ŞAFİOĞLU MEHMED EFENDİ, Kozbaş Hoca

Şafioğlu Mehmed Efendi Son devrin İslam âlimlerindendir
A- A+

Son devrin İslam âlimlerindendir. Ege Bölgesinde Savaştepe-İvrindi-Soma-Bergama havalisinde tanınır. 1295 (m. 1878) senesinde Balıkesir'e bağlı Savaştepe'nin Minnetler köyünde dünyaya gelmiştir. Kayı boyuna mensup olup Karakeçili aşiretindendir. Dedesi Musa Efendi, Kütahya civarından gelerek bu köyün bulunduğu yere yakın Kocaalan mevkiine yerleşmiştir. Babası Hacı Mehmed Efendi, annesi Elif Hanımdır. Altı erkek, üç kız kardeşi vardı.

Babası hacca giderken beş yaşındaki Mehmed'i yakındaki Çukuroba Köyünün imamına teslim edip, dönünceye kadar Kur'an-ı Kerimi hatmetmesini istemişti. Böylece Mehmed Efendi daha beş yaşında iken Kur'an-ı Kerim'i hatmetti. Babası onun için hediye olarak Mekke-i Mükerreme'den bir mushaf almış; ancak kendisi o mübarek topraklarda vefat ettiğinden bu mushafı hacı arkadaşları getirip Mehmed Efendi'ye vermişlerdi.

Beş-altı yaşlarında yetim kalan Mehmed, birkaç seneyi annesinin yanında geçirdikten sonra, medreseye gitmeye karar verir. Annesi, yokluklar içerisinde olduğu halde, evladının ilim tahsiline gitmesine izin vermiştir. Mehmed Efendi Balıkesir'de Karaca Hacı Halil Medresesinde ve Kırkağaç'taki medresede ilim öğrenmeye başlamıştır. Yirmi beş sene devam eden tahsil hayatı birçok zorluklar ve sıkıntılar içinde geçmiştir.

Medresenin bulunduğu Kırkağaç, köyüne 60 65 km uzaklıktaydı. Köylülerin kendisine verdiği tarhana, bulgur gibi erzakı sırtına yüklenir; yaya olarak bir-iki gün yürüyerek Kırkağaç'a varırdı. Oğlu Mustafa Yahya Efendinin naklettiğine göre kendisi açlık içinde geçirdiği zor günleri şöyle anlatmıştır: “Bir ara medrese tatile girmiş; talebeler gitmişti. Ben Mutavvel kitabını da hocamdan okumak için kalmıştım. Birkaç gün geçti; çok acıktım. Bir taş oyuğunda talebelerin yemeyip bıraktıkları biraz kuru ekmek kırıntısı gördüm ve onları yedim. Bununla açlığıma üç gün dayandım. Fakat sonra yine o kadar acıktım ki, gözlerim karardı. Kalktım. Düşmemek için medresenin kapısına dayandım. Dışarıda yol üzerinde yumurta büyüklüğünde bir ak erik gördüm. Onu alıp yiyerek üç gün daha idare ettim. Tekrar açlık dayanılmaz hâle geldiğinde birisi gelip dilekçe yazıp yazamayacağımı sordu. Ona bir dilekçe yazdım. Bana 20 para verdi. Giderken de 20 para düşürmüş. Bu parayla da 2-3 gün idare ederek kitabı tamamladım.”

Böylece, zor bir ilim tahsilinin yanında çetin bir nefis terbiyesi imtihanından da geçmişti. Bütün âlet ilimleri ile tefsir, hadis, usul-i hadis, fıkıh, usul-i fıkıh vb yüksek din ilimlerini ve o zaman medreselerde okutulan diğer ilimleri okumuş; ayrıca tasavvufla ilgili olarak hocalarının terbiyesinden geçerek icazetle mezun olmuştur. İcazetnamesi maalesef kaybolmuştur. Kırkağaç'daki mezun olduğu medresede hocası Ayanzade Hacı Hasan Zühdi Efendi'dir. O dönemde Kırkağaç'da bulunan meşhur Ayanzade Hocanın ismi kaynaklarda Siraceddin Süleyman bin Hüseyin bin Süleyman Zühdi olarak geçmektedir.

