Siirt'in son dönem maneviyat önderlerinden. Babası Şeyh Şerafeddin, dedesi Muhammed Hazin hep tasavvuf yolunda yetişmiş velîlerden idi. Annesi Fadile hanım, Şeyh Mahmud'un kızıdır. Şeyh Mahmud da Muhammed Hazin'in halifelerinden idi. Kazım Efendi, 1324 (m. 1905) yılında Siirt'in Firsaf köyünde doğdu. Üç yaşında iken annesi Fadile hanım vefat etti. Anneannesi Fatıma hatun tarafından büyütüldü. Dedesi de 9 yaşında iken vefat etti. Dayılarının himayesinde büyüdü. Onlarda ilim ehli kimseler idi. İlk tahsiline Tellee camiinde Şeyh Mahmud'dan başladı. Sonra Yusuf Hamzavî ve Şeyh Ata'dan devam etti. Kur'an-ı kerimi hatmettikten sonra dayıları tarafından ibtidai, sonra idadi mekteplerine gönderildi.
Siirt'in son dönem maneviyat önderlerinden Şeyh Muhammed Kazım Aydın.
Mektebde Hacı Cemil Efendi ve Şeyh Hatiboğlu Cemal Efendi, Şeyhulkurra Mahmud Zemi ve Molla Abdullah Efendilerden istifade etti. 1914 yılında seferberlik ilan edilince babası Şerafeddin Efendi gönüllü asker toplayarak binbaşı rütbesiyle cihada gitti. Bir ara babası onu yanına çağırdı. Bitlis'e bağlı Hor köyünde yanına gitti. Bir müddet yanında kaldı. Sonra babası onu tekrar Siirt'e gönderdi. Babası cihaddan döndükten sonra onu Firsaf köyüne geri götürdü. Kazım Efendi bundan sonra babasından okumaya başladı. Fıkıhda Zübde, fariside Gülistan adlı eserleri okudu. Sonra Ahmed Hani'nin Nubahar'ını, Akidesini ve İzzi kitaplarını okudu. Kısaca medreselerde okutulan kitapların hepsini okudu. Bir çoğunu ezberledi. Arkadaşları arasında zeki olduğu için Ya zeki diye çağrılırdı. Babası tahsili için onu gittiği yere yanında götürür ve sohbetlerinde bulundururdu. Ayrıca tasavvufî vazifeler de verirdi.
Babasından Hallü'l-Meakıd kitabını okuduktan sonra Camiyi okudu. Sonra Siirt'e dönerek Molla Halil Si'ridinin torunu Molla Mustafa'nın oğlu Molla Hamid'in yanında okudu. Sonra da İskambo köyüne giderek halasının oğlu Şeyh Abdurrahman'dan okudu. Sonra Halenze (Bağtepe) köyüne giderek Molla Abdülhakim'den okudu. Babası halka devlete karşı isyan edilmemesini tavsiye ederdi. Silahları toplayıp devlete teslim etti. 1926 yılında babası, amcaoğlu Zeynelabidin ve amcaları Şeyh Abdullah ve Şeyh Nureddin İzmir'e sürgüne gönderildi. Sonra Konya'ya nakledildiler. Babası Konya'da bir bir buçuk yıl kaldı. Bu zaman içinde babası Kazım Efendi'den ailesi ile beraber Konya'ya gelmesini istedi. Bütün büyük aile beraber Konya'ya gitti. Konya'da babasının yanında okumayı sürdürdü. 1928 yılında çıkan af ile Firsaf'a döndüler.
Kazım Efendi yine bir çok kimseden biraz biraz ders almaya devam etti. Ancak esas okumasını ise kendi mütalaası ile halletti. 7 bin 500 satır metin ezberledi. Molla Muhammed Şerif ile beraber babası Şerafeddin Efendi'den 1937 yılında icazet aldı. Aynı zamanda babası onu tasavvufta hilafet ile şereflendirdi. 1936 yılında babasının emri ile Salamas köyüne gitti. Bir sene orada kalıp Sinep (Çatılı) köyüne gitti. Orada üç sene müddetle talebe okuttu. Sonra 1940 yılında Muş ovasındaki Kırtakum köyüne gidip oraya imam oldu. Köydeki kötü âdetleri kaldırıp, insanlara İslamiyet'i öğretti. Aynı yıl Nurşin (Güroymak) ilçesine bağlı şimdi kaza olan Hasköy'e gitti. Aşiret reisi Selim Ağa'nın gelip; “Köyümüz halkı aşırı bir cehalet içindedir. Evinizi köyümüze getirmeye davet ederiz. Gelmezseniz kıyamet gününde sizden davacı oluruz” demesi burada kalmasına sebep oldu. Köyde cami yoktu. Önce cami yaptırdı. Sonra köydeki bozuk âdetleri kaldırttı. Köyün gençlerine İslamiyet'i öğretti. Yaşlılara sureleri doğru okumasını gösterdi. Ayrıca civar köylerine de yardımcı oldu.
