SAYMERÎ

Hüseyin bin Ali bin Muhammed bin Ca'fer es-Saymerî Hanefî mezhebi âlimlerinin büyüklerinden
A- A+

Hanefî mezhebi âlimlerinin büyüklerinden. İsmi, Hüseyin bin Ali bin Muhammed bin Ca'fer es-Saymerî'dir. Künyesi, Ebu Abdullah'tır. Saymer, İran'ın Huzistan bölgesinde dağlık bir yerde kurulmuş olup, Basra'ya yakın aynı isimdeki nehrin üzerindeki köylerden ikincisinin adıdır. Bu köye nisbetle “Saymerî” diye meşhur oldu. 351 (m. 962) senesinde doğdu. Hanefî mezhebinde büyük bir fıkıh âlimiydi. Medain şehrinde kadılık yaptı. İmam-ı A'zam Ebu Hanife hazretlerinin ve talebelerinin menkıbelerini anlatan çok kıymetli bir kitabı vardır. 436 (m. 1045) senesi Şevval ayının yirminci günü Pazar gecesi vefat etti. Ertesi gün, Derb-i Zerradin'deki evine defnedildi.

Kadı Saymerî, Hanefî mezhebindeki âlimler arasında üstün yeri olan büyük bir fakihtir. Fıkıh ilmini; Ebu Nasr Muhammed bin Sehl bin İbrahim, Ebu Bekr-i Cessas er-Razî, Ebu Bekr Muhammed el-Harezmî, Ebü'l-Hasan-ı Kerhî, Ebu Sa'id el-Berde'î, Musa bin Nasr er-Razî ve İmam-ı Muhammed'den aldı. Bağdat'a yerleşip oturduğu için, Iraklı fakihler arasında zikredilmektedir. Fıkıh ilminin meselelerini kavraması ve inceliklerine vakıf olması çok yüksekti. İlk kadılık vazifesini Medain, sonrakini Kerh şehrinde yaptı. Vefatına kadar bu vazifede kaldı. Kendisinden birçok kimseler fıkıh ilmini öğrendiler. Bunlar arasında Kadılkudat (temyiz reisi) Ebu Abdullah Muhammed bin Ali bin Muhammed bin Hüseyin ed-Dameganî, Ebü'l-Hasan bin Ali bin Hüseyin es-Sandalî en-Nişaburî gibi büyük âlimler yetişti.

Hadis ilmini, Ebu Bekr Muhammed bin Ahmed el-Cürcanî, Ebü'l-Fadl ez-Zührî, Ebu Bekr bin Şazan, Ali bin Hassan, Ebu Hafs bin Şahin, Kâtib Hüseyin bin Muhammed bin Süleyman, Ebu Hafs el-Kettanî, Ebu Ubeydullah el-Merzubanî, Vezir İsa bin Ali bin İsa ve daha birçok âlimden aldı. Onlardan çok hadis-i şerif dinleyip, rivayet etti. Kendisinden de birçok âlim hadis-i şerif rivayet etmişlerdir.

Hatib-i Bağdadî diyor ki: “Ondan ben de hadis-i şerif dinleyip yazdım. Saduk (sağlam, güvenilir) bir ravi, zeki ve akıllı bir zattı. Herkesle çok iyi geçinir, ilim ehlinin hukukunu gözetirdi. Ondan işittim. Diyordu ki: “Ebü'l-Hasan Dare Kutnî'nin yanında idim. Kendisinden tasnif ettiği Kitabü's-Sünen isimli eserinin birçok cüzlerini (muayyen konularda toplanmış hadis-i şerifleri) dinledim.” Ayrıca ondan Ali bin Ebü'l-Hevl ve Abdülaziz el-Kettanî de, hac dönüşünde Dımaşk'a (Şam'a) geldiği zaman hadis-i şerif dinlemiştir.”

İbn-i Esir diyor ki: “Hüseyin bin Ali bin Muhammed es-Saymerî, yaşadığı devirde, İmam-ı A'zam Ebu Hanife'nin mezhebindeki âlimlerin en büyüğü oldu.”

