocuğu oldu.
Misrî tacı, terki üzerinde 24 tığlı gülü.
Niyazî-i Misrî hazretlerinin vaaz etmekle vazifelendirildiği Ayasofya Camii.
Dördüncü Sultan Mehmed Han'ın daveti üzerine İstanbul'a tekrar giden Niyazî-i Mısrî, Ayasofya Camii'nde vaaz ve nasihat vermeye memur edildi. Ayasofya Camii'nde, Sultan Dördüncü Mehmed, âlimler, tasavvuf büyükleri ve devlet erkanının da hazır bulunduğu bir gün, vaaz kürsüsünden tasavvuf yolunun hak olduğuna, onların yaptıkları zikirlerin İslam dinine aykırı olmadığına dair hakikatı gayet açık bir şekilde anlattı. Herkes izahına hayran oldu. Tasavvufun, Allahü tealanın emir ve yasaklarını seve seve yapmaya yardımcı olduğunu anladılar. Niyazî-i Mısrî, tekrar Bursa'ya döndü. İnsanları doğru yola sevk etmek için vazifesine devam etti.
Niyazî-i Mısrî'nin şöhreti günden güne arttı. 1080 (m. 1669) senesinde Bursa'daki dergahı yapıldı. Allahü tealaya kavuşmak isteyen ilahî aşk sahibleri bu dergahta toplanmaya başladı. Birçok ilim taliblisi, ilim öğrenmek için dergaha koştular. Rusya ile harp başlayınca Sadrazam Köprülüzade Fazıl Ahmed Paşa, padişah namına Niyazî-i Mısrî'yi Edirne'ye davet etti. Niyazî-i Mısrî üçyüz talebesi ile orduya katılmak için Edirne'ye gitti. Sonra tekrar Bursa'ya döndü. 1082 (m. 1671) senesinde Kamaniçe seferinde ikinci defa Edirne'ye gitti. Oradaki Eski Cami'de vaaz ederken, yapılan muharebenin millet ve devlet üzerindeki acı tesirlerini anlattı. Niyazî-i Mısrî hazretlerinin bu vaazı yanlış anlamalara sebep oldu. Kendisini çekemeyenlerin şikayeti üzerine Rodos'a gönderildi. Dokuz ay sonra mecburî ikamet şartıyla Bursa'ya dönmesine izin verildi. Yine Bursa'daki vaazı sırasında bazı konuşmaları sebebiyle Limni Adasına gönderildi. 1104 (m. 1692) senesinde tekrar Edirne'ye gitti. Selimiye Camii'nde kaldı. Ziyaretine gelen kalabalık halka vaaz ve nasihat ederken, devlet işlerine dair söylediği bazı sözlerden dolayı tekrar Limni'ye gönderildi. Bir sene sonra da vefat etti.
Niyazî-i Mısrî hazretlerinin imamlık yaptığı Bursa Ulu Camii şadırvanı.
Niyazî-i Mısrî, ilim, irfan ve marifet sahibiydi. Halvetiyye yolunun Ahemediyye kolunun Mısriyye şubesinin piri kabul edilir. Bursa'daki Ulu Cami'nin güney kısmındaki dergahı Osmanlının son zamanlarına kadar faaliyetini sürdürmüş, sonra bakımsızlıktan yıkılmıştır. Yerine bugünkü postane binası yapılmıştır.
Zaman geçtikçe, Niyazî-i Mısrî'nin eserleri tedkik edildikçe, kadri ve kıymeti çok iyi anlaşıldı. Sadece zâhirle meşgul olup bâtından haberi olmayanlar, onun bazı sözleri karşısında hayrette kalarak, bu mübarek zat hakkında yanlış düşüncelere kapıldılar. Arif olanlar ise Niyazî-i Mısrî'nin bu sözlerindeki tasavvufî incelikleri anlayarak, bu inceliklerdeki lezzeti tatmışlardır. Niyazî-i Mısrî hazretleri şöyle buyurur:
“Zat-ı Hakda mahrem-i irfan olan anlar bizi, İlm-i sırda bahr-ı bi-payan olan anlar bizi, Ey Niyazî katremiz deryaya saldık biz bugün, Katre nice anlasın, umman olan anlar bizi.”
Şeyh Abdüllatif Gazzî Efendi, “Vakıat” adlı eserinde şöyle yazmaktadır: “Birisi şeyhülislamın huzuruna varıp Niyazî-i Mısrî hakkında tenkit mevzu olan sözü kastederek; “Efendim bu sözü söyleyenlerin cezası nedir ve dinde ne lazım gelir.” diye sual edince arif ve kamil bir zat olan şeyhülislam; “Bu sözü Niyazî-i Mısrî hazretlerinden başka kim söylerse, katlolunur. Fakat Niyazî-i Mısrî söylerse, bir hikmet ve gizli bir sır vardır. O, zahirî ilimlerde de kemal mertebesindedir. Onların böyle sözleri söylemesinde bir hikmet vardır. Biz onlara dil uzatmağa kadir olamayız.” diyerek, o şahsı susturdu.”