Yedi sene böyle devam etti. 1947 yılında Siirt'e döndü. Firsaf'a gitti. Beş sene yazları Hasköy'e kışın Firsaf'a döndü. Beş sene sonra babasının emri ile tekrar Hasköy'e döndü. Şeyh Muhammed Kazım Aydın'ın Türbesinin giriş kapısı. Şeyh Muhammed Kazım Aydın'ın Siirt Firsaf'taki Türbesi. 1958 yılında babası vefat edene kadar Hasköy'de kaldı. Bundan sonra babasının talebeleri Siirt'e dönüp kendilerini yetiştirmesini istedi. Bunun üzerine Siirt'e dönerek yerleşti. Çeşitli camilerde vazife yaptı. Talebe yetiştirdi. Bir çok talebeye icazet verdi. Bunlar arasında oğulları Muineddin ve Hüsameddin, Halenzeli Bedevi Molla Enis, Molla Abdurrahman, Molla Muhammed Fazıl, Molla Zeki en tanınmışlarıdır.
Kazım Efendi babasından Nakşî hilafeti aldığı gibi, Mevlana Halid'in halifelerinden Osman-ı Tavili'nin torunu Ali Hüsameddin'in oğlu Şeyh Baheeddin'in İran'ın Serendeç köyünde sohbetine katıldı. 20 sene sonra da 1987 yılında İstanbul'da Osman Siraceddin Sanî'nin sohbetine katıldı. 1989 yılında Bağdad'da ondan da hilafet aldı. 1417 (m. 15 Aralık 1996) yılında İstanbul'da vefat etti. Cenazesi Siirt'e götürülerek defnedildi. Değişik konularda bazı risaleler yazdı.
1- Hac Menasiki (Şafii mezhebine göre),
2- Dat ve ta harfirinin nasıl okunacağına dair risale,
3- Cuma namazı hakkında risale,
4- Şia'nın itikat ve iddiaları hakkında risale,
5- Zekatın tedavüldeki para için vacib ve bu para için faiz hükümlerinin geçerli olduğuna dair risale,
6- Derya'dan Damlalar.
Kazım Efendi fıkhî bir konuda hüküm verirken devamlı olarak esah yani en kuvvetli kaville hüküm verirdi. Zayıf bir kaville fetva verdiği nadir olmuştur. Kendisi de hep ihtiyatla hareket eder şüphelilerden uzak dururdu. Ona göre tarikat ve tasavvuf şeriatin bir parçası olup onun hizmetçisidir. Ona göre tarikat Şeriatin hükümlerine uyarsa makbuldür. Tasavvufun gayesinin gerçekleşmesi için İslamî ilimlerin gerçeğinden taviz verilmemesi ile gayesine ulaşır. Şeyh âlim olup hareket ve sözleriyle şeraitin takipçisi ve tatbikçisi olmalıdır. Doğru yoldan sapan Şeyh gökte uçsa bile ona güvenilmez. Kazım Efendi sünnet-i seniyye son derece uymaya gayret ederdi. Takva, hilm, yumuşaklık af sıfatları en büyük özelliklerindendir. Zarif bir üslupla İslamiyeti anlatmıştır. İnsanlara hitap ederken, sorularına cevap verirken ve tebliğ vazifesini yaparken muhatabın günaha girmemesine dikkat eder, sonra faydayı gözetirdi.