Allame Ebü'l-Hasenat Muhammed bin Abdülhayy el-Luknevî El-Fevaidü'l-behiyye ismindeki eserinde diyor ki: “Saymerî'nin, İmam-ı A'zam Ebu Hanife'nin haberleri, (hayatı, menkıbeleri ve talebeleri) hakkında büyük bir kitabı vardır. Biz bu kitabımızda ondan nakiller yaptık.”

Eserleri:

1- Ahbaru Ebu Hanife ve eshabihi: İmam-ı A'zam ile talebelerinin ve onların talebesinin hayatlarını ve menkıbelerini anlatan büyük bir kitaptır. Yazma nüshası Manisa Kütüphanesi, 1342 numarada kayıtlıdır. 1394 (m. 1974) senesinde Beyrut'ta tahkikli olarak neşredilmiştir.

2- Şerhu Muhtasarı Tahavî fî fürui'l-fıkhı'l-Hanefî: Büyük bir eser olup birkaç cilt hâlindedir.

3- Mesailü'l-hilaf fî usuli'l-fark.

Kadı Saymerî'nin, Ahbaru Ebu Hanife ve eshabihi kitabından seçmeler:

Karşılaştığı Eshab-ı Kiram'dan işittiği hadis-i şerifleri rivayet ederken İmam-ı A'zam buyuruyor ki: “16 yaşında iken, 96 (m. 715) senesinde babamla beraber hac yapmıştık. Orada yaşlı bir zat ile karşılaştım, insanlar etrafında toplanmışlardı. Babama; “Bu zat kimdir?” diye sordum. Dedi ki: “Bu zat, Muhammed Aleyhisselam ile sohbet eden Abdullah bin Haris'tir.” Ben tekrar; “Onun yanında ne var ki, insanlar yanında toplanmışlar?” diye sorunca; “Peygamber Efendimizden dinlediği hadis-i şerifler vardır.” dedi. Ben yine; “Beni onun yanına götür de, söylediklerini işiteyim.” dedim. O sırada yanıma geldi, insanlar, ondan ayrılmaya başlamıştı. Ona çok yaklaştım ve onun; “Resulullah; “Bir kimse fakih olursa, Allahü teala, onun özlediği şeyleri ve rızkını, ummadığı yerlerden gönderir.” buyurdu.” dediğini işittim.”

“Eshab-ı Kiram'dan Enes bin Malik'i gördüm ve ondan işittim, diyordu ki: “Resulullah'ın; “Hayır, iyilik yapmaya sebep olan kimse, o hayrı yapan gibi sevap kazanır. Allahü teala üzüntülü olanlara yardım etmeyi sever.” buyurduğunu işittim.”

“Kendilerinden ilim aldığımız âlimlerin hepsi, secde-i sehv hakkında; “Namazda sehv (yanılma) hâlinde yapılan iki secde, selam verilip yapılır. Sehv secdesinden sonra teşehhüd miktarı (ettehiyyatü duasını okuyacak kadar) oturulup tekrar selam verilir.” diyorlar. Hocam Hammad bin Ebu Süleyman da: “Enes bin Malik böyle fetva verirdi.” buyurdu. Ben, Enes bin Malik'e sorduğumda; “Bu, böyledir.” diye cevap vermişti.”

İmam-ı A'zam, fıkıh ilminde herkesin suallerine fetva vermeye başlayınca, kendisini kıskanıp haset edenler, çekemeyenler olmuştu. Bunun üzerine; “Kadı (hüküm veren âlim), denizde yüzen kimse gibidir, ilim denizinde yüzüp de, kendisinden razı olunan kaç kimse gelmiştir?” buyurdu. İlmi ile amel eden âlimlere bir kusur bulup, aleyhinde söz söyleyenler çok oldu, demek istedi.

Hocası Hammad bin Ebu Süleyman, İmam-ı A'zam Ebu Hanife hakkında buyurdu ki: “Ebu Hanife, ağırbaşlı, vakar ve vera sahibi olarak bize gelir, ilim meclisimizde otururdu. Biz onu, ilimle gıdalandırıyorduk. Öyle oldu ki, her meseleyi ince ince tetkik ederdi. Anlatılanlar kendisine hafif gelmeye başladı. Vallahi, onun anlayışı çok güzel, hafızası çok kuvvetli idi. Bu hâliyle, diğerlerinden daha çok bilen birisi olması sebebiyle, kendisini kıskanıp kötülediler. Onu karşılarına aldılar. Ben şunu iyi biliyorum ki, ilim Nu'man'ın (Ebu Hanife'nin) bulunduğu yerdedir. Bunun böyle olduğunu, güneşin ışıklarının, gecenin karanlığını parlatan bir nur olduğunu bildiğim gibi biliyorum.”

