Son asırda Şarkî Anadolu'da yetişen âlimlerin büyüklerinden. 1299 (m.1881) tarihinde Bitlis'in Nurşin (bugün Güroymak) kasabasında dünyaya geldi. 28 Safer 1369 pazartesi (m.1949) tarihinde Ohin (Yukarı Koyunlu) köyünde vefat etti. Kabri buradadır. Şafiî âlimi ve Nakşbendî şeyhi Fethullah-i Verkanisî hazretlerinin oğludur. İsmi Muhammed olup, sonradan yerleşip ders verdiği kasabaya nisbetle Şeyh Alaeddin-i Ohinî diye şöhret bulmuştur.
Şeyh Alaeddin'in dünyaya gelişi, uzun zamandan beri çocuğu olmayan Şeyh Fethullah Verkanisî ve ev halkı için büyük bir saadet kaynağı oldu. Şeyh Fethullah, ilminin varisi olacak bir çocuğu olmadığı için üzülüyordu. Hatta bu sebeple ikinci bir evlilik yapmıştı. Tam bu sırada Alaeddin'in dünyaya gelişi, Rabbin büyük bir inayeti olarak görüldü.
Şeyh Alaeddin ilk tahsilini babasının üstadı olup son günlerini yaşayan Abdurrahman Tagî'den aldı. Babası bir gün kendisine sordu: “Üstad-ı Azamdan dersini aldın mı?” O da cevaben “Evet” dedi ve aldığı dersi baştan sona anlatmaya başladı. Kendileri şöyle anlattı: “Üstad'ın (Seyda-i Tagî) son hastalığında ben de odasına gittim. Kapıyı açık gördüğümden içeri girdim. Beni görünce sevindi ve, 'Gel evladım' deyip beni yatağının üzerine oturttu. Sonra da muhterem hanımına: 'Bana soyduğun narı getir, ona ver' buyurdu. Hanımı, 'Ona başka bir nar getireyim' dediğinde, 'Hayır, bana soyduğunuz narı getirin' dedi. Nar getirildi ve bana verildi.” Daha çocukken babası ona: “Üstad-ı Azam'dan işittiğin şeyleri sakın unutma! Çünkü Üstad'ı gören çocuklar, diğer çocuklar gibi değildir” derdi. Güneydoğuda yetişen fıkıh ve tasavvuf alimi Alaeddin Ohinî.
Şeyh Alaeddin çocukken de zeki, mümtaz, terbiyeli ve herkes tarafından sevilen bir talebe idi. Seyda-i Tagî'nin kızı olan annesi bir gün onu Şeyh Fethullah'a şikayet etti. Şeyh Fethullah ona: “Bana kimi şikayet edersen et, ama Alaeddin'i şikayet edip de gözümden düşürme” dedi.
Şeyh Muhammed Alaeddin, sonra babasından okudu. Sonra Molla Abdülkerim'den ders gördü. Ondan ilim icazeti aldı. Üstadı diğer talebesi Şeyh Mahmud ile beraber kendisine icazet verirken: “Eğer Rabbim, benden bu iki icazeti kabul etse; ikisini de Allahü tealaya kurbiyet (yakınlık) vesilesi sayacağım” demişti. Bu ilim tahsili esnasında bazen kendisi lazım olan eserleri kendi eliyle yazar ve öylece okurdu. Said Nursî, Nurşin'de kalırken, Alaadin Ohinî'yi görmüş; ilmini takdir etmişti. Hatta “Şeyh Alaeddin varken benim şarka gitmeme lüzum yoktur” dermiş.
Alaeddin Efendi, yüksek hasletleri ve ilmî seviyesi ile temayüz etti. Babasının medresesinde ders okutmaya başladı. Çok talebe yetiştirdi. Onun bulunduğu yerde âlimler susar, onun vereceği cevaba intizar ederdi. Şeyh Alaeddin'in talebelerinden biri anlattı: ”Ben onun Mutki tarafına yaptığı yolculukta onunla birlikte idim. Abdest almak istedi, eline su dökmek için ibriği aldım. O sırada Müftü, Molla Ahmed el-Ucumi geldi ve ibriği elimden alarak dedi ki: “Ben onun babasının hizmetçisi idim, oğlunun da hizmetçisi olacağım.” Gerçekten bu müftü Şeyh Fethullah'ın talebesi ve uzun yolculuklarda hizmetçisi idi. Şeyh Alaeddin onun bu sözlerini işitince: “Babanın hizmetçisi, oğlunun efendisi olur” dedi.
Şeyh Alaeddin şöyle derdi: “Bu fâni dünyada salih âlimlerin bir yerde toplanıp ilmî müzakerelerle uğraşmaları ve bununla büyüklerin yolundan gitmekten başka, insanın gerçekten lezzet alacağı başka bir şey kalmamıştır.” Şeyh Alaeddin, önce babasının yanında tarikata girdi. Ancak vefatına yakın babası, bütün evlatlarını ve bağlılarını halifesi Hazret'e (Şeyh Muhammed Ziyaeddin Nurşinî) teslim edince, artık bütün gücüyle Hazret'e hizmet etmeye başladı.
Uzun bir zaman sonra hilafet aldı. Hazret'in vefatına kadar elinden geldiğince ondan ayrılmadı. Molla Muhammed Baki el-Nurşinî anlattı: “Hazret'in halifelerinden birçok kişi Nurşin'e geldiğinde, kendisine haber verilince; “Hoş gelmiş ve selametle gelmiş” diyordu. Ardından divana da ancak geleceği zaman kalkıp geliyordu. Ancak Şeyh Muhammed Alaeddin geldiğinde kendilerine haber verdiğimizde; gelişine sevinerek tebessüm edip: “Hoş gelmiş” diyor ve hemen divana geliyordu. Bazen Hazret'in ziyaretine bazı hükümet adamları da gelirdi. Hazret Türkçe bilmediğinden, aralarında Şeyh Muhammed Alaeddin tercümanlık yapardı. Bundan dolayı Hazret kendisine; “İkinci Dilim” diye isim takmıştı. Eğer Şeyh Alaeddin orada değilse, konuşmalarda sıkıntı çekiyor ve “Ne yapayım dilim yanımda değil” derdi.
