Hadis, tefsir ve Malikî mezhebi fıkıh âlimi. İsmi İbrahim bin Musa bin Muhammed el Lahmî eş-Şatıbî olup künyesi Ebu İshak'tır. Doğum tarihi belli değildir. Endülüs'te Gırnata şehrinde yaşadı. 790 (m. 1388) senesinde vefat etti.
Şatıbî, zamanın en tanınmış âlimlerinden Arabî ve diğer ilimleri tahsil etti. Ders aldığı hocalarının bazıları şunlardır: İbn-i Fahhar el-Bıri, Ebü'l-Kasım es-Sebtî, Şerif Ebu Abdullah et-Tlemsanî, Ebu Abdullah el-Makkarî, Hatib bin Merzuk, Ebu Ali Mansur bin Muhammed ez-Zevavî, Ebu Abdullah el-Belensî. Şatıbî'den; Ebü'l-Abbas, Abdullah el Huffaz ve birçok âlim ilim öğrendi, hadis-i şerif dinledi.
Şatıbî, birçok ilim dalında söz sahibi oldu. Meseleleri araştırıp tahkik etme hususunda çok mahirdi. Kendisine sorulan soruların hepsine çok güzel cevaplar verirdi. Fıkıh ile ilgili mevzularda Selef-i salihîn'in ve büyük âlimlerin sözlerini delil alırdı. Şatıbî; fakih, muhaddis, hafız ve müfessirdi. Lügat ve dil bilgilerini çok iyi bilirdi. Vera sahibi, salih, zahit bir zattı. Sünnet-i seniyyeye uyma hususunda çok dikkatli, bidatlerden ve şüphelilerden son derece sakınan, iffet sahibi bir âlimdi.
Eserleri: Şatıbî, birçok alanda çok faydalı eserler yazdı. Bu eserlerinden bazıları şunlardır: 1- Şerhü'l-celil ale'l-hulasa fi'n-nahv, 2- Kitabü'l-Muvafakat fî usuli'l-fıkh: En meşhur ve önemli eseridir. Usul-i fıkha dairdir. Birçok defa basılmıştır. Son olarak Hicrî 1421'de Mısır'da basılmıştır. 3- Kitabü'l-mecalis, 4- Kitabü'l-ifadat ve'l-inşadat, 5- Kitabü'l-ittifak fî ilmi'l-iştikak, 6- Kitabu usuli'n-nahv, 7- El-Fetava: Talebeleri tarafından toplanmıştır. 8- Kitabü'l-itisam: Son olarak 1987'de Beyrut'ta basılmıştır.
Bu eserde; bidatin tarifi ve manası, bidat ehlinin kötülükleri, bidat ehlinin kaynakları, hakiki ve izafi bidat ve aralarındaki fark, bidatin hükmü ve bidatlerin hepsinin aynı derecede olmadığı, adetlerde ve ibadetlerde bidatlerin açıklaması, ehl-i bidat ile Ehl-i sünnet arasındaki ayrılığın sebepleri ve bidat ehlinin doğru itikattan ayrılması konularının işlendiği çok nefis ve sahasında benzeri yazılmamış bir kitaptır. Bu eserden bazı bölümler:
Bidat ve bidat sahiplerinin kötülüğü: Akıllı kimse, bidatlerin kötülüğünü kolayca anlar. Çünkü bidatlere uymak, sırat-ı müstakimden (doğru yoldan) çıkmaktır. Şimdi bunu, aklî ve naklî yönden izah edelim. Bu mevzunun aklî bakımından birkaç yönü vardır. Dünyanın başlangıcından günümüze kadar tecrübelerle anlaşılmıştır ki insanoğlu sadece akıllarıyla kendilerine faydalı olan şeyleri elde edebilip zararlı ve bozuk olan şeyleri defetmeye muvaffak olamamışlardır.