Hasan bin Süleyman; “İlim ortaya çıkmadıkça, kıyamet kopmaz.” hadis-i şerifinin tefsirinde buyurdu ki: “O, Ebu Hanife'nin ilmidir ve onun tefsiri olan eserleridir.”

Ali bin Asım diyor ki: “Ebu Hanife'nin ilmi, zamanındaki âlimlerin ilimleri ile tartılsaydı onlardan ağır gelirdi.”

İmam-ı Vekî anlatıyor: “Birgün Ebu Hanife'nin yanında idik. Ona bir kadın geldi ve dedi ki: “Ey İmam! Benim bir erkek kardeşim vefat etti ve tereke olarak 600 dinar bıraktı. Ondan bana bir dinar verdiler.” Ona; “Mirasınızı kim taksim etti?” diye sordu. Kadın; “Davud-i Taî” diye söyledi. Buyurdu ki: “O, senin hakkındır. Senin erkek kardeşinin arkasında mirasçı olarak iki kızı kalmıştı, değil mi?” Kadın da; “Evet!” dedi. “Onun, annesi de var, değil mi?” dedi. Kadın; “Evet!” deyince; “Hanımı da var, değil mi?” diye sordu. Kadın; “Evet.” deyince, Ebu Hanife yine; “Oniki erkek kardeşi ve bir kız kardeşi var değil mi?” diye sordu. Kadın; “Evet!” dedi. Ebu Hanife; “Mirasın üçte birerden iki hissesi olan 400 dinar kızlar içindir. Altıda biri olan 100 dinar anne içindir. 75 dinar hanımı içindir. 25 dinar kalır. Bunun 24 dinarı, 12 erkek kardeşin hisseleri toplamı olup, her birine ikişer dinar düşer. Geri kalan bir dinar da senindir.” buyurup, feraiz ilmindeki keskin görüş ve derin bilgisini izhar eyledi.”

Ali bin Müshir şöyle anlatıyor: “Birgün Ebu Hanife'nin yanında bulunuyorduk. Abdullah bin Mübarek ona geldi ve, ”Bir adam, tencerede et pişirirken bir kuş gelip onun içine düşse ve ölse, bunun hakkında ne dersin?” diye sordu. İmam-ı A'zam, talebelerine dönerek; “Bu hususta sizler ne diyorsunuz?” dedi. Onlar da, Abdullah ibni Abbas'ın; “Önce etin suyu süzülüp dökülür, sonra et yıkanır ve yenilir.” dediğini bildirdiler. İmam-ı A'zam Ebu Hanife de; “İşte biz de böyle diyoruz. Ancak bazı şartları vardır. Eğer yemek kaynama hâlinde ise, suyu ile birlikte et de atılır. Şayet tenceredeki yemek kaynamıyorsa, et yıkanır ve suyu dökülür.” buyurdu. Abdullah ibni Mübarek; “Bunu nereden söylüyorsun?” diye sorunca, İmam-ı A'zam; “Çünkü kaynayan tencerenin içindeki yemeğin suyu, sirkenin ve baharatın ulaştığı yere kadar ulaşır. Kaynamayan yemeğin suyu ise, sadece etin dışını kirletir, içine girmez.” diye cevap verdi. Abdullah ibni Mübarek de; “Bu, altından daha kıymetli bir cevaptır.” dedi. Onunla beraber, otuz kadar âlim de bu cevabı beğenip kabul etmişlerdi.” (Tavuk kesilip, tüyleri dökülmek için, karnı yarılmadan kaynar suya konursa necis (pis) olur. Ebüssü'ud Efendi fetvası dördüncü sahifesinde buyuruyor ki: “Bir tavuğu boğazlayıp, içini ve kursağını çıkarmadan kaynar suda haşlasalar, yolsalar, yemesi helal olmaz, haramdır. Kesip, içi ve kursağı çıkarılıp, içi yıkandıktan sonra haşlanırsa, tüylerine necaset bulaşmamış ise, yemesi helal olur.” Reddü'l-muhtar ve Bahr kitaplarında diyor ki: “Kaynamayan sıcak suda bırakılan, içi boşaltılmamış tavuğun yalnız derisi necis olur. Yolunup, içi boşaltıldıktan sonra, üç kere soğuk su ile yıkanınca, her yeri temiz olur. İşkembe de, böyle üç kere yıkanmakla temiz olur.”)