Niyazî-i Mısrî'nin, talebelerinden Şeyh Ahmed Gazzî'ye yazdığı mektup şöyledir: “İzzetli, faziletli ve kıymetli oğlum! Sonsuz selamlar ve hayır dualar takdiminden sonra hatır-ı şerifleriniz sual olunur. Ahvalimizden sual olunursa, elhamdülillah sıhhat ve afiyet üzereyiz. Bütün dostların hayırlı dualarını devamlı bilip şüphe noktalarını kovup ve hak eyleyip tarikat-ı aliyyenin gereğince ameli elden bırakmayıp dostlar ile iyi geçinmeyi en faziletli amel biliniz. Bizim yolumuzda dostlar ile iyi geçinmeden daha faziletli amel yoktur. İzzetli Tarık Çelebi'ye selamımızı tebliğ edip onlar ile iyi geçinmeniz matlubumuzdur. Kasım Çelebizade'ye, biraderine ve oğluna selam ederiz.”
Niyazî-i Mısrî'nin, başka bir talebesine yazdığı bir mektup şöyledir: “Mısrî'nin her şeyi yağma oldu. Ancak görünür bir cesedi kaldı. Mısrî'yi şimdiden sonra isteyenler, muhabbet ehli ise gönülde arasın. Marifet ehli ise sözlerimizde arasın. Her ne kadar uzak isek de evvelce ikrarı olanlardan biz ayrı değiliz. Ne kadar yakın olsalar da inkarı olanlar bizi göremez. Hakiki aşinalık ise gönülde olup uzak-yakın birdir. Doğru yolda olanlara selam olsun.”
Niyazî-i Misrî hazretlerinin el yazısı ve mührü.
Padişahın Niyâzi-i Mısrî'ye gönderdiği mektup aynen şöyledir:
“Mısrî Efendi!
Selamımdan sonra sefere kast ve azimetiniz olduğu mesmuy-i hümayunum oldu. Sefere teveccühünüzden ise halvetinizde duaya meşgul olmanız ensebdir, daha münasiptir. Mahallinizden harekete rızay-i hümayunum yoktur. Huzur-i hatır ile zaviyenizde oturup asakir-i İslamiyye ve guzat-i mücahidine teveccüh-i tam ile mansur ve muzaffer olmaları duasında olmanız memuldür vesselam.”
Niyâzî-i Mısrî, padişahın bu isteğini kabul edemeyeceğini şu mektubu ile bildirir:
“Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbilâlemin. Vassalatü vesselamü ala Seyyidina Muhammedin ve alihi ve sahbihi ecmain.
Padişahım! “İnne mesele İsâ kemeseli Âdem” buyuruldu. (Al-i İmran suresi: 59) Mümasili ilmü'l-esmâda (Allahü tealanın isimlerinin ilminde) yığıldı. Kabul edene melek dendi, kabul etmeyene şeytan dendi. Bunun gibi İsâ, nüzulünde ilmü'l-esma talim eyledi. Kabul edene melek ve Mehdî dendi, etmeyene şeytan ve deccal dendi. Ondan nüzul-i İsâ'ya gelince ne kadar peygamber geldiyse onlara muhalefet eden padişahlardan hangisi behremend (nasipli) oldu, muradına erdi? Cümlesi makhur (perişan) oldular. Padişahım! Muhale (olmayacak işe) ferman vermek akıl işi değildir. Bir kevkebe (yıldıza) tulu' etmesün (doğmasın) deyu ferman versen yahut borusu (ağrısı) tutmuş avret doğursa padişaha asi olur mu? Padişahım! Ben seni esirgerim! Sana benim sui kasdım yoktur. Senin hayırhahınım. Senin düşmanın, beni sana yanlış bildirir. Bu dahi malumun ola ki enbiyada ve evliyada kizb (yalan) ve hilaf (aykırılık) ve müdahene (gevşeklik) olmaz. Bizim sana su-i kasdımız yoktur. Dediğimize itimat edin ve nüdemadan birisini şunu azil veya katleyle demem. Bu senin hizmetine layık değildir. Ancak umum üzre adaletle hükmeyle deyu nasihat ederiz. Kabul edersen senin izzetin ziyade olur; aziz olursun! Kabul etmezsen zararı kendinize edersiniz. İsâ nüzul etmesün deyu ferman verüp geru reddedemezsin. Ancak bir miktar taciz edersen, meyus olunca sonra nazar-ı Hakk erişüp ol meyusa necat verir.”
Niyazî-i Misrî hazretlerinin Bursa'daki dergahının yıkılmadan önceki hâli.
El-Hâsıl enbiyaya muhalefette olmaktan men ederim. Nasihati kabul edersen, tahtında sabitkadem olursun. İsâ Aleyhisselam, kendi hakkında ala meleinnas haza Mehdîyyü'z-zaman deyu şehadet eder. Şehadetini Allahü taâlâ kabul eder, cümle halk dahi kabul eder. Ve illa muhalefetin zararı kenduye aid olur, bilürsün. Nasihatim budur. Bu mektubu kendu şeyhine gösterme ve re'yiyle amil olma. Şeyhulislama ve ulemaya göster, anların re'yiyle amil ol. Âlim kavli şeyhulislamı müşirdir. Anların işaretleriyle âmil ol Ahmed adedidir. Vesselamü ala men ittebe'a'l-hüda.
