Karabağ'da yetişen meşhur velilerden. Karabağ'ın Gence şehrinden olup evliyanın büyüklerinden Şems-i Tebrizî'nin torunlarındandır. Onuncu asırda yaşamıştır. Tasavvufta zamanının meşhur velilerinden Abdülgaffar hazretlerinin ders ve sohbetlerinde yetişip kemale erdi. Menkıbeleri, adına yazılan Menakıbname'de toplanmıştır.
Tasavvufta hocası Şeyh Abdülgaffar hazretlerine gitmesi şöyle olmuştur: Pir Muhammed Gencevî çocukluğunda bir gün çift sürmekle meşgul olan kardeşine azık götürmüştü. Yanına varıp azığı bıraktıktan sonra bambaşka bir hâle girip kardeşinin yanından süratle kaçmaya başladı. Kardeşinin peşinden koşup çağırmasına rağmen bir türlü dönmedi. Ta babasının evine kadar koştu eve girip babasını görünce orada da duramayıp kaçmaya başladı. Artık karşısına her kim çıksa ondan kaçıyordu. Hiçbir yerde duramıyordu. Neden böyle kaçıyorsun diye sorduklarında hiç cevap vermiyordu. Sonunda onu zamanın meşhur velilerinden Şeyh Abdülgaffar hazretlerinin huzuruna götürdüler. Bu zat ona; “İnsanlardan niçin kaçıyorsun?” diye sorunca; “İnsanlar benim gözüme vahşi hayvanlar suretinde gözüküyor. Eğer kaçmasam rahat edemem. Mecburen kaçıyorum.” cevabını verdi.
Bunun üzerine Şeyh Abdülgaffar hazretleri babasına; “Üzülme oğlunda korkulacak bir hâl yoktur. Allahü teala oğlunun basiretini, kalb gözünü açmıştır. Her kime baksa onun ne sıfatta olduğunu kalb gözüyle görür. İnsanların çoğu vahşi hayvan tabiatında olduğundan onun gözüne o suretde görünüyor. Bu sebeple o, insanlardan kaçıyor. Bundan sonra bizim yanımızda dursun. İnşaallah kâmil bir zat olur.” dedi. Babası bu sözler üzerine onu Abdülgaffar hazretlerinin yanında bıraktı. Epeyce zaman onun hizmetinde kaldı. Derslerine ve sohbetlerine devam edip tasavvufta kemale erdi. Tasavvufta yetiştikten sonra hocasının izni ile babasının yanına döndü ve evlendi.
Şeyh Abdülgaffar hazretlerinin ailesi bir gece yarısı; “Sizden sonra yerinizi hangi oğlunuza bırakacaksınız?” dediler. “Oğullarımızın bizim yerimize geçme hakları yoktur. Yerime Pir Muhammed geçecek, ona bırakacağım.” deyince razı olmadılar. “Oğullarından birini elbette yerine bırakmalısın.” dediler ve bu hususta ısrar ettiler. Bunun üzerine; “Üç oğlumuz var. Üçü de yanımızda uyuyorlar. Pir Muhammed'in evi Çerkis Nehrinin kenarında yarım günlük uzak yerdedir. Oğullarımın her birini üçer kere ismiyle çağırayım. Hangisi uykudan uyanırsa yerimi ona bırakayım. Eğer oğullarımdan hiçbiri uykudan uyanmazsa üç defa da Pir Muhammed'i çağırayım. Eğer üçüncü çağırışımda yarım günlük yoldan kalkıp gelirse ve kapıdan içeri girip; “Buyurun!” der ise yerime, insanlara rehber olarak Pir Muhammed'i bırakacağım. Hak onun olduğuna senin de şüphen kalmasın.” dedi. Buna hanımı da razı oldu.
Bundan sonra oğullarının her birini üçer defa isimleriyle çağırdı. Hiçbiri uykudan uyanmadı. Daha sonra talebesi Pir Muhammed'i iki defa çağırdı, üçüncü çağırışında kapıdan içeri girdi. “Niçin geç geldin?” deyince; “Efendim birinci çağırışınızda çarığımı giydim. İkinci çağırışınızda yolu katettim. Üçüncü çağırışınızda huzurunuza girdim.” dedi. Bundan sonra hanımına; “Bunu kuluna Allahü teala verir. Senin benim gayretimle olmaz. Bu iş nasib meselesidir.” dedi.
Pir Muhammed Gencevî bebek iken, annesi abdestsiz emzirmek istese emmez ve babası böyle bir hâlde iken yüzünden öpmek istese beşikte yüzünü çevirip o hâliyle öpmesine mani olmaya çalışırdı. Hocası Şeyh Abdülgaffar hazretleri vefatından önce hasta yatağında huzurunda bulunup hizmetlerini görür iken vefatının yaklaştığı bir sırada; “Sizden sonra kimin hizmetine girelim?” diye sorunca hocası; “Bizden sonra seccademiz, yerimiz senindir. İnsanları irşada, hak yolu anlatmaya sen müstahaksın. Kimseye ihtiyacın yoktur. İnsanları Allah'ın emirlerine çevir, onlara din-i İslamı anlatıp rehberlik yap. Sen o derecede kâmil biri olursun ki ben kendi talebem için üzülmem. Fakat senin Cennet'e giren talebenin derecesinin daha yüksek olmamasına üzülürüm.” demiştir.
Maksudlu aşiretinden Mehmed adında bir kimse, Kazvin şehrine koyun satmaya giderken, Pir Muhammed hazretlerine gelip talebe olmak, biat etmek istediğini söyledi. “Biat etmek herkesin kârı değildir. Var yoluna git. Şimdi biat zamanı değildir.” dedi. Fakat o, ısrarla talebeliğe kabul etmesini isteyerek; “Lutfedip beni de talebelerinizin arasına alınız.” dedi. Bu ısrarı ve şiddetli arzusu üzerine kabul etti ve; “Haramlardan daima sakın ve ihtiyat üzere ol yoksa pişmanlık çekersin.” dedi.
