RAGIB-İ İSFEHANÎ

Hüseyin bin Muhammed bin Mufaddal er-Ragıb el İsfehanî' Meşhur tefsir ve nahiv âlimi.
A- A+

Meşhur tefsir ve nahiv âlimi. Künyesi, Ebü'l-Kasım olup; ismi, Hüseyin bin Muhammed bin Mufaddal er-Ragıb el İsfehanî'dir. Ragıb-i İsfehanî ismiyle meşhur oldu. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Aslen İsfehanlı olup, Bağdat'ta oturdu. İmam-ı Gazalî ile aynı asırda yaşamıştır. 502 (m. 1108) senesinde vefat ettiği kabul edilmektedir. Hayatı ve hocaları hakkında elde fazla bir malumat yoktur. Ebu Mansur Muhammed bin Ali Ceban'ın yanında okumuştur. Zehebî der ki: “Mahir bir allame ve eşsiz bir muhakkikti.” Beyhekî ve Şehrezurî der ki: “İslam'ın bilgelerinden biriydi. Şeriat ve hikmeti bütünleştiren odur. Aklî ilimlerde üstünlüğü daha fazla idi.” Safedî der ki: “İlmin ileri gelen büyüklerinden, faziletin ünlülerinden biridir. İlmin birden çok alanında muhakkik bir kişidir. Muhakkikliğini, ilimlerdeki derinliğini ve gücünü gösteren pek çok eseri vardır.”

Meşhur tefsir ve nahiv âlimi.
Başlık ResmiMeşhur tefsir ve nahiv âlimi.


Es-Sarisî ise şu tespitleri yapmaktadır: “Yaratılış ve ahlak açısından güzel bir kişiydi. İnsanlarla güzel diyaloğundan dolayı onları hemen etkisi altına alırdı. Başlıca üç ameli vardı: Vaaz etmek, ders vermek ve kitap yazmak. Pek çok değerli kitabı ve ilginç tartışmaları vardır.” El-Hansarî der ki: “İmam, edip, büyük hafız, Arapça, Arap dilbilimi, hadis, şiir, ahlak, hikmet, kelam, vb. âlimidir. Kadr u kıymeti her türlü takdirin üstündedir. Avam da havas da onu takdir etmiştir. Özellikle Arap dilbilimi alanında derinleşmiştir.”

Ragıb-i İsfehanî, tevazuu ve içine kapanmayı tercih eder, şöhret ve el üstünde tutulmaktan hoşlanmazdı. “Ben, kendini övmekten ve nefsini tezkiye etmekten Allah'a sığınırım.” derdi. Kendi kendini kınar ve yererdi. Kendini öven kişinin aslında kendini yerdiğini ve kötülediğini düşünürdü. Kendi eserlerinde kendi şiirlerini örnek verenlerin yaptıklarıyla akıllarını kınadıklarını ifade ederdi. Kendisi, erdemlerinin gizli kalmasını tercih eden sufiyedendir.

Ragıb-i İsfehanî, El-Meani'l-Ekber kitabını yazıp İhticacu'l-Kıraat adını taşıyan eserini dikte ettikten sonra bir süre inzivaya çekilmiştir. Kendisinin ifadesine göre: “Bu bir kalb halveti değil, bir göz halvetidir; ihtiyari değil, ıztıraridir; hatta zor ve baskı ile gerçekleşmiş bir inzivadır.” Bu dönemde Ragıb, herhalde dönemin veziri ile bir görüşme esnasında ihtilafa düşmüş, etrafındakiler susmasını telkin etmesine rağmen, o kendisine itiraz anlamında cevap vermekten vazgeçmemiştir. Bunun sonucunda daha önce iyi olduğu anlaşılan ilişkileri bozulmuş ve sonunda göz hapsinde tutulmasına yol açmıştır. “Bu dönemde yalnızlığımı Kur'an-ı Kerim ile giderdim. Eğer o olmasaydı, ben bu durumla başa çıkamazdım.” demiştir. Haksızlık karşısında canının çok sıkıldığı ve moralinin bozulduğu, görüş ve karar vermede zorlandığı, umutlarının darmadağın olduğu bu dönemin ne kadar sürdüğü tespit edilememiştir.

Bazıları Ragıb İsfehanî'nin Mu'tezilî olduğunu iddia etmişler, fakat Fahreddin-i Razî, Esasü't-takdis adlı eserinde onun Ehl-i Sünnet itikadının imamlarından olduğunu bildirmiştir. Bunun için Mu'tezilî olduğu rivayeti yanlıştır.

Eserleri: Ragıb-i İsfehanî, birçok eserler telif etmiştir. Bazıları şunlardır:

1- Tefsirü'l-Kur'an: Tamamlayamadığı bir eserdir. Diğer adı Camiu't-Tefsir'dir. Bu tefsir çok kıymetli olup, Kadı Beydavî, tefsirini yazarken, onun bu tefsirinden istifade etmiştir. Süleymaniye Kütüphanesi, Laleli Kısmı, 171 numarada bir nüshası vardır. Bu nüsha, usul-i tefsire dair bir mukaddime, Fatiha suresi ve Bakara suresinin baş tarafını ihtiva eder. Yeni yapılan araştırmalar Ragıb'ın birden fazla tefsir çalışması olduğunu göstermiştir.