Niyazî-i Misrî hazretlerinin bugünkü PTTnin olduğu yerde bulunan Mısrî Dergahının yandan görünüşü ve Haziresi (sağda) ve Dergahın Semahanesinin içerden görünüşü (solda).
Eserleri: Niyazî-i Mısrî'nin yazdığı eserler şunlardır:
1- Mevaidü'l-İrfan Avaidü'l-İhsan: Arapça olup Maide ismi verilen 71 bölümden oluşur. 68. bölüm Türkçedir.
2- Ed-Devretü'l-arşiyye fî ahkami'l-ferşiyye: Devre-i Arşiyye diye de bilinen eser kıyamet âlemetleri, haşir neşir gibi konuları anlatır. 1905 yılında Türkçeye tercüme edilerek İstanbul'da basılmıştır.
3- Tesbi-i Kaside-i Bürde: Müellif hattı nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Reşid efendi Kısmı No: 1218'de kayıtlıdır.
4- Risale-i Es'ile ve ecvibe-i mutasavvıfane: Eser Risale fi't-tasavvuf diye de bilinir. En çok basılan ve okunan eserlerinden biridir.
5- Tuhfetü'l-uşşak: Varlık, kainat, insan, Allahü teala, ibadet gibi konuları anlatır. Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Hacı Mahmud Kısmı No: 2980'de kayıtlıdır. Bazı katologlarda bu eserin adını Risale-i Vahdet-i Vücud diye kaydedilmiştir.
6- Risale-i Devriyye: 1983'te Ankara'da basılmıştır.
7- Şerh-i Esma-i Hüsna: Esma-i Halvetiyye diye de bilinir. Halvetiyye yolunda kullanılan Esma-i ilahiyyenin açıklamasıdır. Eser 1998'de Ankara'da basılmıştır.
8- Tefsir-i Fatiha: Bir nüshası Süleymaniye kütüphanesi Pertev Paşa Kısmı No: 244/2'de kayıtlıdır.
9- Mecalis: Nisa, Maide, En'am ve Kadr surelerinin tasavvufî tefsiridir. Müellif hattı nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Hacı Mahmud Efendi Kısmı No: 1718'de kayıtlıdır.
10- Mecmua: Mısrî'nin bu adda iki eseri vardır. Birisi daha ziyade hatıralarını ihtiva eder. Müellif hattı nüshası Bursa Eski Yazma ve Basma Eserler Kütüphanesi Sultan Orhan Kısmı No: 690'da kayıtlıdır. Diğeri de antoloji şeklinde bir derlemedir. Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Reşid Efendi Kısmı No: 1218'de kayıtlıdır.
11- Ta'biratü'l-vakıat: Rüyaların tabiri hakkındadır ve 1989'da Ankara'da basılmıştır.
12- Şerh-i Nutk-i Yunus Emre: Yunus Emre'nin; “Çıktım Erik dalına.” diye başlayan şathiyyesinin şerhidir. 1991'de Ankara'da basılmıştır.
13- Divan: Türkçe olup bu divandaki şiirler çok yanık ve akıcıdır. Birçok şerhi vardır. Yazma bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Yazma Bağışlar No: 2537'de kayıtlıdır. Birkaç defa yayınlanmıştır. Son olarak karşılaştırmalı neşri 1998'de Ankara'da yapılmıştır.
Bundan başka mektupları ve birer sayfalık risaleleri vardır.
Niyazî-i Misrî hazretlerinin vaaz ettiği Limni'deki Cami. Kabri de bu cami yakınlarındadır.
Divan'dan bazı şiirleri:
GÖNÜL
Ey gönül gel gayriden geç aşka eyle iktida,
Zümre-i ehl-i hakîkat anı kılmış mukteda.
Cümle mevcudat-u malûmata aşk akdem dürür,
Zira aşkın evveline bulmadılar ibtida.
Hem dahi cümle fena buldukta aşk bakî kalır,
Bu sebebden dediler kim aşka yoktur intiha.
Dilerim senden Hüda'ya eyle tevfıkın refik,
Bir nefes gönlüm senin aşkından etme gel cüda.
Masiva-yı aşkının sevdasını gönlümden al,
Aşkını eyle iki âlemde bana aşina.
Aşk ile tamuda olmak Cennet'idir aşıkın,
Lik Cennet'te olursa tamudur aşksız ana.
Ey Niyazî mürşid istersen bu yolda aşka uy,
Enbiya vü evliyaya aşk oluptur rehnüma.
HABERİM VAR
Âriflere esrâr-ı Hüdâdan haberim var,
Âşıklara dildâr-ı bekâdan haberim var.
Ey firkât oduna yanuben bağrı delinen,
Gel kim yarane türlü devâdan haberim var.
Gel ölü isen sözlerime tut kulağın kim,
Can bahş edici nefh-i nidâdan haberim var.
