Kastamonu velilerinin büyüklerinden. Soyu Resulullah Efendimize uzanmaktadır. Büyük velî Seyyid Ahmed Siyahî hazretlerinin oğludur. 1242 (m. 1826) senesinde dünyaya geldi. 1307 (m. 1889)'de Kastamonu'da vefat etti.
Henüz ana karnında iken, şanı yüksek pederlerine bütün kemalatı kendisinde toplayacak bir oğul ihsan olunacağı işaret olunmuştu. Altı aylık iken beşiğine aks eden parıltıyı kapmak için masumane bir gayret sarf etmesi, Allahü tealanın lütfu ihsanıyla ileride büyük bir zât olacağını belli etmekteydi. Üç-dört yaşlarında iken pederlerinin hatim toplantılarına katılmaya başladı. Bu sıralarda zaman zaman ilahî bir aşkla kendinden geçtiği görülürdü.
Babası Ahmed Siyahî hazretlerinin dergahına giden yolda kışın zaman zaman Serçeoğlu yokuşunda kızağa binen çocukları seyre giderdi. Yine böyle bir günde yolun kuzeyinde bulunan Aziz Mahmud Hüdayî hazretlerinin büyük halifelerinden Hacı Mustafa Efendi hazretlerinin medfun bulunduğu türbeden çıkan bazı kimseler kendisini türbe içine aldılar ve pek çok nimetlerle gönlünü hoş ettiler. Sonra yine dışarı çıkardılar. Bu hadise pek çok kere tekrarlandı. Hatta bazan her türlü nimetin mevcud bulunduğu o mübarek zâtların yanından ayrılmak istemez, uzunca bir süre içeride kalırdı. Bir defa uzun aramalardan sonra anne ve babası kendisini adı geçen türbeden çıkarken görüp çok şaşırmışlardı. Küçük Ahmed 12 yaşına gelinceye kadar oranın vefat etmiş bir zâtın türbesi olduğunu bilemedi. O nimetlerle dolu olan bu yeri bir zatın hanesi zannederdi. Öğrendikten sonra ise bir daha o hâller meydana gelmedi. İrşad, insanlara Allahü tealanın emir ve yasaklarını bildirme makamına geldiğinde bazan neşeli sohbetler sırasında bu vakayı talebelerine naklederdi.
Seyyid Ahmed Hicabî hazretlerinin yaz ve kış ders verdiği Kastamonu'daki Nasrullah külliyesi.
Tahsil yaşına geldiğinde önce meşhur kıraat âlimlerinden Hüseyin Hüsnü Efendi'den Kur'an-ı azimüşşanı hatmetti. Babası Ahmed Siyahî hazretlerinden sarf, nahiv, fıkıh, hadis ve kelam tahsilinden sonra Keskinzade Ahmed Erib Efendi hazretlerinin sohbetlerine devamla, tasavvuf dersleri aldı. Kara Kadızade Mustafa Efendiden ilm-i feraiz ve Mesudî Efendiden de ilm-i hadis dersleri aldıktan sonra babası Ahmed Siyahî hazretleri kendisine icazet, diploma verdi. Ayrıca icazetnamede pek çok da nasihatler etti.
İcazetnamenin özü şu şekildedir:
“...Bu icazeti kendi irademle vermeyip velîlerin kutbu büyük mürşid Şeyh Halid-i Bağdadi hazretlerinden itibaren nebîlerin sultanı Hazreti Peygamber Efendimize varıncaya kadar silsile-i Nakşibendiyye-i Halidiyyede isimleri yazılı seyyidler ile hacegan-ı izam hazretlerinin mübarek ruhlarından izin ve muvafakat aldıktan sonra takdim ettim.
Bundan sonra “Ey kalblerin sevgilisi olan oğlum!” dedikten sonra özetle şu nasihatları yapmıştır.”
Seyyid Ahmed Hicabî'nin türbe ve dergahının sokağı (sağda) ve kabirlerin bulunduğu yerin girişi (solda).
Seyyid Ahmed Hicabî'nin Cami ve Dergah ve Kütüphaneden oluşan Külliye. Önde kütüphane arkada Seyyid Ahmed Camii ve sol arkada dergah binası yer almaktadır.