Bu zat, Balıkesir'de dönemin büyük âlimlerinden, Muhammed Cemaleddin Efendi'nin teklifi üzerine Abdülhamid Han tarafından kendisine İzmir payesi verilen Seyyid Osman Nuri bin Muhammed Emin Ağazade ile Ahmed Vehbi bin Hafız Mustafa Kondenazzade gibi âlimlere icazet vermiştir. Bu icazetnamelerden anlaşıldığına göre silsilesi, Hafızu'l-kütüp Mustafa Efendi Balıkesrî, İstanbul Bayezid Camii müderrislerinden Kasidecizade Süleyman Efendi, Balıkesir müftüsü Ramazanzade Ali Şuurî, Şeyh İbrahim Edhem bin Abdülaziz Halidî Nakşıbendî, Süleyman Vehbi Kırkağaci, İsmail Aydıncıkî gibi hocaları vasıtası ile Seyyid Muhammet Hadimî hazretlerine ulaşmaktadır.

Hocası, diğer bir talebesi olan Osman Nuri Efendi'ye verdiği icazetnamede şöyle buyurmaktadır: “İsnad (din ilimlerinin naklen bildirilmesi) bu ümmete mahsustur. İsnad dindendir. Eğer isnad olmasaydı isteyen istediği gibi dinî konularda konuşurdu… Sabahaddin Seyyid Osman Nuri bu zayıf kulun meclisinde hazır bulundu. İlim tahsilinde çok gayret gösterdi ve bol miktarda nasibini aldı. Beni bu işin ehli zannederek benden icazet istedi. Ben, kendimin bu mesleğin ehli olanlardan olmadığımı bildiğim hâlde onun duasını almak ve hüsnü zannını boşa çıkarmamak için kendisine usul ve füru, aklî ve naklî ilimlerde icazet verdim. Çünkü Resul-i Ekrem Efendimiz buyurmuşlar ki: “Kim bir kavmin amelinden razı olursa, o işi yapanlara ortak olur.” Ve yine buyurmuşlar ki: “Kim bir kavme benzerse o da onlardan olur.” İmam-ı Sühreverdî hazretleri de buyurmuşlar ki: “Onlar gibi olamasanız da onlara benzemeye çalışınız. Çünkü o büyüklere benzemeye çalışmak kurtuluşun anahtarıdır.”

Mehmed Efendi'nin torunu Bekir Eren anlatır: “Babam Mustafa Yahya efendi her sene Kırkağaç'ta medfun Sarı Hoca'yı ziyarete giderdi. Hatta bir defasında 5-6 yaşlarımda iken beni de götürmüştü. Herhalde babasından duymuştu ve buna çok ehemmiyet verirdi. Vefatından birkaç sene önce kendisini Sarı Hoca'ya ziyarete götürmesini benden istedi. Babam ve annemle birlikte Kırkağac'a gittik. Ziyareti yaptıktan sonra cami ile türbe arasında oturmakta iken kendi aramızda 'Ayanzade'nin kabri acaba nerededir?' diye konuştuk. Oradaki bir şahıs, (Ayanzade'nin kabri, Kırkağaç'a Soma tarafından girildiğinde sağ tarafta mahalle içinde bir avludadır. Yanında bir de bina vardır. Orada yangın çıktı ve o bina yandı.) dedi. Hakikaten dönüşte o yeri bulduk. Büyücek bir avlunun bir köşesinde kabir vardı. Bina ve avludan yangının izleri hâlâ silinmemişti. Ruhuna fatiha okuyup, dua ederek oradan ayrıldık.”

Tahsilini tamamlayıp icazet alan Mehmed Efendi, birinci dünya savaşı yıllarında bir medrese açmak düşüncesiyle kırk yaşı civarında köyüne dönmüştür. Ancak savaşın arkasından bölgenin Yunan kuvvetleri tarafından işgali ve daha sonraki dönemdeki gelişmeler, bu isteğinin gerçekleşmesine mani olmuştur. Bunun üzerine evlenerek tarım ve hayvancılıkla meşgul olmuş; sorulan dinî suallere cevap vermiş, insanların ehl-i sünnet itikadına uygun iman etmeleri ve Hanefî mezhebine göre ibadetlerinin doğru olması için gayret göstermiştir. Bölgede halk tarafından “Kozbaş Hoca” olarak tanınmış; dinî konularda daima kendisine müracaat edilmiştir.

