SA'LEBÎ

Ahmed bin Muhammed bin İsmail es-Sa'lebî Nişabur'da yetişen tefsir ve fıkıh âlimlerinin büyüklerinden.
A- A+

Nişabur'da yetişen tefsir ve fıkıh âlimlerinin büyüklerinden. İsmi, Ahmed bin Muhammed bin İsmail es-Sa'lebî'dir. Künyesi, Ebu İshak'tır. “Sa'lebî” lakabı ile meşhur oldu. Nişabur'da doğdu. Tefsir, kıraat, hadis, tarih, Arap dili ve edebiyatı ilimlerinde büyük bir âlimdir. Vaizdi. Keşf ve Beyan adında büyük bir tefsir kitabının sahibidir. Çok hadis-i şerif ezberlemiştir. 427 (m. 1035) senesi Muharrem ayında, Nişabur'da vefat etti.

Şafiî mezhebinde büyük bir âlim olan Sa'lebî, Kur'an-ı Kerim ilimlerinde zamanının bir tanesiydi. Peygamberlerin kıssalarını bildirmekte büyük bir imam, lügat ilminde hafız ve Arap edebiyatı ilimlerinde derin bir âlimdi. Bunun için lügat, tarih ve edebiyat ilimlerinde zamanının imamı sayılmıştır. Ebu Tahir Muhammed bin Huzeyme, Ebu Muhammed Muhalledî, Ebu Bekr bin Hanî, Ebu Bekr bin Mihran el-Mukrî ve daha birçok âlimden ilim öğrenip, hadis-i şerif rivayet etmiştir. Kendisinden de; Ebü'l-Hasan Ali bin Ahmed bin Muhammed el-Vakıdî ve birçok âlim ilim aldılar hadis-i şerif rivayetinde bulundular. Abdülgafir bin İsmail el-Farisî, Siyak-ı Tarih-i Nişabur adındaki eserinde, Sa'lebî'yi överek diyor ki: “O, ilimdeki nakilleri doğru olan ve kendisine her bakımdan güvenilen bir âlimdir. O, Ebu Tahir bin Huzeyme'den ve İmam Ebu Bekr bin Mihran el-Mukrî'den hadis alıp rivayette bulundu. Çok hadis-i şerif ezberledi ve çok âlimden ilim aldı.

İbn-i Hallikan dedi ki: “O, tefsir ilminde zamanının bir tanesi olup, zamanındaki tefsirlerden üstün olan büyük bir tefsir yazdı. Onun, Peygamberlerin kıssalarını anlatan Araisü'l-Mecalis adında kıymetli bir eseri ile bundan başka daha birçok eserleri vardır.

Başlıca eserleri şunlardır:

1- Keşf ve Beyan: Büyük tefsir kitabıdır. Bu eserinde, Abdullah bin Abbas'ın Resul-i Ekrem Efendimizden bildirdiği birçok ayet-i kerimenin tefsirini nakletmektedir. (Abdullah bin Abbas, bir tefsir kitabı yazmadı. Kendisi, Server-i alemin kıymetli sohbetlerine devam etmiş ve Eshab-ı Kiram arasında, en âlimlerden biri olarak tanınmış olduğundan, hadis-i şerifler için olduğu gibi, bazı ayet-i kerimeler için de, beyanatta bulunmuştur. Bütün tefsir âlimleri, bu yüksek beyanatı alarak tefsirlerini süslemişlerdir.) Sa'lebî'nin tefsiri, bir vaaz kitabı mahiyetinde olup, içinde ibadetlerin faziletlerini, sevaplarını bildiren haberler çoktur. Sa'lebî tefsirinde mevdu hadis (Peygamber Efendimiz buyurmadıkları hâlde, Ona izafe edilen uydurma söz) yoktur. Mevdu' hadis ile ibadet yapılması haramdır, belki küfür olur. İslam âlimleri; tefsir, fıkıh, kelam kitaplarına asla mevdu hadis almamışlardır.

