SADREDDİN BİN BEHAEDDİN ZEKERİYYA

Arif Hindistan evliyasının büyüklerinden.
A- A+

Hindistan evliyasının büyüklerinden. İsmi Arif'tir. Zamanın büyük âlimlerinden olan babası Behaeddin Zekeriyya'dan ilim ve feyiz aldı. Zamanın diğer âlimleriyle de görüştü. Feridüddin Şeker Genc ve Kutbüddin Bahtiyar Kakî gibi büyüklerin zamanına yetişmekle şereflendi. Yüksek mertebelere, üstün derecelere yükseldi. Şihabeddin Sühreverdî hazretlerinin talebesi olan babasından aldığı feyizlerle, karanlıkta kalmış insanları aydınlattı. 

Doğru yoldan sapanları doğru yola götürmek, doğru yoldakileri üstün derecelere yükseltmek için gayret etti. Babasından sonra yetiştirme ve terbiye makamı kendisine verildi. Birçok âlim ve evliya onun ilim ve feyzinden istifade etti. 684 (m. 1286)'da Mültan'da vefat etti. Oğlu Rükneddin Ebü'l-Feth, yolunu devam ettirdi. Talebelerinden Seyyid Mir Hüseynî, Sadreddin hazretlerini, yüksek babasını ve Şihabeddin-i Sühreverdî hazretlerini Kenzü'r-Rumuz adını verdiği eserinde çok güzel metheyledi. 

Talebelerinden Hace Ziyaeddin, onun güzel sözlerini Künuzü'l-fevaid adlı eserinde topladı. Orada Şeyh Sadreddin'in talebelerinden birine şöyle vasiyet ettiği yazılıdır: “Peygamber Efendimizin bildirdiği hadis-i kutside buyuruldu ki: Lâ ilâhe illallah kalemdir. Bunu okuyan, kaleme girmiş olur. Kaleme giren de azabımdan kurtulur.” Kaleye girmek üç türlüdür: Zahir, batın ve hakikat ile girmek. Zahir kalesine giren, havf ve reca ile Allahü tealanın gazabından korkup rahmetini umarak Allah'tan başkasını yok etmelidir. Zira bütün âlem düşman veya dost olsa Allahü tealanın hükmü, iradesi olmadan hiçbir kimse, hiçbir fayda ve zarar, iyilik ve kötülük yapamaz. Nitekim Allahü teala, En'am suresi 17. ayet-i kerimesinde mealen; “Eğer Allah sana bir bela, dert dokundurursa onu O'ndan başka açacak (giderecek) kimse yoktur. Sana bir hayır dokundurursa (verirse), onu devam ettirmeye ve her şeye O kâdirdir.” buyurdu. Batınî kale ise şudur: Ölümden önce bu fani sarayda (dünyada) olan her şey, devamlı ve baki değildir ve yokluk kalemi onun üzerinden geçmiştir. Nitekim Hak teala, er-Rahman suresi 26. ayet-i kerimesinde mealen; “Yeryüzünde olan her şey fanidir.” buyurdu. O hâlde dünyada olan şeylerin varlığına ve yokluğuna bakmamalı, batınına, özüne bakmalıdır. Hakikat kalesi şudur ki: Cennet isteği, Cehennem korkusu kalbe gelmemeli, Haktan başkasına kalbde yer vermemelidir. Nitekim Kamer suresi 54 ve 55. ayet-i kerimelerde mealen; “Şüphesiz takva sahipleri Cennetlerde aydınlıklar içindedirler. Rıza gösterilen bir yerde... Kudretine nihayet olmayan bir Melik'in (her şeye hâkim bulunan Allahü tealanın) huzurundadırlar.” buyuruldu. Oraya kavuşunca, Cennet kendiliğinden kazanılmış olur. Cehennem ondan kaçar. Talebelerinden birine şöyle nasihat buyurdu: “Resul-i Ekrem'e tâbi olmada ilk adım, O'nun bildirdiklerine tam inanmak ve bunda sabit olmaktır. Bu da ancak kulun kalbiyle şeksiz, şüphesiz itikat etmesi; dili ile de isteyerek ve rağbetle ikrar etmesiyle mümkündür.”