“...Âlimlere, tasavvuf ehline, Kur'an-ı Kerim ehline hürmet et! Cömert ve güler yüzlü ol. Herkese ihsan ve iyilikte bulun. Hata ve kusurları affet, görmemezlikten gel. Kendini hiç kimseden faziletli, üstün zannetme. Birisi sana hased ederse, ona mani olmak için kendini zahmete sokma, onun işini Allahü tealaya bırak. Sen kıymetli ömrünü Resulullah Efendimizin sünnet-i seniyyesine uymakla geçir. Vakitlerini dinin emirlerine uyarak kıymetlendir. Nefsini daima hesaba çek. Dünyaya sarılmış, ona gönül vermiş olanlarla bulunma. Onlarla sohbet ve beraberlik; gam, keder ve üzüntü getirir. Devamlı ahiret kardeşlerini ve iyi arkadaşlarını arttırmaya çalış. Onlarla her zaman sohbet et. Evliyanın büyükleri ve Allahü teala ile beraber ol. Buna gücün yetmezse, Allahü teala ile beraber olanlarla ol ki, seni Allahü tealaya kavuştursunlar.”
Ahmed Hicabî Efendi, 1267 (m. 1851)'de Keskinzade hazretlerinin vefatı üzerine İstanbul'a geldi. Burada da tahsiline devamla meşhur âlimlerden Müneccimbaşı Tahir Efendi'den hikmet, astronomi, eski sadrazam Mehmed Rüşdi Paşa'dan mantık, edebiyat ve Hazım Efendi'den usul-i fıkıh dersleri aldı.
Seyyid Ahmed Hicabî'nin de kabrinin bulunduğu kısmın bahçeden görünüşü (sağda) ve kabirlerin önden görünüşü (solda).
Bu tahsilleri sırasında Hocapaşa semtindeki Safvetî Paşa Dergahında ikamet ve talebeleri yetiştirme işi ile meşgul olan Mevlana Halid-i Bağdadî hazretlerinin daha sağken yerine tayin ettiği, kendi yerine irşad makamına geçirdiği Abdülfettah-ı Akrî hazretlerinin sohbetine koştu ve dört sene hizmetinde bulundu. Bu esnada tasavvuf mertebelerinde ilerledi.
Ahmed Hicabî Efendi'nin çalışmasından, gayretinden ve ihlasından çok hoşnut olan Abdülfettah Efendi, onun kavuştuğu ilim ve irfana bakarak, pederleri Ahmed Siyahî hazretlerinin verdiği icazetname üzerine kendisi de bir icazetname yazdı. Böylece Ahmed Hicabî Efendi, İstanbul'da bulunduğu altı sene içinde bir taraftan büyük âlimlerden ilim tahsilinde bulunurken, diğer taraftan Abdülfettah Efendi gibi mükemmel bir yetiştirici elinde tasavvuf yolunda ilerledi ve 1274 (m. 1857) yılında Kastamonu'ya döndü. Bir müddet pederlerinin yanında talebelerin terbiyesi ve yetiştirilmesi işi ile meşgul oldu. Abdülaziz Efendi hayatta olduğu hâlde irşad işinin başına Ahmed Hicabî hazretleri geçti.
Din ilimlerinde emsali az bulunan ve fen ilimlerinde bölgede bulunanların hepsinin üstünde yer alan Ahmed Hicabî hazretleri, 1874 yılından vefat tarihi olan 1889 yılına kadar bir taraftan talebelerin yetiştirilmesi ile meşgul olurken diğer taraftan hususî sohbetlerinde zikir yoluyla sevenlerini tasavvuf yolunda ilerletti. Kastamonu ve çevre illerden pek çok talebe onun derslerine koştu. Hususî hâlleri, huyları, hareketleri hep Peygamber Efendimizin güzel ahlâkını andırırdı. Yalnız bulundukları veya insanlar arasında olduğu zamanlarda hep Resulullah Efendimizin sünnet-i seniyyesine uyar, insanlara İslam ahlâk ve yaşayışının nasıl yapıldığını gösterirdi.
Kış günlerini talebelerin terbiyesi, dersleri ve zikr-i ilahî ile geçirirdi. Yaz günlerinde ise bazan birkaç ay havası güzel, suyu tatlı köy ve kasabalara giderdi. Dağlarda ve kırlarda dolaşır, uçsuz bucaksız semaya, yeryüzüne, bitkilere, çiçeklere, böceklere bakarak, Allahü tealanın sınırsız kudret ve azâmetini düşünür, daha büyük bir aşkla cenab-ı Hakk'ı zikrederdi. Onun her hareketi, her işi, her düşüncesi Allahü tealanın rızası için olduğundan ve her ne murad etse O'nun rızasına uygun bulunduğundan bu seyr ve seyahatlerinde din ve dünyası için pek çok fayda hasıl olurdu.