2- Araisü'l-mecalis fî kasaisi'l-enbiya: Peygamberlerin kıssalarını anlatan çok kıymetli bir eserdir.

3- Er-Rebîü'l-müzekkirîn.

Ebu İshak-ı Sa'lebî'nin tefsirinden seçmeler:

Sa'lebî; “Ey Rabbimiz, bizden öncekilere yüklediğin musibetler gibi bize ağır yük yükleme.” mealindeki Bakara suresi 286. ayetinin tefsirinde diyor ki: Eyyub Aleyhisselam'a, bu uzun bela içerisinde, sana en zor ne geldi, diye sorduklarında; “Düşmanların serzenişi (başa kakması) her şeyden daha zordur.” buyurdu. Bu konuda başka tefsirlerde yazıyor: Yusuf Aleyhisselam'ı, kardeşleri kuyuya attıkları zaman, kuyunun dibinde taş vardı. Mübarek dizi o taşa geldi. O kadar canı yandı ki, kardeşlerinin cefasından ve babasının ayrılığından daha zor oldu. Bütün gece, onun ağrısından inledi. Seher vakti olunca, Allahü teala acısını durdurdu. Cebrail Aleyhisselam gelip; “Ey Yusuf! Rabbin sana selam gönderiyor ve; “Bu derin kuyunun dibinde, bu elem ve acı ile nasılsın?” diye soruyor.” dedi. Bundan sonra Cebrail Aleyhisselam; “Ey Yusuf! dua et, ne arzu ediyorsan dile, Rabbin sana verecek.” dedi. “Ey Cebrail! Benim için sen dua et.” dedi. Cebrail Aleyhisselam onun için dua etti ve o da âmin dedi. Sonra; “Ey Cebrail! Ben dua edeyim, sen âmin söyle.” dedi. Ellerini kaldırıp, dua etti. Ve Cebrail âmin dedi. “Ya Rabbî, bu seher vaktinde bana şifa gönderdiğin gibi, dünyanın sonuna kadar, bütün hastalara, seher vaktinde şifa gönder.” dedi. Allahü teala, duasını kabul buyurdu. Bunun için, bir hasta ne kadar hasta olsa da, seher vaktinde rahatlar. Bu, Yusuf Aleyhisselam'ın duası bereketi iledir.

Allahü teala, Bakara suresi 155. ayet-i kerimesinde mealen; “Ey Müminler! (İtaatkârı, asi olandan ayırt etmek için) sizi biraz korku, biraz açlık, biraz da mallardan, canlardan ve mahsullerden yana eksiltmekle, ant olsun imtihan edeceğiz. Ey Habibim! Sabredenlere (lütuf ve ihsanlarımı) müjdele!” buyurmaktadır. Sa'lebî hazretlerinin Araisü'l-mecalis fî kasaisi'l-enbiya adlı eserinin yazma nüshasının ünvan sayfası (sağda) ve ilk iki sayfası (solda). Eser Köprülü Kütüphanesi Fazıl Ahmed Kısmı No: 1118'de kayıtlıdır.

Bu ayet-i kerimenin tefsirinde; Sa'lebî, İmam-ı Şafiî'den rivayetle buyurdu ki: “Bu ayet-i kerimedeki korku; Allahü tealanın korkusu, açlık; Ramazan-ı şerif orucu, mal noksanlığı; zekat ve sadaka vermek, can ise; hastalık, hayvan ve çocuğun ölmesidir.” Sonra Bakara suresi 156. ayet-i kerimesinde mealen; “Sabredenler, o kimselerdir ki, kendilerine bir bela geldiği zaman teslimiyet göstererek, biz Allah'ın kuluyuz ve (öldükten sonra da) yine O'na döneceğiz derler.” buyuruyor. Sa'lebî buyurdu ki: “Takva şudur: İçinde, yani kalbinde bulunan niyet ve ahlâkın hepsi öyle olmalıdır ki, bunları bir tabağa koyup, pazara götürsen, içlerinde senin yüzünü kızartacak, seni utandıracak bir şey bulunmasın.

