Hindistan'da yetişmiş İslam âlimi. İsmi Şah Abdürrahim bin Vecihüddin Mehennî el-Farukî'dir. 1054 (m. 1644) senesinde Delhi'de dünyaya geldi. 1131 (m. 1718) senesi Safer ayında vefat etti. Kabri, Delhi şehrinin dışında, bu gün Mehdiyan diye bilinen yerdedir. Oğlu Şah Veliyyullah da babasının yanındadır. Şehit Şeyh Vecihüddin'in oğludur. Hazreti Ömer'in soyundandır. Büyük dedelerinden Şeyh Şemseddin Müfti, Moğol istilası sebebiyle Hicrî yedinci asır sonlarında Hindistan'a gelerek Ruhtek'e yerleşmişti.
Şah Abdürrahim hakkında oğlu meşhur âlim Şah Veliyyullah tafsilatlı bir kitap yazarak adına "Bevariku'l-Velaye" demiştir. Yaygın ismi **"Enfasü'l-Arifin"**dir. Şah Veliyyullah'ın babası Şah Abdürrahim'in ahvali ve hayat akışı, onun üstün derecede manevî kabiliyetlere ve yaratılıştan gelen ruhî üstünlüklere sahip olduğunu göstermektedir. Şah Abdürrahim'in büyük mertebedeki annesi tarafından dedesi Şeyh Refiüddin bin Kutbialem hazretleri hayatının son günlerini ev eşyalarını mirasçıları arasında bölüştürürken çocuklarının her birine miras paylarına göre eşyalarını paylaştırdı. Şah Abdürrahim'in annesi, çocukları arasında en küçükleri idi. Sıra ona geldiğinde kendisine; tarikatın faydalarının, zikirlerinin yazıldığı ve mürşitlerinin isimlerinin sıralandığı notları verdi. Şah Refiüddin'in muhterem hanımı; “Henüz bu kız evlenmemiştir. Ona bu notları değil, çeyiz olarak bir şeyler vermek gerekir.” deyince şöyle cevap verdi: “Bu yazılı notlar bize büyüklerimizden miras olarak gelmiştir. Bu kızın bir oğlu olacak ve onun bu manevî mirasımıza layık olduğu görülecek. Çeyiz ve düğün ihtiyaçlarına gelince; “Allah ona sebep yaratacak, onun hepsini verecektir. Biz bundan endişe etmiyoruz.” Şah Abdürrahim hazretleri diyor ki: “Ben doğup da biraz büyüyerek aklımın başıma aldığımda anneannem o notların yazıldığı risaleyi bana verdi, ondan çok faydalandım.''
Şah Abdürrahim Şeyh Ebu Rıza Muhammed, Şeyh Abdülhakim ve Şah Abdürrahim adıyla üç kardeştiler. Ebu Rıza Muhammed de büyük âlim ve velî olup Şah Veliyyullah Dehlevî'nin hocalarındandır. 17 Muharrem 1101 (m. 1689) tarihinde 50-60 yaşları arasında vefat etti. Şah Abdürrahim şöyle buyuruyor: “Ben küçük yaşımda başıma sarık sarar, kafamı dizlerime eğerek otururdum. Abdest alırken abdest uzuvlarımı iyice yıkar ve sünnetlerine itina gösterirdim. Kendisi de manevî hâlleriyle sevilen bir kimse olan dayım Şeyh Abdülhay bu hâli görerek hoşlanır ve derdi ki: “Bunu görmekle geçmiş büyüklerin güzel hasletleri olan bu servet, bizim soyumuzda devam edecek diye huzur duyuyorum. Oğullarımızdan gelen torunlarımızda bu haslet yok diye üzülmeye gerek yok. Kızımızdan gelen torunumuz bu hasletlere, bu meziyetlere sahip olacaktır.''
