Hindistan'da yaşayan evliyanın büyüklerinden. “Mahdumü'l-Mülk Biharî” diye tanınır. Lakabı Şerefeddin olup nesebi Peygamber Efendimizin amcalarından Zübeyr bin Abdülmuttalib'e dayanır. Dedesi, evliyadan bir kimse olup Halil kasabasından, Bihar'daki Münir kasabasına göç etti. Anne tarafından dedesi, Şihabeddin-i Sühreverdiyye yolunun rehberlerindendi. Bu dedesi, Kaşgarlı olup sonradan Patna'ya bağlı Jathli köyüne geldi. Bu da Hazreti Hüseyin'in soyundan olduğu için seyyid idi.
Şerefeddin Ahmed'in; Halilüddin, Celaleddin ve Habibüddin isimlerinde üç kardeşi vardır. Şerefeddin Ahmed, 661 (m. 1263)'te Şaban ayının son Cuma günü Bihar eyaletinin Münir kasabasında doğdu. 782 (m. 1380) senesinde orada vefat etti. Kabri de oradadır. Şerefeddin Ahmed, ilk tahsilini kendi kasabasında yaptı. Büyük âlim Mevlana Şerefeddin Ebu Tavama'nın talebesi oldu. Onunla Sonargaon'a gittiler. Orada derslerine o kadar çok çalışırdı ki bir dakikasını boşa geçirmezdi. Diğer talebeler yemek yemek için bir müddet istirahate çekildikleri hâlde o hocasından izin alarak yiyeceğini kendi odasında yiyip zaman israfı yapmazdı. Derslerine kendini o kadar çok vermişti ki memleketinden gelen mektupları cevaplayacak zaman bulamazdı. Hatta mektupları, belki üzüntüye ve derslerinden ilgisini dağıtmaya sebep olur düşüncesiyle okumazdı. Kısa zamanda, zahir ve batın ilimlerinde kemale geldi. Hocasının kızıyla evlenerek, Zekiyyüddin isminde bir oğlu oldu. Babası Yahya Münirî hazretlerinin vefatı üzerine Münir'e döndü. Çocuklarını annesinin yanına bırakarak, Delhi'deki büyük veli Nizameddin Evliya ile görüşmek üzere yola çıktı. Daha şehre girmeden Nizameddin Evliya hazretlerinin vefat ettiğini öğrendi. Necibüddin Firdevsî oradaydı. Necibüddin Firdevsî'nin huzuruna erişince; “Ey Şerefeddin Ahmed! Senelerdir oturup seni beklerim. Sana teslim edilecek bir emanetim var.” sözleriyle karşılandı. Firdevsî hazretleri, Şerefeddin Ahmed'i talebeliğe kabul buyurdu. Şerefeddin Ahmed ona hizmet etti ve büyük nimetlere kavuştu. Büyük velilerden oldu. İnsanların doğru yola gelmeleri, Ehl-i Sünnet itikadı üzere yaşamaları için yarım asırdan fazla uğraştı.
Sohbetlerine, her sınıftan ve itikattan insanlar katılırdı. Onların sordukları en karmaşık suallere, tatmin edici cevaplar verirdi. Sohbetlerinde tasavvufun inceliklerini, insanlara faydalı olmayı, sünnet-i seniyyenin ihyasını, bidatlerden sakınmayı anlatırdı. Yüzbinden ziyade insan, talebesi olmakla şereflendi. Bunlardan üçyüzden fazlası, büyük âlimler derecesine yükseldi. Pek çok Hindunun Müslüman olmasına vesile oldu. Zamanındaki sultanlara, devletin ileri gelen kimselerine, halk arasında söz sahibi olanlara ve talebelerine mektuplar yazarak, Allahü tealanın emir ve yasaklarını bildirirdi. Bu mektuplar, sonradan toplanarak kitap hâline getirildi.