İhlassız amel, ibadet kabul edilmez. Nitekim Resulullah Efendimiz, Ebu Hüreyre'nin rivayet ettiği bir hadis-i şerifte buyurdu ki: “Kıyamet günü, kendisine dünyada mal verilmiş olan bir kimse getirilir. Kendisine; “Sana mal vermiştim, ne yaptın?” denir. “İnfak ettim, sadaka verdim, ama niyetim, insanların beni cömert ve civanmert sanmaları idi. Böylece gösterişte bulundum. İnsanlar benim için cömert ve ne iyi insan dediler.” der. Bu gün sana onların hiçbirinin faydası var mı? buyurulur. Bir başkasını getirirler. Yiğit, gözü pek birisidir. Kendisine; “Seni yiğit, kahraman yapmadım mı?” buyurulur. “Evet” der. “Ne yaptın?” buyurulur. “Harp ettim, canımı tehlikeye attım. Kanım aktı. Bununla beraber, bana yiğit denmesini istedim.” der. Sonra kendisine, onların demesi seni azaptan menedemez, sözlerinin sana faydası olmaz buyurulur. Sonra bir başkasını getirirler. Allahü teala ona ilim vermiştir. “Sana verilen ilmi ne yaptın?” denir. “Öğrendim ve başkalarına öğrettim.” der. “Sen ilmi, bana âlim desinler diye öğrendin ve öğrettin, o ilimden sana ne fayda var?” denir. Yani hepinizin maksadı riya, gösteriş, desinler ve bizden iyilikle konuşsunlar idi. Dünyada maksatlarınıza kavuştunuz. Bu gün ise size faydaları olmaz. Sonra Allahü tealanın bunları Cehennem tarafına götürün emri gelir. Azap melekleri onları Cehennem tarafına çekerler.

Sa'lebî tefsirinde, müfessirlerin şahı Abdullah bin Abbas, Resulullah'tan şöyle bildirir. Buyurdu ki: “Kıyamet günü, bir münadi, bütün Arasattakilerin duyabileceği bir sesle seslenir ve insanlar için; ibadet edenler neredesiniz, kalkınız, kim için amel ettiyseniz, karşılıklarını onlardan alınız. Ben ki, Allah'ım, ameli, dünya ve dünya ehli ile karışmış olanların amelini kabul etmem der.

Karz-ı hasen; Allah rızası için, hiçbir dünya karşılığı beklemeksizin, ihtiyaç sahiplerine borç vermektir. Bakara suresinin; “Allahü tealaya, ihlasla karz-ı hasen verecek kimdir? (Yani, başa kakmadan muhtaç kullara kim sadaka verecek?)” mealindeki 245. ayet-i kerimesinin tefsirinde Sa'lebî diyor ki: Karz-ı hasen, helal maldan verilen sadakadır. Yani, helal maldan infakla, Allahü tealaya taat eden kimdir? Bir kavil de şöyledir: Karz-ı hasen; sadaka verirken başa kakmamak ve eziyet etmemek, insanlar arasında söylememek, şunu verdim, şu kadar verdim, sen bana teşekkür bile etmedin dememektir. Çünkü bu ezadır. Allah için verilene, Allahü teala karşılığını verecektir. Bu ayet-i kerime, Allahü teala tarafından kullarına karz vermek hususunda teşvik ve tergibdir (isteklendirmedir).

Ebu Ümame Bahilî, Resulullah'ın şöyle buyurduğunu bildirir: “Cennet kapısının üzerinde, karzın (borç vermenin) onsekiz, sadakanın on sevabı vardır diye yazılı olduğunu gördüm. Cebrail Aleyhisselam'a, borç vermenin sevabının niçin daha çok olduğunu sordum. Cebrail Aleyhisselam, borcu, muhtaç olmayan istemez, fakat sadaka çoğu zaman ehli olmayana verilir, dedi.

