Tabiîn'in büyüklerinden ve devrin önde gelen sekiz zahidinden biri. İsmi Rebî bin Huseym bin Aiz bin Abdullah bin Mevhib bin Munkız Servî, künyesi Ebu Yezid Kûfî'dir. Arap asıllı olup Mudar'dandır. Dedeleri İlyas ve Mudar'da Hazreti Peygamber ile birleşmektedir. Doğum tarihi, kaynaklarda bildirilmemektedir. Vefat tarihinin 63 (m. 683) senesi olduğu zikredilmektedir. Mısır'da Camiu'l-Atika Mescidin'de imamlık yapardı. Kabrinin İran'ın Tus (Meşhed) Şehrinde, Tus Irmağı kenarında olduğu rivayet edilmektedir.
Çocukluğundan beri Allah'a itaat içinde yetişti. Gençliğinden itibaren Allah'tan korkarak yaşadı. Annesi geceleyin uyanır ve buluğ çağına yaklaşmış oğlunu hâlâ seccadesinde namaz kılarken ve Allah'ı zikrederken görürdü. Ona; “Yavrum daha yatmayacak mısın?” diye sorar; Oda; “Üzerine gecenin karanlığı çökmüş ve düşmanların saldırısından korkan bir kimse nasıl uyuyabilir?” derdi.
Rebî büyüdü, onunla birlikte takvası da büyüdü. Gece karanlığında insanlar uyurken Allah'a yalvarıp hüngür hüngür ağlaması annesini korkuttu ve onun hakkında çeşitli zanlara kapılmasına sebep oldu. Ona; “Yavrum başına ne geldi? Acaba bir suç mu işledin? Yoksa birisini mi öldürdün?” diye sordu. Rabî de; “Evet anneciğim! Birisini öldürdüm.” diye cevap verdi.
Annesi üzüntüyle; “Yavrum! Kim bu öldürdüğün? Halkı ailesine gönderelim, belki seni affederler. Vallahi, öldürülenin ailesi senin ne kadar ağladığını ve uykusuz kaldığını bilse, sana mutlaka merhamet ederler.” dedi. Oda; “Sakın kimseyle konuşma. Ben sadece kendimi öldürdüm. Ben kendimi günahlarla öldürdüm.” diye cevap verdi.
İran'da Meşhed şehrinin kuzeyinde Rebî bin Huseym hazretlerine izafe edilen türbe.
Rebî bin Huseym, Sahabe-i kiramın büyüklerinden Abdullah bin Mes'ud hazretlerine talebe oldu. Hocasına, çocuğun annesine sarıldığı gibi sarıldı. Hoca da talebesini, babanın biricik evladını sevdiği gibi sevdi. Rebî, İbn-i Mes'ud'un yanına izinsiz girip çıkabilirdi. O, İbn-i Mes'ud'un yanındayken, çıkıncaya kadar hiç kimsenin yanlarına girmesine müsaade edilmezdi. İbn-i Mes'ud, Rebî'nin içinin temizliğini, kalbinin samimiyetini ve ibadetinin güzelliğini görünce; “Ey Rebî! Resulullah seni görseydi, severdi.” buyurdu. Hakikaten Rebî bin Huseym'in takvada ve ibadette ulaştığı mertebeye zamanında pek az kişi erişebilmişti.
Hadis ilminde yüksek bir âlimdir. Mürsel olarak Resulullah'dan hadis rivayet etmiştir. Eshab-ı Kiram'ın birçoğu ile görüşmüş, onlardan ilim alıp hadis-i şerif rivayetinde bulunmuştur. Abdullah bin Mes'ud'dan başka Ebu Eyyub el-Ensarî, Amr bin Meymun el-Evdî, Abdurrahman bin Ebu Leyla ve birçok Eshab-ı Kiram'dan rivayeti vardır. Rivayet ettiği hadis-i şerifler, Buharî, Müslim, Ebu Davud, Tirmizî, Nesaî, İbni Mace'de bulunmaktadır. Kendisinden de oğlu Abdullah, Münzir es-Sevrî, eş-Şa'bî, Hilal bin Yesaf, İbrahim Nehaî ve daha pek çok âlim hadis-i şerif rivayetinde bulunmuştur.