Birgün adamın birisi, İmam-ı A'zam Ebu Hanife'ye gelip; “Ben, Cennet'i istemiyorum. Cehennem'den korkmuyorum, ölmüş hayvan eti yiyorum. Görmediğim şeye şehadet ediyorum. Rükusuz ve secdesiz namaz kılıyorum. Hakkı sevmiyorum ve fitneyi seviyorum, diyen bir kişi hakkında ne dersin?” diye sordu. İmam-ı A'zam hazretleri, onun kendisine çok kızacağını bildiği hâlde buyurdu ki: “Ey filanın babası! Bana, kendinin bildiği bu şeyden mi soruyorsun?” Adam da ona; “Hayır! Fakat, ben böyle söyleyenden daha rezil, alçak bir şeyi bilemiyorum ve bunun için sana sordum.” dedi. İmam-ı A'zam hazretleri, talebelerine dönerek; “Böyle söyleyen adam hakkında ne diyorsunuz?” diye sordu. Talebeleri de; “Böyle söylemek, en büyük kötülüktür. Bu, insanın kâfir olmasına sebep olan bir sıfattır.” dediler, İmam-ı A'zam tebessüm etti ve talebelerine dedi ki: “Vallahi, böyle söyleyen, gerçekten Allah'ın dostlarından birisidir.” Sonra sual soran adama; “Şüphesiz ki, ben sana böyle söyleyenin Allah'ın dostlarından olduğunu haber veriyorum. Bunu da, dilinle beni kötülememen ve amelleri yazan Kiramen Kâtibin meleğinin, senin hakkında zarar veren bir şeyi yazmaması için bildiriyorum. Kötü bir şey söylemeyeceğine söz veriyor musun?” dedi. O da; “Evet!” dedi. İmam-ı A'zam hazretleri buyurdu ki: “Senin (Cennet'i istemiyorum ve Cehennem'den de korkmuyorum) sözüne gelince, bunu söyleyen kimse Cennet'in sahibi olan Rabbini istiyor ve Cehennem'in Rabbinden korkuyor. (Allah'tan korkulmaz) sözüne gelince, şüphesiz bunu söyleyen kimse, Allahü tealanın zulüm ve haksızlık yapmasından korkmuyor. Çünkü Allahü teala Kur'an-ı Kerim'de, Fussilet suresinin 46. ayet-i kerimesinde mealen; “Senin Rabbin, kuluna zulüm edici değildir.” buyurdu: (Ölmüş olanın etini yiyor) sözüne gelince, o balık yedi. Onun (rükusuz ve secdesiz namaz kılıyor) sözüne gelince, o, Cenaze namazı kılmıştır. Çünkü cenaze namazı, rükusuz ve secdesizdir. (Görmediği şeye şehadet ediyor) sözüne gelince, bu, hakka olan şehadettir ki: “Gözümle görmüş gibi kesin olarak bilir ve inanırım ki, Allah'tan başka kendisine ibadet edilecek bir ilah yoktur. Yine gözümle görmüş gibi bilir ve inanırım ki, Muhammed Aleyhisselam O'nun kulu ve resulüdür, peygamberidir.” demektedir. Onun (Hakkı sevmez) sözüne gelince, o hep yaşamayı seviyor. Ta ki, sonsuza kadar Allah'a itaat etsin. Halbuki ölüm hak olduğu hâlde onu istemiyor. Nitekim Allahü teala Kaf suresi 19. ayet-i kerimesinde mealen; “Sekeratü'l-mevt (can çekişme) gerçekten gelecektir.” buyurmaktadır. (Fitneyi severim) sözüne gelince, kalbler, mala ve evlada sevgi üzere yaratılmıştır. Halbuki mal ve evlat sevgisi, Müminlerin kalbleri üzerinde büyük bir fitnedir, insanın Rabbinden uzaklaşmasına sebep olur.”

