SAKIB DEDE

Mustafa Anadolu'da yetişen büyük velilerden
A- A+

Anadolu'da yetişen büyük velilerden. İsmi Mustafa'dır. Muhyiddin İbn-i Arabî'nin talebelerinden olup Endülüs'ten İzmir'e göç eden bir ailenin çocuğu olarak doğdu. Doğum tarihi belli değildir. Babası İsmail Efendi ticaretle uğraşırdı. 1148 (m. 1735) senesinde Kütahya'da vefat etti ve Mevlevî Dergahı'nın bahçesine defnedildi.

Sakıb Dede doğmadan önce annesi Hâlime Hatun rüyasında mübarek bir zat gördü. O zat; “Allahü teala sana üç beş gün içinde bir oğul verecektir. Gözünü aç onun kıymetini bil. O bizim yüksek oğlumuz olacaktır. Sana da dünya ve ahirette faydası çok olacaktır.” dedi. Annesinin bu rüyasından birkaç gün sonra Sakıb Dede doğdu.

Sakıb Dede yürümeye başladığı sırada babası ticaret için Mısır'a gitmişti. Aradan birkaç sene geçtiği hâlde kendisinden hiç haber alınamadı. Bu yüzden geçim sıkıntısı çekiyorlardı. Annesinin, bir gün akşam yemeği hazırlamaya çalışırken, ağladığını ve mahzun olduğunu gören Sakıb Dede, yemek yemeyip üzgün olarak bir köşede oturdu. Bu sırada kapı çalındı ve bir zat pek çok erzak ve çeşit çeşit hediyelerle birlikte mektup getirdi. Mektupta babası yakın zamanda döneceğini bildiriyordu.

Yedi sekiz yaşlarına geldiğinde hocaya gitmeye başladı. Çalışkanlığı ve zekiliği ile kısa zamanda Kur'an-ı Kerim'i ve başlangıç ilimlerini öğrendi. Daha sonra tahsiline devam etmek için İstanbul'a gitti.

Sakıb Dede'nin vazife yaptığı Kütahya Mevlevîhanesi. Sakıb Dede bahçesinde medfundur. Fatih Camii Medreselerinde meşhur âlimlerden ders aldı. Sonra Köprülüzade Fazıl Mustafa Efendi'nin himayesinde tahsiline devam etti. Bu arada Köprülüzade ile birlikte küffar üzerine yapılan bir sefere katıldı. Çehrin Kalesi muhasara edildi. Muhasaranın başlamasından üç ay geçmesine rağmen bir netice alınamadı.

Zaman zaman asker arasında, Sultan Süleyman'ın Kanunnamesinde; “Yeniçerilerin üç aydan fazla muhasara üzerinde kalmayacağının.” yazılı olduğu konuşulmaya başlandı. Bu sırada bir ikindi vakti sefer kumandanının çadırına bir derviş geldi. Kumandan ona çok hürmet etti. Sohbetin sonunda derviş; “Bu gece mâna âleminde Mevlana Celaleddin Rumî hazretlerinin bütün halifeleri talebeleri ile gelip kalenin hizasında murakabe hâli üzere oturduklarını gördüm. İnşaallahü teala yarın ikindi vakti kalenin alınma ihtimali vardır.” dedi ve askerin kaleye gireceği yeri gösterip oradan ayrıldı.

Kumandan bu haber üzerine rahatladı. Bu hadiseyi gören Sakıb Dede'de bambaşka hâller oldu. Sevdiği ve güvendiği Fevzi Efendi'ye durumunu arz edip Mevlana Celaleddin-i Rumî'nin ahvalini anlatmasını istedi. O da bildiği kadar anlattı. O güne kadar tasavvuf ehlinin sohbetlerine katılmamış olan Sakıb Dede'de tasavvufa karşı bir sevgi ve meyl hâsıl oldu.

Gece rüyasında şunları gördü: Çehrin Kalesinin semasında bir kubbe vardı. Burada evliya zatlar gömülüydü. O kubbeden Mevlana Celaleddin-i Rumî çıkıp koltuğunda bulunan kopcayı Sakıb Dede'ye eliyle işaret etti. Sakıb Dede; “Peki efendim.” deyip süratle yanına vardı. Elini öpüp emirlerini, ve buyuracaklarını beklediği sırada o zat; “Ey genç! Ben seni kabul ettim.” dedikten sonra Mevlevî elbisesi giydirdi ve; “Senin dünyevî bir işin yok.” buyurdu. Ertesi gün rüyasını Fevzi Efendi'ye anlattı. O da rüyasını tabir etti ve bundan sonra Mevlevî olduğunu söyledi.

Sakıb Dede'yi sefer dönüşünde Farsça öğrenmek hususunda büyük bir merak sardı. Bunun için Bursa'ya gitti. İshak Hocası Ahmed Efendi'den kısa zamanda Farsçayı öğrendi. Üstelik bu dili Bursa'nın ileri gelenlerine öğretmeye başladı. Daha sonra Uşak üzerinden Manisa, Isparta havalilerinde hem ders vererek hem de vaaz u nasihatlerde bulunarak Konya'ya gitti. Konya'da camilerde vaaz u nasihatta bulundu. Yaşının çok genç olmasına rağmen güzel vaazları ile Konyalıların dikkatini çekti. Burada Kusec Ahmed Dede'den Füsusü'l-hikem okudu.