Fatıma Hanım'la evlenen Mehmed Efendi'nin beş çocuğu vardı. Dört oğlu ile bir kızından şu anda hayatta olan yoktur. Vefatından sonra sandıklar dolusu kitapları, istifade edilsin diye, isteyenlere dağıtılmış; bu arada kıymetli notları ve icazetnamesi de kaybolmuş; bazı çok yıpranmış kitap ve defterleri de, ayak altında kalmasın diye toprağa gömülmüştür.

Balıkesir'de iken Hasan Basri Çantay daha alt sırada okuyan bir talebe arkadaşıdır. Nitekim Hasan Basri Bey hatıralarında ders okumanın dışında hususi sohbetlerinde de Minnetler'li Şafioğlu Mehmed Efendi'den istifade ettiğini beyan etmektedir. Hasan Basri, Abdülgafur Hoca ve Mehmed Vehbi gibi Balıkesir'de Milli Mücadelenin önde gelen kişilerinin, Kurtuluş Savaşının ilk mukavemet hareketi sayılan Balıkesir Redd-i İlhak cemiyetinin kuruluşu sırasında ve daha sonrasında kendisi ile de görüştükleri; onun da vatanın işgalden kurtuluşu için destek verdiği bilinmektedir. Fakat anlaşılan o ki, Mehmed Efendi resmi sıfatla ve faal olarak bu çalışmaların içinde bulunmamış; sonraki hayatında da hiç siyasete karışmamıştır.

Bir ara Yunan askerleri tarafından tevkif edilmiştir. Atların üzerindeki Yunan askerleri birkaç kişi ile birlikte kendisini yaya yürüterek o zamanki kaza merkezi olan 20-25 km uzaktaki İvrindi'ye götürmüşler ve hapsetmişlerdir. Birkaç gün içinde salıverilmiştir. Menemen hadiseleri sırasında da tevkif edilerek yine 20-25 km uzaklıktaki Savaştepe'ye kadar yayan olarak götürülmüş; orada “fetva verdiği” suçlamasıyla ifadesi alınmıştır. Oğlu Mustafa Yahya Efendinin anlattığına göre Hasan Basri Bey veya diğer arkadaşları ile Savaştepe'de iken irtibat kurulmuştur. Birkaç gün içerisinde serbest bırakılarak geri köyüne dönmüştür.

Kozbaş Hoca, halk tarafından çok sevilen âlim bir zattı. Vaaz ve sohbetlerinde tefsir ve hadis âlimlerinin kitaplarından ayet-i kerime ve hadis-i şerif meal ve açıklamalarını bazen nakleder; fakat dinî suallere cevap verirken mutlaka muteber fıkıh kitaplarından naklederek cevap verirdi. Ehl-i Sünnet inancına ve Hanefî mezhebine sıkı sıkıya bağlıydı. Sorulan sualin cevabını bilse de “Oğul! Kitaba bakalım” derdi. Yüzlerce feraiz meselesini cevaplandırdığı anlaşılıyor.

Bir defasında bir köye imam seçilmesi mevzubahis olmuştu. Kendisini tanımayan İvrindi müftüsü imtihan için bazı sualler sordu. Kozbaş Hoca cevapladı. Müftü efendi başka sualler sorarak işi uzattı. Onu cevap veremez hâle getirmek istiyordu. O zaman Kozbaş Hoca, “Müftü Efendi! Siz bana bunu değil de isterseniz şu meseleyi sorun” deyip müftünün içinden çıkamayacağı bir meseleyi söyledi. Anlatıldığına göre bu bir feraiz meselesiydi. Müftü mahcup oldu ve daha sonra “Bunun icazetli bir âlim olduğunu bana niye bildirmediniz” diyerek yanındakileri azarladı.