Kulların faydalarına olan şeyler, dünya veya ahirete aittir. Dünyaya ait olanlara gelince insan bunları yalnızca kendi gücü ile bulamaz ve elde edemez. Çünkü kulların faydasına olan şeyler, ancak Allahü tealanın bildirmesi ile bilinebilir. Âdem Aleyhisselam yeryüzüne indirildiği zaman, Allahü teala ona dünyada faydalı olan şeyleri nasıl elde edeceğini öğretti. Daha sonra bu bilgi, Âdem Aleyhisselam'ın zürriyeti arasında miras bir bilgi olarak nesilden nesle aktarıla gelmiştir. İnsanların miras olarak aldıkları bu bilgiler, temel ve asıl bilgilerdir. Ancak insanoğlu, aklı vasıtasıyla bu temel bilgilerden bir takım fer'î bilgiler çıkararak, aslı genişletmişlerdir. Bundan insana, aklının, kendi faydasına olan şeyleri bilmekte yeterli olduğu zannedilmiştir. Bununla beraber bu bilgilere, uygun olmayan, bozuk ve yanlış çok şeyler girmiştir. Eğer Peygamberler göndermek suretiyle, Allahü tealanın kullarına lütuf ve ihsanı olmasaydı, insanlar sıhhatli, doğru ve mesut bir hayata kavuşamazlar, faydalarına muvafık bir hâle erişemezlerdi. Bunun böyle olduğu, insanlık tarihine bakıldığı zaman kolayca anlaşılır.
Ahiretle ilgili faydalara gelince bunlara akıl ulaşamaz. Mesela ibadetler böyledir. Akıl, Allahü tealaya nasıl kulluk yapılacağını, ne kısaca, ne de geniş olarak bulamaz. Akıl ile ahiret hayatından sadece, onun dünya hayatından sonra gelen bir hayat olduğu ve orada insanların amellerinin karşılığını göreceklerinin bilinmesi mümkündür. Peygamberlerin (aleyhimüsselam) bildirmesi olmadan, sırf akılla ahiret ahvalinin bilinebileceğini iddia eden felsefecilere aldanmamalıdır. Bu meselenin hakikati, onların söylediği gibi değildir. Dinler, insanlara Peygamberler (aleyhimüsselam) vasıtasıyla bildirilmiştir.
Allahü tealanın Peygamberleri, her zaman, insanlara yaratılış hikmetlerinin Allahü tealaya kulluk olduğunu bildirmişlerdir. Bütün Peygamberler, aynı imanı bildirmişlerdir. Yalnız Allahü teala, zaman zaman emir ve yasaklarını Resulleri vasıtasıyla bildirmiş; bir din, zamanını tamamlayınca ondan sonra yeni bir din göndermiştir: En son ve kendisinden önceki dinlerin hükümlerini ortadan kaldıran, kıyamete kadar baki olan din, İslam dinidir. Ancak felsefeciler, Peygamberlerin bildirdiği bilgilerden bazılarını alıp bunları akıllarına göre açıkladılar. Bunlara aklî bilgiler dediler. Halbuki mesele onların dediği gibi değildir.
Akıl, elbette müstakil değildir. Bir bina bile, temel olmadan kurulamaz. Bir temel lazımdır. Aynı şekilde, herhangi bir meselede de bilgiler, önce doğruluğu kabul edilmiş olan temel bilgiler üzerine kurulur. Ahiret ahvaline dair temel bilgiler, ancak vahiy yoluyla elde edilebilir. Aklın bu hususta, temel bilgileri bulmaya asla gücü yetmez ve yetmemiştir. İşte bunun içindir ki akıllar, Allahü teala Peygamberleri vasıtasıyla bildirmeden, faydalarına olan şeyleri tek başına bilemezler. İşte, dinde bidat ortaya çıkarmak, bu esasa zıddır.
İslamiyet kâmil olup ziyade ve noksan kabul etmez. Çünkü Allahü teala, Maide suresinin 3. ayet-i kerimesinde mealen; “Bu gün, dininizi sizin için ikmal eyledim. Üzerinize olan nimetimi tamamladım ve size din olarak İslamiyeti vermekle razı oldum.” buyuruyor.