Âdem yüzü ol yâre mukâbil dedi Ahmed,
Bu sözde olan remz-u îmândan haberim var.
Gir mekteb-i irfâna oku Âdemin ilmin,
Âlemlere bu ilm-i künâdan haberim var.
Vechinde yedi Fâtihâ âyâtı yazılmış,
Âdemdeki âyât-ı Hüdâ'dan haberim var.
Âdemde bulup vasf-ı ilâhîyi Niyazî,
Ol mecma-i evsâf-i amâdan haberim var.
Niyazî-i Misrî hazretlerinin Limni'deki Tekke'sinin kitabesi.
Niyazî-i Misrî hazretlerinin Limni'deki kabrinin eski bir resmi. Demir parmaklıklar içindedir (sağda) ve Türbeninin kapısı (solda).
KANDEDİR
Ey târikat erleri ey hakîkat Pîrleri,
Bir haber verin ol bî-nişân kandedir.
Kandedir dostun ili kande açılur gülü,
Dost bahçesi bülbülü gül-i handân kandedir.
Aradım bahr-u berri bulmadım ben bu sırrı,
Cism ü candan içeri gizli sultân kandedir.
Mademki can tendedir ten canla zindedir,
Amma nidem bilmedim câna cânân kandedir.
Niyazî'ye can olan sırrında sultân olan,
Din-ü hem imân olan ol bî-mekân kandedir.
BÜLBÜL
Ey garib bülbül diyârın kândedir,
Bir haber ver gülizârın kândedir,
Sen bu ilde kimseye yâr olmadın,
Var senin elbette yârin kândedir.
Arttı günden güne feryâdın senin,
Âh-u efgân oldu mu'tâdın senin,
Aşk içinde kimdir üstâdın senin,
Bu senin sabr-u karârın kândedir.
Bir enisin yok aceb hasrettesin,
Rahatı terk eyledin mihnettesin,
Gece gündüz bilmeyüp hayrettesin,
Yâ senin leyl-ü nehârın kândedir.
Ne göründü güle karşı gözüne,
Ne büründü baktığınca özüne,
Kimse mahrem olmadı hiç râzına,
Bilmediler şeh-süvârın kândedir.
Gökte uçarken seni indirdiler,
Çâr-ı unsur bendlerine urdular,
Nûr iken adın Niyazî dediler,
Şol ezelki itibârın kândedir.
Merkez Efendi mezarlığında Niyazi-i Misrî hazretlerinin makamı (sağda) ve makam taşı (solda).
KALMADI
Ben sanırdım âlem içre bana hiç yâr kalmadı,
Ben beni terk eylerim bildim ki ağyâr kalmadı.
Cümle eşyâda görürdüm hâr var gülzâr yok,
Hep gülistân oldu âlem şimdi hiç hâr kalmadı.
Gece gündüz zâr u efgân eyleyüb inlerdi dil,
Bilmezem n'oldu kesildi âh ile zâr kalmadı.
Gitti kesret, geldi vahdet oldu halvet dost ile,
Hep Hakk oldu cümle âlem çarşı pâzar kalmadı.
Dîn diyânet âdet ü şöhret kamu vardı yele,
Ey Niyazî n'oldu sende kayd-ı dindâr kalmadı.
TEVHİT İLE
Kalbini Cennet bağı yap, çesme-i tevhit ile,
Ruh bahçeni gülşen eyle, gonca-i tevhit ile.
Hem mekansız, hem zamansız, nihayetsiz yollar,
Kat'ider gönül erbabı, kuvvet-i tevhit ile.
Her ne kadar, yüz karası, yaptıysa isyan sende,
Temizlenir her yerin, sabun-i tevhit ile.
İns ve Cin âlemlerini, aşarak Arş'a çıkar,
Kim ki miraç eylediyse, cezbe-i tevhit ile.
Ey Niyazî Arif-i billah gönülden kaldırır,
Yetmişbin perdeyi hep, bir lem'a-i tevhit ile.
Niyazî-i Misrî hazretlerinin Limni'deki Tekke'sinin kitabesi.
İNSAN
Gel ey gurbet diyarında, esir olup kalan insan,
Gel ey dünya harabında, yatıp gafil olan insan!
Gözün aç, etrafa bir bak, nice beğler gelip geçti,
Ne mecnundur bu faniye, gönül verip duran insan!
Kafeste bülbüle şeker, verirler fakat hiç durmaz,
Aceb niçin karar eder, bu zindana giren insan!
Ne müşkil olur gaflette, kalıp hiç inanmayıp,
Ölüm vaktinde Azrail, gelince uyanan insan!
Kararmış gönlün ey gafil, nasihat neylesin sana,
Taştan katı olmuş kalbi, öğüt kâr etmeyen insan!
Aklını başına topla, elinde var iken fırsat,
Sonsuz azap çekecektir, (Adam sen de) diyen insan!
Niyazî bu öğütleri, ver önce kendi nefsine,
O gün kurtulacak ancak, kulluğunu yapan insan!