Bu kimse biat edip talebesi olduktan sonra ticaret için Kazvin şehrine gitmişti. Orada koyun satıp para kazanmıştı. Çarşıda gezerken bazı ahlaksız kadınlar yanına yaklaştığında hocası Pir Muhammed Gencevî'yi hatırladı. Hemen vücudu titremeye başladı. Böylece o kötü kadınlara meyletmekten kurtuldu. Bir gün Pir Muhammed Gencevî, ikindi namazı sırasında âdeti olmayan bir hareket yaptı. Namazdan sonra sebebini sorduklarında şöyle dedi: “Bize talebe olan Mehmed, hayvan ticareti için giderken bizden biat almıştı. Kazvin'de çarşıda gezerken yanına düşük kadınlar yaklaşıp meyletmek isteyince vücuduna bir titreme geldi. Bugün ikindi vaktinde falan bağda buluşalım diye bir kadınla anlaşmışlardı. Biz namazda iken kötü kadın bağın içinden kendini gösterdi. Mehmed, bağın duvarından o tarafa atlarken beline bastım. Düşüp beli şiddetli derecede ağrıdı. Sonra o düşük kadına kızarak, bağırıp çağırdı ve bırakıp gitti.” dedi. Bu sözleri söyledikten sonra; “Bre hey gafil! Sana biat verdikten sonra senin günah işlemene mani olmayan, mahşer gününde seninle Cehennem'e gider.” buyurdu.
Pir Muhammed Gencevî hazretlerinin memleketi, Karabağ'da Gence vilayetidir. Burası yaz aylarında çok sıcak olması sebebiyle yazın şehre üç günlük mesafede bulunan yaylaya çıkardı. Yaylada iken bir gün abdest alıyordu. Ayaklarını yıkadığı sırada aniden süratli bir şeklide ayağını ileriye uzattı. Sanki bir şeye vurur gibiydi. Yüzünde de kızgınlık belirtileri görüldü. Âdetiniz olmadığı hâlde ayağınızı neden böyle uzattınız? diye sorduklarında, buyurdu ki: “Bizim falan talebemiz sahilde pamuk tarlasını sularken bir kimse yanına gelip; “Suyu ben tarlama bağlamıştım neden suyumu kesip kendi tarlana akıtıyorsun? Beni de avare bırakıp oyalıyorsun?” deyince bizim talebemiz dedi ki: “Suyun sizin tarlanıza aktığından haberim yoktur. Suyu sahraya boşa akıyor zannettim. Al suyu sen tekrar tarlana bağla.” Fakat adam bu özrü kabul etmedi. Kızgın bir hâlde yanına yaklaşıp elindeki beli tam başına indirmek üzere iken, talebemiz Allahü tealanın izni ile bizden yardım istedi. O kadar korkup bizi öyle çağırdı ki yüreğim parçalanıdı. İşte o kimseye ayağımla vurarak ona mani oldum. Ayağım başına değdi. Başı iki ayağının arasından geçti. Artık o kimsenin sıhhate kavuşma ihtimali yoktur!” dedi.
Sonra o kimsenin babasına haber yollayıp çağırttı. Babası gelince; “Oğlun sahilde gayet hasta bir vaziyettedir. Kefen hazırlayıp oğlunun yanına git. Ölünce onu defneyle.” diye tembih etti. Babası hemen söylenilen yere koşup oğlunun yanına vardı. Varınca oğlunun öldüğünü gördü. Cenazesini kaldırıp defnettiler. Daha sonra bu hadiseye şahid olan talebeye nasıl olduğunu sorduklarında şöyle anlattı: “O kimse aşağıda tarla suluyormuş. Ben onun tarla sulamakta olduğunu bilmiyordum. Su sahraya boş akıyor diye kendi tarlama çevirdim. Ben pamuk tarlamı sularken, bir de baktım o adam hiddetli bir hâlde yanıma geldi. “Neden benim suyumu kestin?” dedi. Ben şaşırıp kusura bakma, suyun senin tarlana aktığını bilmiyordum. Boşa akıyor zannediyordum. Özür dilerim. Şimdi buyur tekrar tarlana akıt.” dedim. Fakat adam bir türlü ikna olmadı pür hiddet yanıma yaklaştı. Elindeki beli tepeme vurmak için kaldırdı. Çaresiz kaldım hemen hocam Pir Muhammed Gencevî hazretlerini hatırladım. Allahü tealanın izni ile imdadıma yetişmesi için; “Ya Şeyhim!” diye imdad isteyerek bağırdım. Bu sırada adamın elindeki bel yere düşüverdi. Başı iki bacağı arasından geçip burun deliklerinden kan fışkırmaya başladı. Çevremizde bulunan kimseleri yardıma çağırdım. Koşup başına toplandılar. “Sana ne oldu bu yanındaki kimse mi seni bu hâle soktu?” dediler. “Bu bana hiç vurmadı. Bana ne oldu ise hocasından oldu. Ben ölürsem bu adamı sorguya çekmesinler suçu yok.” dedi. Oraya toplananlar da onun bu sözlerine şahid oldular.”
Talebelerinden Demirci Hasanlı aşiretinden Molla Muhammed bir gün evinde gusül abdesti alıp hocasının camiine gitti. Bir müddet sonra Pir Muhammed Gencevî hazretleri mescide geldi. Talebelerine bakıp; “Ağzı kırık testi ile beyaz taş üzerinde gusül abdesti alan kimse, koltuğunun altında yıkanmamış yer bırakmışsın. Hemen git yıka gel!” buyurdu. Molla Muhammed bu sözü duyunca kendi kendine; “Ağzı kırık testi ile beyaz taş üzerinde gusül abdesti alan benim! Hocam bu sözü benim için söyledi. Fakat bu kadar arkadaşım arasında kalkıp gitmekten, hâlimi belli etmekten utanırım.” diye düşünmeye başladı. Tam bu sırada hocası Pir Muhammed hazretleri ona hitap edip; “Molla Muhammed! Bizim hizmetçiler oduna gidecekler, git onları gönderiver.” dedi. Bunun üzerine Molla Muhammed hemen kalkıp dışarı çıktı. Gidip gusül abdesti alırken kuru kalan koltuğunun altını yıkayıp namaza yetişti.