İbn-i Abbas ve Ebu Hüreyre, bildirdiler. Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Müslüman kardeşine borç verenin, verdiği borcun her dirhemine, gümüşüne karşılık, amel defterine Uhud, Seb'in ve Tur-i Sina dağları ağırlığınca sevap yazılır.” Ebu Dahdah'ın kıssasını, Ebu Ümame Bahilî ve Zeyd bin Eslem bildirirler. Şöyle rivayet ederler: Yukardaki karz ayet-i kerimesi gelince, Ebu Dahdah, Resulullah Efendimize gelip; “Ya Resulallah, babam ve anam sana feda olsun! Allahü teala, bizden karz (borç) istiyor, halbuki O'nun, borca ihtiyacı yoktur.” dedi. Resulullah Efendimiz de; “Allahü teala, bununla sizi Cennet'e sokmak istiyor.” buyurdu. “Eğer ben Rabbime borç verirsem, yani O'nun rızası için sadaka verirsem, bunun karşılığının Cennet'te bana verileceğini üzerinize alır mısınız?” dedikte, Resulullah; “Evet, sadakayı tasadduk eden herkese, karşılığı Cennet'te verilir.” buyurdu. Ebu Dahdah; “Hanımım Ümmü Dahdah benimle olur mu?” dedi. “Olur.” buyurdu. “Oğlum Dahdah da benimle olur mu?” dedi. “Olur.” buyurdu. “Ya Resulallah! Mübarek elini bana ver.” dedi. Resulullah elini uzattı. Elini tutup; “Benim iki hurma bahçem vardır. Biri aşağıda, diğeri yukardadır. Allahü tealaya yemin ederim ki, bu iki bahçeden başka bir şeye malik değilim. Her iki bahçeyi de Rabbime karz (borç) verdim.” dedi. Resulullah; “Bahçenin birini Allahü teala için ver, birini çoluk çocuğun için sen sakla.” buyurdu. Ebu Dahdah; “Ya Resulallah, şahit ol ki, iyi olan bahçemi Rabbime borç verdim. Etrafı duvarla çevrilidir. İçinde altıyüz hurma ağacı vardır.” dedi. Resulullah Efendimiz; “Allahü teala, buna karşılık, sana Cennet'i versin.” buyurdu.

Sonra Ebu Dahdah o bahçeye gitti. Hanımı Ümmü Dahdah'ın yanına vardı. Çocukları da oradaydılar. Hurma ağaçlarının etrafında dolaşıyorlardı. “Bu bahçeden çıkın, ben bunu Rabbime borç verdim.” dedi. Ümmü Dahdah; “Kârlısın, Allahü teala satışını bereketli eylesin!” dedi. Sonra Ümmü Dahdah, çocuklarının yanına gidip, ağızlarındaki yemekte oldukları hurmaları, ağızlarından çıkardı. Kucaklarında, ceplerinde olanları da bıraktırdı ve diğer bahçeye gittiler.

Kâbe-i Muazzama'nın ilk defa bina edilmesi hakkında Sa'lebî, Keşf ve Beyan tefsiri'nde şöyle yazıyor: “Allahü teala, Kâbe'nin yerini, yeryüzünden ikibin yıl önce yarattı. Serap üzerinde köpük gibi oldu. Sonra onun altına yeryüzünü yaydı. Âdem Aleyhisselam Cennet'ten dünyaya indirilince, meleklerin seslerini ve tesbihlerini işitemez olmuştu. Bu hâlinden üzülerek Allahü tealaya yakardı. Allahü teala, Cennet yakutlarından eve benzer bir yakut gönderdi. Bunda, yeşil zümrütten iki kapı vardı. Birisi doğu, birisi batı tarafında idi. İçinde Cennet kandilleri vardı. Bu, bu gün Kâbe'nin bulunduğu yere indirildi. Allahü teala; “Ey Âdem, senin için bir hane gönderdim. Arşın etrafını tavaf ettiğin gibi, bunun etrafını tavaf eyle. Arşın çevresinde namaz kıldığın gibi, bunun etrafında namaz kıl!” buyurdu. Hacerü'lEsved'i de gönderdi. Bu taş beyazdı. Cahiliye zamanında, hayızlı kadınların ve günah işleyenlerin dokunmasıyla siyah oldu ve ismi “Hacerü'lEsved “Siyah taş” oldu. Böylece Âdem Hindistan'dan Mekke'ye doğru yola çıktı. Bir melek, onu Kâbe'ye götürmek için rehberlik etti. Âdem nereye bastıysa, orası mamur oldu. Nihayet Mekke'ye geldi ve bu haneyi ziyaret eyledi. Menasikini (hac ziyaretini) yerine getirdi. Bitirince, melekler yanına gelip; “Ey Âdem, haccın kabul oldu. Biz ki melekleriz, senden ikibin yıl önce, biz bu haneyi ziyaret ederdik.” dediler.