Şah Abdürrahim çocukluğundan itibaren dinine düşkündü. Dünya malını ve mülkünü mühimsemezdi. Bir büyük kişi, menfaat bulunan bir vazife vermişse ona alâka göstermez ve; “Benim ona ihtiyacım yok.” derdi. Hace Muhammed adında, Buhara'dan gelenlerden Şah Abdürrahim Hazretlerinin mahallesinde yerleşen bir Nakşibendî şeyhi vardı. O; Şah Abdürrahim'in bu hâlini anlayınca sürekli yazarak zikri tavsiye etti. Şah Abdürrahim diyor ki: “Ben kendimi yazıya o kadar verdim ki nihayet akait bahislerini izah babında Molla Abdülhakim'in haşiyesini yazmaya koyuldum. Bütün bir cüz hâlinde Allah'ın mübarek ismi olan lafza-i celali yazıp gitmiştim de farkına varmamıştım.'' Mürşitler, kalb levhası üzerine Allahü tealanın ismini nakış gibi işlemek için kağıt üzerine Allah'ın ismini çokça yazdırırlar. Bu yolla beyne ve gönüle Allah'ın adı yerleşir. Bu, tasavvufta bir terbiye usulüdür.
Şah Abdürrahim, Hace Bakî-Billah Hazretlerinin oğlu olup Hace Hord diye tanınan büyük bir arif ve bilge kişi olan Şeyh Abdullah'ın yanına gider gelirdi. Gaybdan bazı işaretler ve manevî müjdelerden dolayı ona intisap etmeyi istedi. Şah Abdürrahim şöyle anlatıyor: “Bu arzumu kendisine arzettiğimde, gayet iyi niyetle, Seyyid Adem Benurî'nin halifelerinden, şeriata bağlı, dünya hırsından uzak ve nefsini ıslah konusunda sapasağlam olan bir şeyhe intisap etmemi tavsiye etti. “Yakınımızda hazretin halifelerinden Hafız Seyyid Abdullah oturmaktadır.” dedim. “Bu fevkalade büyük bir fırsattır, derhal ona intisab et!” buyurdu. Ben de onun yanına gittim. Her ne kadar o sessiz ve kendini göstermez bir hâlde yaşıyor idiyse de ilk müracaatımda intisabımı kabul buyurdu. Böylece ben iki büyük zatın; Hace Hord ve Seyyid Abdullah'ın huzurlarına gidip gelmeye başladım. Onların sohbetinden feyzlendim.”
Şah Abdürrahim, Hafız Seyyid Abdullah'ın da teveccühüne kavuştu. Bir keresinde Şah Abdürrahim'e dedi ki: “Sen daha çocuktun, bir gün çocuklarla oynuyordun. Sana içim kaynadı ve ruhumun derinliklerinden sana doğru bir cezbe meydana geldi. Allah'a dua ettim ve dedim ki: Ya Rabbî! Bu çocuğu velî kullarından eyle ve bunun mâna âlemindeki ilerleyişini benim elimde gerçekleştir. Allah'a şükür ki bu duanın meyvesi görülmüştür.”
Şah Abdürrahim Hazretleri, küçük risalelerden başlayarak Şerh-i Akaid ve Haşiye-i Hayalî'ye kadar büyük kardeşi Ebü'r-Rıza Muhammed'den okudu. Geri kalan kitapları Mir Zahid diye meşhur olan Mirza Zahid Herevî'den okudu. Buyururdu ki: “Ben Şerh-i Mevakıf'ı ve bütün usûl kitaplarını Mirza Zahid'den okudum. Onun benim üzerimde çok büyük teveccühü vardı. O derecede ki eğer bir gün ben; “Bugün çalışamadım.” desem; “Bir iki satır olsun oku da günün tamamen boşa geçmiş olmasın.” derdi. Hace Hord'a da Hayalî Haşiyesi'nin ve diğer eserlerin zor yerlerini açıklasın diye müracaat ederdim. Ondan da çok faydalandım. Bazı kereler öyle oldu ki; herhangi bir kitabın baş tarafını hocalarımdan okudum sonra da sonuna kadar onu kendim okuttum.'' Hace Hord; Şah Abdürrahim Hazretlerinin anne tarafından dedesi Şeyh Refiüddin'in talebesi idi. Ondan ilim ve maneviyat bakımından iki yönlü istifade etmişti. Bu sebeple Hace Hord, Şeyh Refiüddin'e büyük bir hürmet besler ve kendisinden bahsederdi.