O zamanın meşhur mürşidlerinden Şeyh Kubad Şirvanî vefat edince Şirvan'da bulunan talebelerinden birkaçı toplanıp Pir Muhammed Gencevî'ye gidip talebe olmayı kararlaştırdılar. Aralarında tasavvufta yükselmiş keşif sahibi kıymetli bir talebe de vardı. Ona; “Sen de bizimle gel beraber gidelim.” dediler. Kabul edip; “Benim tasavvufta bir müşkülüm vardır. Nice zatlara arzettim hiçbirisi halledemedi. Şeyh Pir Muhammed Gencevî hazretleri bu müşkülümü halleder kanaatindeyim. Sizinle ben de gideyim.” dedi. Hep birlikte yola çıkıp bir namaz vakti Pir Muhammed hazretlerinin bulunduğu yere ulaştılar. O günlerde bahar mevsimi girmişti. Pir Muhammed hazretleri ve talebeleri yaylaya göç hazırlığı yapıyorlardı. Talebelerden herbiri bir çuval un veya bir çuval pirinç yüklenip yaylaya taşıyordu. Pir Muhammed hazretleri de vazifelendirdiği katibe kimin ne getirdiğini yazdırıyordu. Bu telaşlı sırada Şirvan'dan gelen misafirler arasındaki keşif ehli talebe bir hu çekip kendinden geçti. Bir müddet kendinden geçmiş bir hâlde kaldı. Ayılınca arkadaşları; “Bu ne hâl, sana ne oldu?” diye sordular. Bunun üzerine, ben size bahsettiğim müşkülümü Pir Muhammed hazretleri un ve pirinç yükleri taşınırken halletti. “Şeyh Pir Muhammed her kimi kabul ederse, ben dahi kabul ederim. Kabul etmediği kimseyi kabul etmem.” diye bir nida işittim. Acaba Şeyh hazretleri beni kabul eder mi veya ret mi eder diye kendimden geçtim.” dedi. Bu talebenin gözleri âmâ olduğu hâlde, Pir Muhammed hazretleri yanlarına yaklaşıp mescidin kapısına gelince farkına varıp yerde emekleyerek ayaklarına kapandı. “Allah rızası için beni talebeliğe kabul eyle!” diye yalvardı. Bunun üzerine Pir Muhammed hazretleri; “Biz kabul ettik. Dua ederiz ki Allahü teala da kabul buyursun.” dedi.
Yine Şirvan'dan bir grup derviş, Pir Muhammed Gencevî hazretlerinin ziyaretine gelmişlerdi. Sohbet sırasında kendi memleketlerinde bulunan bazı zatların velîlerden olup olmadıklarını sordular. Bunlara cevaben; “Sorduğunuz zatlardan Şeyh Emir, Allahü tealanın velî kuludur. Velîler defterine kayıtlıdır. Muhammed aleyhisselamın meclis-i şerifinde aşağı tarafta yeri vardır. Gelir oraya oturur. Şeyh Abdullah ve Şeyh Akasi evliya defterine dahil değildirler. Fakat Allahü tealanın, duası makbul kullarındandırlar.” buyurdu.
Anadan doğma âma bir kimse, Pir Muhammed hazretlerine gelip yalvararak; “Dünyayı asla görmemişim! Bana bir dua etseniz de gözlerim açılsa, dünyayı seyretsem.” dedi. Âmanın bu yalvarışı üzerine ona dua etti. “İnşaallahü teala ölümün yaklaştığı sıralarda gözlerin açılır.” buyurdu. Daha sonra Pir Muhammed hazretleri vefat etti. Dua alan âma kimse, âma olarak epey bir müddet daha yaşadı. Bir gün aniden gözleri açılıverdi. Dostları onun gözlerinin açılmasına çok sevindiler. Bunun üzerine gözleri açılan kimse; “Gözlerim açıldı ama ölümüm de yaklaştı! Zira Pir Muhammed hazretleri hayatta iken gözlerimin açılması için ondan dua istedim. Bana dua edip vefatım yaklaştığı sırada gözlerimin açılacağını söylemişti. Elhamdülillah o mübarek zatın duası kabul olunup gözlerim açıldı. Allahü teala bilir, ölümüm de yakındır.” dedi. Gözleri açıldıktan birkaç gün sonra vefat etti.
Kara Kethuda adında bir zat bir gün Pir Muhammed Gencevî hazretlerine; “Efendim bir kimse ne zaman öleceğini bilip helalleşse ve gücü yettiği kadar ölüme hazırlansa iyi değil midir?” diye arzetti. Bu sual üzerine; “İyidir.” buyurunca; “Benim ne zaman vefat edeceğimi lutfedip bildirseniz.” dedi. Bunun üzerine; “Molla Adil Paşa ile Molla Pürkadem'den hangisi önce vefat ederse sen ölüm hazırlığını yap! Senin ölümün bu iki ilim ehlinin ölümleri arasındadır.” buyurdu. Bu kimse Pir Muhammed hazretlerinin vefatından sonra yirmibeş sene daha yaşadı. Nihayet işaret edilen âlimlerden Molla Adil Paşa vefat etti. Halk toplanıp cenaze namazını kıldılar. Kara Kethuda cemaat dağılmadan hepsiyle tek tek müsafeha yapıp helalleşti ve ağladı. Neden ağladığını sorduklarında; “Şeyh Pir Muhammed Gencevî hazretleri bana demişti ki: “Senin ölümün, Molla Adil Paşa ile Molla Pürkadem'in vefatlarının arasında olur!” Adil Paşa vefat etti. Benim ölümüm de yaklaşmıştır.” dedi. Birkaç gün sonra da vefat etti.