Bu seyahatleri esnasında köy ve kasabalarda görüştüğü ahaliye hayırlı nasihatlarda bulunur, bilmediklerini öğretir, İslamiyete uygun olmayan davranışlardan men ederdi. İlmin yayılması için mektep, medrese gibi hayır eserlerinin yapılmasını teşvik ederdi. Nitekim bu gayretleri neticesinde, İnebolu kazasının Abana nahiyesinde bir mektebi rüşdiye, bir hamam, Araç kazasında bir büyük cami-i şerif, bir medrese ve bir mekteb-i rüşdiye ve Taşköprü'nün Ayvalı köyünde bir medrese inşa edilmesine bizzat nezaret etmişlerdir. Ayvalı köyündeki medresenin başına kendi halifelerinden İsmail Efendiyi getirmiştir. Bazan da damadları Keskinzade Molla Efendi'nin çiftliğinin bulunması hasebiyle Daday kazasını teşrif ederlerdi. Burada da bir medrese, bir mekteb-i rüşdiye, misafir odaları ve pazar mahallînde pek çok dükkanın bina olunmasına ön ayak olduğu görülmüştür.
Ahmed Hicabî hazretlerinin seyahatleri ekseriya ruhaniyetlerinden istifade edilecek, feyz alınacak mübarek zâtların türbelerinin bulunduğu mahallere olurdu. Senede bir defa Kastamonu'da Ilgaz Dağı eteğinde medfun Muhyiddin Bekli Sultan Bayramî, Kasaba köyünde medfun Dayı Sultan, Merkuse nahiyesinde bulunan Sa'deddin Horasanî, Sorkun'da Sekuti Sultan ve Küre'de Mahmud Şabanî hazretlerinin türbelerini ziyaret eder ve temiz toprağını koklarlardı. Ne zaman bu mübarek makamları ziyarete gelseler etraftaki köy ve nahiyelerden pek çok ziyaretçiler de toplanır, Allahü tealanın rızası için kurbanlar kesilir, fakir fukaraya dağıtılırdı.
Seyyid Ahmed Hicabî'nin kabri.
Yine bir defasında Bekli Sultan hazretlerini ziyaret maksadıyla türbenin yanına gelmişti. Şeyhin geldiğini duyan pek çok kişi de oraya koştu. Bu sırada türbeye yakın bir köy ahalisinden Ömer Ağa adında biri yanında bir koyunla geldi. Şeyh hazretlerinin elini öptükten sonra; “Efendim burada bir koyun keseceğimi nezretmiştim. Ancak uzun bir süre geçtiği halde sözümü yerine getiremedim. Dün gece rüyamda Bekli Sultan hazretlerini gördüm. Bana, yarın türbesine gelecek muhterem misafirleri için adağımı götürüp kesmemi emir buyurdular.” Bu sözleri ağlayarak nakleden Ömer Ağa, orada bulunan herkesi de ağlattı. Ahmed Hicabî hazretleri de Bekli Sultan hazretlerinin dergah-ı şerifleri kapısına: “Ziyaretle murad almak ümidiyle gelen insan” diye başlayan şiirini yazdı.
Seyyid Ahmed Hicabî'nin Külliyesindeki Kütüphanenin eski bir resmi (sağda) ve restorasyondan sonra içerden bir görünüş (solda).
Seyyid Ahmed Hicabî'nin Dergahının eski bir resmi.
Ahmed Hicabî hazretleri bu suretle vilayetin pek çok mahallerini gezdikleri gibi, ahalisinin çok arzu etmesi üzerine Çorum'a da gitti. Burada bulunan velilerin türbelerini ziyaretten sonra ilim adamları ile sohbetler etti. Devlet adamları ile görüşüp nasihatlarda bulundu. Camilerde halka vaaz ve nasihatlarda bulundu. Çorum'dan İstanbul'a gelen Ahmed Hicabî hazretleri burada hocalarını ve dostlarını ziyaret ettikten sonra Bursa'ya geçti. Bursa'daki bütün mübarek zatların türbelerini, makamlarını, medrese ve camileri ziyaretten sonra deniz yoluyla Sinop'a geldi. Seyyid Bilal hazretlerinin mübarek ruhunu vesile ederek cenab-ı Hakk'a dua ve niyazda bulundu, sonra Kastamonu'ya döndü.