Ancak İslamiyeti yanlış anlatanlara karşı ise çok celalli hareket ederdi. Kendisi şöyle derdi: Yeryüzünde hiçbir Müslümanın incinmesini istemiyorum. Devamlı kendilerine hayrı diliyorum. Müslümanın üzüntüsü ile devamlı üzülmüşüzdür. Halka hizmet kadar hiçbir iş bana güzel değildir. Bize eziyet etmiş ve edecek olan bütün Müslümanlara Allahtan af ve rahmet diliyoruz. Resulullah Efendimiz buyurdular ki: “Size kötülük yapanları unutun, iyilik yapanları unutmayın. Başkalarına yaptığınız iyilikleri unutunuz, fakat yaptığınız kötülükleri unutmayınız” Halktan size bir iyilik geldi mi Allah'a şükredin. İyiliği yaratan Allahü tealadır. İnsan ancak bir vesiledir. Yine halktan bir kötülük gördüğünüzde kendi nefsinizden bilin ve tevbe edin. Çünkü onu musallat eden Allahü tealadır. Gelişigüzel herkesle dost olmamalı. Zira hadis-i şerifte buyruldu ki: “Her insan dostunun dini üzeredir. Her biriniz kiminle dost olacağına dikkat etsin” Şeyh Muhammed Kazım Aydın'ın sandukası. Şeyh Muhammed Kazım Aydın'ın son zamanlarındaki hâli.
İyi bir dostta aranacak vasıflar şunlardır:
1- Akıllı olmalı,
2- Güzel ahlâka sahip olmalı,
3- Fasık olmamalı,
4- Dünya malına düşkün olmamalı,
5- Bid'at sahibi olmamalı.
Akıl esasta her şeyin başıdır. Ahmakla sohbette hayır yoktur. Çünkü ahmakla sohbet devam etmez, akıbet ayrılıktır. Dostun güzel ahlâka sahip olmalı. Çünkü gadabı, şehveti, cimriliği, korkaklığı nefsinin arzularına itaatı olanın sohbetinde, dostluğunda hayır yoktur. Âlimlerle, hakimlerle ve akıllılarla sohbet etmek matlup ve sevaptır.
Kazım Efendi, dünya nedir diye sorulan bir soruya şöyle cevap vermiştir: Dünya bir deniz gibidir. İnsan da bir gemi. Geminin susuz yüzmesi mümkün değildir. Fakat eğer su, az da olsa geminin içine sızarsa gemiyi batırabilir. Ahirete ulaşacak herkesin dünya üzerinde yüzmesi kaçınılmazdır. Şayet bu su yani dünya sevgisi insan kalbine sızarsa kalbi batırır, insanı helak eder. Kalbine girmediği müddetçe, az olsun çok olsun, dünya malının varlığı kendisine zarar vermez. Yerdiğimiz dünya insan kalbine yerleşen, onu Allah yolundan alıkoyan dünyadır. Tasavvuf çalışmaya terakkiye, yükselmeye mani değildir. Önemli olan kişinin kalabalık içinde olmasına rağmen kalbinin yanlız Allah'ın zikriyle dolu olmalıdır.
Kazım Efendiye göre tasavvuf yoluna giren kimse aşağıdaki şeyleri yapmalıdır: Tasavvuf yoluna giren kimse i'tikadını ehl-i sünnet vel cemaat itikadına uygun düzeltmelidir. Bundan sonra Allahü tealanın emrettiği ve yasak ettiği şeyleri iyice öğrenmek. Sonra bu bildiği şeylerle amel etmek. Amelini Allah rızası için yapmak. Bu da ancak kalbin ıslahı ile mümkündür. Kalbin ıslahı ise bir kamil mürşidin tedavisi ile mümkündür. Yine buyurdu ki: Mürşidlik babadan oğula geçen bir şey değildir. Kimsenin kimseye üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takva iledir. Tasavvufta temel ölçü istikamettir, Resulullahın sünnetine tabi olmaktır. Keşif ve keramet haktır. Fakat ölçü değildir. Büyükler istikametin bin kerametten üstün olduğunu bildirmişlerdir. Kalbin kötü şeylerden temizlenmesi, iyi huylarla bezenmesi şarttır. Necasetle namaz kılınmadığı gibi, kalbinde kötü sıfatlardan herhangi bir tanesini kalbinde taşıyan kişide manevî necaset vardır. Böyle kılınan namaz zahiren sahih olsa da makbul değildir. İyi ve kötü hareketlerin filizlendiği yer kalbdir. Bütün organlar kalbe bağlıdır. Kalb ıslah olursa bütün organlar da ıslah olur. Bunun için tasavvuf yoluna giren kimse önce kötü sıfatlardan arınması lazımdır. Sonra iyi sıfatlarla süslenmesi gerekir.