Şah Abdürrahim; Hafız Seyyid Abdullah'ın vefatından sonra Ebü'l-Alaiyye Ahrariyye tarikat yolunun üstün mertebeli bir halifesi olan Ekberabadlı Şeyh Ebü'l-Kasım'a müracaat etti. Emir Nur el-Ala'dan da istifade etti. Halife Ebü'l-Kasım, Şah Abdürrahim'e icazet verdi. Halife Ebü'l-Kasım; Şah Abdürrahim Hazretlerinin annesinin dedesi olan Şeyh Abdülaziz Şekerbar'a da hususî bir rabıtası olduğundan Şah Abdürrahim'e alâka gösterir, ona bilhassa kıymet verirdi.
Şah Veliyyullah Hazretleri **"Enfasü'l-Ârifîn"**de, Şah Abdürrahim'in kendi devrinin mürşitleri, velîleri ve meczuplarıyla olan görüşmelerini, onun hususî teveccühlerine ait pekçok hadiseyi yazmıştır. Çünkü o devir manevî cezbenin, ruhanî tekamülün, Allah'ın rızasını aramanın, ilahî aşkın ve dervişliğin bir bakıma bahar mevsimiydi. Bu zevk ve meşrebi taşıyan, manevî ve ruhanî meziyetlerle süslü olan insanların çokça bulunduğu bir zamandı. Onlar Şah Abdürrahim'e hususî teveccüh göstermişler, Şah Abdürrahim de onlarla uzun sohbetlerde bulunmuştur.
Şah Veliyyullah; babası Şah Abdürrahim Hazretlerinin pekçok keşif ve kerametlerini yazmıştır. Bunlardan onun manevî gücü ve ruhî üstünlüğü anlaşılmaktadır. Aynı şekilde onun ilhamlarına, kerametlerine ait misalleri de kitabına almış, ondan sonra da bütün genişliğiyle onun sözlerini nakletmiştir. Bu sözlerden Şah Abdürrahim'in derin görüşü, üstün zekası ve yüksek ilmî seviyesi anlaşılmaktadır.
Şah Veliyyullah diyor ki: “Pederimin ibadet ve hareketleri pekçok meselede Hanefî mezhebine göre idi. Bazı meselelerde başka bir Ehl-i Sünnet mezhebini tercih ettiği olurdu. Bu ayrıldığı noktalar ise; imama uyduğunda ve cenaze namazında Fatiha okumaktı. Küçük yaştan beri Hace Hord'un hizmet ve sohbetinde bulundu. Ondan manevî ve ilmî fayda temin etti. Onun üstün şahsiyetinden ve manevî büyüklüğünden tesir gördü. Hem de İmam-ı Rabbanî ile Hace Bakibillah'la irtibatı olmadan Hace Ubeydullah Ahrar'a ve Nakşibendî tarikatının büyük mürşitlerine kadar ulaşan Ebü'l-Alaiyye tarikatında icazet sahibi olan Ekberabadlı Hace Ebü'l-Kasım'dan da manevî terbiye alması, bir de Emir Ebü'l-Ala oğlu Ekberabadlı Emir Nur el-Ala'dan da istifade etmesi onu manen çok tekamül ettirdi.
Şah Abdürrahm'in, vahdet-i şühud görüşüne çok bağlı olan İmam-ı Rabbanî hazretlerinin önde gelen talebelerinden Seyyid Adem Benurî Hazretlerine olan hususî bağlılığı yanında, uzun müddet vahdet-i vücud görüşünde ve meşrebinde hareket eden Hace Bakibillah Hazretlerine bağlılığı daha fazla idi. Şah Abdürrahim'in anne tarafından yakın dedeleri arasında, vahdet-i vücud görüşüne sahip olan Şeyh Abdülaziz Şekerbar hazretleri de vardı. Bu miras olarak gelen ve başka sebeplerden dolayı Şah Abdürrahim Hazretleri vahdet-i vücud meşrebinde idi. Şeyh-i Ekber Muhyiddin Arabî'ye çok bağlıydı. Onun sözlerinden çok zevk alır ve şeriat yolundan, ilim çizgisinden dışarı çıkmazdı.
Şah Veliyyullah Dehlevî Hazretleri şöyle yazıyor: Pederim; Muhyiddin Arabî'nin adını hürmetle anardı. Derdi ki: "İstersem Muhyiddin-i Arabî'nin Füsusü'l-Hikem kitabını minber üzerinde ayakta ezbere okurum ve onun anlattığı bütün meseleleri ayet-i kerimelerle, hadis-i şeriflerle ispatlarım. Hiç kimsenin şüphesi kalmayacak şekilde gözler önüne sererim. Ama bütün bunlarla birlikte bugünün pekçok insanının anlayamayacağından ve zındıklık, dinsizlik batağına düşeceklerinden korktuğum için vahdet-i vücud meselesinden bahsetmekten çekiniyorum.”