ARZULARSIN
Nefsini terk etmeden, Rabbini arzularsın,
Hayvanı sen geçmeden, insanı arzularsın!
(Men arefe nefsehu, fekad arefe rabbeh),
Kendini sen bilmeden, Sübhanı arzularsın!
Sen bu evin kapısın, henüz bulup açmadan,
Ma'şuka kavuşacak, zamanı arzularsın!
Dışarı üfürmekle, yakılır mı bu ocak?
Gönlün Hakka vermeden, ihsanı arzularsın!
Dağlar gibi kuşatmış, tembellik, kardeş seni,
Günahını bilmeden, gufranı arzularsın!
Konuk için evin yok, hiç hazırlığın da yok,
Issız dağın başında, mihmanı arzularsın!
Bostanı, bağı geçtin; meyvesin bulamadın,
Sen söğüt ağacından, rummanı arzularsın!
Gece sayıklar gibi, anlaşılmaz söz ile,
Sen de mi ey Niyazî irfanı arzularsın?
Camı temizlemeden, aynayı arzularsın,
Zünnarını kesmeden, imanı arzularsın!
Küçük çocuklar gibi, binersin ağaç ata,
Tecriben yok, topun yok, meydanı arzularsın!
Karıncalar gibi sen, ufak ufak yürürsün,
Meleklerden ileri, seyranı arzularsın!
Topuğuna çıkmadan, suyu deniz sanırsın,
Sen dereyi geçmeden, ummanı arzularsın!
Haydi Niyazî yürü, atma okun ileri,
Derdiyle kul olmadan sultanı arzularsın!
GEREK
Arif-i kâmil kelamın duymaya irfan gerek,
Sırr-ı muğlaktır, gönülde zevk ile vicdan gerek!
Bir hazinedir tasavvuf, malik olmaz her hasis,
Bulmaya anı cihanda, bir yeğit sultan gerek!
İnci taşıyan sadefe, kavuşmak kolay olmaz,
Bulunmaz nehr içinde, bahri bi payan gerek!
Marifet davası eden, sahtekâr bilmez mi ki,
Kalbindeki arzuya elde, hüccet-ü burhan gerek!
Arif gezer hak içinde, herkes tanımaz onu,
Aşk ateşinde yanarak, hâl ile yeksan gerek!
Şöhretle övünen kimse, Haktan nasip alamaz,
Batının umranı için, zahiri viran gerek!
Ölmeden önce ölerek, kabri ve haşri görüp,
Malikü'l-mülk huzurunda, kalbi hem hayran gerek!
Şeriat sıratı ile nefs ateşinden geçip,
Kalbi habaisden ari, Ravda-i Rıdvan gerek!
Söylediği, işittiği, her daim fikr ettiği,
Bi kem ve bi keyf olarak, Hazreti Rahman gerek!
Ey Niyazî, Hakka vuslat, herkese olmaz nasip,
Güneşten ziya alacak ay gibi insan gerek!
Tesbi-i Kaside-i Bürde adlı eserinin yazma nüshasının ilk sayfası (sağda) ve 2a sayfası (solda). Eser Princeton Üniversitesi Kütüphanesi Islamic Manuscripts, Garrett no. 5380Y'de kayıtlıdır.
Ed-Devretü'l-arşiyye fî ahkami'l-ferşiyye adlı eserinin yazma nüshasının ilk iki sayfası. Eser Millet Kütüphanesi Ali Emiri Bölümü No: 4427/19'da kayıtlıdır.
SON
Aldın mı kalb yoluyla, yekta haberini sen?
Duydun mu hem Yusuf ve Züleyha haberin sen?
Kalbini nice yıllar, ağlatmadı mı bu aşk?
Alsan nolur doğruca, Leyla haberini sen?
Dağlar dahi duramaz onun yüzüne karşı,
Âlime sor Tûr ile Musa haberini sen!
Sular gibi yüzünü, yere sür. Durma yüksek,
Alçaklarda bulursun, derya haberini sen!
Alemde nice yüzbin kişi, aşktan bahseder,
Sorma o mecnunlara, Mevla haberini sen!
Bülbüle bakma sakın, aşık olayım dersen,
Pervaneden al gizli, sevda haberini sen!
UYAN EY GAFİL
Uyan gafletten ey gafil, seni aldatmasın dünya,
Yakanı al elinden ki seni sonra kılar rüsva!
Ne sandın sen bu gaddarı ki ta böyle onu sevdin,
Onu her kim ki sevdiyse, dinini eyledi yağma.
Adavet kılma kimseyle, sana nefsin yeter düşman,
Ki asla senden ayrılmaz ömür ahır olunca ta.
İşittin Hak Resulünden nice ayet ve ahbarı,
Veli nidem ki kâr etmez, bu öğütler sana asla.
Bu zahir gözünü örtüp bana tut can ile gönlün,
Ki her bir sözün içinde duyasın cevher-i mâna.
Kelam-ı Mustafa zevkin dimağında bula gör ki,
Muadil olmaz ol zevke hezaran men ile selva.
Kemal-i devlet istersen oku ayat-i Kur'an-ı,
Ki her harfin içinde var Niyazî, bin dürr-i yekta.