2- Müfredatü'l-elfazi'l-garibi'l-Kur'an: Bu eser, Kur'an-ı Kerim'in kelimelerinin iştikakını, lügat manalarını, kelimelerin birbirleri ile irtibatını ihtiva eder. Bu eser, Kadı Beydavî'nin ve sonraki müfessirlerin el kitabı olup, birkaç defa basılmıştır.

3- Muhadaratü'l-üdeba: Matbu olup, iki ciltlik bir eserdir. 

4- Ahlâk-ı Ragıb,

 5- Hallü müteşabihati'l-Kur'an,

 6- Tahkikü'l-beyan, 

7- Kitab fi'l-itikad: Mekke'de, 1402'de basılmıştır. 

8- Mecmaü'l-belaga: Amman'da basılmıştır. 

9- Eş-Şuara ve'l-bülega: Matbu olup, iki ciltlik bir eserdir. 

10- Dürretü't-te'vil fî müteşabihi't-tenzil: Ragıp Paşa Kütüphanesi'nde, 180 numarada nüshası vardır.

 11- Risaletün fî fevaidi'l-Kur'an, 12- Ez-Zeri'a ila mekarimi'ş-şeria: Matbu olan bu eseri, İmam-ı Gazalî'nin yanından hiç ayırmadığı rivayet edilir. 

13- Tafsılü'n-neş'eteyn ve Tahsilü's-Se'adeteyn: 33 babdan meydana gelmiştir. 1988'de Beyrut'ta basılmıştır.

VAİZ NASIL OLMALI?

 Ragıb-i İsfehanî'nin yazdığı Ez-Zeri'a ila mekarimi'ş-şeria adlı eserinde buyuruyor ki: Vaizin, önce kendisinin söylediklerine uyması, sonra vaaz ve nasihat etmesi, önce kendisinin görmesi, sonra başkalarına göstermesi, önce kendisinin doğru yol üzere bulunması, sonra başkalarına doğru yolu göstermesi lazımdır. Vaiz, içerisinde yazı bulunan bir defter gibi olmamalıdır. Çünkü defterin içindeki yazılar bir mana ifade eder, fakat defter ondan istifade edemez.

Vaiz, güneş gibi olmalıdır. Güneş, ışığından Ay'ı da faydalandırır. Ayrıca kendisinde, Ay'a verdiği faydadan daha fazla faydalar vardır. Vaiz, sözlerini işleriyle bozmamalıdır. Yani sözü ile hareketleri birbirine ters düşmemelidir. Sözleri, hâlini yalanlamamalıdır. Yoksa, Bakara suresinin 205. ayet-i kerimesinde mealen bildirilen şu kimselerden olur: “O, senin huzurundan ayrılıp gittiği zaman, yeryüzünde fesat çıkarmaya, ekini ve nesli helak etmeye koşar. Allah, fesat çıkarmaya ve fenalık yapmaya razı olmaz.”

Hazreti Ömer buyurdu ki: “İki kişi belimi büktü. Birisi cahil olan abid, diğeri şerefini ve şahsiyetini düşüren âlimdir.” Cahil olan, ibadetiyle insanları aldatır. Âlim de, kötü hareketleriyle insanları ilimden nefret ettirir, uzaklaştırır. Vaizin sözü ile hareketleri birbirine uygun olmazsa, böyle vaizden faydalanılmaz. Çünkü onun ameli gözle görülür. İnsanların çoğu sadece gördüğüne göre hüküm verirler. Basiretlerine göre hüküm veren azdır. Öyleyse vaizin, herkesin gördüğü ve göz önünde bulunan hareketlerine çok dikkat etmesi gerekir.

Vaiz ile dinleyicilerin durumu, tabip ile tedavi olan hasta gibidir. Tabip, insanlara, şunu yemeyiniz, çünkü o zehirdir der de, kendisi o şeyi yerse ve bunu yediğini insanlar görürlerse, sözünün hiç tesiri olmaz. Vaiz de, yapmadığı bir şeyi söylediği zaman, ayn duruma düşer. Bu bakımdan, “Ey tabip! Önce kendin iyi ol, sonra başkaları iyi olur.” denir. Allahü teala, Saf suresinin 2. ayet-i kerimesinde mealen; “Ey iman edenler! Niçin yapmayacağınız şeyi söylersiniz?” buyuruyor.

Ragıb-i İsfehanî'nin yazdığı Ez-Zeri'a ila mekarimi'ş-şeria'dan bazı bölümler: Nefsin ıslahı: Nefsin temizlenmesi, kuvvetli üç ıslah ile mümkün olmaktadır. Bu üç ıslahın ilki, düşüncenin ıslahı olup, bu da; itikatta hak ile batılı, konuşmada doğru ile yalanı, amelde güzel ile çirkini ayıracak hale gelinceye kadar ilim öğrenmekle hasıl olur. İkinci ıslah; şehvetlerin, arzuların ıslahı olup, gücü yettiği kadar cömertliği nefse kolaylaştırır. Üçüncüsü; hamiyeti ıslah olup, bu hamiyeti kolaylaştırmakla elde edilir. Hamiyet: Dini, milleti himaye etmekte, korumakta, şerefini savunmakta, tembellik etmeyip bütün kuvveti ile gayret etmektir. Hamiyeti kolaylaştırmakla, nefis gazaptan uzaklaşır ve şecaat sahibi olur. Böyle şecaate ulaşan nefis, korkaklıktan, kötü hırstan uzaklaşır.