Irbaz bin Sariye şöyle rivayet etti: Resulullah Efendimiz, birgün namazdan sonra bize vaazda bulundu (hutbe okudu). Öyle beliğ bir vaazda bulundular ki gözler yaşlarla doldu, kalbler inceldi (ürperdi. Bu bir veda vaazı idi.) Bir kişi; “Bize ne tavsiye edersin ya Resulallah?” dedi. Resul-i Ekrem buyurdu ki: “Allah'tan korkmayı, başınızdaki bir köle bile olsa onu dinleyip itaat etmenizi tavsiye ederim. Zira benden sonra yaşayacaklar, çok ihtilaflar görecekler. Benden sonra ortaya çıkan bidatlerden sakınınız. Zira bidatlerin hepsi dalalettir.”
Resulullah Efendimiz din ve dünya işlerine dair, muhtaç olunan her şeyi vefat etmeden bildirmiştir. Ehl-i Sünnet ve'l-cemaat'ten buna muhalefet eden hiç kimse yoktur. Durum böyle olunca bidat sahibi, gerek lisan-ı hâli ve gerekse sözü ile şunu söylemiş olmaktadır: “Din tamam olmamıştır, ilave edilmesi mutlaka lazım veya güzel olan bazı şeyler mevcuttur.” Eğer bidat sahibi, dinin her bakımdan tamam olduğuna ve kemal bulduğuna inanmış olsaydı, dinde bidat ortaya çıkarmaz ve dine bir şeyler ilave durumuna gitmezdi.
İmam-ı Malik şöyle buyurdu: Kim dinde bidat ortaya çıkarır ve bunu güzel görürse Muhammed Aleyhisselam'ın risalet vazifesini yerine getirmediğini iddia etmiş olur. Çünkü Allahü teala, Maide suresinin 3. ayet-i kerimesinde mealen; “Bu gün dininizi sizin için ikmal eyledim. Üzerinize olan nimetimi tamamladım ve size din olarak İslamiyeti vermekle razı oldum.” buyurmaktadır.
Ömer bin Abdülaziz, Adî bin Ertad'a şöyle yazdı: “Sana, Allahü tealadan korkmayı, işinde Resulullah Efendimizin sünnet-i seniyyesi üzere olmanı, bidat sahiplerinin dinde sonradan ortaya çıkardığı bidatleri terk etmeni tavsiye ederim. Bidate mâni ol. Sünnet-i seniyyeye iyi yapış. Çünkü sünnet-i seniyyenin aksinin ahmaklık olduğu ortaya konulmuştur.”
Bidat sahibi kendisini, dinin sahibi mertebesine benzeyen bir mertebeye koymaktadır. Zira Şari' (dinin sahibi), dinleri vaaz etti, mahlukatın da dine uymalarını mecbur kıldı. Bunları böyle yapmak yalnız Allahü tealaya mahsustur. Çünkü Allahü teala kulları arasında, ihtilaf ettikleri hususlarda hükmeyledi. Yoksa din koyma, mahlukların yapacakları işlerden olsaydı, dinler Peygamberler vasıtasıyla gönderilmez, insanlar arasında ihtilaf kalmazdı. Bu sebeple Peygamberlerin gönderilmesine de ihtiyaç olmazdı. İşte dinde bidat ortaya koyan kimse kendisini, (hâşâ) Allahü tealaya benzer yapmaktadır.
Bidat sahibinin bu yaptığı, nefsinin arzu ve isteklerine uymaktır. Çünkü akıl dine tâbi olmayınca nefsinin arzu ve isteklerine tâbi olur. Nefsinin arzu ve isteklerine tâbi olmanın ne demek olduğu ve bunun apaçık bir dalalet olduğu ortadadır. Allahü teala, Sad suresinin 26. ayet-i kerimesinde mealen; “Ey Davud! Biz seni yeryüzünde halife kıldık. O hâlde insanlar arasında adaletle hüküm ver ve keyfe tâbi olma ki bu seni Allah'ın yolundan sapıtır. Muhakkak ki Allah yolundan sapanlar, hesap gününü unuttuklarından, kendilerine çok şiddetli bir azap vardır.” buyuruyor.
Buraya kadar hüküm iki noktada toplanıyor. Bunun üçüncü bir şıkkı yoktur. Birisi hakka uymak, diğeri de nefsin arzu ve isteklerine uymaktır. Allahü teala, Kehf suresinin 28. ayet-i kerimesinde mealen şöyle buyuruyor: “Kalbi, bizi zikretmekten gafil olan ve nefsinin arzuları peşinde koşan ve hareketlerinde dinin dışına taşan kimseye itaat etme!”