Şerefeddin Ahmed, Peygamber Efendimizin sünnetlerine o kadar sarılırdı ki âlimler onun hakkında; “Şerefeddin'in ahlâkı, Resul Aleyhisselam'ın bir kopyasıdır.” derlerdi. Herkese karşı güleryüzlüydü. Başkalarının haklarına çok saygı gösterir, kalbi kırık gariplerin yardımına koşardı. Ahlâk bakımından Peygamber Efendimize çok benzerdi. Nitekim Mektubat'ının 50. mektubunda; “Bu da göstermektedir ki kibir, gurur ve bilgisizlik sebebiyle Peygamber Efendimizin yolunu takip etmeyen cahil insanlar, O'nun mübarek nurlarının pırıltılarını bulamazlar. Bunların bir rehber, yol gösterici olmadan manevî makamların yüksek derecelerine gidecek doğru (hakiki) yolu bulmaları imkansızdır. Bunun içindir ki; “Kör, elinde değnek olmadan asla yolunu bulamaz.” demişlerdir. “Ey genç, yolun uzundur ve tehlikelerle doludur, o yüzden bir yol gösterene sarıl!” buyurmaktadır.
Şerefeddin Ahmed, Peygamber Efendimize uymakta çok titiz olması sebebiyle dindeki her bidatten sakınırdı. Bu mevzuda o kadar dikkatliydi ki bir defasında talebelerine; “Peygamberimizin herhangi bir hareketine bidat karıştırıldığını görürseniz, o sünneti terk etmeniz daha iyidir.” buyurdu. Sünnet-i şerife uymanın bereketiyle, Allahü tealanın kendisini affedeceğini ümit ederdi. Vefat ettiği gün, yüzyirmibir yaşındaydı. Vefatından bir gün önce çok hasta olmasına rağmen, son defa abdest almak istedi. İkindi vakti yaklaşıyordu. Hırkasını çıkardı, su istedi, yenlerini kıvırdı, dişini temizledi. Besmele okuyarak abdest almaya başladı. Her uzvunu yıkamaya başlarken, başka dualar okudu. Kollarını yıkarken Şeyh Halil, yüzünü yıkamayı unuttuğunu hatırlattı. Tekrar taze abdest almaya başladı. Kadı Zahid, sağ ayağını yıkamaya yardım etmek istediyse de ona mâni oldu. Abdesti tamamladıktan sonra bir tarak ve seccade istedi. Sakalını taradıktan sonra iki rekat namaz kıldı. Biraz dinlendi ve sonra ikindi namazını kıldı. 5 Şevval 782 (m. 1380)'de, evdeki çocuklarıyla ve talebeleriyle helalleşti. Onlarla vedalaştı. Ertesi gün yatsı vaktinde, salavat-ı şerife getirerek dua etmeye başladı. Dua esnasında mübarek ruhunu teslim etti. Cenaze namazı, Şeyh Eşref Cihangir Semnanî tarafından kıldırıldı.
Eserleri: Şerefeddin Ahmed Münirî'nin eserlerinin listesi çok kabarık olmakla beraber, ne yazık ki bunlardan pek azı günümüze kadar gelebilmiştir. Saklanabilen kitapları şunlardır: 1- Rahatü'l-kulub, 2- Ecveb, 3- Fevaidü'l müridin, 4- İrşadü't-talibîn ve İrşadü's-salikin, 5- Risaletü'l-mekkiyye, 6- Ma'denü'l-me'ani, 7- İhvan pür nimet, 8- Tuhfet-i gaybî, 9- Mektubat: Şerefeddin Ahmed bin Yahya Münirî hazretlerinin Mektubat kitabında yüz mektup vardır. 741 (m. 1339) senesinde yazılmış ve 1329 (m. 1911) senesinde Hindistan'da basılmıştır. İstanbul'da Süleymaniye Kütüphanesi'nde el yazması vardır.