HER VARLIK ALLAHÜ TEALAYI TESBİH EDER
Eriş şehrinden Molla Baba adında biri, Pir Muhammed Gencevî hazretlerine talebe olmuş ve hizmetinde bulunmuştu. Bu kimse şöyle anlattı: “Bir defasında Şeyh hazretleriyle bir yere gidiyorduk. Hocam at üzerindeydi. Ben de yanında yaya yürüyordum. Giderken yol üzerinde bir kuş ölüsü gördük. Hocam bana; “Şu kuşcağızı bana ver.” dedi. Ben de alıp verdim. Bir müddet elinde tuttu. Sonra kuşcağız canlandı ve uçup gitti. Bunun üzerine dedim ki: “Efendim, İsa aleyhisselam dua edince ölü dirilirmiş. Elhamdülillah sizin nefesiniz ile de bu kuşun dirildiğini gözümüzle gördük.” dedim. Bunun üzerine buyurdu ki: “Kuşcağız ölmemişti. Fakat tesbihini yani Allahü tealayı zikrederken söylediği şeyi unutup onu düşünürken kendini kaybetmiş. Tesbihini hatırlattım. Aklı başına geldi ve toparlanıp uçtu gitti. Her varlığın kendi lisanına göre tesbihi vardır. Allahü tealanın veli kulları ve mürşid-i kâmiller bunu bilirler. Bir senede gökten kaç damla yağmur düşeceğini ve yerden ne kadar ot biteceğini Allahü teala mürşid-i kâmillere bildirir.” İlim öğrenmekle meşgul üç talebe, Pir Muhammed hazretlerini ziyaret için Gence şehrinden yola çıktılar. Yolculukları sırasında içlerinden biri; “Eğer bu huzuruna gittiğimiz zat, mürşid-i kamil ise kızını bana nikahlar.” dedi. Bunun üzerine bir diğeri de; “Eğer dediğin gibi bir zat ise bize süt, pilav ve bal ikram eder.” dedi. Üçüncü arkadaşları da; “Mürşid-i kamil ise bizi Molla Feyzullah'ın evinde misafir eder.” dedi. Onların geleceği gün Pir Muhammed hazretleri; “Bugün misafirler gelse gerektir. Bir miktar süt hazırlayınız.” dedi. Misafir talebeler huzuruna geldiklerinde; “Misafirlere süt ve pilav pişirin yanında bal da hazırlayın.” dedi. Hazırlıklar yapıldıktan sonra büyük oğlu Veli Muhammed'e; “Pilavı eniştenin önüne koy.” diyerek, yolda, mürşid-i kamil ise kızını bana verir diyen talebeyi gösterdi. “Bal da getir.” dedi ve sofrayı kurdurdu.
Yemek yendikten sonra sohbete başlayıp bu talebelere; “Sizden biriniz bizi imtihan için şeyh mürşid-i kamil ise kızını bana versin der. Allahü tealanın takdiri olmayan işi insan yapmaya güç yetirebilir mi?” buyurdu. “Biriniz de mürşid-i kamil ise bize süt, pilav ikram etsin ve bal da getirsin, der. Siz bir yere gelseniz, süt ve bal bulunmasa mürşid-i kamil olan kimsenin, mürşid-i kamil olmamasını mı gerektirir.” Bizi Molla Feyzullah'ın evinde misafir etsin diyen talebeye de; “Molla Feyzullah'ın birkaç kızı vardır. Bu vesile ile o kızları görmek istersin.” buyurdu. Talebeler yanlış düşüncelerine ve davranışlarına çok pişman olup ziyadesiyle utandılar. Daha sonra ayrılıp gittiler.
Devrinin meşhur âlimlerinden biri Pir Muhammed hazretlerinin bazan bilinmeyen bir lisanla konuştuğunu duymuştu. Bu âlim birkaç sandık kitabı yanına alıp huzuruna gitmişti. “Eğer bazan konuştuğu lisan bu kitaplardan birinde bulunursa, ne âla yoksa onu ateşte yakarım.” dedi. Pir Muhammed hazretlerine; “Siz bir lisan ile konuşurmuşsunuz. Bu dil kitaplarda var mıdır?” deyince; “Vardır.” cevabını verdi. Bunun üzerine kitapları getiren kimse, hizmetçisine bir sandık gösterip bunu aç deyince Pir Muhammed hazretleri; “O sandıkta değil, öbür sandıktadır.” dedi. Gösterilen sandığı açtı. Aradıkları kitabı buldular. “Hangi sandıkta olduğunu bildin. Hangi kitapta onu da bildir.” diyerek gösterilen sandıktaki kitapları birer birer göstererek bunda mı bunda mı diye sordu. Gösterdikçe; “Onda değil.” dedi. Sonunda bir kitap çıkardı; “İşte o kitaptadır.” deyince; “Peki hangi sayfada onu da belirt.” diyerek, sayfalarını çevirmeye başladı. İlerde deyince çevirmeye devam etti. Açarken; “Bir yaprak daha çevir o sayfanın üst yüzünde yazılıdır.” dedi. İşaret ettiği sayfaya baktı. O sayfada şöyle yazıyordu: “Gerçekte bir lisan vardır ki o lisan ne Arapça, ne Farsça, ne Türkçe ve ne de Süryanî lisanlarındandır. Hiçbir dile uymaz. Fakat Allahü teala o lisanı bazı kullarına bildirir.” O âlim zat bu hâle şahit olunca Pir Muhammed hazretlerine büyük bir muhabbetle bağlandı.
Bulundukları memleketin ileri gelen bir ailesinin Beşaret Efendi adında bir hizmetçileri vardı. Bu hizmetçi uzun zaman hizmetlerini gördükten sonra onu serbest bıraktılar. Beşaret Efendi onlara; “Sakalım ağardı, ihtiyarladım. Bu ana kadar bana İslamiyetin şartlarından ve din bilgilerinden hiçbir şey öğretmediniz. Namaz kılmayı da öğretmediniz. Şimdi ben ne yapayım.” diye üzüntüsünü dile getirince ona; “Sen Şeyh Pir Muhammed hazretlerinin hizmetine git. Namaz kılmayı ve din bilgilerini onun hizmetinde öğrenirsin.” dediler. Bunun üzerine Pir Muhammed hazretlerinin huzuruna gidip hâlini arzetti. “Kıraat öğrenebilir misin?” deyince buna gücüm yetmez, diye cevap verdi. Bunun üzerine Şeyh hazretleri bir talebesine; “Namazın rekatlarını, adedini, her vakitte sünnet ve farz kaçar rekat namaz kılındığını öğret. Kur'an-ı Kerim'i okumaya kâdir olmayan ümmîler gibi bu da namazını kılsın.” buyurdu. Bu ihtiyar; “Bana bir hizmet emredin.” diye arzedince de; “Bizi ziyarete gelen misafirlerin abdest sularını hazırlamayı sana vazife olarak verdik.” dedi. Canla başla kabul edip su lazım oldukça bir ağacın iki ucuna bağladığı iki testi ile taşırdı. Bu ihtiyar hizmetçi, Şeyh hazretlerine derin bir muhabbetle daima su çeker dururdu.