Seyyid Efendi sureten zamanında nadir denilecek kadar güzel, fazilet ve irfan ile süslü, güzel fikirleri kendinde toplamış bir kimseydi. İfadesi tatlı ve güzel olup, şiir ve yazı sanatında kabiliyeti pek yüksekti. Tefsirdeki iktidar kabiliyeti herkesi hayran bırakırdı. Nasihatlarından feyz ve ibret almak için pek çok ilim ve devlet adamı kendisine gelir sohbetlerine katılırlardı. 1289 (m. 1872) senesinde Kastamonu vilayeti valiliğinde bulunan, sonra yine orada vefat ederek Şeyh Şaban-ı Velî hazretlerinin türbesinde defnolunan Pertev Paşa, Ahmed Hicabî Efendi'nin muhib ve bağlılarından idi. Nitekim bu aşk ve muhabbetle onun hakkında;
Severim zatını bi-reyb ü riya
İntisab eylediğim günden ta
Buna şahid tutarım Allah'ı
Seyyidim muhlisim vallahi.
mısralarını söylemiştir. Bağdat valisi Sırrı Paşa'nın da Ahmed Hicabî hazretlerine yazdığı pek çok bağlılık mektupları vardır.
Ahmed Hicabî hazretleri 1295 (m. 1878) senesinde babasının türbe bahçesi içerisinde bir kütüphane ile ona bitişik bir dershane yaptırdı. O tarihten itibaren Temmuz, Ağustos ve Eylülden başka aylarda Cuma günleri Şifa-i Şerif kitabını okutmaya başladı. O sohbet ve derslerin bereketiyle kalbler şifa bulur, hep iyi düşünce ve niyetlerle dolar, ibadetlerde ihlas hasıl olurdu.
Ahmed Hicabî hazretlerinin, yaz ve kış Nasrullah Camii şerifinde sabah namazını eda eyledikten sonra civarda bulunan medreselerde din ve fen ilimleri ile meşgul olmaları âdetleri idi. Cuma günleri dergahta bulunup talebelerin yetiştirilmesi ve Kur'an-ı Kerim kıraati ile meşgul olurdu. Ramazan-ı şerifte haftada bir gün Nasrullah Camiinde ikindi namazından sonra ve Cuma günleri namazdan sonra Şeyh Şaban-ı Velî hazretlerinin dergah-ı şeriflerinde vaaz ve nasihat ederdi. Bu vaaz ve nasihatlar Müslümanlara uzun bir süre çölde susuz kalmış kimselere su vermek gibi idi. Kalbleri Allahü tealanın aşkı ile dolardı. Nefisler aradan kalkar, herkes yaptığı her işi Allahü tealanın rızası için yapardı. Onun kalbleri ve gönülleri feyz ve nurlarla dolduran bu sohbetlerinden istifade edebilmek için vaazlarına aşırı hücum olurdu. Bu sırada diğer camilerde ders veren hocaların derslerine kimse gelmedi. Ahmed Hicabî hazretleri bu durum üzerine Nasrullah Camiindeki vaazlarını terk etti. Ramazanın dört Cumasında ise şeyhi dinleyebilmek için oraya can atarcasına acele giden birkaç bin ahali sözlerinden istifade etmeye gayret ederdi.
Dergahta sohbet ettiği zamanlarda ise içerisi tamamen dolduğu gibi, dışarıda pencerelerin etrafında Müslümanların yanı sıra Hıristiyanlar da şeyhi görebilmek için toplanırlardı. Vaaz ve nasihatı fevkalade tesirli olup, dinleyenler ne kadar katı kalpli olursa olsun, mübarek sözlerini işitince yumuşar ve ürperirlerdi. Ne kadar donmuş, katılaşmış bir kalbe sahib olurlarsa olsunlar birkaç damla gözyaşı dökmekten kendilerini alamazlardı. Seyyid Hicabî hazretlerinin sözleri pek tatlı, ifadesi çok açıktı. En ince bir ilmî meseleyi, en mühim bir fennî faydayı hiç hoca görmemiş bir ümmiye bile anlatmakta güçlük çekmezdi.