Şerefeddin Ahmed hazretlerinin İrşadü's-salikin, Ma'denü'l-me'ani ve Mektubat kitapları çok kıymetlidir. Ehl-i Sünnet âlimlerinin büyüklerinden Gulam-ı Ali Abdullah-ı Dehlevî, doksandokuzuncu mektubunda, Şerefeddin Ahmed bin Yahya Münirî'nin Mektubat'ını okumayı tavsiye etmekte, nefsin temizlenmesinde çok tesiri olduğunu bildirmektedir. Farisî Mektubat kitabının onsekizinci mektubunda buyuruyor ki: “İnsanların çoğu, şüphe ve hayal ile hareket ederek yanılıyorlar. Böyle bozuk düşünenlerden bir kısmı; “Allahü tealanın bizim ibadetlerimize ihtiyacı yoktur, ibadetlerimizin O'na hiç faydası yoktur. İnsanların ibadet veya isyan etmeleri, O'nun büyüklüğü karşısında müsavidir. İbadet yapanlar, boşuna sıkıntı zahmet çekiyorlar.” diyor. Böyle düşünmek yanlıştır. İslamiyeti bilmediği için böyle söylemektedir. İbadetlerin Allahü tealaya faydası olduğunu ve bunun için emrolunduklarını zannetmektedir. Böyle zannetmek, çok yanlıştır. Olamayacak şeyi oluyor sanmaktır. Her insanın yaptığı ibadetin faydası, yalnız kendisinedir. Böyle olduğunu Allahü teala, Fatır suresinin 18. ayetinde açıkça haber vermektedir. Böyle yanlış düşünen kimse, perhiz yapmayan hastaya benzemektedir. Bu hastaya doktor, perhiz tavsiye ediyor. Bu ise perhiz yapmazsam doktora hiç zararı olmaz diyerek perhizi bozuyor. Doktora zararı olmaz demesi, doğrudur. Fakat kendine zarar vermektedir. Tabip, kendine faydası olduğu için değil, onun hastalıktan kurtulması için perhiz yapmasını tavsiye etmiştir. Doktorun tavsiyesine uyarsa şifa bulur. Uymazsa ölür gider. Tabibin bundan hiç zararı olmaz.
Bozuk düşünenlerden bir kısmı da hiç ibadet yapmaz. Haramlardan sakınmaz, yani İslamiyete uymaz. “Allah kerimdir, rahimdir. Kullarına çok acır. Affı sonsuzdur. Kimseye azap etmez.” der. Evet, ilk sözleri doğrudur. Fakat son sözü yanlıştır. Burada şeytan kendisini aldatmaktadır. İsyana sürüklemektedir. Aklı olan kimse şeytana aldanmaz. Allahü teala, kerim, rahim olduğu gibi azabı da şiddetlidir. Can yakıcıdır. Bu dünyada, çoklarını fakirlik ve sıkıntılar içinde yaşattığını görüyoruz. Nice kullarını, hiç çekinmeden azaplar içinde yaşatıyor. Çok kerim olduğu hâlde ve rezzak olduğu hâlde ziraat, çiftçilik sıkıntıları çekilmezse bir lokma ekmek vermiyor. Herkesi yaşatan O olduğu hâlde yemeyen, içmeyen insanı yaşatmıyor. İlaç kullanmayan hastaya şifa vermiyor. Yaşamak, hasta olmamak ve mal sahibi olabilmek gibi, dünya nimetlerinin hepsi için sebepler yaratmış, sebebine yapışmayanlara hiç acımayıp dünya nimetlerinden mahrum bırakmıştır. Ahiret nimetlerine kavuşmak da böyledir. Kâfirliği ve cahilliği, ruhu öldüren zehir yapmıştır. Tembellik de ruhu hasta yapar. Bunlara ilaç yapılmazsa ruh hastalanır, ölür. Küfrün ve cahilliğin biricik ilacı, ilimdir, marifettir. Tembelliğin ilacı da namaz kılmaktır ve emredilen ibadetleri yapmaktır. Bir kimse, dünyada zehir yer ve Allah rahimdir. Zehirin zararından beni korur derse hastalanır, ölür. İshal olan, Hint yağı içerse (şeker hastası, tatlı ve hamur işi yerse), hastalıkları artar. Şehvete uymak, yani nefsin arzularını yapmak, kalbi hasta eder. Şehvete uymanın günah olduğuna, zararlı olduğuna inanırsa şehvete uyması kalbini öldürmez. Zararlı olduğuna inanmazsa kalbini öldürür. Çünkü inanmayan kâfir olur. Küfür ise kalbin, ruhun zehridir.