Bu üç şeyin ıslahı ile, adalet ve ihsan sıfatları nefse galip gelir. Böyle güzel sıfatların bir araya toplanması, methedilen güzel ahlâktan ve ruhun temizliğindendir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: “İmanı en kâmil olanınız, ahlâkı en güzel ve ailesine yumuşak olanınızdır.” Yani ailesine yumuşak davranan, onları en güzel şekilde terbiye edip yetiştirendir. Tahrim suresinin 6. ayet-i kerimesinde mealen buyuruldu ki: “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi öyle bir ateşten koruyun ki, onun tutuşturucusu, insanlarla taşlardır...”

Denildi ki; güzel ahlâk, Kur'an-ı Kerim'in şu ayet-i kerimesinde toplanmıştır; mealen; Müminler ancak o kimselerdir ki, Allah'a ve Resulüne iman ettikten sonra şüpheye sapmayıp, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla savaşırlar. İşte onlar, (imanlarında) sadık olanların ta kendileridir.” (Hucurat suresi: 15) İman ile, ilim ve hikmet elde edilir. Bu da, düşünceyi ıslah iledir. Mücahede ile, şehveti ıslaha tâbi olan iffet ve cömertlik elde edilir. Yine bu elde edilenlerle, hamiyetin ıslahına tâbi olan, şecaat ve hilm elde edilir.

Allahü teala, A'raf suresinin 199. ayet-i kerimesinde mealen; “Sen af yolunu tut, iyiliği emret ve cahillerden yüz çevir.” buyuruyor. Peygamber Efendimiz bu ayet-i kerimenin tefsirinde; “Affetmek demek, sana zulmedeni affetmen, sana vermeyene vermen, seni ziyaret etmeyeni (seni aramayanı) aramandır.” buyurdu. Kişinin kendisine zulmedeni affetmesi, hilmin ve şecaatin en yükseğidir. Kendisine vermeyene vermek, cömertliğin en yükseğidir. Kendisine gelmeyene gitmesi, ziyaret etmesi ihsandır.

Dünyanın geçiciliği: İnsan, bu dünyada yolcudur. Nitekim Ali bin Ebu Talib da böyle buyurmuştur. Dünya, sadece geçici olarak kalınan yerdir. Devamlı oturulan bir yer değildir. Bu yolculuk, ana karnında başlar, ölünceye kadar devam eder. Ahiret ise, asıl istenilen devamlı kalınacak yerdir. İnsan, Darüsselam'a (Cennet'e) davet edildi. Allahü teala, Yunus suresinin 25. ayet-i kerimesinde mealen; “Allah, Cennet'e çağırır ve dilediği kimseyi doğru yola iletir.” buyurdu.

Talebeye lazım olan şeyler: Talebenin üç şeye riayet etmesi lazımdır. Birincisi; yerin zararlı otlardan temizlenmesi gibi, talebenin juga kendisini kötü huylardan temizlemesi lazımdır. İkincisi; ilme, vaktinin çoğunu verebilmesi için, dünyevî meşguliyetleri azaltması gerekir. Fikrin dağınıklığı; suyun dağılıp bir kısmını havanın kuruttuğu, bir kısmını da yerin emip bitirdiği su gibidir. Fakat o su toplanıp bir araya getirilirse, sulanacak araziye ulaşır ve o sudan istifade edilir. Üçüncüsü; hocaya ve ilme karşı kibirli olmamaktır. Talebe, yağan yağmuru kabul edip emen toprak gibi olmalıdır. Yoksa istifade edemez. Bu bakımdan, talebe muallime karşı boynu bükük olmalıdır.

Hocanın riayet etmesi gereken hususlar: Hocanın, talebelerini evladı gibi görmesi lazımdır. Çünkü muallim, talebe için ana ve babadan daha şereflidir. Resulullah Efendimiz bir hadis-i şerifte; “Ben sizin için babanız yerindeyim. Ben size öğretirim.” buyurdu. Faziletli hoca, bu hususta Resulullah Efendimize uyar. Çünkü hoca, insanlara hakikati bildirmede, doğru yolu göstermede Resulullah Efendimizin halifesidir. Resulullah'ın şefkat ve merhametini kendisine nümune kabul eder.

Allahü teala, Tevbe suresinin 128. ayet-i kerimesinde, Resul-i Ekrem'i mealen şöyle vasıflandırmıştır: “Ant olsun, size, içinizden bir peygamber geldi ki, zahmet çekmeniz O'nu incitir ve üzer. Size çok düşkündür, Müminlere çok merhametlidir, onlara hayır diler.” İlmi kendisine fayda vermeyen bir âlim, nesli olmayan kimse gibidir ki, onun ölmesiyle ismi ve her şeyi unutulur. Âlimin ilminden istifade edildiği zaman, kendisi vefat etmek suretiyle dünyadan ayrılsa bile, o yine dünyada mevcuttur. Hazreti Ömer buyurdu ki: “Âlimler, dünya durdukça dururlar. Onların cisimleri yok olur, fakat eserleri kalblerde mevcuttur.”

MEŞVERET ETMEK 

Ragıb-i İsfehanî'nin yazdığı Ez-Zeri'a ila mekarimi'ş-şeria adlı eserinde buyuruyor ki: Meşveret etmek, Kişinin, karşılaştığı müşkülatlarda başkasının görüşünü almaktır. Meşveret çok güzel bir haslettir. Hazreti Ali buyurdu ki: “Meşveret etmek, pişmanlığa karşı bir kale, selamet ve emniyettir.” Denilir ki: “Ahmak öyle bir kimsedir ki, ucbu (kendini beğenmesi) onu istişare etmekten meneder.”