Bu konuyla ilgili hadis-i şerifler: 1- “Bir kimse, dinde olmayan bir şey meydana çıkarırsa bu şey reddolunur.” Bu hadis-i şerifi âlimler, İslam'ın üçte biri olarak saymışlardır. Çünkü bu hadis-i şerifte Resulullah'ın emrine muhalif olan bütün yollar kastedilmiştir. Bu hususta, bidat ve mâsiyet olan şeyler eşittir. 2- Resulullah Efendimiz bir hutbelerinde; “En hayırlı söz, Allahü tealanın kitabıdır. En doğru yol, Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. İşlerin en kötüsü, sonradan ortaya çıkarılan bidatlerdir. Her bidat, dalalettir.” buyurdu. 3- “Bir kimse İslam'da sünnet-i hasene yaparsa bunun sevabına ve bunu yapanların sevaplarına kavuşur. Bir kimse İslam'da bir sünnet-i seyyie (bidat) çığrı açarsa bunun günahı ve bunu yapanların günahları kendisine verilir.” 4- “Bir zaman sonra benim ümmetim de yetmişüç kısma ayrılır. Bunlardan yetmişikisi Cehennem'e gidip yalnız bir fırkası kurtulur. Cehennem'den kurtulan fırka, benim ve Eshabımın gittiği yolda gidenlerdir.” 5- “Bidat sahipleri ile birlikte bulunmayınız! Onların kötülükleri, uyuz hastalığı gibi bulaşıcıdır.” 6- “Fitneler, bidatler yayıldığı ve eshabım kötülendiği zaman, hakikati bilen, bildiğini bildirsin! Bildiğini bildirmeyenlere, Allahü teala ve melekler ve bütün insanlar lanet eylesin! Allahü teala bunların ibadetlerini ve hiçbir iyiliklerini kabul etmez.” 7- “Bidat sahibini gördüğünüz zaman, ona karşı sert davranın! Allahü teala, bidat sahiplerinin hepsine düşmandır. Onlardan hiçbiri sırat köprüsünden geçemeyecek, Cehennem ateşine düşeceklerdir.”
Şunu iyi bilmek gerekir ki bidatle beraber olan ne namaz, ne oruç, ne sadaka gibi ibadetler, ne de kurbetler kabul edilir. Bidat sahibi ile beraber olanda ismet sıfatı yok olur. Bidat sahibinin yanına giden, ona tazim ve hürmette bulunan kimse, İslam'ın yıkılmasına yardımcı olur. Düşmanlık ve buğza vesile olur. Her bidat, bir sünneti yok eder. Bidat sahibi kimseye, Allahü teala gazab eder.
Bidat hakkında âlimlerin kıymetli sözleri: Fudayl bin Iyad buyurdu ki: “Kim bidat sahibi ile oturursa ona hikmetten bir şey verilmez.”
Zünnun-i Mısrî buyurdu ki: “Allahü tealanın bir kimseyi sevdiğinin alameti, o kimsenin, Allahü tealanın sevgilisinin işine, ahlâkına ve sünnetine uymasıdır. İnsanlara fitne ve fesat, şu altı şeyden dolayı gelir: 1- Ahirete ait olan amellerde niyetinin zayıflığından, 2- Bedenini, İslamiyet'e uymayan arzularını yapmaya hazır tutmaktan, 3- Ömrün kısa olmasına rağmen, tul-i emel peşinde koşmaktan, 4- İnsanların rızasını, Yaradanın rızasına tercih etmelerinden, 5- Nefislerine uyup sünneti terk etmelerinden, 6- Selef-i salihîn'in yolundan gitmemekten.”
Bişr-i Hafî buyurdu ki: “Resulullah Efendimizi rüyamda gördüm. Bana; “Ya Bişr! Biliyor musun, Allahü teala seni akranların arasında niçin yükseltti?” buyurdu. Ben de; “Hayır ya Resulallah.” deyince; “Sünnetime yapışman, salihlere hürmetin, arkadaşlarına nasihatin, Eshabıma ve Ehl-i Beytime muhabbetin sebebiyle.” buyurdu.”