O devrin büyük âlimlerinden bir zat, Pir Muhammed hazretlerini ziyarete gitmişti. Bu âlim ziyarete giderken, kendi kendine; “Eğer bu zat mürşid-i kamil ise bana Peygamber efendimizin nübüvvet mührünü göstersin.” diye düşünür. Huzuruna varınca Pir Muhammed hazretleri bu âlime; “Bir vaaz ve nasihat yap da halk dinlesin.” dedi. O da kabul edip halka bir vaaz verdi. Fakat halk onun vaaz ve nasihatlarından hiç etkilenmedi. Bu âlim, Pir Muhammed hazretlerine; “Bir vaaz da siz yapınız, biz dinleyelim.” dedi. Bunun üzerine sohbete başladı. O âlimin anlattığı şeylerin aynısını söyledi. Halka fevkalade tesir etti. Âlim bu hâli görünce çok şaşırdı. “Sen de aynen benim söylediklerimi söyledin. Benim vaazım hiç tesirli olmadı. Bunun sebebi nedir?” dedi.
Pir Muhammed hazretleri şöyle cevap verdi: “Siz bildiğiniz ile amel etmezsiniz. Bunun için sözünüz tesir etmez. Ama biz ilmimizle amel ederiz. Dinleyenlere ok gibi dokunur. Bu sebeple bizim sözümüz tesirli olur. Bir sebebi de şudur ki: Siz bir hadis-i şerif okurken, Resulullah Aleyhisselam böyle demiş ve filan sahabe böyle böyle demiş diye nakledersiniz. Fakat biz naklederken Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem böyle dedi ve falan sahabe böyle dedi, diye naklederiz. Demiş ile dedi arasında fark vardır.” Daha sonra da “insafa sığar mı ki bizi ziyarete gelirken içinden; “Eğer mürşid-i kâmil ise Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellemin nübüvvet mührünü bana göstersin.” diye düşünürsün ve bunu istersin?” dedi.
Bundan sonra da söze devam edip; “Bize darılmayınız Civanşir aşiretinin semiz koyunlarını yemişsin. Karlı soğuk sularını içmişsin, kalbin kazan karasından daha ziyade kararıp körleşmiş. Mühr-i nübüvveti gösterince görmek için göz lazımdır.” deyince o âlim insafa gelip; “Elhamdülillah sizi görmekle şereflendik. Bizim “demiş” sözümüz bundan sonra sizin dediğiniz gibi “dedi” olsun. Ama mühr-i nübüvveti görmeyi çok arzu ediyorum. Kalbimin kasveti, kırk gün halvete girmekle kalkar mı? Benim için nasıl riyazet ve mücahede buyurursanız başım üstüne yerine getiririm.” deyince; “Sen yaşlısın kırk gün halvete girmeye gücün yetmez. Üç gün itikaf niyetiyle mescidde kal. Bakalım Allahü teala ne gösterir.” dedi. O zat hemen mescide girip üç gün itikaf niyetiyle orada kaldı. Üç gün geçince ikindi namazından sonra talebelerin zikrettiği bir sırada mühr-i nübüvveti gördü. Kendinden geçip zikretmekte olan talebelerin arasına gitti. Onlarla zikre başladı. Zikir sırasında talebeler neden yavaş yavaş zikretmiyorlar, böyle yapsalar olmaz mı diye düşündü. Zikir meclisi dağılacağı sırada Pir Muhammed hazretleri talebelerine; “Zikri yavaş yavaş yapsanız olmaz mı?” dedi. O kimse bu sözü de duyunca kalbinden geçenleri farkettiğini görerek gidip Pir Muhammed hazretlerinin elini öptü ve; “Bu sözü, görünüşte talebelerinize söylüyorsunuz. Fakat benim kalbimden geçeni söylediniz. Anladım ki zikri ne surette yapıyorlarsa caiz imiş. Benim bilmediğim hususlar varmış, özür dilerim.” dedi.
Bir defasında Pir Muhammed hazretleri yaylaya çıkmıştı. Bu sırada Üçoğlan aşiretinden Üveys Ağa namında bir kimse yanında bir grupla birlikte Şeyh hazretlerini ziyarete gitmek üzere yola çıkmıştı. Yolda öğle namazının vakti girdiğinden namazı kıldılar. Bu arada Üveys Ağa cemaatte bulunanlara “Şeyhe ne hediye götürüyorsunuz?” diye sordu. Herkes birer birer hediyesini söyledi. Aralarında Genç Sofî denmekle meşhur biri daha vardı. Ona sıra gelince; “Senin hediyen nedir?” diye sordu. “Benim kendi tarafımdan hediyem yoktur. Lakin Şeyh hazretlerinin Lenberan adındaki nahiyede bir talebesi var. Bu talebesi bahçesinde zerdali yetiştirir. Yetişen ilk zerdalileri benimle Şeyh hazretlerine gönderdi. Ben de bu zerdalileri götürüyorum.” diye cevap verdi. Üveys Ağa sözü geçen hatırlı biriydi. “Baharın ilk günlerinde zerdali yetişir mi? Aç bakayım.” dedi. Genç Sofî; “Emanettir ben açamam. İsterseniz siz kendiniz açın bakın.” dedi. Üveys Ağa kabı açıp bakınca zerdalileri gördü. Genç Sofîye, “iki tane zerdali ver yiyeyim.” dedi. “Emanettir veremem.” deyince Üveys Ağa “iki tane zerdali için Şeyh bize ne yapar” diyerek iki tane alıp yedi.
Sonra herkes atına binip yola koyuldu. Üveys Ağa atı üzerinde düz bir yolda giderken atı sürçüp attan düştü ve sağ kolu kırıldı. Pir Muhammed hazretlerinin dergahına yaklaştıkları sırada yaşlı hizmetçi Beşaret Efendi onları karşılayıp herbirine hoş geldin diye müsafeha yaptı. Üveys Ağanın sağ kolu kırılmış olduğundan sol elini tutarak müsafeha yaptı ve “Üveys Ağa özrümüz var kusura bakma” dedi. İhtiyar hizmetçi; “İki zerdali için kolunuzu niçin kırdınız?” deyince gelen misafirler çok şaşırdılar. “Bu hususun Şeyh hazretleri tarafından keşfedileceğini beklerken, hizmetçisi keşfedip durumu bildirdi.” dediler. İhtiyar hizmetçi Beşaret Efendi, hiçbir şey bilmediği halde, Pir Muhammed hazretlerine muhabbeti ve hizmeti sebebiyle kalb gözü açılmış, velilik derecesine yükselmişti.