Muhammed Kazım Efendi buyuruyor ki: Allaha kulluğun hakkıyla yerine getirilmesi için insanlar üç şeyle memur olmuştur: Birincisi ilim öğrenmek, ikincisi öğrendiği ile amel etmek, üçüncüsü de bu ameli ihlasla Allah rızası için yapmak. İslamiyet bu üç ana unsurdan meydana gelmektedir. Bunlardan biri eksik oldu mu İslamiyetin de bir kısmı eksik olur. İnsan ya âlim olup ilim öğretmeli veya talebe olup ilim öğrenmeli. Bir Müslümanın Allahü tealanın emirlerini yapıp yasaklarından sakınması ya âlim olmakla veya ilmine güvenilir bir ehl-i sünnet âlimini bulup ona talebe olmak ve her işini ona sorarak yapmakla mümkün olur. İlmi tam olarak elde ettikten sonra kişinin bunu nefsinde tatbik etmesi gerekir. Cehalet üzere yapılan ibadet aslına uygun olsa bile makbul olmayacağı gibi, kendisiyle amel edilmeyen ilmin de hiçbir değeri olmaz. Hatta Allahü tealanın emir ve yasaklarını bildiği hâlde yapmayanların günahı, bilmeyerek yapanların günahından çok daha fazladır. Dolayısıyla her Müslümanın ilmiyle amel etmesi lazımdır. İlmiyle amel eden Müslümanın da bu amellerini ihlasla yapması gerekir. İhlasın varlığı kalbin ıslahı ile mümkündür. Kalbin ıslahı ise kalbi kötü sıfatlardan ve hastalıklardan temizleyip iyi sıfatlarla süslemek suretiyle mümkün olabilir. Bunun da mümkün olması ancak bu konuda ihtisası olan bir mürşid-i kamilin murakabe ve gözetimi ile mümkün olur.
Şeyh Muhammed Kazım Aydın'ın sohbetlerini ihtiva eden Deryadan Damlalar adlı eserin kapak sayfası.
İnsanın ihlas sahibi olabilmesi maksadıyla kalb üzerinde yapılan bu ameliyyenin sistemli şekline “Tasavvuf” denir. Tasavvufta merkez nokta mürşid-i kamildir. Burada şöyle bir sual hatıra gelebilir: Bu mürşid-i kamil nasıl olmalıdır?” Kısaca şöyle cevap verebiliriz: Mürşid-i kamilin fıkıh, hadis, tefsir ve tasavvuf konularında oldukça geniş bilgisi, zamanın fen bilgilerini de yeteri kadar bilmesi, insan tabiatı ve ve kalbin hastalıkları konusunda derin bir ihtisası olmalıdır. Ayrıca Ehli sünnet itikadında ve ilmiyle âmil olmalıdır. Zaten ilim ve âlimlerin olmadığı bir toplumda Allah korkusu da olmaz. Malumdur ki dinin temeli ilimdir. İlim zayıfladıkça din de zayıflar. İlmin zayıflaması zamanımızda öyle bir dereceye varmıştır ki, ilimden, ilim kurallarından Ehl-i sünnet vel cemaat mezhebinden habersiz olarak, kendi görüşleriyle fıkıhta aslı olmayan bir mesele çıkartıp, kendi görüşüne göre hüküm verenler türemiştir. Bütün müctehid imamlar Şer'i şerifin delilleriyle davranıp, dinde rey ile konuşmaktan münezzehtirler. Onların mezhebleri kitap ve sünnet ölçüsü üzerine kesilmiş ve dokunmuş bir elbise gibidirler. Onların hepsinin, Rablerinden hidayet üzerine oldukları belli olmuştur. Kalbinde nur bulunan kimse imamların hiç birini kötülemeğe cesaret etmez, onlar racül, adam biz de adamız diyemez.
Güney Doğu Anadolu'da yetişen son devir şeyhlerinden Şeyh Muhammed Ma'sum.