Yahya bin Muaz şöyle buyurdu: “İnsanların ihtilaflarının hepsi, şu üç şeyden dolayıdır. Bunların her birinin zıddı da vardır. Aslın olmadığı yerde zıddı bulunur. Tevhidin zıddı şirktir. Sünnetin zıddı bidattir. Taatin zıddı günahtır.”
Ebu Ali Hasan bin Ali Cürcanî şöyle buyurdu: “Kişinin saadetinin ve ibadetlerin ona kolay gelmesinin alameti, bütün işlerinde sünnete uymak, salihlerle sohbet etmek, dostlarına karşı güzel ahlâklı olmak, ilahî marifet ve insanlara muhabbet ile bezenmek ve vakitlerini değerlendirmektir.”
Ebu Ali Hasan bin Ali Cürcanî'ye; “Allah'a giden yol nasıldır?” diye sorulunca şöyle buyurdu: “Kulu, Allah'a kavuşturan yollar çoktur. En açık ve şüpheden uzak olanı; sözüyle, işiyle, niyetiyle ve maksadıyla sünnete uymaktır. Zira Allahü teala, Nur suresinin 54. ayet-i kerimesinde mealen; “Eğer Resulüme uyarsanız, hidayete erersiniz.” buyuruyor.”
Ebu Ali Hasan Cürcanî yine buyurdu ki: “Sünnete giden yol; bidatten kaçmak, Eshab-ı Kiram'ın icmasına uymak, bozuk din adamlarından uzaklaşmak, bir tasavvuf büyüğünü tanımak ve eserlerini okumaktır.”
Zünnun-i Mısrî, birisine şöyle nasihatta bulundu: “Senin yanında en tercih edilen ve en sevilen şey, Allahü tealanın farz kıldığı emirlerini yapmak ve yasak kıldığı şeylerden sakınmak olsun. Çünkü Allahü tealanın sana emrettiği ibadetler, kendin için seçtiğin, güzel gördüğün amellerden daha hayırlıdır ve daha yüksektir. Kulun farz olan ibadetleri hakkıyla yapması, sakınılması lazım gelen şeylerden gereği gibi sakınması gerekir.
YETMEZ Mİ?
İmam-ı Şatıbî şöyle naklediyor: İbrahim bin Edhem'e; “Allahü teala; “İsteyiniz veririm, kabul ederim.” buyuruyor. Halbuki istiyoruz vermiyor.” denilince buyurdu ki: “Allahü tealaya dua edersiniz, O'na itaat etmezsiniz. Peygamberini tanırsınız, O'na uymazsınız. Kur'an-ı Kerim okursunuz, gösterdiği yoldan gitmezsiniz. Cenab-ı Hakk'ın nimetlerinden faydalanırsınız, O'na şükretmezsiniz. Cennet'in ibadet edenler için olduğunu bilirsiniz, hazırlıkta bulunmazsınız. Cehennem'in asiler için yaratıldığını bilirsiniz, ondan sakınmazsınız. Babalarınızın, dedelerinizin ne olduğunu görür, ibret almazsınız. Ayıbınıza bakmadan başkalarının ayıplarını araştırırsınız. Şeytana düşman olduğunuzu söyler, ona uyarsınız. Böyle olan kimseler, üzerlerine taş yağmadığına, yere batmadıklarına, gökten ateş yağmadığına şükretsin! Daha ne isterler? Dualarının neticesi, yalnız bu olursa yetmez mi?”
hakikatine kavuşmaktan ve ahirete bakmaktan kalbleri alıkoyan; Allahü tealanın kalbe, kulağa, göze, dile, ele, ayağa, karına ve daha başka uzuvlara dair emirlerine gereken ehemmiyeti vermemektir.
Ebu Bekr Tirmizî buyurdu ki: “Himmetin sıfatlarını, muhabbet ehli tamamladı. Onlar da himmeti, sünnete uyup bidatlerden kaçarak elde ettiler.”
Ebü'l-Hasan Verrak buyurdu ki: “Kişi, Allah'a ancak O'nun ve Peygamberinin emirlerine uymakla ulaşabilir. Kim Allah adamlarına uymadan Allahü tealaya ulaşmaya kalkarsa sapıtır.”