Allahü teala, Âl-i İmran suresinin 159. ayet-i kerimesinde Nebisine, mealen; “İş hususunda onlarla müşavere et. Müşavereden sonra da bir şeyi yapmaya karar verdin mi, artık Allah'a tevekkül et. Gerçekten Allah, tevekkül edenleri sever.” buyurmuştur. Fakat istişare etmek için salih bir kimse bulmak cidden çok zordur. İstişare edilecek kimsenin, doğru, tecrübeli, dinimizi bilen, nasihat edici, kendini beğenmeyen, görüşünde dönek olmayan, yalan söylemeyen olması gerekir. Çünkü kim yalan söylerse, onun görüşü de yalan olur. İstişare edilecek kimsenin, istişare vaktinde kalbinin çeşitli düşüncelerden kurtulmuş olması gerekir.

Bir kimse, bir âlimden kendisine ilim öğretmesini isterse, o âlimin o kimseyi kötü hâllerden iyi hâllere çekmesi gerekir. Bunun için de, o âlimin bazı şeylere dikkat etmesi gerekir. Nasihat isteyen kimseye yumuşak sözlü olmalı. Onun herhangi bir hatasını düzelteceği zaman doğrudan değil de, dolaylı yollarla, fakat onun bunu anlayıp, hatasını düzeltebileceği bir şekilde söylemelidir.

Mücadele ve münazara: Münazara ve sözle mücadele adabını bilmeyen avam tabakasına, münazara için izin vermek, şeytanın zincirini çözmektir. Mücadele etmek, âlimler için de iyi görülmemiştir. Nerede kaldı ki, cahil ve ahmak kimselere izin verilsin. Allahü teala, Resulullah Efendimize Nahl suresinin 125. ayet-i kerimesinde mealen şöyle buyurdu: “Ey Resulüm! İnsanları Kur'an'la, güzel söz ve nasihatla Rabbinin yoluna (İslam'a) davet et. Onlara karşı en güzel olan bir mücadele ile mücadele yap. Şüphe yok ki, Rabbin, yolundan sapanı en iyi bilendir ve O, hidayete kavuşmuş olanları (doğru yolda olanları) da en iyi bilendir.”

Allahü teala, Kalem suresinin 4. ayet-i kerimesinde mealen Resulüne; “Sen, güzel huylu olarak yaratıldın.” buyurduğu hâlde, O'na muhalifleri ile mücadele hususunda mutlak izin vermeyip, mücadelenin en güzel şekilde olması kaydını koydu. Allahü teala, mücadele ve münazarayı zemmederek, Hac suresinin 3. ayet-i kerimesinde mealen; “İnsanlardan kimi de vardır. Allah'ın dini hakkında bir bilgisi olmadığı hâlde, mücadele eder de, her inatçı şeytana tâbi olur.” buyurdu. Cedel (mücadele ve münazara) mekruh olmakla beraber, bir takım şartları vardır. Cedelin sonu kırgınlıktır, muhabbetin azalmasıdır. Bunun ise hiç faydası yoktur. Sadece düşmanlığı arttırır ve hakikati inkâra kadar götürür. Sözle mücadele zihni açar, konuşmayı geliştirir dense bile, cedelin kazandırdığı pek bir şey yoktur.

Meşhur tefsir ve nahiv âlimi.
Başlık ResmiMeşhur tefsir ve nahiv âlimi.

Ragıb-i İsfehanî'nin Camiu't-Tefsir adlı eserinden bir sayfa. Eser Köprülü Kütüphanesi No. 100'de kayıtlıdır.


Şükür: İnsanın, kendisine nimet vereni düşünmesi ve o nimeti göstermesidir. Şükür üç kısımdır. Kalb ile olan şükür, nimetin Allahü tealadan olduğunu düşünmek, dil ile olan şükür, nimeti vereni methetmektir. Azalarla olan şükür, bunların Allahü tealanın nimeti olduğunu bilip, ne için yaratılmışlarsa o işte kullanmaktır.

İnsanın kendisinden üstün olanlara şükrü (teşekkürü), hizmet, övme ve dua ile olur. Kendisi ile aynı derecede olanlara şükrü (teşekkürü), mükâfatla olur. Kendisinden aşağı derecede olanlara şükrü (teşekkürü), karşılık vermek suretiyle olur. Kulun, Allahü tealaya şükrü; kendisinde bulunan nimetin Allahü tealadan geldiğini bilmek, azalarını O'nun razı olmadığı şeyleri yapmaktan menetmekle olur.

Genel olarak, nimet sahibine şükretmek aklen vaciptir. Dinen de böyledir. Birinci derecede şükür, Allahü tealayadır. Sonra, Allahü tealanın nimeti kulun eline geçmesine vesile kıldığı kimseyedir. Bunun için Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “İnsanlara teşekkür etmeyen, Allahü tealaya şükretmemiş olur.”

Diğer bir hadis-i şerifte; “Sana ihsanda bulunan kimseye teşekkür et. Sana teşekkür eden kimseye ihsanda bulun.” buyuruldu. Musa Aleyhisselam'ın, “Allah'ım! Bana nimetine şükretmemi emrettin. Halbuki benim sana şükrüm de, senin nimetlerinden bir nimettir.” duasından istifade ederek, bir şair şöyle demiştir: “Benim şükrüm, Allahü tealanın nimetlerinden bir nimet olunca, Allahü tealanın her nimetine şükretmem gerekir. Günler uzasa, ömür kesilmeden devam etse bile, Allahü tealanın fadlı ve ihsanı olmadan O'na karşı şükrü yerine getirmek nasıl mümkün olur?” Bunun için Allahü tealaya şükrün gayesi, O'na karşı şükür vazifesini yerine getirmekten âciz olduğunu itiraf etmektir.