Şah Abdürrahim Hazretleri Fetava-yı Hindiyye de denilen Fetava-yı Alemgirî'yi telif eden 21 büyük âlimin içindeydi. Bunlar memleketin en mutena Hanefî âlimleriydi. Bu cemaatin baş müşaviri ve heyetin reisi Burhanpurlu Şeyh Nizameddin idi. Padişah Evrengzib Alemgir bu işe 200 bin rupi sarfetmiştir.
Şah Veliyyullah Hazretleri **"Enfasü'l-Ârifîn"**de şöyle yazıyor: O günlerde hükümdar Alemgir bu kitabın telifine büyük ihtimam gösteriyordu. Yazı heyeti reisi Molla Nizameddin hergün bir sayfayı padişahın huzurunda okuyordu. Bir gün, Molla Hamid'in mesul olduğu kısmı okudu. Molla Hamid bir konuda iki kitabın iki ayrı ifadesini birleştirirken yazıda bir karışıklık, düzensizlik meydana gelmişti. Onun yakın dostu olan Şah Abdürrahim'in bu mesele dikkatini çekmiş, tedkik ve tahkik ettiğinde, iki kitabın farklı mânalar taşıyan iki ibaresinin birleştirilmiş olduğunu ve bu sırada bu karışıklığın ortaya çıktığını görmüştü. Bunun üzerine o müsveddenin kenarına Arapça olarak şöyle yazmıştı: "Fıkıhta derin bilgiye sahip olmamaktan dolayı bu yazıyı yazan kimse, burada konuları karıştırmıştır. Doğrusu şöyledir:
Molla Nizameddin, metnin ibaresiyle birlikte, Şah Abdürrahim'in notunu da okudu. O, hızla okuyup geçti. Fakat padişah bütün dikkatiyle dinliyordu. İrkildi ve hemen; “Bu yazı nedir?” dedi. Molla Nizameddin daha önce okumadığından dolayı korktu. Sonra kendini toplayarak; “Ben burayı daha önce okumadım. Ne demek olduğunu genişçe arz ederim.” dedi. Eve döndüğünde Molla Hamid'e çıkışarak; “Ben bu kısmı sana güvendiğim için havale etmiştim. Senin yüzünden sultanın huzurunda küçük düştüm.” dedi. Molla Hamid o anda bir şey diyemedi. Şah Abdürrahim'e neden böyle yazdığı sorulduğunda Şah Abdürrahim, kitapları açarak ona ibarelerin karıştığını ve mânaların bozulduğunu ispatladı. Bu meseleden dolayı bazıları onu kıskandılar. Şah Abdürrahim hazretleri de bir müddet bu hizmete katıldıktan sonra ayrıldı.
Şah Veliyyullah şöyle diyor: O, güzel meziyetleri ve sağlam bir ahlâkı kendinde toplamış bir kimseydi. Cesaret, feraset ve gayret, en mükemmel şekliyle onda mevcuttu. Ahıreti düşündüğü gibi, dünya işini de tam olarak eksiksiz şekilde göz önünde bulundururdu. Her konuda mutedil olmayı, orta yolu tercih ederdi. İbadet ve zahidlikte ruhbanlık çizgisine girer düşüncesiyle, ne o kadar derinliğe dalar ve aşırılığa giderdi, ne de tembelliğe, uyuşukluğa düşer diye öyle laubaliliğe ve genişliğe sapardı. Giyim kuşamda fazla titizlik göstermezdi. Yumuşak, sert eline ne geçerse giyerdi. Allahü tealanın daima ona güzel elbiseler lütfetmesi ise ayrı bir meseledir. Allahü teala onun bütün arzularını lütfedip vermiştir. Çarşıya çıkarak bir şey satın alma mecburiyeti çok nadir olmuştu.