Seyyid Ahmed Hicabî hazretleri 1307 (m. 1889) senesinde hastalığının artması üzerine daha ziyade inzivayı, köşesine çekilip Allahü tealayı zikretmeyi arzu eder oldu. Geceleri uyumaz, namaz ve zikir ile meşgul olurdu. Kendilerinde yirmi senedir bulunan kalb hastalığına müptela oldukları halde, asla ve katiyyen hastalıklarından bahsetmez ve soranlara; “Rabbimizin keremine şükrolsun, afiyetteyim.” cevabıyla mukabele ederlerdi.
Vücutlarında görülen aşırı halsizlik sebebiyle Ramazan-ı şerifte oruç tutmasının hastalığı arttıracağı tabibler tarafından ihtar olunduğu halde; “Böyle bir mübarek aya ulaştık. Şimden sonra bizim için nasip, kısmet mukadder değildir. Borçlu gitmeyelim.” cevabını vererek orucunu tutmaya başladı ve Allahü tealanın verdiği kuvvet ile tamamladı. Bir yere gitmek için kendisinden izin istemeye gelen dostlarına; “Geri dönersiniz. Amma beni bulamazsınız. Hakkınızı helal edin.” derdi. Şeyhin hastalığı ve bu sözleri, sevenlerini ve talebelerini büyük bir üzüntüye ve eleme gark etti. Ayrıca bu hususta pek çok işaretler ve rüyalar görüyor bunlar kederlerini daha da artırıyordu.
Nitekim sevenlerinden birisi rüyasında gayet güzel bir bahçeye girerek tesadüf ettiği meyve ağaçlarından yemek ve şırıl şırıl, billur gibi akan nehir sularından içmek istediğinde; “Bu Seyyid Efendi hazretlerine mahsustur.” cevabını alması üzerine hayretle uyandığını anlattı. Bu haberler şehirde yayılıp herkes tarafından duyuldukça onun mübarek eşiğine son defa yüz sürebilmek ve duasını alıp helalleşebilmek için saadethanesine büyük bir hücum oldu. Ancak onların içine düştükleri bu üzüntülü hallerine dayanamayan Şeyh hazretleri bulundukları hücreye haberleri olmaksızın kimsenin konulmamasını istediler. Hastalığının çok şiddetlendiği bu hâlde bile Allahü teala hazretlerine şükür ve sena etmekten ve yanına girenlere nasihatte bulunmaktan geri durmazlardı.
Seyyid Hicabî hazretleri bir müddet sonra Tosya'da bulunan ulemadan Mahir Efendi'nin gelmesi için haber gönderdi. Haberi alan Mahir Efendi on iki saatlik mesafeyi sekiz saatte alarak huzur-ı saadetlerine ulaştı. Seyyid hazretleri ona bakarak; “Molla Mahir görüyorsun. Biz pazarlığı ilerlettik. Cenab-ı Hakk'ın emrini bekliyorum. Vasiyetlerimin yerine getirilmesine dergah ve medresenin memuriyetine ve talebelerin yetiştirilmesine gayret ve himmet et. Benim için müteessir olma. Aradığım bu gün idi. Hemen ölüm hâlimizin güzel ve kolay olması için dua edin.” buyurdu.
NE YAZILI?
Ahmed Hicabî hazretlerinin sohbetinde bulunmuş ve Sivas valiliği yapmış olan Memduh Bey şöyle nakletmektedir: “Bir gün huzurunda Bursa'ya gittiğimi söylemiştim. Mukaddes makamları ziyaret edip etmediğimi sordu. Bütün evliya ve ulemanın türbelerini ziyaret ettiğimi bildirdim. Molla Hüsrev'in taşında ne yazılı olduğunu sual ettiler. Garip bir tesadüf olarak Şeyh hazretlerinin taşındaki yazı hoşuma gitmiş, nazar-ı dikkatle okumuştum. “Menba'-ı ilm ü hüner Varis-i ulum-ı Hazreti hayrü'l-beşer Neyyir-i hurşid eser Sahibü'd-dürer ve'l-gurer Mevlana Muhammed Hüsrev.” yazılı idi. Kendisine okuyuverdim. Sonra; “Gördün mü! Şeyh hazretlerinin kabir nişanı olan mezarının taşı bile onun vasıflarını kıyamete kadar muhafazaya, senin gibi pek çok ziyaretçinin kalbine nakşa çalışırken; ilmî eserlerini takdir eden hafızalar şanlı namını, ulu kadrini kıymetini nasıl unutabilir! İlim tahsili için bütün gücünü, kuvvetini ve hayat sermayesini sarf etmek için bir büyüğe hizmetçi olmak isteyen o taşın hâli sana ders ve ibret olsun.” buyurdular.”