Meşhur tefsir ve nahiv âlimi.
Başlık ResmiMeşhur tefsir ve nahiv âlimi.

Ragıb-i İsfehanî'nin en meşhur eseri olan ve bir nevi Kur'an-ı Kerim lugati kabul edilen ElMüfredat fî garibi'l-Kur'an adlı eserinin kapak sayfası.


Allahü teala, İbrahim suresinin 5. ayet-i kerimesinde mealen; “Andolsun, biz Musa'yı, kavmini karanlıklardan nura çıkar ve onlara Allah'ın (nimet ve belalarını ve kendilerinden önce gelen ümmetlerin başına indirdiği felaket ve nimet) günlerini hatırlat diye mucizelerimizle gönderdik. Şüphe yok ki, bu hatırlatışta, belalara çok sabreden ve nimetlere çok şükreden herkes için, çok ibretler vardır.” buyuruyor.

Bazıları bela ve musibet gibi görünse bile, Allahü tealanın bir nimetidir. Bu sebeple salihlerden birisi: “Ey vermemesi vermek, bela ve musibeti nimet olan Allah'ım!” demiştir. Allahü tealaya karşı şükür bu derece zor olduğu için, Cenab-ı Hak, Sebe suresinin 13. ayet-i kerimesinde mealen; “Kullarımdan (gereği üzere bana bol bol) şükredenler pek azdır.” buyuruyor.

Gıybet ve koğuculuk: Gıybet, belli bir Müminin veya zımmî kâfirin ayıbını onu kötülemek için arkasından söylemektir. Allahü teala, Hucurat suresinin 12. ayet-i kerimesinde mealen; “Ey iman edenler! Zannın bir çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. (Günah olan bu zan, iyi kimseye karşı beslenen kötü zandır.) Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz, ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. (Gıybet etmekte) Allah'tan korkun. Muhakkak ki Allah, tövbeleri kabul edendir, çok merhametlidir.” buyuruyor.

Peygamber Efendimiz; “Koğuculuk yapan Cennet'e giremez.” buyurdu. Kim gıybet ederse, onu da gıybet ederler. Kim başkasını ayıplarsa, onu da ayıplarlar. Başkalarının ayıplarını araştırmak, kişinin de ayıplarının araştırılmasına sebep olur. (Gıybet kanser gibidir. Cemiyeti harap eder.)

Mizah ve gülmek: Mizahın yani şakanın orta hâli iyidir. Resulullah Efendimiz; “Şüphesiz ben latife yaparım. Fakat haktan başkasını söylemem.” buyurdu. Sa'd bin As buyurdu ki: “Mizahta orta yolu tut. Çünkü mizahta aşırılık, kişinin kıymetini giderir. Onu terk etmek ve asık çehreli olmak da dostlar arasındaki yakınlığı giderir.” Fakat bunda orta yolu tutmak pek zor olduğu için, âlimlerin çoğu, azını da terk etmişlerdir. Mizah (şaka), ağırbaşlılığı ve kıymeti giderir, kardeşliği bozar.

Gülmeye gelince, insanın hususiyetlerindendir. Bunda da orta yolu takip edebilmek ve güzel olanı seçebilmek mizahta olduğu gibi zordur. Bu sebeple çok gülmekten sakınmalıdır. Çünkü çok gülmek, kalbi öldürür. Unutkanlık meydana getirir denmiştir. Gülmek, bir şeye hayret neticesinde olur. Böyle bir şey olmadan gülmek doğru değildir. İsa Aleyhisselam'ın şöyle dediği nakledilmiştir: “Allahü teala, hayret edilecek bir şey olmadan gülen kimseye buğz eder.” Peygamber Efendimiz; “Güldürmek için yalan konuşan kimseye yazıklar olsun, ona yazıklar olsun, ona yazıklar olsun.” buyurmuştur.

Nasihat etmek: Temiz bir kalb ile, başkasına, iyiliğine olan şeyi bildirmektir. Resulullah Efendimiz; “Din nasihattır. Din nasihattır. Din nasihattır.” buyurdu. Orada bulunanlar; “Kimin için ya Resulallah?” diye sorduklarında, Resul-i Ekrem; “Allahü teala için, kitabı için, Resulü için, ümera için ve bütün Müslümanlar için.” buyurdu. Böylece Resulullah Efendimiz, nasihatin herkese vacip olduğunu beyan etmiştir. Nasihat, insanların işlerinde, faydalarına olan şeyi, Allahü tealanın emir ve yasaklarını tatlı dil ile bildirmektir. Kişi, önce kendisine nasihat etmelidir. Bunu yapan kimse, başkasına nasihat eder.

Tevazu ve kibir: Tevazu; kişinin sahip olduğu mertebeden daha aşağıda olan mertebeye rıza göstermesidir. Kibir; kendisini başkasından üstün görmektir.