Talebelerinden biri Berdağ kasabasında meyve yetiştirirdi. Meyveler olgunlaşınca hocasına götürmek istedi. Ancak hocasının yayladan dönüp dönmediğini bilmiyordu. Bunu öğrenmek için yol üzerine çıktı ve atlı bir kimsenin kendisine doğru geldiğini gördü. Yanına yaklaşınca daha o sormadan; “Şeyh hazretlerini sorarsan o, dün yayladan döndü.” dedi. Bu haberi alınca alelacele dönüp bir heybeye kavun karpuz doldurup atına yükledi. Kendisi de ata binip yola çıktı. Giderken kendisine şeyh hazretlerinin yayladan döndüğünü haber veren atlıyı gördü. Elinde bir de silah görünce korktu. “Kaçsam zaten kurtulamam.” dedi. Doğruca yanına yaklaşıp selam verdi. Selamını alıp; “Ben de Şeyh hazretlerinin bulunduğu yere gidiyorum. Beraber gidelim.” dedi. Bunun üzerine ister istemez onunla yola devam etti. Kendisine yoldaş olan bu kimse; “Heybende herhalde meyve var gibi. Bize bir kavun versen de yesek olmaz mı?” dedi. O kimse; “Bunları Pir Muhammed Gencevî hazretlerine götürüyorum. Vermek için ondan izin almamız lazımdır.” dedi. “Eğer bedava vermezsen borç olarak ver.” deyince heybesinden bir kavun çıkarıp uzattı. Bunun üzerine; “Soyuver de yiyelim.” deyince kavunu soyup dilimledi. O kimse de kavunu yedi.
Beraberce yola devam ettiler. Hocasına kavun karpuz götüren talebeye yolun korkulu yerlerinde yoldaşlık etti. Hocasının bulunduğu beldeye yaklaştıkları sırada yol kenarında bir harman sahibinin yanında durdular. Talebeye yoldaşlık eden atlı, harman sahibine yaklaşıp; “Şu sufîden bir kavun ödünç aldım. Bana bir kavun verin de bunun kavununu ödeyeyim.” dedi. Harman sahibi yemin ederek; “Bizim kavunumuz yoktur.” dedi. Harman sahibine; “Bu samanın içinde kavun bulursak bizim olsun mu?” dedi. “Kavun değil altın bulsanız sizin olsun.” deyince saman yığınının bir yerini mızrakla gösterip “burada kavun var çıkarıp bize ver!” dedi. Harman sahibi merakla işaret ettiği yeri karıştırıp saman yığınının içinden iki kavun çıktığını gördü. Buna çok şaşırdı. Çünkü oraya kavun koymamıştı. Kavunları alıp ona verdi. Hocasına kavun karpuz götürmekte olan talebe de çok şaşırmıştı. Çünkü saman yığınının arasından çıkan kavunlar ödünç verdiği kavunun aynısı idi. Kavunlardan birini alıp borç aldığı kavunun yerine verdi. Diğerini de kesmesini söyledi. Borç verdiği kavunu alıp heybesine koydu. Diğerini de kesti. Harman sahibi ile birlikte yerlerken birara kavunun çekirdeklerini bir kenara dökmek için bir tarafa eğildi. Sonra doğrulup baktığında kendisine yol arkadaşlığı eden kimse bir anda gözden kaybolmuştu, orada yoktu.
Bunun üzerine kalkıp hayret içinde yoluna devam etti. Yolda öğle namazı vakti girdi. Bir yerde durdu ve durduğu yerde akar su kaynağı gördü. Bu sudan abdest aldı. Namaza duracağı sırada suyun başında Pir Muhammed Gencevî'nin durduğunu gördü. Yanına yaklaştı bu sefer başka bir kimse şeklinde gördü. Bu kimse; “Şeyhin köyünde şimdi ezan okunur acele git! İnşaallah cemaate yetişirsin.” dedi. Bunun üzerine hemen yürüdü. Cemaate yetişip cemaatle namaz kıldı. Namazdan sonra bekledi. Bu sırada hocası Pir Muhammed hazretleri; “Dağdan gelen sufîyi çağırın gelsin!” buyurdu. Gelip huzuruna oturunca; “Bugün başından geçen hadiseleri bu cemaate anlat.” dedi. O da başından geçen hadiseleri tek tek anlattı. Cemaat de hayretle dinledi.
KURŞUN NE OLDU
Pir Muhammed Gencevî hazretlerinin hanımı Zeyneb ananın iki erkek kardeşi vardı. Bunlardan biri Gencevî hazretlerini severdi ve ona talebe olmuştu. Diğerinin hiç muhabbeti yoktu. İki kardeş birlikte Gürcistan'a askere gitmişlerdi. Bir gün Gencevî hazretleri hanımı ile evinde otururken; “Eyvah!” dedi. Hanımı ne oldu diye sorunca; “Biraderine bir kafir tüfek attı. Bizi seven kardeşine gelen kör kurşuna bir pelit ağacını eğdim. Kurşunu meşe ağacı tuttu. Biraderin kurtuldu.” deyince Zeyneb ana; “Öbür kardeşime gelen kurşun ne oldu?” diye sordu. “Göğsünü delip geçti!” deyince; “Aman böyle söyleme!” dedi. “Allahü teala bilir ama, böyle oldu.” Askerler dönünce Gencevî hazretlerini seven kayın biraderi sağ sâlim geldi. Sevmeyip muhalefet edenin ise vurularak öldüğü anlaşıldı.
Maksudlu aşiretinden Akkaşoğlu Hüseyin Ağa adında biri vardı. Bu şahsın bir kızı, Pir Muhammed Gencevî hazretlerinin oğlu Habib Muhammed ile nişanlanmıştı. Fakat kız nişanlı iken öldü. Bunun üzerine kızın babası pek ziyade üzüldü. Şeyh hazretleri ona taziye için gittiğinde, Akkaşoğlu Hüseyin Ağa ağlayıp; “Dünyada sizinle akrabalık kurmuştuk, nasip olmadı. Bu akrabalık sebebiyle ahirette size yakın olmayı ümid ediyorduk. Ancak buna sebep olacak kızımız vefat etti. Bundan dolayı üzüntümüz pek ziyadedir.” dedi.