Sadreddin bin Behaeddin Zekeriyya'nın Multan'da babası ile birlikteki kabri. 

Bu tasdik ve ikrarda muhabbet ve ayrıca, Allahü tealanın zatının bir olduğunda, sıfatlarının da hiç kimsede bulunmadığında, bütün sıfatlarının kâmil ve kadim olduğunda, isimlerinin, sıfatlarının ve fiillerinin idrak, vehim ve fehimden münezzeh, sonradan olmaktan a'raz ve cisim olmaktan, uzak olduğunda, bütün âlemlerin, varlıkların O'nun yaratığı olduğunda, zatı ve sıfatları için; nasıldır, nicedir soruları sorulamayacağında, hiçbir bakımdan hiçbir şeye benzemediğinde, hiçbir şeyin hiçbir bakımdan O'na benzemeyeceğinde, Peygamberlerin (salavatullahi aleyhim) O'nun elçileri olduğunda, Muhammed Resulullah'ın bütün Peygamberlerden üstün olduğunda, O'nun söylediklerinin doğru olup onlarda şüphe edilmeyeceğinde, akıl nasıl olduğunu anlasın anlamasın teslim olmak gerektiğinde, doğru itikadın bu teslimiyete bağlı bulunduğunda kesin bilgisi olmalıdır. Kalbde iman bulunduğunun alameti; iyilik yapınca sevinmek, kötülüklerden de nefret etmektir. İmanda istikametin alameti; ilim ve iman olarak değil zevk ve hâl olarak, Allahü teala ve Resulü o kimse için herkes ve her şeyden daha sevgili olduğuna yakîn hasıl etmektir.

Yine talebelerinden birine yazdıkları nasihatlarında; “Zikirsiz hiçbir nefes alıp vermemelidir. Büyüklerimiz buyurdu ki: Bir nefesten bir nefese zikirsiz geçerse o insanın vakti zayi olur. Vesveseden ve malayaniden zikre kaçınız. Hep zikrederseniz; vesvese ve malayani, zikrin nuruyla yanar, zikrin nuru kalbe işler ve kalbde zikrin hakikati hasıl olur. Kalb yakîn nurları ile nurlanır, aydınlanır. Taliplerin maksudu, salihlerin maksadı budur.” Mısra: “Bu büyük devleti, bu gün kime verirler.” Yine vasiyetinde buyuruyor: Allahü teala, Ahzab suresi 41. ayet-i kerimede mealen; “Ey iman edenler, Allah'ı çok zikredin.” buyuruyor. Allahü teala bir kuluna iyilik murad edip onu iyi kullardan yazınca onu, kalbiyle birlikte dil ile de zikretmeye muvaffak eder. Onu, dil zikrinden kalb zikrine yükseltir. Hatta dili sussa kalbi susmaz, zikre devam eder. Kul, gizli nifaktan kaçınmadıkça buna kavuşamaz. Resul-i Ekrem'in; “Ümmetimdeki münafıkların çoğu, Kur'an-ı Kerim okuyanlardan olacaktır.” hadis-i şerifi buna işarettir. Bununla, Allahü tealadan başkasıyla olmanın, kalbin O'ndan başkasına tutulmasının nifak olduğunu ifade buyurmuşlardır. Kul, zahirini büyültücü ve methedici şeylerden sıyırır, batınını da kötü düşünce ve huylardan temizleyip ayırırsa zikir nurunun kalbinde parlaması pek yakın olur. Ondan şeytanî vesveseler, nefsani şeyler, kuruntular kesilir, kalbinde zikir nuru meydana gelir. Hatta öyle olur ki zikri, zikrolunanın müşahedesi ile olur. Bu büyük bir derece, yüksek bir ihsan olup buna ulaşabilenler, el ve gönül sahiplerinden yüksek himmetli olanlardır. Tevfik ve yardım Allah'tandır.

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
Rehber İnsanlar Sayfası