Onun hadis ilmindeki üstünlüğünü ve sika (güvenilir, sağlam) bir ravi olduğunu birçok âlim haber vermiştir. Bunlardan Amr bin Mürre diyor ki: “Onun rivayet ettiği hadis-i şerif sahihtir, doğrudur.” Ebu Vail'e denildi ki: “Rebî ile aranızda ne fark vardır?” Oda; “Ben, ondan yaş bakımından büyüğüm. Oda, benden akıl ve ilim bakımından büyüktür.” dedi. İshak bin Mansur; “Onun bir benzerini bilmiyorum.” dedi. İbn-i Hibban; Es-Sikat'ında; “Onun züht ve ibadetindeki haberler pek meşhurdur.” demektedir. İmamı Ahmed, şöyle bildirdi: “Abdullah bin Mes'ud, Rebî için diyor ki; Allah'a yemin ederim ki, şayet seni (Rebi'yi) Resulullah Efendimiz görseydi, elbette çok severdi.” Şa'bî; “Rebi, İbn-i Mes'ud'dan ilim alıp hadis rivayet edenlerin vera'sı en çok olandır.” diyor.
Züht ve verasını öven haberler çoktur. Senelerce yatsının abdesti ile sabah namazı kılmıştır. Yatsı namazından sonra konuşmazdı. Yirmi sene dünya kelamı konuşmamıştır. Yanında kağıt kalem bulundurup, gündüzleri konuştuklarını yazar, akşam olunca muhasebesini yapardı. İçerisinde dünya kelamı olup olmadığını araştırırdı. Rebî bin Huseym, kimseye beddua etmezdi. O, her şeyi Rabb'inden bilir, O'ndan gelen her şeye sabreder, tevekkülünü bozmazdı. Bir gün namaz kılarken, yirmi bin dirhem değerindeki atı çalındı. Hiç üzülmedi. Dostları hırsıza beddua etmeye başlayınca, Rebî onlara dedi ki: “Hayır, beddua etmeyin. Ben atımı ona hediye ettim. Sadakam olsun.”
Rebî bin Huseym gözünü haramlardan o derece korur ve etrafına bakınmazdı ki, bazıları onu kör zannetmişlerdir. Yirmi sene Abdullah bin Mes'ud ile beraber bulundu. Hatta İbn-i Mes'ud'un cariyesi onu görünce “A'ma dostun geliyor” derdi. İbn-i Mes'ud da onun bu sözüne gülerdi. Çünkü onu içeri almak için kapıyı açtığı zaman gözlerini kapamış ve başını yere eğmiş görürdü. İbn-i Mes'ud ona bakınca: Hac suresinin; “Tevazu ile yalvaranları müjdele!” mealindeki 34. ayetini okuyup “Vallahi Peygamber Efendimiz seni görseydi sevinirdi.” buyurdu.
Bir gün İbn-i Mes'ud ile demirciler çarşısına gitti. Orada körüklerin üfürülüp ateşlerin alevlendiğini görünce, Cehennem ateşini hatırlayarak düşüp bayıldı. İbn-i Mes'ud, namaz vaktine kadar başı ucunda beklediyse de, ayılmadığını görünce, onu arkasına alarak evine getirdi ve tam 24 saat baygın kaldı. Bu sebepten beş vakit namazını kılamadı. Başından ayrılmayan İbn-i Mes'ud, “İşte Allah'tan böyle korkulur.” demiştir. Kimseyle münakaşa etmez, kimseye kötü söylemezdi. Bir gün kendisine biri kötü sözler söyleyince Ona; “Söylediklerini Allahü teala duyuyor. Şayet ben, Cennet ile aramdaki güçlükleri aşıp Cennet'e girersem, senin sözlerinin bana zararı yoktur. Sırat köprüsünden geçemezsem, anlarım ki; söylediklerinden de kötü bir insanım.” buyurdu.