Ebu Muhammed bin Abdülvehhab es-Sekafî şöyle buyurdu: “Allahü teala, amellerden ancak doğru olanı, doğru olanlardan hâlis olanı, hâlis olanlardan da ancak sünnete uygun olanı kabul eder.”
Ebu Bekr bin Sa'dan buyurdu ki: “Allahü tealaya ulaşmak; gafletten, günahtan, bidatten ve sapıklıklardan sakınmakla olur.”
Ebu Amr ez-Zücacî şöyle buyurdu: “İnsanlar, cahiliye devrinde akıllarının ve arzularının güzel gördüğüne tâbi oluyorlardı. Peygamber Efendimiz geldi ve onları tek tek İslamiyete tâbi kıldı. Doğru akıl; İslamiyetin güzel gördüğü, kötü akıl; İslamiyetin kötü gördüğü akıldır.”
Bayezid-i Bistamî buyurdu ki: “Otuz sene mücahede ile uğraştım. İlimden ve ilme uymaktan daha lüzumlu bir şeye rastlamadım.”
Yine Bayezid-i Bistamî şöyle buyurdu: “Siz havada uçan birisini gördüğünüz zaman, hemen o kimsenin faziletli, keramet sahibi birisi olduğuna hüküm vermeyin. Hata edebilirsiniz. O kimsenin hakikaten fazilet ve keramet sahibi olduğunu anlamak için; İslamiyetin emirlerine uymaktaki hassasiyetine, Peygamber Efendimizin ahlâkı ile ahlâklanmasına ve sünnet-i seniyyeye uymasına, hakiki İslam âlimlerine olan muhabbet ve bağlılığına bakın. Bunlar tam ise o kimse fazilet ve keramet sahibidir. Bunlara uymakta en ufak bir gevşeklik ve zayıflık bulunursa o kimse için fazilet ve keramet sahibidir demek mümkün olmaz.”
Sehl-i Tüsterî buyurdu ki: “Kişinin sünnet-i seniyyeye tâbi olmadan yaptığı her iş, nefsini sevindirir. Arzu ve isteklerine uymuş olur. Eğer sünnet-i seniyyeye uyarsa nefsini cezalandırmış olur. Zira İslamiyette nefse uymak yoktur ve kötülenmiştir. Herkesin arzusu, elbet sünnet-i seniyyeye uymak olmalıdır.”
Sehl-i Tüsterî yine buyurdu ki: “Bizim yolumuzun esası yedi şeydir: 1- Allahü tealanın kitabına uymak, 2- Sünnet-i seniyyeye uymak, 3- Helal yemek, 4- Eziyete mâni olmak, 5- Günahlardan kaçmak, 6- Tövbe, 7- Hakkı, hak sahibine vermektir.”
BİDAT SAHİBİ
İmam-ı Şatıbî El-İ'tisam adlı eserinde buyuruyor ki: Bidat sahibi, dine muhalefet ve düşmanlık yapmaktadır. Çünkü Allahü teala, kullarının ihtiyaçlarını temin etmeleri için muayyen bir yol tayin buyurmuş, emir ve yasaklarını, vaat ve vaidini, hayrın, kendi emir ve yasaklarına göre hareket etmekte, şerrin ise bunlara tecavüz etmekte olduğunu bildirmiştir. Çünkü her şeyin doğrusunu Allahü teala bilir, biz bilemeyiz. Allahü teala, Peygamberlerini âlemlere rahmet olarak göndermiştir. Bidat sahibi olan ise bütün bunları reddetmektedir. Çünkü o, Allahü tealanın kullarına gösterdiği yollardan başka yolların bulunduğunu, Allahü tealanın tayin buyurduklarının belirli olmadığını, sanki Allahü teala bildiği gibi biz de biliriz iddiasında bulunmaktadır. Hatta, dinde ortaya koyduğu bidatler ile Allahü tealanın bilmediğini (hâşâ), kendisinin bildiğini iddia ettiği anlaşılmaktadır. Eğer bidat sahibinin maksadı bu ise dini ve dinin sahibini inkârdır. Eğer maksadı bu değilse onun yaptığı apaçık bir dalalettir.