Kütahya Mevlevîhanesi'nin içinden bir görünüş. Daha sonra Elmalılı Halil Efendi'nin sohbetlerine devam etti. Tasavvufa dair kıymetli eserler okudu. Halil Efendi'den icazet aldıktan sonra İstanbul'a döndü. Fatih Camii'nde dersiam olup altı ay kadar ders verdi. Bu arada rahatsızlandı. Kaplıca tedavisi görmek için Bolu'ya gitti. Bolu'da kaldığı müddet zarfında halka vaaz u nasihatta bulundu. İşlerini bitirince tekrar İstanbul'a döndü.

Tasavvuf yolunda kendisini terbiye edecek bir zat arıyordu. Kendisine Edirne Mevlevî Dergahında ders veren Neşatî'nin yetiştirmesi Seyyid Mehmed Dede'yi tavsiye ettiler. Onun yanında çile çıkararak Dede ünvanını aldı. Sonra oradan ayrılıp Galata Dergahında Şeyh Gavsi Dede'nin hizmetinde bulundu. Mevlevî tarikatının adabını öğrendikten sonra matematik öğrenmek için Mısır'a gitti. Mısır'da üç ay kadar Mevlevî şeyhi Siyahî Dede'nin hizmetinde bulundu.

Sakıb Dede Mısır seyahati sırasında uğradığı Mevlevî dergahlarındaki, gelip geçmiş zatların hayatlarını toplayıp meşhur Sefine-i Nefise-i Mevleviyye isimli eserini yazdı. İstanbul'a bir müddet Mevlevî sohbetlerine katıldı. Bu sohbetlere Dördüncü Mehmed Han da katılırdı. Sonra Edirne, Serez, Selanik, Bosna başta olmak üzere Rumelini dolaştı. Geri dönüşünde Sucu Mehmed Dede ile birlikte Konya'ya gitti. Burada Mevlevî Asitanesi Şeyhi İkinci Bostan Çelebi tarafından Kütahya Mevlevihanesi şeyhliğine tayin edildi.

Uzun süre burada hizmet ettikten sonra burada vefat etti ve dergahın bahçesine defnedildiği kaydedilmekle beraber bahçede kabrine dair bir işaret yoktur. Sandukası bugün cami olarak kullanılan Mevlevîhanenin camekanlı kısmındadır. Hüseyin Çelebi'nin kızı Havva hanımla evlenmiş ve Halis Ahmed Dede isminde bir oğlu ve halifesi bilinmektedir.

Sakıb Dede Kütahya'da kırk altı yıl irşat vazifesi yapmıştır. Yüzlerce talebe yetiştirmiştir. İnsanlara hizmeti zevk edinirdi. Bir beytinde bu hususa şöyle işaret etmiştir:

“Gelmez kişinin rütbesine şemme-i noksân Mâlen bedenen itmeden ahbâbına hizmet.”

Sakıb Dede, her kimden gelirse gelsin eza ve cefalara karşı şikayette bulunmaz, onlarla güzel ve tatlı bir şekilde konuşarak, dost olmayanları da dost yapardı. Başına gelen her türlü sıkıntıları şükür ile karşılardı. Aleyhinde olanların bir kısmı onun bu hâlleri karşısında tövbe edip ona talebe oldu. Diğerleri ise bir musibete duçar oldular. Bir Cuma günü İbrahim Efendi isimli bir zat Aksu'ya giderken, yolu Sakıb Dede'nin dergahının yanından geçti. Dergaha girip; “Bana bir fırsat verseler bütün dedelerin ayaklarını kırardım.” dedi. Ayrılıp giderken, dergaha yakın bir yerde düştü ve ayağı kırıldı. Ömrünün sonuna kadar bu derdi çekti.

Sanatı bir vasıta olarak gören Sakıb Dede bunun için var gücüyle şiirlerinde Mevlevîliği işlemiştir. Bunun için uzun uzun şiirler yazmıştır. Nabî'nin temsilciliğini yaptığı hikemi tarza uygun şiirler söylemiştir. Şiirlerinde hiçbir devlet vazifelisine methiye düzmemiştir. Samimi ve bir çoşku hâlinin terennümü niteliği taşıyan şiirlerinde lirik bir hava hakimdir. Sakıb Dede'nin ayrıca şiirlerinin toplandığı bir Divan'ı vardır. 5689 beyitlik bu eserin beş yazma nüshası vardır. Eser Ahmed Arı tarafından 2003'te neşredilmiştir. Diğer eseri Sefine de 1283'te Mısır'da üç cilt hâlinde basılmıştır.

Şiirlerinden:

Herkes olup matlabının nâili, Şâd olıcak dergehinün sâili.

Sâkıb-ı nâ-şâdı cenâb-ı Raûf, İtmeye mahrûm-ı kerem hâsılı.

Olursan istikâmetde elif devletde lâm ey dil, Yine dirler benî-nev'-ı zamân geh râst gâhî kec.

Dür-i yektâ-yı deryâ-yı yetîmi Hazret-i Zehrâ, Kim şem'i cem'ine itmiş Hudâ pervâne hûrâyı.

Bilürdi mehbit-ı nûrun olur nesli anun âhır, Anunçün hırz-ı cân itmişdi Âdem mihr-i Havvâ'yı.

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
Rehber İnsanlar Sayfası