SEHERLERDE
Uyan gafletten ey naim,
Hakka yalvar seherlerde,
Döküp acı yaşı daim,
Hakka yalvar seherlerde.
Kapısında durup her bar,
Yüzün dergâhına tut vur,
Yürekten kil den-a dem zar.
Hakka yalvar seherlerde.
Seherlerde açılır gül.
Onun için zar eder bülbül,
Uyanıp dert ile ey dil,
Hakka yalvar seherlerde.
Gel ey biçare miskin,
Dolaşma gezme avare,
Dilersen derdine çare,
Hakka yalvar seherlerde.
Açılır bab-ı sübhanî,
Çekilir han-ı sultanî,
Dökülür feyiz-i Rabbanî,
Hakka yalvar seherlerde.
Seherde kalkuban her gah,
Yüzün yere sürüp kıl ah,
Ere lütfu sana nagah,
Hakka yalvar seherlerde.
Seherde uykudan uyan,
Niyazî durma derde yan,
Ol kim irişe derman,
Hakka yalvar seherlerde.
GÜZEL ALLAH'I BUL
Gel ey gönül, Hakk'a giden rahı bul,
Ehli dert olup derun-i ahı bul,
Canın ilindeki şems-ü mahı bul,
Âdem isen sümme vechullahı bul,
Kande baksan ol güzel Allah'ı bul.
Devlet-i dünyaya mağrur olma sen,
Lezzet-i cahına mesrur olma sen,
İzzetim buldum diye hor olma sen,
Âdem isen sümme vechullahı bul,
Kande baksan ol güzel Allah'ı bul.
Gerçi Allah'a ibadet de güzel,
Zühd-ü takva vü kanaat de güzel,
Halvet ehline keramet de güzel,
Âdem isen sümme vechullahı bul,
Kande baksan ol güzel Allah'ı bul.
Ol sana açmış durur daim gözün,
Sen yitirmişsin ha ararsın özün,
Bi cihet göstermiş eşyada yüzün,
Âdem isen sümme vechullahı bul,
Kande baksan ol güzel Allah'ı bul.
Niyazî-i Misrî hazretlerinin Mevaidü'l-İrfan Avaidü'lİhsan adlı eserinin yazma nüshasının ilk iki sayfası.
Şerh-i Esma-i Hüsna adlı eserinin yazma nüshasının ilk sayfası.
SEN DE İSTE, SEN DE BUL
İster isen bulasın cananı sen,
Gayre bakma sen de iste sen de bul.
Kendi mir'atında gözle anı sen,
Gayre bakma, sen de iste sen de bul.
Her sıfat kim sende var izle onu,
Gör ne sırdan feyiz alır gözle onu,
Erişince zatına özle onu,
Gayre bakma, sen de iste sen de bul.
Kenz-i mahfi aşikâr hep sendedir,
Yaz ve kış, leyl ü nehar hep sendedir,
İki âlemde ne var hep sendedir,
Gayre bakma, sen de iste sen de bul.
“Men aref” sırrına er, ko gafleti,
Gör ne remzeyle bu insan sureti,
Haşr ü neşreyle Tamuyu Cennet'i,
Gayre bakma, sen de iste sen de bul.
Haşr-ı suru hâlin inkâr eyleme,
Gülşen iken yerini har eyleme,
Enfüsü afakı bil ar eyleme,
Gayre bakma, sen de iste sen de bul.
Zat-ı Hakkı anla zatındır senin,
Hep sıfatı, hep sıfatındır senin,
Sen seni bilmek necatındır senin,
Gayre bakma sen de iste sen de bul.
Sureti terk eyle, mânâ bula gör.
Ko sıfatı bahri zata dala gör,
Ey Niyazî şark u garba dola gör,
Gayre bakma sen de iste sen de bul.
EYLER
Hakkın kullarını bazı kul eyler,
Anı kul eylemez, yine ol eyler.
Alan veren odur, bazar içinde.
Kimin bay ü kimini yoksul eyler.
Kiminin bakırını eder altın,
Kiminin altınını kara pul eyler.
Kimini güldürür daim cihanda,
Kiminin ah ü efganın bol eyler.
Kiminin sevdiğin alır elinden,
Kiminin erini alır dul eyler.
Kimine istemezken verir evlat,
Kimi ister ana yad oğul eyler.
Kimi bulmaz giye çulden abayı,
Kiminin atına atlas çul eyler.
Kiminin tatlı balını eder acı,
Kiminin acısın tatlı bal eyler.
Kimin bülbül eder güle kılar zar,
Kimin pervane veş yakıp kül eyler.
Eder ak güneşi geh kara balçık,
Kara balçığı açar gah göl eyler.
Kimi İsa nefestir eder ihya,
Kimi deccal olup sağa ol eyler.
Çürüğü sağ edüp sağı çürük hem,
Solu sağ ve sağı gahi sol eyler.
Fili gahi karınca kursağına,
Koyup karıncayı gahi fil eyler.
Çıkarır gahi yoldan nice yolcu,
Gahi yolcuyu göstermez yol eyler.