Gıpta ve haset: İnsanın, başkasında bulunan iyi bir şeyin benzerinin, kendisinde de bulunmasını temenni etmesi gıptadır. Eğer kişi, o şeyin benzerini veya daha fazlasını elde etmek için, bir gayret içerisine girerse, buna yarış denir. Bu iki haslet de iyidir. İyi bir durumun, sahibinin elinden gitmesini temenni etmek ise hasettir. Haset eden kimse, kendisi için istemediği hâlde, sadece hak edilmiş bir nimetin sahibinin elinden gitmesini talep eder. Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifte; “Mümin gıpta eder. Münafık haset eder.” buyurmuştur. Haset, cimriliğin son şeklidir. Çünkü haset eden kimse, kendi mülkü ile değil, Allahü tealanın mülkü ile cimrilik yapar. Bunun için denir ki: “Hasetçi, sahip olmadığı şeyle cimrilik yapar.”

Ragıb-i İsfehanî'nin başka bir eseri de Tafsilü'n-neşeteyn ve Tahsilü's-se'adeteyn'dir. Matbu bir eserdir. Bu eser, otuzüç babdan meydana gelmiştir. Bu bablarda, insanın nefsini tanımasını, var edildiği unsurları, ruhunun olgunlaşması, insanın mahiyeti, insanların farklı oluş sebepleri, dinin fazileti, ilmin ve ibadetin çeşitleri, insanın fazileti gibi konular anlatılmıştır.

Bu eserden bazı bölümler: Kulunu peygamberlik vazifesi ile gönderen, O'nun vasıtasıyla bize şükrünü öğreten Allahü tealaya hamd olsun. Peygamberi Muhammed Aleyhisselam'a ve aline salat-ü selam olsun. Bu risaleyi, kerem sahibi hocamın ruhu için yazdım. İnsan, konuşan varlıklardandır. Fakat o, devamlı nefsinin arzu ve isteklerinden konuşur. Kendisine zararı ve faydası olmayan şeyleri öğrenir. Onlar, dünya hayatının zahirini bilirler. Ama ahiret hayatından gafillerdir. Onlar, parayla satabilmek için kitap yazarlar. İman etmiş görünür, şeytana tâbi olurlar. Kendilerine zarar verecek olan şeylere kulluk yapıyorlar. Namaz kılmak için camiye üşenerek giderler ve gaflet hâlinde namazlarını kılarlar. Kendilerine verilen nasihatları kabul etmeyip, halka nasihat vermeye kalkarlar. Dua ederken Allahü tealadan başka şeylere de yalvarırlar. Mallarını Allahü tealanın yolunda zoraki harcarlar. Yalan ve iftira uydururlar. Ben bu risalede, iki cihan saadetine sebep olan insanlık şerefinin ne şekilde, nasıl kazanılacağı ve buna ulaşmak için nasıl bir yol tutmak gerektiğini yazdım.

Birinci bab: İnsanın, nefsini tanıması hakkındadır. Ahlâk ilmi ile uğraşan âlimler, “İnsana ilk lazım olan, nefsini bilmektir.” dediler. İnsan, nefsini tanımakla birçok şeylere kavuşur. Bunların ilki: İnsan, kendi nefsini tanımakla, diğer ilimlere ulaşır. İkincisi: İnsan, varlıkların özü ve hulasasıdır. Kim nefsini tanırsa, varlıkları da tanımış olur. Üçüncüsü: Kim nefsini tanırsa, âlemi tanımış olur. Dördüncüsü: İnsan, nefsini ve ruhunu bilmekle, ruhanî âlemi anlar. Cesedini bilmekle de, cesetlerin yokluğa mahkum olduklarını anlar. Beşincisi: Kim nefsini tanırsa, Peygamberimizin şu hadis-i şerifinde işaret buyurduğu düşmanını tanır: Hadis-i şerifte; “Senin en büyük düşmanın, iki kaşının arasındaki nefsindir.” buyuruldu. Diğer bir hadis-i şerifte ise; “Ya Rabbî! Bana doğru yolu göster. Beni nefsimin şerrinden koru.” buyurdu. Kim gizli düşmanı olan nefsini ve onun gizli hilelerinin nasıl olduğunu bilirse, onunla rahatlıkla savaşır ve başarılı olur.

Altıncısı: Kim nefsini tanırsa, nefsinin ayıbını görür. Bu yüzden hiç kimseyi ne arkadan çekiştirir, ne de yüzüne karşı ayıplar. Nefsin ayıbını bilmek zordur. Çünkü insan, kendisini sever. Bu sevgi, insanın nefsinin kusurlarını görmesine engel olur. Bir şeyin ayıbını ve kusurunu görmeyen ve işitmeyen kimse, ondan hoşlanır. İnsanın kendi nefsinden hoşlanmasından daha büyük bir zarar yoktur. Yedincisi: Nefsini tanıyan, Allahü tealayı tanımış olur.

Meşhur tefsir ve nahiv âlimi.
Başlık ResmiMeşhur tefsir ve nahiv âlimi.

Ragıb-i İsfehanî'nin Kitabü'l-i'tikad adlı eserinin kapak sayfası.


İkinci bab: Varlıkların cinsleri ve onlar arasında insanın yeri hakkındadır. İyi bilmelidir ki, Allahü teala vacibü'l-vücud'dur. Yani, varlığı lazım olan vücuddur. Hep vardır. Önceleri ve sonsuz sonraları hiç yok olamaz. Yalnız Allahü teala vacibü'l-vücuddur. O, her varlığın sebebidir.