Yüksek seviyedeki memurların evlerine gitmezdi. O kapıyı kendine tamamen kapatmıştı. Eğer o tabakadan insanlar kendisini ziyarete gelirlerse büyük bir sevinçle karşılar, onlardan en çok değere sahip olanı aynı değer ölçüsünde kabul ederdi. Eğer onlar kendilerine nasihat etmesini isterlerse çok tatlı dille, güzel sözlerle nasihat eder; emri maruf ve nehyi münker vazifesini yerine getirirdi. İlme ve âlimlere daima hürmet gösterir, cehaletten ve cahillerden uzak dururdu. Her zaman Hazret-i Peygamber'in hadis-i şeriflerini okur ve tedkik ederdi. Hayatı boyunca mazereti olmadan kesinlikle cemaatle namaz kılmayı kaçırmaması, onun düzgün bir hayat yaşamasının ve prensiplerine bağlı olmasının en güzel misalini teşkil eder.
Çocukluğunda, gençliğinde hiçbir zaman haramlara meyletmemiştir. Mecburi hâllerde alışverişten de kaçınmazdı. Ne aşırı titizlik gösteren âlimlerin katlanılmaz hareket tarzlarına bağlı kaldı, ne de kendi kafasına göre davranıp prensiplerden uzak hareket eden dervişlere ve tasavvufçulara kayıtsız şartsız uydu. Sade bir hayat yaşardı. İhtiyacı olmadan borç almayı sevmezdi. Keyif için, lüks hayat için borç alanları sevmez, onları kötülerdi. Tıp konusunda da isabetli görüşleri vardı. Her gün bin kere salat ve selam, bir kısmı sesli bir kısmı sessiz olmak üzere 1000 kere kelime-i tevhid okurdu. 12.000 kerre lafza-i celal okumak âdetiydi. Kardeşi Ebü'r-Rıza'nın vefatından sonra; Mişkat, Tenbihü'l-Gafilîn, Gunyetü't-Talibîn'i önüne koyarak vaaz ederdi. Sonunda da tefsir okutmaya başladı. Bakara ve Ali İmran surelerini bitirdikten sonra aşırı yorgunluk hissetti ve bu sürekli tefsir okutma işini de durdurdu.
Şah Abdürrahim Dehlevî meşhur Rahimiyye medreselerinin kurucusu sayılır. Bu medreselerde ders vermiştir. Vefatından sonra Şah Veliyyullah Dehlevî ve onun çocukları tarafından bu medresede ders verilmeye devam edilmiştir. Nihayet 1274 (m. 1857) yılında İngilizler tarafından yıkılması ile son bulmuştur. Bu medreseninin Hindistan'daki Türk İslam kültüründe büyük bir yeri vardır. Sülalesinden ve babasından miras kalan hususiyetlere uygun olarak Şah Abdürrahim Hazretlerinde de cihat azmi ve İslam gayreti, eksiksiz ve en mükemmel şekilde mevcuttu. Her ne kadar bedenen bir cihada, bir savaşa katıldığına dair herhangi bir belge ele geçmemişse de **"Enfasü'l-Ârifîn"**de anlatılan hadiselerden onun üstün gayreti, yüce azmi ve eksiksiz ameli gözler önüne serilmektedir. Onun çocuklarına intikal eden, işte bu nimet, bu servettir.
Şah Abdürrahim'in ilk izdivacı babasının sağlığında olmuştu. Bu ilk evlilikten Selahaddin adındaki oğlu doğdu. Büyüme çağındayken öldü. Muhterem hanımı uzun süre yaşadı ve Şah Veliyyullah Hazretlerinin evlenmesinden sonra 1128 (m. 1716) senesinde vefat etti. İkinci evliliği yaşlılığı sırasında bazı manevî işaretler üzerine Şeyh Muhammed Pühletî'nin kızıyla oldu. Bu evliliğinden Şah Veliyyullah ve Şah Ehlullah adında iki oğlu oldu. Şeyh Muhammed 8 Cemazilahir 1125 (m. 1713) senesinde vefat etti.