Pir Muhammed Gencevî hazretleri; “Yakınlığımız kesilmez, elem çekme. Zira şu anda sizin hanımınız hamiledir. Henüz kendisinin de haberi yok. Bir kız çocuğunuz dünyaya gelir. O zaman we biz ve siz dünyadan göçeriz. Bu kızınız yetişip büyür. Oğlum Habib Muhammed'le Allahü tealanın izni ile evlenirler ve böylece akrabalığımız devam eder.” dedi. Sonra Hüseyin Ağanın bir kızı dünyaya geldi. Şeyh hazretlerinin ve Hüseyin Ağanın vefatından sonra bu kız ile Şeyh hazretlerinin oğlu Habib Muhammed evlendi.
Pir Muhammed Gencevî hazretlerinin Yassıboğa denmekle meşhur bir öküzü vardı. Yaylaya çıktıkları zaman Şeyh hazretlerinin komşuları Nahcivan tuzlasından tuz getirmeye gittiklerinde, Şeyh hazretleri Yassıboğa'yı da tuz yüklenmesi için gönderirdi. Bir defasında tuz getirdikten sonra Şeyh hazretleri mescidden evine giderken, Yassıboğa karşısına çıktı. Ayaklarını yerlere sürerek bir müddet Şeyh hazretlerinin önünde durdu. Bunun üzerine; “Yassıboğa, lisan-ı hâl ile bize şikayette bulunuyor. Allahü teala size bu kadar nimet ve izzet vermiştir ki hiçbir şeye ihtiyacınız yoktur. Beni tuz getirmeye göndermesen olmaz mıydı? Sırtım ve ayaklarım çok ağrıdı.” diyor.” buyurdu. Sonra da; “Bundan sonra bu boğaya kimse yük yüklemesin. Çifte de koşulmasın, serbest bırakılsın. Evladıma vasiyet ederim ki tuz getirmeye öküz götürmesinler. Tuz lazım oldukça satın alsınlar.” Bu tenbihinden sonra Yassıboğa serbest bırakıldı. Epey bir zaman sonra Merdekird köyü halkından bir kimse, çift sürerken Yassıboğa dolaşa dolaşa yanına yaklaşmıştı. Çiftçi Yassıboğa'yı yakalayıp çifte koştu. İkindi vaktine kadar çift sürdürdü. Sonra da salıverdi. Yassıboğa oradan kurtulunca koşarak Şeyh hazretlerinin bulunduğu yere geldi. Bu sırada çift süren köylünün eli ayağı tutmaz oldu ve yığılıp kaldı. Yakınında çift süren çiftçiler hadi gel artık köye dönelim diye çağırdıklarında; “Elim ayağım felç oldu. Hâlim perişandır.” dedi. Çiftçiler bu sözü üzerine başına toplandılar. “Daha şimdi çift sürüyordun sana ne oldu?” dediklerinde; “Şeyhin köyü tarafından bir semiz öküz geldi. Bu öküzü tutup çifte koştum. Bir müddet çift sürdüm sonra da salıverdim. O anda birdenbire elim ayağım tutmaz oldu.” dedi. Bu sözleri dinleyen çiftçiler arasından biri; “Herhalde Şeyh hazretlerinin serbest bıraktığı öküzü çifte koşmuşsun. Bu sebeple başına bela gelmiş!” dedi.
Bu sırada Pir Muhammed Gencevî hazretleri de mescidde ikindi namazını kıldıktan sonra mescidin kapısında durdu. Bir de baktılar ki Yassıboğa koşarak ona doğru geldi. Bunun üzerine orada bulunanlara; “Yassıboğa'nın şikayeti vardır! Çifte koşmuşlar gibi!” dedi. Eli ayağı tutmaz olan çiftçi ise durumun farkına varıp yanına hediye alarak; “Beni Şeyh hazretlerinin huzuruna götürünüz.” dedi. Akrabaları ısrarı üzerine onu Şeyh hazretlerinin huzuruna getirdiler. Özür dileyip affetmesini ve duasını istedi. Şeyh hazretleri affedip hayır dua etti ve o anda çiftçinin eli ayağı tutmaya başlayıp eski hâline döndü. Kalkıp yürüyerek köyüne gitti.
Pir Muhammed Gencevî hazretlerinin bir köpeği vardı. Evinin yanında belde halkı toplandığı zaman aralarında cünüp bir kimse bulunsa, köpek o kimsenin elbisesinin eteğinden tutup çekerek kalabalık arasından çıkarırdı. Bir kimse, cezayı gerektiren günah işlese, o kimsenin de elbisesinden tutup yavaş yavaş çekerdi. Haram olan bir yiyecek önüne atılsa asla yemezdi. Şeyh hazretleri bir düğüne davet edilmişti. Davetli olarak gittiği köye köpeği de peşinden gitti. Düğün yemeği dağıtılacağı sırada Şeyh hazretlerinin talebelerinden bazıları düğün yemeğinden bir mikdar köpeğin önüne atılmasını söylediler. Önüne attıklarında yemediğini gördüler. Sebebini sorunca talebeler bu köpek haram karışmış şeyleri yemiyor, seçiyor dediler. Bunun üzerine yiyeceği helaldan olduğunu iyi bildikleri bir komşudan ekmek isteyip önüne attılar; köpek bu ekmeği yedi. Aynı ekmekten bir kısmının içine düğün pilavı koyup attılar. Köpek ekmeğin arasındaki düğün pilavını ayaklarıyla ayırıp ekmeği yedi.
Bir defasında kendisinin de sonradan defnedildiği mezarlığın duvarını yaptırmak için halkı çalıştırıyordu. Halk, taş taşıyordu. Bu sırada biri huzuruna gelip; “Oğluma falan kimsenin kızını almak için hazırlık yaptım. Bir hayır dua ediniz de Allahü teala hakkımızda hayırlı eylesin.” dedi. Bu adama; “O kimsenin kızının senin oğlunla evlenmesi takdir edilmemiştir. Senin oğlunun evlenmesi takdir edilen kadının kocası şu cemaatin arasında taş taşıyor.” buyurdu. Bunun üzerine o kimse hazırlığından ve teşebbüsünden vazgeçti. Birkaç gün sonra cemaat arasından bahsedilen kimse vefat etti. Daha sonra da dul kalan hanımı ile dua için gelen kimsenin oğlu evlendi.