Rebî bin Huseym'e; “Nasıl sabahladın?” diye sorulduğunda; “Zayıf ve günahkar olduğumuz halde sabahladık. Rızkımızı yiyor ve ecelimizi bekliyoruz.” derdi. Rebî bin Huseym Allahü teala'nın verdiği ni'metlerin şükrünü ifa edebilmek ve ömür sermayesini kullanarak ahiret için dünyadan azık toplamak lazım olduğunu bilir ve bu yollardan, Rabbini tanıyıp ona kavuşmaya çalışırdı. Hatta evinde bir mezar kazdı. O mezarda yatar uyurdu ve mealen; “Ey Rabbim! beni dünyaya gönder de, iyi amelde bulunayım.” ayetini (Mü'minun suresi: 99) okur, sonra kalkar ve kendi kendine; “Ey Rebî! İstediğin reddedilip geri dönemiyeceğin gün gelmeden, fırsatı ganimet bilerek Rabbine ibadet eyle.” derdi.
Abdurrahman bin Adn onun hakkında şöyle anlatır: Rebî'nin yanında bir gece kaldım. Benim uyuduğuma kesin kanaat getirince namaz kılmaya kalktı ve Casiye suresinin şu mealdeki 21. ayet-i kerimesini okudu: “Yoksa, kötülük işleyen kimseler, ölümlerinde ve diriliklerinde kendilerini, inanıp yararlı iş işleyen kimselerle bir mi tutacağımızı sandılar? Ne kötü hüküm veriyorlar!” Gecesini o ayet-i kerimeyi okumak ve namaz kılmakla geçirdi. Gözlerinden de yaşlar akıtıyordu.
Arkadaşlarından bazıları şöyle anlatır: Bir gün, Abdullah bin Mes'ud hazretleriyle birlikte dışarı çıktık. Yanımızda Rebî bin Huseym de vardı. Nehir kenarına geldik. Orada ateşi tutuşmuş büyük bir tuğla ocağına rastladık. Oradan kıvılcımlar uçuşuyor; dilim dilim alevler yükseliyordu. Alevlerin uğultusu duyuluyordu. Ocağa pişmesi için çamurdan tuğlalar konuluyordu. Rebî ateşi görünce olduğu yerde kaldı. Kendisini şiddetli bir titreme aldı. Ve mealen şu ayet-i kerimeyi (Furkan suresi: 12-14) okudu: “Bu ateş, onlara uzak bir yerden gözükünce, onun kaynamasını ve uğultusunu işitirler. Elleri boyunlarına bağlanarak, dar bir yerden atıldıkları zaman, orada, yok olup gitmeyi isterler! Bir kere yok olmayı değil, birçok kere yok olmayı isteyin, denir.” Huseym daha sonra bayılıp yere düştü. Ayılıncaya kadar başında bekledik ve sonra evine, getirdik.
Tabiîn'in ilklerinden Hilal bin Yesaf el-Eşcaî, misafiri olan Tabiîn'in gençlerinden Münzir bin Ya'la es-Sevrî'ye; “Seni Kufe'ye Rebî bin Huseym'in huzuruna götüreyim. Ta ki imanımız tazelensin.” dedi. Rebî felce mübtela olduğu için evinden dışarı çıkamıyor ve kimseyle görüşmüyordu. Giderlerken Münzir, Hilal'e; “Bilirsin ki yaşlı zatların bazı nazik halleri vardır. Ne dersin, istediğimiz şeyi sormak için kendileriyle hemen konuşmaya başlayalım mı, yoksa susup onun konuştuklarını mı dinleyelim?” diye sordu. Hilal ona şöyle cevap verdi: “Rebî bin Huseym ile bir yıl otursan, sen konuşmadıkça o ağzını açmaz. Sen kendisine sormadıkça, o söze başlamaz. Onun sözü zikir, sükutu fikirdir.” Böylece Rebî bin Huseym'in huzuruna vardılar. Selam verdikten sonra; “Şeyh hazretleri nasıl oldu?” diye sordular. Rebî; “Kendi rızkını yiyen günahkar bir zayıf oldu. O ecelini beklemektedir.” diye cevap verdi. Hilal ona; “Kufe'ye mahir bir doktor gelmiş, senin için çağırmama izin verir misin?” dedi. Rebî, şöyle cevap verdi: “Hilal! Ben ilacın gerçek olduğunu biliyorum. Fakat ben Ad, Semud, Ashab-ı Res ve bunların arasında gelip geçen asırları düşündüm. Onların dünyaya ve dünya malına karşı düşkünlüklerini düşündüm. Onların güç ve kuvvetleri bizden fazlaydı. Onların da doktorları vardı. Onların da hastaları vardı. Ne tedavi edenleri kaldı, ne de tedavi edilenleri! Bu bir hastalık olsaydı, biz onu tedavi ettirirdik.” dedi.