Gahi ıssız harabı şenlik edip,
Gahi şenliği dağıtıp yıl eyler.
Anasır ipliğin tığ iğnesinden,
Geçirip onu bu, bunu ol eyler.
Yeli gahi letafetle eder od,
Odu gahi kesafetle yel eyler.
Suyu dondurup eder taş ve toprak,
Taşı toprağı akıtıp sel eyler.
Huruf-i cerre gibi cümle eşya,
Birbirine uzanıp el eyler.
Mecalis adlı eserinin müellif hattı el yazmasının ilk sayfası. Eser Süleymaniye Kütüphanesi Hacı Mahmud Efendi Kısmı No: 1718'de kayıtlıdır.
Niyazî-i Misrî'nin Yunus Emre'nin; “Çıktım Erik dalına.” diye başlayan şathiyyesine Şerh-i Nutk-i Yunus Emre adıyla yaptığı şerhin yazma nüshasının ilk iki sayfası. Eser Köprülü Kütüphanesi MAB Kısmı No: 14/1'de
İMİŞ
Derman aradım derdime,
Derdim bana derman imiş,
Burhan aradım aslıma,
Aslım bana burhan imiş.
Sağ u solum gözler idim,
Dost yüzünü görsem diye,
Ben taşrada arar idim,
O can içinde can imiş.
Öyle sanırdım ayrıyem,
Dost gayridir ben gayriyem,
Benden görüp işiteni,
Bildim ki ol canan imiş.
Savm-ı salat ü hac ile,
Sanma biter zahit için,
İnsan-ı kâmil olmağa,
Lazım olan irfan imiş.
Kande gelir yolun senin,
Ya kande varır menzilin,
Nerden gelip gittiğini,
Anlamayan hayvan imiş.
Mürşid gerektir bildire,
Hakkı sana Hakkü'l-yakîn,
Mürşidi olmayanların,
Bildikleri güman imiş.
Her mürşide dil verme,
Kim yolunu sapa uğradır,
Mürşid-i kâmil olanın,
Gayet yolu âsân imiş.
Anla hemen bir sözdürür,
Yokuş değildir düzdürür,
Âlem kamu bir yüzdürür.
Gören onu hayran imiş.
İşit Niyazî'nin sözün,
Bir nesne örtmez Hak yüzün,
Haktan ayan bir nesne yok,
Gözsüzlere pinhan imiş.
MUHAMMED
Bir göz ki nazarında ibret olmasa anın,
Başının üzerinde düşmanıdır insanın.
Kulak ki öğüt almaz, her dinlediği şeyden,
Akıtsan yeri vardır, kurşunu deliğinden!
Bir el ki onun olmaz, hayır ve hasenatı,
Verilmez ona, Cennet ehlinin derecatı.
İbadetin yolunu bilmeyen ayağını kes,
Görsün her geçen kimse, mescidin önüne as!
Bir kalb ki Hakk'ın zikri ile olmazsa mutad,
Öyle et parçasına, verme sen, kalb diye ad!
Seni şerre götüren, şeytana nefsim deme,
Nefs odur ki meyleder, hep hayırlı işlere.
Kalb denir mi İblisin yolun tutmuş olana,
Kibr, haset gibi huylar, birer şef olmuş ona.
Şu ruh ki cismi diri tutar, ona deme can,
Hayvanda da vardır o, damarlarda dolaşan!
Can, odur ki “Nefahtü” der ona Kur'an'da Hak,
Nefha-i Rahmaniyye, odur ki bir sırr-ı mutlak.
İşte bu ruha ancak, kavuşan olur insan,
Bu nefha aslımızdır görünen sözde insan.
Niyazî-i Misrî hazretlerinin bir mektubu.
İnsan deyince kişi, ruhu anla ve bil ki,
Ruh-i musavver odur, ondadır akıl ve bilgi.
İnsanın bu dünyaya gelmesi sebebini,
Anlayan bu ruhtur hem ahiret seferini.
Ol nefha imiş, diri tutan cümle cihanı,
Ol nefha imiş, tezyin eden, bağ-ı cinanı.
Ol nefha için etti, Âdem'e secde melek,
Ol nefha ile buldu, hayat cümle memleket.
Ol nefha ile gözü açılan, görür elbet,
Ol nefhayla çözülür, hem de mana-i hikmet.
Ol nefhadır Âdem'e, Rabbin büyük ihsanı.
Ol nefhadır ayıran, hayvanlardan insanı.
Gönül onunla eder, Hakk'ın zikrini mutad,
Ol nefha ile eder, daim, dost adını yad.
El onunla vermeye başlar mülk ile malı,
Ayak dahi bu nefha, ile doğrultur yolu.
Nefs onunla radıyye ve hem merdıyye olur,
Emmareliğin atıp dahi tezkiye bulur.
Velî onunla aştı, semavatî ey ahî,
Hem de onunla buldu, melekuta terakki.
Ol nefha ki âdem demidir âdemi iste,
Ol demle Niyazî erilir menzil-i dosta
Yine dil na'tını söyler Muhammed,
Dil ü can mülkünü söyler Muhammed.