Bozuk düşünenlerden bir kısmı ise açlık çekerek riyazet yapıyorlar. Böylece İslamiyetin beğenmediği şehvet, gazap ve eğlence isteklerini kökünden yok etmek istiyorlar. İslamiyet, bunların yok edilmesini emrediyor sanıyorlar. Uzun zaman açlık sıkıntısı çekerek, bu kötü isteklerinin yok olmadıklarını görüyor, İslamiyet, yapılamayacak şeyi emretmiştir zannediyorlar. “İslamiyetin bu emri yapılamaz, insan, yaratılışında bulunan huylardan kurtulamaz. Bunlardan kurtulmak için çalışmak siyah kimseyi beyaz yapmaya uğraşmak gibidir. Olamayacak şeyi yapmaya çalışmak, ömrü boşuna harcetmek olur.” diyorlar. Bunlar, yanlış düşünüyor ve yanlış iş yapıyorlar. Hele, İslamiyet böyle emretmiştir demeleri, tam bir cahillik ve ahmaklıktır. Çünkü İslamiyet, gazabın, şehvetin, insanlık sıfatlarının yok edilmesini emretmiyor. Böyle söylemek, İslamiyete iftira etmek olur. İslamiyet, böyle emretmiş olsaydı, dinin sahibi olan Muhammed Aleyhisselam'da bu sıfatlar bulunmazdı. Halbuki; “Ben insanım. Herkes gibi, ben de kızarım.” buyururdu. Ara sıra kızdığı görülürdü. Allahü teala, Kur'an-ı Kerim'de, gazaplarını yenen kimseleri methetmektedir. Gazap etmeyenleri methetmemektedir. Bozuk düşünen kimsenin, insan şehvetini yok etmelidir demesi pek yanlıştır. Bir kimsenin şehveti giderse ilaç yaparak şehvete kavuşması lazımdır. Gazap da böyledir. İnsan, zevcesini ve çocuklarını gazap sıfatı ile korur. İslam düşmanlarına karşı, bu sıfat yardımı ile cihat eder. Çoluk çocuk sahibi olup öldükten sonra şan ve şerefle anılmak, şehvet sayesinde olmaktadır. Bunlar, İslamiyetin beğendiği, övdüğü şeylerdir.”
İslamiyet, şehvetin ve gazabın yok edilmesini değil, her ikisine hâkim olup dine uygun kullanılmalarını emretmektedir. Süvarinin atını ve avcının köpeğini yok etmeleri değil, bunları terbiye ederek, kendilerinden faydalanmaları lazım olduğu gibidir. Yani, şehvet ve gazap, avcının köpeği ve süvarinin atı gibidirler. Bu ikisi olmadıkça, ahiret nimetleri avlanamaz. Fakat bunlardan faydalanabilmek için terbiye ederek, dine uygun kullanılmaları lazımdır. Terbiye edilmezler, azgın olup dinin sınırlarını aşarlarsa insanı felakete sürüklerler. Riyazet yapmak, bu iki sıfatı yok etmek için değil, terbiye edip dine uymalarını sağlamak içindir. Bunu sağlamak da herkes için mümkündür.
Bozuk düşünenlerin dördüncü kısmına gelince bunlar kendilerini aldatmaktadırlar. “Her şey ezelde takdir edilmiştir. Çocuk dünyaya gelmeden önce “Sa'id” veya “Şakî” olduğu bellidir. Bu, sonradan değişmez. Bunun için ibadet yapmanın faydası yoktur.” derler. Resulullah kaza ve kaderin değişmeyeceğini, her şeyin ezelde takdir edilmiş olduğunu anlatınca Eshab-ı Kiram da; “Ezeldeki takdire güvenelim, ibadet yapmayalım.” demişlerdi. Resulullah, bunlara karşı; “İbadet yapınız! Herkese ezelde takdir edilmiş olan şeyi yapmak kolay olur.” buyurdu. Yani ezelde said denilene, saidlerin işleri yaptırılır. Bundan anlaşılıyor ki ezelde said denilenlerin ibadet yapmaları ve şakî denilenlerin isyan etmeleri, sağlam