Kul hakları konusunda çok hassasiyet gösterirdi. Yazdığı bir mektupta, “Şerefli kardeşim! Selam ve senadan sonra şunu iyi biliniz ki, kul hakkı Allahü tealanın hakkından zordur; insanı fena yapar... Erkek ve dişi danaları veya bir dana ve bir inek verip Ramazan'a hakkını helal eyle deyip helallaşiniz. Benim Allah için bildiğim budur” buyurmaktadır. Kitaplardan, “Bir dirhemi sahibine vermek bin yıllık nafile ibadetten hayırlıdır. Bir zerre haram yoldan elde edilen kazancı sahibine iade etmek yetmiş nafile hacdan hayırlıdır” sözlerini naklederdi. Komşularının hukukuna da çok dikkat eder; “Komşusunun sıkıntısından emin olmadığı kimse, Allahü tealaya (hakiki bir iman ile) iman etmemiş olur” hadis-i şerifini sık sık tekrar ederdi.

Gösterişten uzak bir hayat sürerdi. Kibirli olmaktan ve kibirli olanlardan nefret ederdi. Kıymetli hocaların önünde yirmi seneden fazla bir zamanda öğrendiği ilim onu tam bir tevazu sahibi olmaya sevketmişti. Fakir-zengin, yetişkin-çocuk ayrımı yapmadan herkesle oturur; sohbet ederdi. Giyiminde-kuşamında, yemesinde-içmesinde kendisini etrafındaki insanlardan ayırmazdı. Savaştepe'ye müftü tayin edildi ise de kabul etmemiştir. Devamlı olarak kelime-i temcidi (La havle ve la kuvvete illa billahi'l-'aliyyi'l-'azim) sessizce okurdu. Yakınları geceleri hayvanlarının başında iken de sabahlara kadar dudaklarının kıpırdadığını ve bu kelimeyi okuduğunu söylüyorlar. Devamlı ahiret endişesiyle yaşar; merhametine kavuşmak için Rabbine dua ederdi. Notları arasında bulunan bazı arabî beytler onun bu ruh halini ortaya koymaktadır:

Küntü tıflen, hayyartü kehlen, ve fate minni umri cehlen; Leyte ümmi lem telidni, ev leyteni mittü tıflen.

Çocuktum, büyüdüm; şaşırdım, cehaletle geçti ömrüm; Keşke annem doğurmasaydı beni; ya da çocukken ölseydim.

Halk arasında, keramet ehlî veli bir zat olduğuna inanılırdı. Oğlu Mustafa Yahya Efendi'nin zevcesi Fatıma Hanım anlatır: “Bir gün batı taraftaki köylerden, hac yapıp Harem-i Şerif'ten yeni dönen birisi babamı ziyarete gelmişti. Söz arasında o şahıs, “Hocam! Ben sizi bu şekliniz ve kıyafetlerinizle Mescid-i Haram'da gördüm.” dedi. O ise hem yüzü kızararak gülümsüyor; hem de “Oğul! Siz başkasını görmüş ve bana benzetmişsinizdir.” diyordu. O şahıs ise, “Hayır Hocam! Hiçbir benzetme yok; başınızdaki sarığın şekline ve rengine kadar hatırlıyorum.” diye ısrar etti.”

Gözlüçayır köyünden Hafız İsmail ve Eğerci köyünden Hafız Mustafa anlatırlar: “Bir sene çok şiddetli kuraklık olmuştu. İvrindi'nin köylerinden birinde yağmur duasına çıkılacaktı. Yağmur duasına Kozbaş Hoca'yı da çağırdılar. Hoca Efendi, küçük çocukları anne-babalarından ayırdı. Hayvanlar da anaları ve yavruları ayrı olarak diğer tarafta tutuluyordu. Ağlayarak dua etti. Halk ve çocuklar amin dediler. Bir anda bardaktan boşanırcasına bir yağmur yağmaya başladı. İnsanlar köye zor döndüler.”