Sa'lebî tefsirinde, İbrahim Aleyhisselam'ın oğlu Hazreti İsmail'i Mekke-i Mükerreme'ye getirip bırakmasını şöyle anlatıyor: Sa'id bin Cübeyr, Abdullah ibni Abbas'tan rivayet ederek bildirdi. Abdullah bin Abbas buyurdu ki: “İbrahim Aleyhisselam, Nemrut'un ateşinden kurtulduktan sonra, Babil'den ayrılıp hanımı Sare ile Mısır'a gitti. Firavun, Sare'ye musallat olmak istedi. Firavun'un elleri ve ayakları kuruyarak yere düştü. Firavun bu mucize üzerine, Sare'ye musallat olmaktan vazgeçip, cariyesi Hacer'i ona verdi. Hazreti İbrahim, Filistin'e döndü. İlk hanımı Sare'nin çocuğu olmadığından, Hacer ile evlendi. Hacer'den Hazreti İsmail dünyaya geldi. Allahü tealanın emriyle, Hazreti İsmail ile annesini, Hicaz'a getirdi. Mekke şehrinin Seniyye mevkiinde konakladılar. Issız bir çöl olan bu beldede, mucizeyle Zemzem suyu çıktı. Mekke'nin yanında konaklayan Cürhüm kabilesi Zemzem suyunu görünce, Hacer'den izin alarak oraya yerleştiler. İsmail Aleyhisselam büyüyünce, Cürhüm kabilesinden bir kız isteyip evlendi. Hacer vefat etti. Hazreti İbrahim oğlu İsmail Aleyhisselam'ı ve hanımı Hacer'i çok özlediğinden, Mekke'ye gitmek için, ilk hanımı Hazreti Sare'den izin istedi. Hazreti Sare de binekten inmemek şartıyla Hazreti İbrahim'e izin verdi. Hazreti İbrahim oraya gelince, Hacer'i vefat etmiş buldu. Hazreti İsmail'in evine gitti. Oğlu Hazreti İsmail'in hanımına; “Kocan nerededir?” buyurdu. “Burada yok, ava gitti.” dedi. Hazreti İsmail avlanmak için Harem'den dışarı çıkmıştı. İbrahim Aleyhisselam gelinine; “Yanında bana ikram edecek yiyecek ve içecek var mı?” buyurdu. “Yanımda hiç yiyecek yok ve burada hiç kimsenin yiyeceği yoktur.” dedi. “Kocan gelince, ona selam söyle ve de ki, kapısının eşiğini değiştirsin!” İbrahim Aleyhisselam bunu söyledi ve gitti. İsmail Aleyhisselam geri gelince, babasının kokusunu duydu ve hanımına; “Buraya kimse geldi mi?” diye sordu. “Evet, bir ihtiyar geldi. Şöyle şöyle sıfatlarda idi.” deyip, hafife alarak anlattı. Hazreti İsmail; “O ihtiyar sana ne dedi?” buyurdu. Bana; “Kocana benden selam söyle ve de ki kapısının eşiğini değiştirsin!” dedi. İsmail Aleyhisselam bu sözü duyunca, derhal onu boşadı ve başka bir hanım aldı. Hazreti İbrahim Allahü tealanın dilediği zaman kadar durup, sonra hanımı Sare Hatun'a gitti. İsmail'i tekrar görmek için izin istedi. O da, bineğinden inmemesini şart koşarak izin verdi. İbrahim Aleyhisselam geldi. Hazreti İsmail'in kapısına vardı. Hanımından, kocasının nerede olduğunu sordu. “Ava gitti, şimdi gelme zamanıdır. Şimdi inşallah geliyordur. Ey büyük efendi, hayvandan ininiz. Allah size rahmet eylesin!” dedi. İbrahim Aleyhisselam; “Yanında yiyecek var mıdır?” buyurdu. “Evet, var!” deyip, hemen süt ve et ikram etti. Hazreti İbrahim ona bereketle dua eyledi. Eğer o gün, ekmek, buğday, arpa veya hurma ikram etmiş olsaydı, Mekke topraklarının çoğu, buğday, arpa veya hurma ile dolu olurdu. Hazreti İsmail'in hanımı; “Efendim, inin de, başınızı yıkayayım.” dedi. İbrahim Aleyhisselam inmedi ve bineğini, bu gün makam denen yere sürdü ve sağ ayağını onun üzerine koydu, ayağının izi orada kaldı ve sol ayağını üzengide tuttu. Hazreti İsmail'in hanımı, başının sağ tarafını yıkadı. Sonra sağ ayağını çekip, sol ayağını makam üzerine koydu. Taş üzerinde ayağının izi kaldı. Hazreti İbrahim'in makamı burasıdır. Sonra Hazreti İsmail'in hanımı, başının sol tarafını yıkadı. İbrahim Aleyhisselam ayrılıp dönerken; “Kocan geldiğinde, ona benden selam söylersin ve kapısının eşiğine sahip olsun, onu değiştirmesin!” buyurdu. İsmail avdan dönünce, babasının kokusunu aldı ve hanımına; “Bu gün sana kimse uğradı mı?” diye sordu. “Evet, bir ihtiyar zat geldi. Yüzü bütün insanların yüzünden güzeldi. Güzel koku saçıyordu. Kimsede öyle koku yoktu.” dedi. Ve ondan dinlediklerini anlattı. İsmail Aleyhisselam; “Ey hanım, iyice bilesin ki, o benim babam İbrahim idi.” buyurdu.