77 yaşında iken Ramazan ayında son orucunu tuttu. Şevval ayında hastalandı. Hayatından ümit kesildi. Sonra sağlığına kavuştu. Lakin Safer ayının başlarında tekrar hastalığı arttı. Tan yerinin ağarmasından önce ölüm alametleri belirdi. Bütün dikkatini sabah namazının geçirilmemesine çevirmişti. O bitkin hâliyle birkaç kere sabah namazı vaktinin gelip gelmediğini sordu. Yanında bulunanlar da henüz olmadığını söylediler. Son anı tamamen yaklaşınca kendisine cevap verenlere sert bir şekilde karşılık vererek: “Sizin namazınızın vakti gelmediyse de bizim namazımızın vakti gelmiştir, yüzümü kıbleye çevirin.” buyurdu. O anda işaretle namazını kıldı. Hâlbuki vaktin girdiği şüpheli idi. Namazdan sonra dudakları hafif hareket ederek lafza-i celali zikretmekle meşgul oldu, ardından canını yaratana teslim etti. Bu Safer ayında bir Çarşamba günü vuku bulmuştur. O günler hükümdar Ferruh Siyer'in hükümdarlığının son günleridir. Onun vefatından sonra Ferruh Siyer 50 gün hapis tutuldu ve şehirde büyük huzursuzluklar meydana geldi.
Eserleri: Şah Abdürrahim Hazretlerinin bilinen eserleri oğlu Veliyullah Dehlevî ve talebeleri tarafından toplanmıştır. Bazıları şunlardır: 1- Enfas-ı Rahimiyye, 2- İrşad-ı Rahimiyye der tarik-i hadarat-i Nakşbendiyye, 3- Hayalî Haşiyesi, 4- Şerhu Risale-i Hace Muhammed Baki-billah, 5- Mecmua-i Mektubat.
Her ne kadar bu küçük eserleri varsa da onun şöhreti daha çok üstün meziyyetli oğlu Şah Veliyyullah tarafından gelmektedir. Öyle anlaşılıyor ki; Şah Veliyyullah'ın tahsil ve terbiyesinde, ilmi ve manevî üstünlükler elde edişinde, mübarek pederine manevî bağlılığının, babasının ona tesirinin, şefkatinin ve dualarının büyük hissesi vardır. Muhsin bin Yahya der ki: Şah Abdürrahim Dehlevî, Delhi âlimlerinin yüz akı, medar-ı iftiharıdır. Hayatı ve büyüklüğü Hind âlimlerini anlatan eserlerde geçmektedir. Mesela oğlu Veliyyullah Dehlevî'nin yazdığı **"Enfasü'l-arifin"**de ve **"Tabakatü'l-evliya"**da geçmektedir. Üveysî olarak da yetişmiş ve nasip almıştır.
Şah Abdürrahim şöyle anlatmıştır: “Kutbüddin Bahtiyar Kakî hazretlerinin kabrini ziyarete giderdim. Bir gün ziyaretim sırasında acaba benim ziyaretim ona malum olur mu diye düşündüm. O sırada kabirden bir ses işittim. Şu mânada bir şiir okuyordu: “Beni de kendin gibi diri bil. Sen bedeninle, ben de ruhumla geldim.” Oğlu Şah Veliyyullah Dehlevî'ye şöyle anlatmıştır: “Peygamber Efendimizin; “Ben daha melihim. Kardeşim Yusuf (aleyhisselam) daha sabihdir.” buyurduğunu işittim. Bunu duyunca hayret ettim. Çünkü melahet daha çok aşıkları mest eder. Yusuf Aleyhisselamı gören kadınlar parmaklarını kestiler. Resulullah'ı görenlerde böyle bir hâl görülmedi, diye düşündüm. Peygamber Efendimizi rüyada gördüm. Bu hususu sordum. Buyurdu ki: “Benim güzelliğim insanların gözlerine örtülüdür. Eğer açık olsaydı, insanlar Yusuf'u (aleyhisselam) görünce yaptıklarından daha çoğunu yaparlardı.”
Yine şöyle anlatmıştır: “Kutbüddin Bahtiyar Kakî hazretlerinin kabrini ziyarete gitmiştim. Kabrine giderken ayakkabılarım çamura batıp kirlenmişti. Bu sebeple biraz uzakta durdum. Ruhaniyeti görünüp; “Biraz daha yakın gel!” buyurdu. Birkaç adım yaklaştım. O sırada, dört meleğin semadan bir tahtı, kabrin yanına indirdiklerini gördüm. Tahtın üzerinde Hace Nakşibend hazretleri vardı. Aralarında bir şeyler konuştular. Sonra melekler o tahtı semaya kaldırıp götürdüler.”