yaşamaları ezelde takdir edilmiş olanların gıda ve ilaç almalarına ve hastalanmaları, ölmeleri takdir edilmiş olanların da, gıda ve ilaç almamalarına benzemektedir. Açlıktan, hastalıktan ölmesi ezelde takdir edilmiş olana, gıda ve ilaç almak nasip olmaz. Zengin olması ezelde takdir edilmiş olana, kazanç yolları açılır. Doğuda ölmesi takdir edilmiş olana, batıya giden yollar kapanır. İşittiğimize göre Azrail Aleyhisselam, Hazreti Süleyman Aleyhisselam'ın yanına gelince oturanlardan birine dikkatle baktı. Adam, meleğin böyle sert bakışından korktu. Azrail Aleyhisselam gidince Süleyman Aleyhisselam'a yalvarıp rüzgâra emretmesini, rüzgârın kendisini garp memleketlerinden birine götürüp Azrail Aleyhisselam'dan kurtulmasını istedi. Azrail Aleyhisselam tekrar gelince Süleyman Aleyhisselam, o adamın yüzüne niçin sert baktığını sordu. Azrail Aleyhisselam; “Bir saat sonra garptaki şehirlerden birinde, o kimsenin canını almak için emrolunmuştum. Onu senin yanında görünce hayretimden dikkatle baktım. Emre uyup garba gidince onu orada görüp canını aldım.” dedi. Görülüyor ki ezeldeki takdirin hasıl olması için adam, Azrail Aleyhisselam'dan korktu. Süleyman Aleyhisselam da ona yardım etti. Ezeldeki takdir, sebepler zinciri ile yerine getirildi. Bunun gibi, ezelde said denilmiş olan kimsenin iman etmesi, riyazet çekerek kötü huylarının düzelmesi nasip olur. En'am suresinin 125. ayetinde mealen; “Allahü teala, hidayete kavuşturmak istediği kulunun kalbine İslamiyeti yerleştirir.” buyurmaktadır. Ezelde şakî olan, yani Cehennem'e gitmesi takdir edilmiş olan kimseye; “İbadet etmeye lüzum yoktur. Herkesin said veya şakî olduğu ezelde takdir edilmiştir.” düşüncesi verilir. Böyle düşünerek ibadet etmez. Böyle düşünerek ibadet yapmaması, o kimsenin ezelde şakî olduğunu gösterir. Bunun gibi, cahil kalması ezelde takdir edilmiş kimseye; “Her şey ezelde takdir edilmiştir. Cahil kalması takdir edilmiş olanın, okuyup öğrenmesinin faydası olmaz.” düşüncesini verirler. Böylece çalışmaz, öğrenmez. Cahil kalır. Bir kimsenin ziraat yaparak bol mahsul alması takdir edilmiş ise tarlasını sürmek, tohum ekmek nasip olur.
Ezelde said denilmiş olanların iman etmeleri ve ibadet yapmaları, şakî denilmiş olanların da kâfir olmaları ve isyan etmeleri böyledir. Ahmak olan kimse bunu anlayamaz. “İmanın ve ibadet yapmanın, ezelde said olmak ile ve küfrün, isyanın da şakî olmak ile ne ilgisi vardır.” der. Kısa aklı ile bu ilgiyi anlamak ister. Her şeyi, kendi aklı ile çözmeye kalkışır. Halbuki insanın aklı sınırlıdır. Aklın eremediği şeyleri akıl ile anlamaya kalkışmak, akılsızlık, ahmaklık olur. Öyle düşünenlerin ahmak oldukları anlaşılır. İsa Aleyhisselam buyurdu ki: “Anadan doğma körlerin görmesini sağlamak, hatta ölüleri diriltmek bana güç gelmedi. Fakat ahmak olana, doğru sözü anlatamadım.” Allahü teala, sonsuz olan ilmi ve hikmeti ile bazı kullarını melek derecesine yükseltir. Hatta, meleklerden daha ileri olur. Bazılarını da, köpek, hınzır derecesine düşürür.