Enes bin Malik diyor ki: “İbrahim Aleyhisselam makamında, iki mübarek ayak izini gördüm. Ayaklarının parmakları ve topuk izleri belli idi. İnsanların çok dokunmasından, taban izleri belli olmaz olmuştu.” Nafi bin Şeybe buyurdu ki: “Makamın yanında Abdullah bin Amr bin As'tan işittim. Üç defa şahitlik etti ve şöyle dedi: Allahü teala şahittir ki, Resulullah'tan işittim. Buyurdu ki: “Rükn ve makam, Cennet yakutlarından iki yakuttur. Allahü teala, ikisinin de nurunu giderdi. Eğer nurlarını gidermeseydi, elbette, bütün dünyayı aydınlatırlardı.

Sa'lebî tefsirinde, Kâbe'nin Hazreti İbrahim ile oğlu Hazreti İsmail tarafından bina edilmesi hakkında şunları yazmaktadır: “Abdullah ibni Abbas diyor ki: Âdem Aleyhisselam, Hindistan'dan kırk kere yaya olarak Mekke'ye gelip, bu haneyi ziyaret eyledi. İşte Kâbe'nin ilk hâli böyle olmuştur. Nuh Aleyhisselam'ın tufanına kadar böyle devam etti. Tufan olacağı zaman, Allahü teala meleklere emredip, onu dördüncü kat göğe götürdüler. Beyt-i Ma'mur, o olup, meleklerin kıblesi ve ibadet yeridir. Her gün yetmişbin melek ona girer ve kıyamete kadar onlara bir daha sıra gelmez. Allahü teala Cebrail Aleyhisselam'a, Hacerü'l-Esved'i Ebu Kabis Dağı'nda saklamasını ve tufandan salim kalmasını emretti. Böylece Kâbe'nin yeri Hazreti Nuh'tan Hazreti İbrahim zamanına kadar boş durdu. İsmail ve İshak'ın dünyaya gelişlerinden sonra, Allahü teala Hazreti İbrahim'e Kâbe'yi bina etmeyi emir edip: “Ey İbrahim, benim için bir ev yap, içinde bana ibadet ve zikretsinler.” buyurdu. İbrahim Aleyhisselam nereye bina edeceğini bilmiyordu. Allahü tealadan nereye bina edeceğini bildirmesini diledi. Allahü teala, Hucuc isminde bir rüzgâr çıkardı. Rüzgâr, Kâbe'nin etrafına geldi ve Nuh tufanından önceki hududunu işaret eyledi. Ama müfessirlerin şahı Abdullah bin Abbas diyor ki: “Allahü teala, Kâbe ölçüsünde bir bulut gönderdi. Bulut gider, İbrahim Aleyhisselam da, onun gölgesinde giderdi. Mekke'ye kadar geldi. Kâbe binasının olduğu yerde durdu ve; “Ey İbrahim, benim ölçümde bina yap. Büyük veya küçük olmasın.” dedi. İbrahim Aleyhisselam da o büyüklükte bir bina yaptı.