Münzir müsaade isteyip; “Öyleyse hastalık nedir, Efendi hazretleri?” diye sordu. Rebî cevap verdi: “Hastalık günahlardır.” Münzir; “Ya ilacı nedir?” dedi. “İlacı istiğfardır.” diye cevap verdi. Münzir; “Şifa nasıl olur?” dedi. “Tövbe edip sonra tekrar günah işlememekle.” diye cevap verdi. Sonra gözlerini misafirlere dikip; “Sırlara dikkat edin. İnsanlara gizli kalan sırlara dikkat edin. Onlar Allahü tealaya gizli değildir. Onların ilaçlarını arayın!” dedi. Münzir; “Onların ilaçları nelerdir?” diye sordu. Şeyh şu cevabı verdi: “Tövbe-i nasuhtur.”. Daha sonra gözyaşları sakalını ıslatıncaya kadar ağladı. Münzir ona; “Sen de mi ağlıyorsun?” dedi. “Niçin ağlamayayım? Yanlarında bizim hırsız gibi kaldığımız bir topluluğa (yani Sahabe-i Kiram'a) eriştim ben.” dedi.
Bu sırada içeriye Rebî'nin oğlu girdi ve selam verdi: “Babacığım! Annem sana güzel bir tatlı yaptı. Ondan, önce senin yemen lazım. Onu sana getireyim mi?” dedi. Şeyh; “Getir.” dedi. Çocuk onu getirmek için odadan çıkınca kapıyı bir dilenci çaldı. Şeyh; “Onu içeri alın.” buyurdu. Elbiseleri yırtık, orta yaşta, salyası çenesine akmış, meczup tipli bir adam evin avlusuna girdi. O sırada şeyhin oğlu tatlı tepsisiyle indi. Babası ona tepsiyi dilencinin önüne koymasını işaret etti. Çocuk tepsiyi dilencinin önüne koydu. Adam tepsinin yanına geldi. Büyük büyük lokmalarla tepsidekini yutmaya başladı. Bir taraftan da salyası üstüne akıyordu. Adam devamlı yiyordu. Nihayet tepsinin içindekinin tamamını bitirmişti.
Oğlu babasına; “Allah sana merhamet etsin babacığım. Annem emek çekti, bu tatlıyı senin için yaptı. Biz ondan senin de yemeni istiyorduk. Sen onu ne yediğini bilmeyen bu adama yedirdin.” dedi. Babası da; “Yavrum! Eğer o bilmiyorsa Allahü teala biliyor ya.” dedi ve arkasından Ali İmran suresinin şu mealdeki 92. ayet-i kerimesini okudu: “Sevdiğiniz şeylerden (Allah yolunda) harcamadıkça, gerçek iyiliğe elbette erişemezsiniz.” Tam o sırada akrabalarından birisi yanına geldi ve şöyle dedi: “Ey Ebu Yezid! Hüseyin bin Fatıma öldürülmüş.”. Şeyh; “İnnalillahi ve inna ileyhi raciun (Şüphesiz biz Allah'a aidiz ve ona döneceğiz).” deyip şu mealdeki ayet-i kerimeyi okudu: “De ki: Ey gökleri ve yeri örneksiz, misalsiz yaratan, ortada olanı ve olmayanı bilen Allah'ım! Farklı görüş ve iddialarda bulundukları hususlar hakkında kulların arasında sen hüküm vereceksin.” (Zümer suresi: 46) Fakat onun sözü adamı rahatlatmadı ve ona; “Onun öldürülmesi hakkında ne diyorsun?” dedi. Bu defa da şöyle cevap verdi: “Onlar Allah'a dönecek ve hesaplarını da Allah görecektir.”.