SEN DE BÖYLE OL

İbrahim bin Sa'id el-Cevherî anlatıyor: “Birgün Müminlerin emiri Harunü'r-reşid'in yanında idik. Bir de baktık ki, içeriye İmam-ı A'zam'ın talebelerinden Ebu Yusuf girdi. Halife ona; “Ebu Hanife'nin ahlâkını anlat da dinleyelim.” dedi. Ebu Yusuf da şöyle anlattı: “Herkes, onu konuşuyor ve ondan ilim alıyordu. Benim ilmim de, Ebu Hanife'den öğrendiklerimdir. O, haramlardan nefret eder, çok sakınırdı. Kuvvetli vera sahibiydi. Dinde bilmediği şeyi söylemezdi. Allahü tealaya itaat ve ibadet etmeyi ve O'na isyan etmemeyi çok severdi. Dünyayı sevenlerden, dünyaya düşkün olanlardan uzak idi. Az konuşur, çok düşünürdü. Çok vaktini ibadetle geçirirdi. Konuşmasında yanılması olmazdı. Eğer bir sual sorulsa ve cevabını bilse konuşur ve o hususta ancak öğrendikleri ile cevap verirdi. Eğer bundan başka bir mesele olsa, hak üzere kıyas edip, ona tâbi olurdu. Bunda, dinini ve kendisini çok kayırırdı. İlmini ve malını Allah yolunda dağıtırdı. İnsanlardan hiç kimseye muhtaç değildi. O, yalnız Allahü tealanın rahmetine kavuşmayı ve rızasını kazanmayı düşünürdü. Hiç kimseyi hayırdan, iyilikten başka bir şeyi ile anmazdı.” Bunun üzerine Harunü'r-reşid; “Bu saydıkların, salihlerin, evliyanın ahlâkıdır.” dedi. Sonra kâtibine; “Bu sıfatları yaz ve onları oğluma ver. Onlara bakıp ahlâkını düzeltsin!” dedi. Sonra oğluna da; “Ey oğlum! Bu yazıları iyi muhafaza et, senin de böyle olmaya çalışmanı istiyorum.” diye nasihatta bulundu.”

Hasan bin Ziyad anlatıyor: “Birgün adamın biri, malını gömerek bir yere saklamıştı. Sonra gömdüğü yeri unuttu. Aramasına rağmen bulamadı. İmam-ı A'zam'a gelip hâlini arz etti. Ebu Hanife ona buyurdu ki: “Bu fıkhî bir mesele değil ki, ben sana bir şey söyleyeyim! Fakat, sen şimdi git. Sabah oluncaya kadar, geceyi namaz kılarak geçir. İnşaallah, malını sakladığın yeri hatırlarsın!” Adam denileni yapmaya başlayınca, gecenin dörtte biri olmuştu ki, sakladığı yeri hatırladı, İmam-ı A'zam'a gelip, durumunu haber verdi. O da; “Bunu sana şeytanın unutturduğunu, geceni namaz kılarak geçirirsen hatırlayacağını anlamıştım. Sana yazıklar olsun! Allahü tealaya şükretmiş olmak için, geceni ibadetle geçirsen olmaz mıydı?” diye buyurdu.”

İmam-ı A'zam Ebu Hanife'ye haset eden birisi vardı. Fakat görünüşte sevenlerden idi. Birgün nehrin kenarında olan bahçesinde, İmam'a ve talebelerine ziyafet hazırladı. Buyurun, yemek yiyin deyince, İmam talebelerine; “Benim yaptığımı yapın.” buyurdu. Sonra, yemekten önce elleri yıkamak sünnet olduğu için, nehre gidip ellerini yıkadı. Bütün talebesi de böyle yaptı. Bu esnada bir kedi gelip, İmam'ın tabağından yedi ve hemen öldü. İmam'ın eshabı, yemeğe zehir karıştırıldığını anladılar. Hiçbirisi yemeye başlamadan, durum anlaşıldı ve dağıldılar. Yemekte zehir olduğunu Ebu Hanife anlamıştı. Fakat açıkça söylemeyip, el yıkama bahanesiyle zaman geçirmek istemiş, hem de böylece, bir sünneti yerine getirmişti. Bir sünneti yerine getirmekle ölümden kurtulmuş oluyorlardı.