Ebu Hafs el-Haddad şöyle buyurdu: “Amellerini ve hâlini, her zaman Kitap ve Sünnetin emirlerine uydurmayan, aklını mükemmel gören, büyüklerin emrine giremez.”
Ebu Hafs el-Haddad'a bidatten sorulunca; “Dinin hükümlerinde haddi aşmak, sünnet-i seniyyeye uymakta gevşek davranmak, arzu ve isteklerine uymak, emirleri terk etmek bidattir.” buyurdu.
Züht ile meşhur birisi vardı. Bayezid-i Bistamî birisine; “Kalk, şu veliliği ile meşhur zata gidelim.” dedi. Beraber onun bulunduğu yere gittiler. Bir müddet sonra o zat, evinden mescide gitmek üzere çıktı. Mescide girdi ve avluda kıble tarafına doğru tükürdü. Bunun üzerine Bayezid-i Bistamî ona selam vermeden geri döndü ve; “Resulullah'ın edeplerinden bir edebe riayet etmeyen kimsenin veliliğine nasıl güvenilebilir.” buyurdu.
Hamdun el-Kassar buyurdu ki: “Selef-i salihîn'in hayatına bakan, kendinin ne kadar kusurlu olduğunu ve büyüklerin derecesinden ne kadar geride olduğunu anlar.” Müellif burada şöyle diyor: “Allahü teala bilir, bu söz, Ehl-i Sünnet yolunda yürümeye devam etmenin lazım geldiğine bir işarettir.”
Cüneyd-i Bağdadî şöyle buyurdu: “Allahü tealaya kavuşturan yolların hepsi, Resulullah'ın sünnetine uyandan başkasına kapalıdır.”
Ebu Osman buyurdu ki: “Kim nefsine karşı sünneti, sözüyle ve işiyle hâkim kılarsa hikmetle konuşmuş ve yapmış olur. Kim nefsine ve arzusuna göre iş yapar ve konuşursa bidat işlemiş olur.”
Muhammed bin Fadl Belhî şöyle buyurdu: “İslamiyet nurlarının kalblerden ayrılıp kalblerin kararmasına dört şey sebep oldu. Bunlar; bildikleri ile amel etmemek, bilmeden yapmak, bilmediklerini öğrenmemek, başkalarının öğrenmelerine mâni olmaktır.”
Şah Şüca' Kirmanî buyurdu ki: “Bir kimse gözünü harama bakmaktan men etse nefsini şehvetten korusa kalbini devamlı kontrol etse ve dışını sünnete uygun amellerle süslese o kimsenin firasetinde hiç hata olmaz.”
İbrahim-i Havvas'a afiyetten sorulduğunda buyurdu ki: “Afiyet şu dört şeydir: 1- Dine bidat karıştırmamak, 2- Amelde kusur etmemeye çalışmak, 3- Kalbini Allahü tealadan başkası ile meşgul etmemek, 4- Nefsin ve şehvetin arzu ve isteklerinden uzak kalmak.”
Ebü'l-Kasım Nasrabadî; “Tasavvufun aslı; Kitap ve Sünnet'e uymak, bidat ve nefsin arzularını terk etmek, Allah adamlarına hürmet ve sevgi göstermek, insanların hatalarını hoşgörmek, ibadetlere devam etmek ve ruhsat ve tevilleri terk etmektir.” buyurdu.
Ebu İdris Havlanî şöyle buyurdu: “Değiştiremeyeceğim bir bidati görmektense mescitte söndüremeyeceğim bir ateşi görmeyi tercih ederim.”
Ebu Kılabe buyurdu ki: “Heva ehli ile oturmayınız. Onlarla mücadele de etmeyiniz. Çünkü ben, onların sizi kendi dalaletlerine batırıp sizin bildiklerinizi de karıştırmanıza sebep olacaklarından emin değilim. Heva ehli dalalet ehlidir. Onların gidecekleri yer, Cehennem'den başka bir yer değildir.”
Hasan-ı Basrî şöyle buyurdu: “Bidat sahibi ile oturup kalkmayınız. Çünkü o, kalbi hasta yapar.”