Erzurumlu Molla Ali adında bir zatın babası Şeyh hazretlerinin talebelerindendi. Molla Ali babasından naklen şöyle anlatmıştır: “Bir gece Şeyh hazretleri dergahında otururken dervişlerden biri çırayı düzeltirken söndürdü. Derviş çok mahcub oldu. Çırayı yeniden yakmak için odadan çıktı. Dergah karanlık içinde kaldı. Bu sırada Pir Muhammed hazretleri mübarek elini yukarı kaldırdı. Beş parmağının herbirinden çıra gibi ışık yayılmaya başladı. Dergah aydınlandı. Çıra yakılıp getirilince elini indirdi.”
Yine Molla Ali babasından naklen şöyle anlatmıştır: “Eshab-ı Kiram düşmanlarından bir grup, Şah Tahmasb'ın yanında Pir Muhammed hazretlerinin aleyhinde konuşarak çok şeyler söylediler. Karabağ'da bir sünnî kimse çıkmış o bölgenin halkı hediyelerini hep ona veriyorlar. Şeyh Safî evladına hediye gelmez oldu.” dediler. Bunun üzerine Şah Tahmasb, Şeyh hazretlerini yanına getirmek için adamlarından bazılarını vazifelendirdi. Pir Muhammed hazretleri kerametiyle bu kararı keşfedip; “Şah Tahmasb bizi huzuruna götürmek için adam tayin etti.” dedi. Sonra bazı dostlarıyla istişare edip onun adamları gelmeden önce kendisi gitmeye karar verdi. Talebelerinden bazılarını da yanına alıp Kazvin şehrine gitti.
Şahın ordusunda Şeyh hazretlerini seven Ehl-i Sünnet itikadında meşhur bir kimse vardı. Şeyh hazretleri Kazvin'e varınca bu kimsenin çadırında misafir oldu. Bu sırada şahın onu getirmek için vazifelendirdiği kimseler hazırlık yapıyor, atlarını nallatıyorlardı. Misafir olduğu kimse o askerlere haber yollayıp; “Gitmenize lüzum yok. Şeyh hazretleri kendisi geldi.” dedi. Gelip görüştüler ve onun bulunduğu çadırda misafir kalmasına razı oldular. Ertesi gün de Şah'a götürmek üzere bulunduğu çadırdan aldılar. Yolda giderken gören azılı düşmanlardan biri; “Şimdi Şah emreder ben de senin derini yüzerim, çarık yapıp ayağıma giyerim!” dedi. Pir Muhammed hazretleri bu azılı düşmana cevap olarak; “Allahü tealanın dediği olur. Senin dediğin olmaz.” buyurdu.
Şah Tahmasb'ın yanına varınca Şah adamlarına; “Doğurması yaklaşmış olan bir ineği bulup buraya getirin.” dedi. İneği bulup getirdiler. Şah, önlerinde duran ineği göstererek, Şeyh hazretlerine; “Bu ineğin buzağısı erkek mi dişi midir? Alameti nedir?” diye sordu. Pir Muhammed hazretleri ineğe bakıp; “Allahü teala bilir ki bu ineğin buzağısı erkektir. Rengi siyah ve kuyruğunun ucu beyazdır.” dedi. Şah Tahmasb adamlarına emredip; “Bu ineği boğazlayın ve karnından çıkan yavrusunu perdesi ile yanıma getirin.” dedi. Hemen ineği götürüp boğazladılar ve buzağıyı yavruluğundan çıkarmadan getirdiler. Önünde buzağıyı yavruluktan çıkardılar. Baktı ki buzağı erkek, rengi siyah ve kuyruğunun ucu da beyaz. Aynen Pir Muhammed hazretlerinin tarif ettiği gibi.
Şah Tahmasb bu hadiseye şaşırıp ikinci bir plan kurdu. Şeyh hazretlerine ve talebelerine belli etmeden zehirli şerbet vermelerini emretti. Adamlarına; “Bakalım zehirlenecekler mi?” dedi. Şahın adamları, Şeyh hazretlerine ve talebelerine içine zehir kattıkları şerbeti içirdiler. Sonra da Şahın yanından çıkardılar. Şeyh hazretleri oradan ayrılınca talebelerine; “Bize içirdikleri şerbet zehirli idi.” dedi. Daha sonra tenha bir evde toplanıp; “La ilahe illallah.” diyerek zikre başladılar. O kadar zikrettiler ki hepsi çok terledi ve içtikleri şerbetteki zehiri ter ile vücutlarından dışarı attılar. Hiçbirine bir zarar olmadı. Şahın adamları kin içinde Şaha; “Bunları katletmek lazımdır.” dediler. Şah Tahmasb; “Biz onların hepsine zehir içirdik; eğer öldüler ise ne âla! Yok zehir tesir etmedi ve ölmediler ise onları öldürmek insafa sığmaz.” dedi. Sonra bulundukları yere adam gönderip durumlarını öğrenmek istedi. Hiçbirine bir zarar gelmediğini haber aldı. Bunun üzerine Pir Muhammed hazretlerini yanına çağırıp; “Haydi evinize dönünüz. Benim vilayetimde ne işlersen işle. Kimse seni incitmesin. Zira senin velî olduğunda şüphem kalmadı.” dedi.
Şeyh hazretleri buyurmuştur ki: “Hint beldesinde bir talebem vardır. Beni görmemiştir. Ama onu tasavvufta yetiştirip kâmil ve mükemmil yetişmiş ve yetiştirebilen hâle getirdik. O bulunduğu diyarın halkını irşad etmektedir. Kâmil ve yetişmiş olan mürşid o kimsedir ki iki talebesinden biri doğuda biri de batıda olsa ve ikisi aynı anda vefat etmek üzere olsa, her ikisinin de başında bulunup imanlarını şeytanın vesvesesinden muhafaza eder.”