Yetmişaltıncı mektubunda buyuruyor ki: “Saadet” Cennetlik olmak demektir. “Şekavet”, Cehennemlik olmak demektir. Saadet ve şekavet, Allahü tealanın iki hazinesi gibidir. Birinci hazinenin anahtarı, taat ve ibadettir. Şekavetin anahtarı, mâsiyet yani günahlardır. Allahü teala, her insanın said veya şakî olduğunu ezelde takdir etmiştir. (Buna alın yazısı denir.) Ezelde said denilen kimsenin eline dünyada saadetin anahtarı verilir. Bu insan, Allahü tealaya itaat eder. Ezelde şakî olanın eline de dünyada şekavetin anahtarı verilir. Bu kimse, hep günah işler. Dünyada herkes, eline verilmiş olan anahtara bakıp said veya şakî olduğunu anlayabilir. Ahireti düşünen din âlimleri, herkesin said veya şakî olduğunu böylece anlar. Dünyaya dalmış olan din adamı ise bunu bilmez. Her izzet ve her nimet, Allahü tealaya itaat ve ibadet etmektedir. Her kötülük ve sıkıntı da, günah işlemekten hasıl olur. Herkese dert ve bela, günah yolundan gelir. Rahat ve huzur da, itaat yolundan gelmektedir. (Allahü tealanın âdeti böyledir. Bunu kimse değiştiremez. Nefse kolay ve tatlı gelen şeyi saadet zan etmemeli. Nefse güç ve acı gelenleri de şekavet ve felaket sanmamalıdır.) Kudüs'te Mescid-i Aksa'da senelerce tesbih ve ibadet ile ömrünü geçiren kimse, bir secdeyi terk ettiği için öyle yuvarlandı ki bir daha kalkamadı. Eshab-ı Kehf'in köpeği ise pis olduğu hâlde sıddîkların arkasında birkaç adım yürüdüğü için öyle yükseldi ki hiç düşmedi. Bu hâl, insanı hayrete düşürmektedir. Asırlar boyunca, ilim adamları bu bilmeceyi çözememiştir. İnsanın aklı, bunun hikmetini anlayamadı. Âdem Aleyhisselam'a buğdaydan yeme dedi ve yemesini diledi. Şeytanın Âdem Aleyhisselam'a secde etmesini emreyledi ve secde etmemesini diledi. Beni arayınız buyurdu. Fakat kavuşmayı dilemedi. İlahî yolun yolcuları; “Hiç anlayamadık.” demekten başka bir şey söyleyemediler. Bizlere ne demek düşer. O'nun, insanların iman etmelerine, ibadet yapmalarına ihtiyacı yoktur. Kâfir olmalarının ve günah işlemelerinin O'na hiç zararı olmaz. Mahluklarına O'nun hiç ihtiyacı yoktur. İlmi, zulmetin temizlenmesine, cehli de günah işlemesine sebep yaptı. İlimden iman ve taat doğmakta, cehlden de küfür ve günah hasıl olmaktadır. Taat, çok küçük olsa da kaçırılmamalı. Günah pek küçük görünse de yaklaşmamalıdır. İslam âlimleri dedi ki; üç şey, üç şeye sebeptir: Taat, Allahü tealanın rızasını kazanmaya sebeptir. Günah işlemek, Allahü tealanın gazabına sebeptir. İman etmek, şeref ve değer sahibi olmaya sebeptir. Bunun için küçük günah işlemekten de çok sakınmalıdır. Allahü tealanın gazabı, bu günahta olabilir. Her Mümini kendinden iyi bilmelidir. Allahü tealanın çok sevdiği kulu olabilir. Herkes için ezelde yapılmış olan takdir hiç değiştirilemez. Hep günah işleyip hiç taat yapmamış olanı, dilerse affeder. Melekler; “Ya Rabbî! Yeryüzünde fesat çıkaracak ve kan dökecek olan insanları niçin yaratıyorsun?” dediklerinde; “Onlar fesat çıkarmazlar.” demedi. “Sizin bilmediklerinizi ben bilirim.” buyurdu. “Layık olmayanları layık yaparım. Uzak kalanları yaklaştırırım, Zelil olanları aziz ederim.” buyurdu. “Siz onların işlerine bakarsınız. Ben kalblerine bakarım. Siz, günahsız olduğunuza bakıyorsunuz. Onlar benim rahmetime sığınırlar. Sizin günahsız olduğunuzu beğendiğim gibi, onların günahlarını affetmeyi de severim. Benim bildiğimi sizler bilemezsiniz. Onları, ezelî olan lütfuma kavuşturur, ebedî olan lütfum ile hepsini okşarım.” buyurdu.