Zengin bir adam vardı. Emirü'l-Müminîn Hazreti Osman'a düşman idi. Hatta ona, Yahudi derdi. Bu söz Ebu Hanife'nin kulağına gitti. Onu çağırdı ve: “Senin kızını filan Yahudiye vereceğim.” dedi. O şahıs; “Sen Müslümanların imamı olasın ve bir Müslümanın kızını bir Yahudiye vermeye cevaz veresin, bu nasıl olur? Ben kızımı Yahudiye vermem.” dedi. Ebu Hanife: “Sübhanallah, kendi kızını bir Yahudiye vermeye razı olmuyorsun da, Peygamber Efendimizin iki kızını bir Yahudiye verdiğini nasıl söyleyebiliyorsun?” buyurdu. O şahıs, o zaman sözün nereden geldiğini ve ne için söylendiğini anladı. O bozuk itikadından vazgeçti ve İmam'ın o bereketli sözleriyle tövbe etti.

Ebu Hanife'nin bir kimseden alacağı vardı. O şahsın mahallesinde, İmam'ın talebesinden biri vefat etti. İmam-ı A'zam bunun cenaze namazına gitti. Güneş yakıyordu. Orada, İmam'a borcu olan o şahsın duvarından başka, gölge verecek hiçbir şey yoktu. Halk, İmam'a; “Bu duvarın gölgesinde bir miktar oturun.” dedi. Cevabında; “Benim bu duvar sahibinden alacağım vardır. Onun duvarından istifade etmem caiz değildir. Zira hadis-i şerifte; “Bir kimse, borç verir ve bundan bir fayda beklerse, faiz olur.” buyuruldu. Bunda da faizden korkarım.” buyurdu.

İmam-ı A'zam'ı bir defa hapse attılar. Zalimlerden biri kendisine; “Şu kalemimi aç.” dedi. “Hayır, kalemini açmam.” diye cevap verdi. Zalim, ne kadar söylediyse fayda vermedi. Sonunda; “Niçin kalemimi açmıyorsun?” dedi. Ebu Hanife cevabında; “Korkarım şu insanlardan olurum ki, Allahü teala Saffat suresinde onların hakkında mealen; “Ey meleklerim! Zalimleri ve yardımcılarını beraber haşredin!” buyuruyor.” dedi.

Hasan bin Salih şöyle anlatıyor: “İmam-ı A'zam Ebu Hanife kuvvetli vera sahibiydi. Haramdan çok korkardı. Şüphelilerden korkusu sebebiyle helalin çoğunu da terk ederdi. Kendisinin ve ilminin vakarını korumak hususunda ondan daha gayretlisini görmedim. Bu hâl, kabrine kadar onun süsü oldu.”

Nadr bin Muhammed diyor ki: “Vera bakımından Ebu Hanife'den daha üstün olanını görmedim. Daima ciddi olup, hafiflik hâli görülmedi. Hiç kahkaha ile gülmezdi. Fakat tebessüm ederdi.”

Yezid bin Harun diyor ki: “Binlerce âlimden hadis-i şerif dinleyip yazdım ve onlardan ilim tahsil ettim. Yemin ederim ki, onlar içinde Ebu Hanife'den daha çok vera sahibi olanını, dilini ondan daha çok koruyanını görmedim.”

İmam-ı Ebu Yusuf anlatıyor: “Ben, hocam Ebu Hanife ile beraber yolda yürüyordum. Çocukların ona; “Bu, geceleri hiç uyumayan Ebu Hanife'dir.” diye bağırıştıklarını işitti ve bana dedi ki: “Ey Ebu Yusuf! Şu çocukların söylediği şeyi işitmiyor musun? Artık benim, Allah rızası için sırtımı yatağa koymamam lazımdır. Ancak Allahü teala yatağa düşürürse, o başka!...”

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
Rehber İnsanlar Sayfası