Sa'lebî tefsirinde, Asmî'den bildiriyor. Buyurdu ki: Arefe günü Arafat'ta vakfede bir köylü gördüm. “Ya Rabbî! Sana hayranım. Her lügatte konuşan diller sana söylüyor. Hepsi ihtiyaçlarını senden istiyor. Benim senden isteğim; bela zamanında, insanların beni unuttuğu zaman, senin beni hatırlamandır.” diyordu.

Sa'lebî, mealen; “Namazı gereği gibi kılın, zekatı verin ve hayır işlerden nefisleriniz için önden her ne gönderirseniz, Allah katında onun sevabını bulursunuz. Şüphesiz Allah bütün yaptıklarınızı görücü ve karşılığını vericidir.” buyurulan Bakara suresi 110. ayet-i kerimenin tefsirinde diyor ki: “Resulullah Efendimiz gözünün nuru ve ciğerparesi Fatımatü'z-Zehra vefat edince, cenazesini Emirü'l-Müminîn Ali, Hasan, Hüseyin ve Ebu Zer Gıfarî gece vakti dışarı çıkarıp defnettiler ve geri döndüler. O gece Hazreti Ali şu beytleri söyledi: Her birleşen dostların bir ayrılığı vardır, Birleşip ayrılmayan bu dünyada çok azdır. Birbiri arkasından dostlarından ayrılmak, Gösterir beraberlik, dostluk baki değildir. Sabah olunca Emirü'l-Müminîn Ali kabristana geldi ve; “Ey mezarlık halkı, Allahü tealanın selamı, üzerinize olsun! Mallarınız taksim edildi, evlerinize başkaları oturdu, hanımlarınız başkaları ile evlendi. Bizden size haber bunlardır. Sizden bize ne haberler vardır?” buyurdu. Gizli bir ses duydu: “Ve aleykesselam ey Ali! Yediklerimiz bize kâr kaldı. Ahirete gönderdiklerimizi bulduk, vârislere bıraktıklarımızı ziyan eyledik.” dedi.

Sahih-i Müslim'deki bir hadis-i şerifte; “Ey Âdemoğlu, benim malım, benim malım dersin. Senin malından senin olan, yiyerek yok ettiğin, giyerek eskittiğin, yahut Allah yolunda verip ahiret için ayırdığındır.” buyuruldu. Yani yediğin yok oldu, giydiğin eskidi, ahirete yolladığın sana kaldı. Malını seviyorsan, düşmana niçin bırakıyorsun. Sevdiğini kendinden ayırma! Beraberinde götür, başkasına bırakma. Hepsini veremiyorsan, kendini de bir vâris yerine koy ve bir hisseyi de kendinle ahirete götür. Bunu da yapmazsan, bari farz olan zekatını ver de, azapta kalma.

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
Rehber İnsanlar Sayfası