Seyyid Ahmed Hicabî'nin hayatını anlatan Tehassür adlı eserin kapak sayfası.
Sonra damadı Keskinzade'ye kütüphanedeki emanetler içerisinde bulunan ve muhterem pederlerine Mevlana Halid-i Bağdadî hazretleri tarafından ihsan edilen yeşil tacın tabutları üzerine konulmasını, kabirlerinin pederlerinin kabrinden küçük yapılıp süslü olmamasını ve dergaha hizmeti terk etmemesini vasiyet ettiler.
Cuma günü öğleden sonra yanlarına girmekte olan hanımlarına, kızlarına ve hizmetçilerine hitaben; “Bizim etrafımız artık mukaddes ruhlar ile doldu. Çok dikkatli hareket edin ve çok seyrek olarak girip çıkın.” buyurdu. İkindiye yakın abdest alarak ağızlarına bundan böyle dünya nimetlerinden bir şey almayacaklarını ve Rabbi teala ile meşgul bulunacaklarını beyan buyurdular. O gece beş altı senedir dergahın imamlık vazifesini gören Hafız Emin Efendi ile Hafız Suzi Efendi iki taraftan nöbetle sabaha kadar Kur'an-ı Kerim okudular. Ahmed Hicabî hazretleri seher vakti ahirete irtihal eyledi. Pederinin türbesine defnolundu.
Sabahleyin Şeyhin ağır hastalığından ve vefatından haberi olmayan pek çok ulema ve fukahanın dergahta toplandıkları görüldü. Bunlardan bazıları şöyle anlatmıştır: “Gece rüyamızda başlarında Seyyid Hicabî hazretleri olduğu halde evliyaullahtan bir cemaatin atlı olarak yol aldığını gördük. Nereye gittiklerini sorduğumuzda Seyyid Hicabî hazretleri, Hicaz'a gittiklerini ve kendilerinin de acele etmeleri gerektiğini söylediler.” Bu sözlerini Seyid Hicabî hazretlerinin hastalığının ağırlaştığına yoran dostları erkenden haneye geldiklerinde Şeyh'in vefat ettiğini gördüler. İki kişi de rüyalarında Resulullah Efendimizi gördüklerini ve Seyyid Efendinin dergahına gittiğini haber verdiklerini bildirdiler.
Seyyid Ahmed Hicabî hazretlerinin ahlâkı, tavırları hâlleri ve işleri hep İslamiyete uygundu. Mübarek huzurlarına ne kadar gam ve keder ile varılmış olsa hikmet-i ilahî nazarlarında görülen nur sebebiyle gelenler kederlerini unutur, ferahlar ve rahatlardı. Fakir ve fukaranın yardımcısı idi. Kimsenin bilmediği ve duymadığı felakete düşen nice kimselere elini uzatırdı. Kastamonu vilayetinde ve çevresinde onun nimetini görmemiş kimse yok gibiydi. Kahkaha ile güldükleri görülmemiş, konuşmalarında da ağzından kötü söz çıktığını kimse işitmemişti. Bir fincan kahve hakkını muhafaza eyler ve nimetini yedikleri zevata pek ziyade hürmet ederlerdi.
Ders vermekte kaldıkları ve seher vakitlerinde Kur'an-ı Kerim tilavetinde bulundukları dershanelerin inşası bitmiş her şeyi noksansız tamamlanmıştı. İçerisini gören Seyyid Hicabî hazretleri; “Elhamdülillah her şey tamam oldu. Sadece saatimiz noksan kalmış.” diye söylendiler. Talebeleri ne suretle temin edebilecekleri hususunda müzakere ederken; “Allahü teala gönderir.” buyurdular. Birkaç gün sonra maliye azasından Hacı Arif Efendi tarafından bir İngiliz saati ile bir mektup geldi. Hacı Arif Efendi mektubunda; “Bu saati on on beş sene önce almıştım, şimdiye kadar yanımda bulundurduğumun sebebi bir yere vermekti. Ancak niyetim gerçekleşmedi. Şimdi Kastamonu'da inşa buyurduğunuz dershaneye vakf olunması dileğimizdir.” diyerek durumu şeyhe arz ile, dua istirham ediyordu.