Hişam bin Hasan buyurdu ki: “Allahü teala, bidat sahiplerinin ne orucunu, ne namazını, ne haccını, ne cihadını, ne de adaletini asla kabul etmez.”
Yahya bin Ebu Kesir şöyle buyurdu: “Yolda bidat sahibi ile karşılaştığın zaman, başka bir yolu tut.”
Selef-i salihîn'den birisi şöyle buyurdu: “Bidat sahibi ile oturan kimsenin, temiz kalabilmesinden korkulur. O, nefsi ile baş başa bırakılır.”
İbrahim Teymî buyurdu ki: “Allah'ım! Beni dininle, Habibinin sünneti ile ve hak hususunda ihtilaftan, nefsimin arzu ve isteklerine uymaktan, dalalete düşmekten, ameller hakkındaki şüphelerden ve husumetten muhafaza eyle.”
Ömer bin Abdülaziz, insanlar kendisine biat edince minbere çıkıp Allahü tealaya hamd-ü senada bulundu. Sonra; “Ey insanlar! Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselam'dan sonra peygamber yoktur. Kitabımız Kur'an-ı Kerim'den başka kitap yoktur. Resulullah'ın sünnetinden başka sünnet yoktur. Dikkat ediniz! Helal; kıyamete kadar Allahü tealanın, Nebisinin dili üzere kitabında helal kıldığı şeylerdir. Dikkat ediniz! Haram; Allahü tealanın, Nebisinin dili üzere kıyamete kadar kitabında haram kıldığı şeylerdir. Dikkat ediniz, ben bidatçi değilim. Sadece tâbi olan birisiyim. Dikkat ediniz, ben sizin en hayırlınız değilim, fakat sizin yükü en ağır olanınızım.” dedi.
Ömer bin Abdülaziz şöyle buyurdu: “Resulullah ve O'ndan sonra gelen Hulefa-i Raşidîn'in yoluna sarılmak; Kur'an-ı Kerim'i tasdik, Allahü tealaya taati ikmal ve O'nun dinine yardımdır. Hiç kimsenin bu yolu değiştirmeye hakkı yoktur. Bu yola uyan, doğru yolu bulur. Ona yardımcı olan muzaffer olur. Ona muhalefet eden, Müminlerin yolundan ayrılmış olur.”
Huzeyfe'den rivayet edildi: “Birgün Huzeyfe yerden iki taş aldı ve birini diğerinin üzerine koydu. Sonra talebelerine; “Bu iki taş arasında bir ışık görüyor musunuz?” diye sordu. Talebeleri; “Aralarında çok az bir ışık görüyoruz.” dediler. Bunun üzerine Huzeyfe; “Nefsim yed-i kudretinde olan Allahü tealaya yemin ederim ki bidatler mutlaka ortaya çıkacak ve hak (doğru) ancak şu iki taş arasındaki ışık kadar görünecek. Vallahi, İslamiyetten bir şey terk edildiği zaman, bidat ortaya çıkar.” buyurdu.
Yine Huzeyfe buyurdu ki: “Dininizden ilk kaybedeceğiniz şey, emanettir. En son kaybedeceğiniz şey ise namazdır. İslam'ın elbisesini lime lime çıkartırsınız. Öyle olur ki hanımlarınıza yapılması yasak olan şeyleri yaparsınız. Sizden öncekilerin bozuk yolunu tutarsınız. Birçok fırkadan nihayet iki fırka kalır. Bunlardan biri diğerine der ki: “Beş vakit namaz da ne oluyor? Bizden önce gelenler yanlış yol tuttular.” Bunlar üç vakit namaz kılarlar. Böyle kimseleri, Allahü teala Deccal ile beraber haşredecektir.”
İbn-i Mes'ud buyurdu ki: “Elinizden alınmadan önce ilme sarılınız. İlmin alınması, ehlinin yok olması iledir. İlme sarılınız, öyle kimseler göreceksiniz ki onlar, Allahü tealanın kitabına davet ettiklerini zannederler. Halbuki onlar, Kur'an'a sırt çevirmişlerdir. İlme sarılınız, bidat işlemekten sakınınız.”
Hasan-ı Basrî buyurdu ki: “Sünnete uygun az bir amel, bidat içerisinde yapılan çok amelden daha hayırlıdır.”