Varlıklar ikiye ayrılır. Bunlar; akılla bilinen ulvî varlıklar ve beş duyu ile bilinen süflî varlıklar. Allahü teala, ulvî varlıkları, süflî varlıklardan önce yaratmıştır. Şöyle rivayet olunmuştur: Allahü teala, önce Kalem'i yarattı. Sonra Levhi'l-mahfuzu yarattı. Sonra Kalem'e “Kıyamete kadar olacak şeyleri yazmasını” emir buyurdu. Daha sonra aklı yarattı. Ona, “İzzetim ve celalime andolsun ki, bana senden daha şerefli varlık yaratmadım. Sevap senin içindir. Azap da senin içindir.” buyurdu.

Burada “Akıl” ile kastedilen, beşeriyetin aklı değil, insanların aklının ondan verildiği şerefli cevhere işaret edilmiştir. Bundan sonra Allahü teala, kendisine kulluk yapmakta büyüklük taslamayacak ruhanî varlıkları yarattı. Şunu iyi bilmelidir ki, yoktan yaratılan her şey tamdır. Onlarda bir eksiklik yoktur. Şayet onlarda bir eksiklik olsaydı, hâşâ yaratanın noksanlığına delalet ederdi.
 

Meşhur tefsir ve nahiv âlimi.
Başlık ResmiMeşhur tefsir ve nahiv âlimi.
Meşhur tefsir ve nahiv âlimi.
Başlık ResmiMeşhur tefsir ve nahiv âlimi.
Meşhur tefsir ve nahiv âlimi.
Başlık ResmiMeşhur tefsir ve nahiv âlimi.

Ragıbi İsfehanî'nin ahlak ile ilgili Ez-Zeria ila mekarimi'ş-şeria adlı eserinin kapak sayfası (sağda) ve Berlin Kütüphanesi oct. 3345 numarada kayıtlı yazma nüshasının ünvan sayfası (ortada) ve aynı yazmanın ilk sayfası (solda).

Sekizinci bab: İnsanın, hem dünyaya, hem de ahirete elverişli olarak yaratıldığı hakkındadır. Allahü tealanın yarattıkları üç çeşittir. Birincisi, dünya için yaratılmış olan canlılardır. İkincisi, yalnız ahiret için yaratılmış olan meleklerdir. Üçüncüsü, her iki cihan için yaratılmış olan insandır.

İnsan, kendinden aşağı seviyede bulunan hayvan ile, kendinden yüksek seviyede olan melek arasında, orta seviyede bulunmaktadır. İnsan bedeni, şehvette, gıdalanmada, üreyip çoğalmada ve hayvanlara mahsus diğer sıfatlarda hayvanlar gibi yaratılmıştır. Akıl, ilim, ibadet, doğruluk, ahde vefa ve benzeri şerefli huylarda melekler gibi yaratılmıştır. Şayet insan, akıldan yoksun olarak, hayvan gibi yaratılmış olsaydı, Allahü tealaya kulluk yapmaya ve Cennet'e girmeye elverişli olmazdı. Şayet insan, melek gibi yaratılmış olsaydı, yeryüzünü imara elverişli olamazdı.

Dokuzuncu bab: İnsanın, zatı itibarıyla tasviri hakkındadır. Ahlâk ilmiyle uğraşan âlimler şöyle dediler: İnsanın zatı, temeli kuvvetli, duvarları sağlam, kale görünüşlü, caddeleri düzgün, evleri mamur hâlde, suları akıtılmış, sokakları baştan başa açılmış, sanatkârları çalışmakta bulunan bir şehir gibidir. O beldenin işlerini yürüten hükümdarı ve onun veziri, hayırlı arkadaşları, sadakatli hazinedarı, tercümanı ve kâtipleri vardır. O beldede hayırlı ve şerli kimseler bulunmaktadır.

Vücut beldesinin sanatkârı, çekici ve menedici, kırıcı ve defedici, kararlaştırıcı, saldırıcı ve parçalayıcı yedi çeşit kuvvetten ibarettir. İnsan beldesinin hükümdarı, kaynağı kalbde bulunan akıldır. Veziri, düşünme kuvvetidir. Hükümdarın yeri, dimağın ortasıdır. Sadakatli elçisi, hayal gücüdür ve yeri dimağın ön tarafıdır. Hayırlı arkadaşları, beş duyusudur. Hazinedarı, hafıza kuvvetidir ve yeri dimağın arka tarafıdır. Tercümanı, konuşma kuvveti olup, aleti dildir. Kâtibin yazma kabiliyeti olup, aleti eldir.

Onuncu bab: Âlemin yaratılmasından maksadın, insanın varlığı olup, diğer varlıkların insan için yaratılmış olmasıdır. Allahü teala, bütün eşyayı insana yardım için yaratmıştır. İnsanın üstünlüğü, bedeninin kuvvetli olmasından değildir. Çünkü fil ve deve, vücut bakımından insandan daha kuvvetlidir. Bu üstünlük, uzun ömürlü olması ile de değildir. Çünkü akbaba ve yılan, insandan daha uzun ömürlüdür. İnsanın fazileti, giydiği elbiselerin güzelliği ile de değildir. Çünkü tavus kuşunun tüyleri, elbise yönünden ondan daha güzeldir.

Arabî şiir tercümesi: Şayet akıllar olmasaydı, en düşük bir arslan, Şerefte insana yaklaşmış olurdu. Şahıslar arasında farklılık olmasaydı, Mantarın boyu ağaç kadar yüksek olurdu.