Hilal öğle namazı vaktinin yaklaştığını görünce şeyhe; “Bana tavsiyede bulunun.” dedi. Oda şöyle konuştu: “Ey Hilal! İnsanların seni çok övmeleri seni aldatmasın. Çünkü insanlar ancak senin dışını bilirler. Bil ki sen ameline döneceksin. Allah'ın rızası gözetilmeyen her amel yok olacaktır.” Münzir; “Bana da tavsiyede bulunun.” dedi. Şeyh, ona da şu konuşmayı yaptı: “Ey Münzir! Bildiğin şeylerde Allah'tan kork! Bilmediğini de bilene havale et! Biriniz; “Allah'ım! Sana tövbe edeceğim.” demesin. Sonra tövbe etmezse, bu bir yalan olur. Fakat şöyle desin: “Allah'ım! Benim tövbemi kabul et.” Bu ise bir dua olur. Bil ki ey Münzir! La ilahe illallah. Elhamdulillah. Allahuekber. Sübhanellah. Hayrı istemek, şerden sakınmak, iyiliği emretmek, kötülükten nehyetme sözlerinden ve Kur'an-ı Kerim okumaktan başka hiçbir sözde hayır yoktur.” Münzir ona; “Senin yanında oturduk ve şiirden misal getirdiğini görmedik. Ama bazı arkadaşlarının şiirden misal getirdiklerini gördük.” dedi. Şeyh şöyle cevap verdi: “Burada (dünyada) söylediğin hiçbir şey yoktur ki orada (ahirette) kitabında yazılmış ve okunmuş olmasın. Ben, kıyamet gününde bana okunacak bir şiir beytini kitabımda (amel defterinde) bulmak istemiyorum.” Daha sonra oradakilere dönüp şunları söyledi: “Ölümü çok anınız. Çünkü o sizin beklemekte olduğunuz, ortada görünmeyen bir şeydir. Ortada olmayan şey uzun süre ortadan kaybolursa, artık onun dönmesi yaklaşmış demektir ve bunun üzerine sahipleri onu beklemeye başlarlar.” Arkasından gözünden yaşlar akarak şunları söyledi: Yarın; “Yer sarsılıp üzerindeki her şey yıkıldığı zaman. Melekler sıra sıra dizilip, Rabbinin emri geldiği zaman ve o gün cehennem ortaya konduğu zaman” (Fecr suresi 21-23) ne yaparız?”
Rebî sözünü bitirir bitirmez öğle namazı için ezan okundu. Oğluna yönelip; “Haydi Allah'a davet edene cevap verelim.” dedi. Oğlu bize; “Mescide götürmede bana yardım ediniz. Allah size karşılığını versin.” dedi. Kolların girip mescide götürürken, Münzir; “Ey Ebu Yezid! Allahü teala sana ruhsat verdi. Namazı evinde kılsaydın ya!” dedi: Oda; “Dediğin doğru ama, ben müezzinin hayye ale'l-felah (haydi kurtuluşa) dediğini duydum. “Sizden kim, müezzinin felaha davet ettiğini duyarsa emekleyerek de olsa ona icabet etsin.” hadis-i şeriftir.” buyurdu.
Rebî bin Huseym, bütün hayatını ölümü bekleyerek ve onunla karşılaşmaya hazırlanarak geçirmişti. Ölüm döşeğindeyken kızı ağlamaya başladı. Ona; “Kızım! Niçin ağlıyorsun? Babana iyilik, hayır geldi.” deyip ruhunu yaratıcısına teslim etti.