Şerefeddin Ahmed bin Yahya Münirî'nin meşhur Mektubat'ından başka; talebesi, halifesi (vekili) ve sır sahibi (arkadaşı) olan Muzaffer Belhî'ye yazılmış başka bir Mektubat'ı daha vardır. Muzaffer, yirmibeş sene kendisine tasavvuf yolunda hasıl olan muameleleri, hâlleri, rüyaları üstadına yazdığı mektuplarla arz etmiş, üstadı da cevaplarını yazıp göndermiştir. Bazı mektupların ilavesinde yazıyor ki; “Benim mektuplarımın (Mektubat'ımın) hepsi, o kardeşimizin müşküllerinin ve muamelelerinin halline dairdir. Kimseye göstermesin ki rububiyyet (Allahü tealaya ait ilmin) sırrının ifşasına gider.” Muzaffer Belhî'ye, bunun için her ne zaman talebeler; “Mektubat'ı bize ihsan etseniz de nasihatlarından istifade etsek ve faydalansak.” diye rica etseler, üstadının nasihatını muhafaza ve ilahî sırları saklama sebebiyle kimseye göstermez, sıkı muhafaza ederdi. Bu hadiseyi anlatan diyor ki: “Bunlar, ikiyüz mektuptan çoktu.” Vefatı zamanında Muzaffer Belhî merhum; “Mektupları kefenimin içine koyunuz.” diye vasiyet etti. Hepsi kefenine kondu. Böylece bu iki büyük arasındaki sırlar örtülü kaldı. Ancak küçük birkaç tanesi torbanın içinde kaldı. Şeyhülislam'ın el yazısı ile idiler. Bir mektubunda buyurdu ki: “Allahü tealaya daima hamd ederim.” Beyt: Bu kavme ki Hak bir bela vermiştir, Altında kerem hazinesi gizlemiştir. Çok aziz kardeşim İmam Muzaffer. Selam ve dualarımı bildiririm. Kendi işinde mert olmalı, işlerin güçlüğü, belaların çokluğu ve talebenin yolunda bulunan çeşit çeşit imtihanlardan, vazifeye bir eksiklik ve gevşeklik gelmemelidir. Ey kardeşim! Peygamberlerin efendisi buyurdu: “Allahü tealanın muamelesi bir tarzda değildir. Hak sübhanehu ve tealanın kuluna hangi yoldan ikbal ve fütuh (saadet ve ferahlık) vereceği bilinemez. Nimet yoluyla mı, mihnet (zahmet, sıkıntı) yoluyla mı gelirler, ihsan yolundan mı, bela yolundan mı ulaşırlar bilinemez. Musa Aleyhisselam'ı, doğduktan sonra ateş tandırına bıraktılar. Sonra sandığa koydular. Sonra nehre attılar. Sonra düşman eline bıraktılar. Sonra elinde bir Kıbtiyi öldürdüler. Sonra gurbete saldılar. Sonra on sene çobanlık yaptırdılar. Gece karanlık oldu. Kara bulutlar geldi, şimşek çakmaya başladı. Kurtlar geldi, koyunları alıp götürdü. Çok üşüdü. Ateşi yoktu. Çakmak taşlarını ne kadar çaktıysa ateş elde edemedi. Her bakımdan âciz ve çaresiz kalınca aniden gaybler açıldı ve o; “Benim gözüme bir ateş ilişti.” dedi. (Taha suresi: 10) Ateş almak için oraya vardığında, bir başka gül açıldı ve; “Haberin olsun, ben senin rabbinim; hemen ayakkabılarını çıkar, çünkü sen, mukaddes Tuva vadisindesin. Ey Musa, ben seni peygamberliğe seçtim. Şimdi sana vahyolunacak şeyleri dinle.” buyuruldu. (Taha suresi: 12-13)” Rububiyyet sırları bilinemez. Eğer bütün hâller kul üzerine hep bir yolda cereyan etseydi, o zaman kulun ilmi Hakkın rububiyyetini kuşatırdı. Allahü teala ve sıfatları ihata olunamaz, kuşatılamaz. Yaktığında ve yaptığında halkın, Muhakkak bir sırrı vardır Hüda'nın