Kozbaş Hoca, kışın köyde ikamet eder; yazın köyün bir km. kuzeyinde bugün “Mollanın Korusu” denilen yerdeki yayla evinde kalırdı. Sıfırdan başladığı hayvancılık ve ziraat işinde Allahü teala bereket ihsan etmiş; sığırları, koyunları ve gölük denilen atlarının sayısı bir hayli çoğalmıştı. Hayvanlarına çocukları ve kendisi bakar; çiftini kendisi sürer; bu yolla geçimini temin eder; mütevazi bir hayat sürerdi. Bir taraftan, Kur'an-ı Kerim elifbası okuyan çocukların bile jandarmalar tarafından götürüldüğü o kara günlerdeki gidişatı endişeyle izlerken; diğer taraftan halk arasında cehaletin kol gezdiğini; ilminin ve âlimin kıymetinin giderek azaldığını ibret ve hüzünle seyreder; aşağıdaki beyti okurdu:

Uyandım hab-ı gafletten şu dünyayı ne-yar gördüm, Yıl yıldan iyi gelir derken, günü günden fena gördüm.

Tasarrufa çok riayet ederdi. Öyle ki, bu husustaki aşırı gayreti, israfın ne olduğunu bilmeyenler için cimrilik sanılabilirdi. Halbuki evine dini mesele sormak için veya dua yazdırmak için yakın çevreden çok sayıda insan gelirdi. Gelenlerin hemen hepsi çoğu zaman yemek yedirilerek gönderilirdi. “Kapıya gelip bir şey isteyenin at üstünde de gelse bir hakkı vardır” hadis-i şerifini okur; kapıya gelenin az-çok bir şey verilmeden gönderilmemesini sıkı sıkı tembih ederdi. Ara sıra tütün içerdi. Zevcesi Fatıma Hatun da saliha, son derecede cömert bir hanımdı.

İnsanlara anlayacakları şekilde konuşan ve nüktedan bir kişi olan Kozbaş Hoca, muhataplarını lüzumsuz sorular sormamaları için ikaz ederdi. Bir defasında Hazreti Âdem ile Havva validemizin nikahlarını kimin kıydığını soran birisine kızmış; “Sen iman, ibadet, abdest ve namazla ilgili kendine lazım olan şeyleri sormayıp da niçin bu şekilde üzerine farz olmayan şeylerle meşgul oluyorsun?” diyerek onu uyarmıştı. Bir soru üzerine ağzın içinin yıkanmasının farz olduğu için zaruretsiz diş kaplatan ve doldurtanların Hanefî mezhebine göre gusül abdestlerinin sahih olmayacağını bildirmişti. Başka bir soru üzerine de namazda teşehhütte parmak kaldırmanın Hanefî mezhebine göre uygun olmadığını bildirmişti.

“Hangi tarikata veya şeyhe bağlanalım” diye soranlara “imanlarını ehl-i sünnet itikadına göre düzeltmelerini; haramlardan sakınıp farzları yapmalarını; özellikle namazlarını güzelce kılmalarını; bu zamanda bunun kendileri için kâfi olacağını” söylemişti. Aslında kendisi tasavvuf büyüklerinin sevenlerinden ve halis bağlılarındandı. Bu cevabıyla, “itikadı düzeltmeden ve haramlardan uzaklaşıp beş vakit namazı düzgün kılmadan tasavvufa sıra gelmeyeceğine” işaret etmek istiyordu. Ayrıca Müslümanların “tarikatçı” adı altında “sahih'ulyed” olmayan, yani bir mürşid-i kamilden icazet almayan, ehliyetsiz din istismarcılarının eline düşmesini istemiyordu.

Kozbaş Hoca, hicrî 1377 (m. 1957) senesinde vefat etmiştir. Cenazesi hayatta iken beyan ettiği isteği dikkate alınarak Mollanın Korusu olarak bilinen yaylasının güney batı ucundaki bir tümsecik üzerine defnedilmiştir. Sağlığında bu tümsek üzerinde sık sık oturur; ta uzaklarda görünen Kırkağaç'ın eteklerine kurulduğu dağı uzun uzun seyrederdi. Bu seyr ve tefekkür sırasında Kırkağaç'da Hocasıyla geçirdiği günleri düşündüğü ve kendisini hayal ettiği söylenir.

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
Rehber İnsanlar Sayfası