İnsanoğlu, kendinde mevcut olan bir unsur ile değil, Allahü tealanın onun değerli olmasını istediği için, insan diğer varlıklardan üstündür. Allahü teala, meleklerine Âdem Aleyhisselam'a secde etmelerini emretti. Bütün melekler, Âdem Aleyhisselam'a secde etti. Yalnız İblis secde etmedi.

Onbirinci bab: İnsanoğlunun yaratılmasından maksat, Allahü tealaya ibadet etmesi, O'nun dininin yayılmasına yardım ve yeryüzünü imar etmesidir. Halkın büyük çoğunluğu, yaratıcısı olan Allahü tealaya isyan edip, O'nu hatırına getirmiyor. Allahü teala, onlardan bir kısmını dinini yaymaya sebep kılar. Fakat bunu onlar anlayamazlar. Kâinatta insanın faydalandığı her şeyi, Allahü teala yoktan yaratmıştır.

İnsan için, dünyada olan her şeyden meşru olarak faydalanmak hakkı vardır. Allahü teala, bunların kimisini giymede, kimisini gıda olarak, kimisini deva olarak, kimisini koklamak, kimisini seyretmek için yaratmıştır. Bunlardan istifade etmeyi bilmelidir. Allahü teala, varlıklarında bulunan faydaları, Peygamberleri vasıtasıyla veya veli kullarının kalbine ilham vererek insanoğluna bildirdi.
 

Meşhur tefsir ve nahiv âlimi.
Başlık ResmiMeşhur tefsir ve nahiv âlimi.

Ragıb-i İsfehanî'nin hayatı ve ilmî kişiliği hakkında yapılan El-Havalid min arai'r-Ragıb el-İsfehanî adlı tezin kapak sayfası.

Onüçüncü bab: İnsanların birbirlerinden farklı olmasının sebepleri çok olup, önemli olan dört tanesi şunlardır:

Birincisi: Mizaçların farklı olması, tıynetlerinin değişik bulunması ve yaratılışın muhtelif olmasındandır. Rivayet olmuştur ki; Allahü teala, Âdem Aleyhisselam'ı yaratmayı dilediğinde, yeryüzünün her tarafından birer avuç toprak alınmasını istedi. Âdemoğulları, tıynetlerinde bulunan toprağın miktarınca siyah, beyaz, sarı olarak vücuda geldi.

İkincisi: Ana ve babanın iyilik ve kötülük hâllerindeki farklılıktan dolayıdır. Bir insan, yaratılış itibarıyla anne ve babasına benzediği gibi, iyi ve kötü huylarının bir kısmını, irsiyet yoluyla alır.

Üçüncüsü: Çocuğun emeceği süt ve yiyeceğin tesiridir. Süt emzirenin helalden beslenmesi ve huyu, çocuğun huyuna tesir eder.

Dördüncüsü: İnsanların terbiyesinde, telkin edilen konularda ve kafasına bilgi doldurmakta, güzel ve çirkin adetler ile alaka kurmaktaki hâllerin değişik olmasındandır. Çocuğun anne ve babası üzerindeki hakkı, dinî edepleri öğretmek ve hak olan şeyleri hatırlatmak suretiyle terbiye yolu tutmalarıdır. Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifte; Çocuklarınız yedi yaşına girdiğinde, namaz kılmalarını emrediniz. On yaşına girince, namaz kılmazlarsa dövünüz.” buyurdu.

Küçük yaşta çocukları, ahlâksız ve hayâsız kimselerle oturup kalkmaktan korumak ana-babanın üzerine vaciptir. Çünkü çocuk, bal mumu gibidir. Her kalıba göre değişik bir şekle girer. Çocuklara, işlerinde ve sözlerinde, acele etmekten sakınmayı alıştırmalı, arkadaşlarına karşı böbürlenmekten engellemeli, dövme, sövme ve boş şeylerle oyalanmaktan, para hırsından vazgeçirmeli ve akrabasını ziyarete alıştırmalıdır. Dinimizin farz kıldığı emirleri, güzel bir şekilde yerine getirmelerini temin etmelidir.

Onsekizinci bab: Aklın ve dinin birbirlerine yardımı ve birinin diğerine ihtiyacı vardır. Şunu iyi bilmelidir ki; akıl, ancak İslam dini ile hidayeti bulabilir. Din-i İslam da, ancak akıl ile açıklık kazanır. Akıl, bir binanın temeli, İslam dini ise, bu binanın kendisidir. Bina olmadıkça, temelin bir faydası olmaz. Temel olmadıkça da, bina ayakta durmaz. Başka bir misal verirsek: Akıl, gözü, İslam dini ise ışığı andırır. Dıştan ışık olmadıkça, göz fayda vermez ve hiçbir şeyi görmez. Göz olmadıkça, ışığın faydası olmaz.

Otuzüçüncü bab: İnsan fazilet sahibidir. İnsanlar iki kısımdır.

Birincisi: İnsanlıktan nasibini almamış, ancak boyunun uzunluğu, vücudunun güçlülüğü gibi dış görünüşle ve hitabetindeki üstünlüğü ile yetinen kimselerdir. Bu grup insanlar, hayvanlardan daha düşük bir seviyededirler.

İkincisi: Kâmil insandır. Bu, ne için yaratılmış olduğunun manasını kavramış olan kimsedir.

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
İslam Alimleri Ansiklopedisi, Türkiye Gazetesi Yayınları