Ne kâdirim seni methetmeye ben,
Kemahî methi Hak söyler Muhammed.
Sen ol sultan-ı kevneynsin ki mahluk,
Senin methinde âcizler Muhammed.
Boyuna hilat olanı giyip sen,
Düşüptür saye serviler Muhammed.
Kaşındır “Kâbe kavseyni ev edna”,
Derinden açılır güller Muhammed.
Boyun eğmişdürür çeşmine hayran,
Çemen sahnında sünbüller Muhammed.
Lebin la'lı dehanın madenidir,
Lisanın vahyi Hak söyler Muhammed.
Şu vaktin ki çıkıp gezdin semayı,
Bulup hazrette rif'atler Muhammed.
Kamu ervah-ı peygamber hem eflak,
Seni iclale geldiler Muhammed.
Seni şah-ı âlem kılıp ol anda,
Kamusu ümmet oldular Muhammed.
Niçin olmayalar ümmet ki Hakk'ın,
Rızasın sende buldular Muhammed.
Ne noksan ire cahına kılarsın,
Niyazî'ye şefaatler Muhammed.
Niyazî-i Misrî'nin Divan'ının Süleymaniye Kütüphanesi Tercüman yazmaları Kısmında bulunan yazma nüshasının ilk iki sayfası (sağda) ve matbu nüshasının ilk sayfası (solda).
MÜBAREK RAMAZAN
Yine firkat narına yandı cihan,
Hasreta gitti mübarek Ramazan.
Nur ile bulmuştu âlem yeni can,
Firkate gitti mübarek Ramazan.
İndi Kur'an sende ey nuru güzel,
Leyle-i kadrinde ey kadri güzel,
Gitti ey tehlili tekbiri güzel,
Elveda gitti mübarek Ramazan.
Gah tesbih ü sena vü zikr ile,
Gahı tahmid ü dua vü şükr ile,
Can bulurdu mürde diller nur ile,
Hasreta gitti mübarek Ramazan.
Bir ay içre bağlanır dedi Resul,
Cinn-ü şeytan etmeye asla füdul,
Hep dualar bunda olurdu kabul,
Firkate gitti mübarek Ramazan.
Cem olup Hakk'a münacat edelim,
Nur-ı Kur'an ile doğru gidelim,
Bilmedin kadrin Niyazî nidelim,
Diriga gitti mübarek Ramazan.
Niyazî-i Misrî'nin talebelerinden Derviş Mustafa Azbî Efendi'nin Niyaz-ı Misrî Divan'ına yaptığı Tahmis'in matbu ilk iki sayfası.
Risale-i Es'ile ve ecvibe-i mutasavvıfane adlı eserinin yazma nüshasının ilk iki sayfası.
OLMASA
Zerreler zahir olmazdı, afitabı olmasa,
Katreler nerde yağardı, bir sehabı olmasa.
Bahr-i zatın mevcinin hiç, şekli ve hududu yok,
Varlığa çıkmazdı bir şey, “Kün!” nidası olmasa.
Herkes anlar, hem görürdü, hüsn-i cemalin O'nun,
Kibriyayı “Lenterani”den nikabı olmasa.
Kim bilirdi zat ile sıfatların mânâsını,
Peygamberlere inen kitabullahı olmasa.
Ol kitaplar esrarını, kim ederdi aşikâr,
İnsan denilen O'nun son mahlukları olmasa.
Haşri inkâr eyleyen, dinsizler susturulur mu?
Her yıl ağaç ve yaprakta inkılabı olmasa.
Mısrî'nin hatıralarını ihtiva eden Mecmua adlı eserinin yazma nüshasının ilk iki sayfası. Müellif hattı olan nüsha Bursa Eski Yazma ve Basma Eserler Kütüphanesi Sultan Orhan Kısmı No: 690'da kayıtlıdır.
KIYMETİ TAKDİR
Sultan Abdülmecid Han, Selanik'e giderken fırtına sebebi ile gemi Limni'ye sığınmak zorunda kaldığı zaman, uzaktan gördüğü türbenin kime ait olduğunu
sordu. Yanındakilerden birisi türbenin Niyazî-i Mısrî'ye ait olduğunu söyledi
ve onun başından geçenleri anlattı. Bunun üzerine Sultan Abdülmecid, Niyazî-i
Mısrî hazretlerinin kabrini ziyaret etmek için türbeye gitti. Türbede, Niyazî-i Mısrî'nin
ruhaniyetine hitaben; “Ey Niyazî-i Mısri! Kıymetini takdir edemeyen kimselere beddua eylemişsin. Sonra gelen bizlerin bunda bir kabahati yok. Bizlere, feyzli nazarının geldiği aşikar olmadıkça türbenden dışarı çıkmam.” diye yalvardı ve Kur'an-ı
kerim okuyarak ruhuna hediye eyledi. Sultan Abdülmecid Han, Niyazî-i Mısrî hazretlerinin feyz dolu nazarlarına kavuşunca dışarı çıktı ve türbenin tamir edilmesi
için emir verdi.