Birinci Dünya savaşında da üstadıyla beraber savaştı. Hocası, muharebe esnasında namazlarda Şeyh Alaeddin'e imamlık yaptırdı. Gösterdiği yararlılıklardan dolayı Hazret tarafından çok sevilip sayılan birisi oldu. 1914 yılındaki Molla Selim isyanında İstanbul hükümetine bağlı kaldığından Sultan V. Mehmet Reşad tarafından kendisine beşinci rütbeden Mecidiye nişanı verildi.
Şeyh Said hadisesine katılmadığı halde, 1925 senesinde Şark ulemasıyla beraber İzmir taraflarına sürgün edildi. Seyyid Sıbgatullah ailesinden Seyyid Abdullah ve oğlu Seyyid Ahmed, Abdurrahman Tagî'nin ailesinden Şeyh Masum ve Sultan Veled, Seyyid Fehim Arvasî'nin oğlu Van müftüsü Seyyid Ma'sum, Şeyh Muhammed Hazin el-Firsafî'nin ailesinden Şeyh Abdullah ve nice âlimler bu sürgün kafilesine dahildi.
Sürgünde yanında talebesi Molla Mahfuz da vardı. Önce hepsine yetecek kadar büyük bir ev kiralandı. Şeyh Alaeddin orada da ders vermeye devam etti. İlk talebeleri, Molla Mahfuz ve Sultan Veled idi. Zamanla çevrede oraya büyük bir âlimin geldiği haberi yayıldı. Âlimler gelip gitmeye ve onun ilminden istifade etmeye başladılar. O zaman İzmir valisi Kazım (Dirik) Paşa idi. Bu şahıs daha evvel şeyh Said isyanı esnasında Bitlis'te valilik yapmış, oradan da İzmir'e göndermişlerdi. Şeyh Alaeddin'in bu isyanda rolü olmadığını iyi bilenlerdendi. Sürgündekileri ziyarete gittiğinde bir ara onlara; “Eğer ben Bitlis'te olsaydım, kimin sürgünü hak ettiğini bilirdim. Fakat Cenab-ı Hak böyle istedi herhalde” demiştir. Alaeddin Ohinî'nin Hulasatü'l-beyan adlı eserinin mecmua içinde basılan nüshasının kapak sayfası.
Sürgün kararı iki sene sonra kaldırıldı. Şeyh Alaeddin memleketine dönüp ders vermeye devam etti. Bu sefer Zilan isyanı bahanesiyle Şeyh Alaeddin Anteb'e sürülerek burada hapse atıldı. Kardeşi Molla Cüneyd, talebeleri Molla Mahfuz, Şeyh Ma'sum ve Molla Muhammed Baki de vardı. Zindanda da tedrisata devam etti. Hatta molla Mahuz kendisinden Nurü'l-Ebsar kitabını okuyordu. Kitap bitince, Şeyh Alaeddin, “Artık bizi serbest bırakmaları lazım” buyurdu ve dediği gibi oldu. Zindan hayatı üç ay sürmüştü.
Şeyh Alaeddin kimseye hilafet vermemiştir. Bu hususta kendisine soranlara şöyle cevap vermiştir. “Biz bu malı pahalıya aldık, kimseye ucuza veremeyiz.”
Şeyh Alaeddin, vefat edeceği sene Hazreti Aişe'nin şu sözünü çokça tekrar ederdi: “Korumasında yaşayanlar gittiler, hayatları fayda vermeyenler kaldılar.” Şeyh son hastalığında “Ben çok kere hasta oldum, bu hastalığımın acısı gibi acı görmedim” derdi. Bir gün Şeyh Feta es-Sehanî, akşam namazından sonra şeyhi ziyarete geldi. Alaeddin Ohinî'nin Ohin yani Yukarı Koyunlu'daki kabri. Şeyh ayağını uzattığında şöyle buyurdu; “Ben ne hastalığımda, ne de sağlığımda hiçbir zaman mecliste ayağımı uzatmadım, kusura bakma artık acıya dayanamadığım için uzattım”. Şeyh Feta da; “Siz ayağınızı başımın, gözümün üzerine uzatsan bile sevinirim. Ben bunu kendi hâlime nisbeten söylüyorum, başkası için değil” diye cevap verdi. Şeyh Alaeddin, 28 Safer 1369 (18 Aralık 1949) pazartesi günü 67 yaşında vefat etti. Kabri, Ohin (Yukarı Koyunlu) köyündedir.
Şeyh Alaeddin, ardından üç erkek ve iki kız evlat bıraktı. Oğulları Muhammed Mazhar, Muhammed Halid ve Muhammed Asım'dır.
Eserleri: 1- Cilaul-Ayni fi'ş-Şeria, 2- Risale fi'l-Vad', 3- Risale fi'l-İstiare, 4- Risale fi'l-Münazara, 5- Tezhibü't-Tehzib fi'l-Mantık, 6- Risale fi't-Tecvid, 7- Mustalahu'l-Hadis, 8- Hazret'in Vefatına İşaret Eden Risalesi, 9- Babasının Küfr u Kebair isimli eserini Kürtçeden Arapçaya tercümesi.