Hikmetli sözleri çoktur. Kalblere tesir eden sözlerinden bazıları şunlardır:
“Bir âlim, nasıl olur da ilmine riya karıştırabilir? Çünkü o bilir ki, Allah'ın rızası olmaksızın elde edilen ilim, başından bozuktur. O halde bozuk, batıl olan bir şeyle insanlara nasıl gösterişte bulunabilir?”
Bir bayram günü kurbanını kestiği zaman; “Ey Allahım, senin rızanı kazanmanın, kendi nefsimi kurban etmekte olduğunu bilsem, izzet ve celalin hakkı için söylüyorum ki, onu kurban ederdim!” buyurdu.
“Ömür kısadır. Bunun için hayır söyle, hayır işle, salih amele devam et. Kalbini katılaştırma. Hakkı duymayanlardan veya duyup inkar edenlerden olma. Hayırlı bir iş yaptıktan sonra hayırlı bir başka şey daha yapmaya çalış; gün gelir daha çok hayır yapsaydım diye üzülürsün. Kötü bir şey yaptıysan hemen ardından hayırlı bir iş yap, çünkü güzel davranışlar kötülükleri siller. İlim konusunda işi ehline havale et. Ölümü sıkça hatırla. Günahlar bir hastalıktır. İlacı ise tövbe-i nasuhtur.”
YAŞADIĞIN GİBİ ÖLÜRSÜN!
Rebî bin Huseym Hazretleri buyuruyor ki: “İnsan ölüm zamanından önce nasıl yaşarsa, ruhunu o hal üzere teslim eder. Ben mala, paraya karşı çok ihtiraslı ve insanları çok çekiştiren bir adamı hastalandığında ziyaret etmiştim. Son anlarını yaşıyordu. Yanında otururken, onun duyup okuması için “La ilahe illallah” kelime-i tevhîdini okuyordum. O ise, her defasında para saymakla meşgul oluyordu.”
Bazan kendi kendine şöyle derdi: “Ey Rebî! Dağlar ve yeryüzü müthiş bir sarsıntı ile sarsılıp parça parça dağılarak kıyamet koptuğu zaman, senin halin nice olur?”
“Dünyada bir kimsenin hüznü, Müslümanın hüznünden daha fazla olamaz. Çünkü Mümin, hayatta lazım olacak nafakasını kazanmak hususunda, dünya ehlinin çektiği hüzün ve meşakkatlere katlanmaktadır. Bir de onun, dünya ehlinden fazla olarak ahiretini kazanmak hüzün ve kederi vardır.”
Bir arkadaşına yazdığı bir mektubunda şöyle diyordu: “Ey kardeşim! Kendine nasîhat eden yine kendin ol. Bir noksanın olduğu zaman, kardeşlerinin seni uyarmalarını bekleme! Bu güzel haslet, artık kendisine veda edilen bir şey oldu. Vesselam.”
“Bir kimsenin, dîninde sağlam bir bilgisi olmadan, Müslümanlardan uzakta kalması hiç doğru değildir. Dinî bilgileri öğren sonra uzlet et!”
“İnsanın beklediklerinde, ölümden daha hayırlısı yoktur.”
“Bir mezarlığa uğrayıp da, oradakilere dua etmeyen ve kendini düşünmeyen kimse, hem kendine ve hem de kabirdekilere ihanet etmiş sayılır.”
“Bütün namazlarımda okuduğumdan başka bir şey düşünmem!”
“Kişi, Estağfirullah ve etubü ileyh (Allah'tan magfiret diler ve O'na tövbe ederim) demesin! Çünkü sonra böyle yapmazsa yalancı olur. Ancak “Allahümmağfir lî ve tüb aleyye” (Allahım beni magfiret et ve günahlarımı bağışla!) desin!”
“İnsanlar iki sınıftır: Bir kısmı Mümindir. Ona eziyet etme! Bir kısmı da cahildir. Onu hiç karşına alma!”