Evliyanın büyüklerinden, insanları Hakka davet eden, doğru yolu göstererek saadete kavuşturan ve kendilerine “Silsile-i aliyye” denilen büyük âlim ve velilerin ondördüncüsüdür. Hazreti Hüseyin'in soyundan olup seyyiddir. Evliyanın meşhurlarından olan Muhammed Baba Semmasî'nin talebesi ve Behaeddin-i Buharî Nakşibend hazretlerinin hocasıdır. Çömlekçilik yaptığı için “Külal” ismiyle meşhur olmuştur.
Buhara'nın Suhari kasabasında doğdu. Bazı eserlerde de Buhara yakınlarındaki Efşene köyünde doğduğu nakledilmektedir. Doğum tarihi kesin bilinmemektedir. Bazı rivayetlerden 680 (m. 1281) yılı civarında doğdu tahmin edilmektedir. 772 (m. 1370) senesinde Suhari'de vefat etti. Kabri oradadır. Zamanla Mir Külal adıyla anılmaya başlayan bu köyün şimdiki adı Yangi Hayat'tır. Büyük bir âlim ve mürşid-i kâmil olup her anını İslamiyete uygun olarak geçirirdi. Pek çok kimse onun sohbetinde ve derslerinde kemale ulaşmıştır. Üstün hâllerini gösteren pek çok menkıbesi vardır.
Emir Külal gençlik yıllarında, onbeş yaşlarında iken güreşmeye heves etmiş ve bu işle meşgul olmaya başlamıştı. Birgün güreş meydanına çıkıp dönerken, seyircilerden birinin kalbine şöyle gelir: “Bu seyyid çocuk güreş ile meşgul oluyor, halbuki böyle bir hâlde bulunmak, kendisinin yüksek değerine ve seyyidlik şerefine uygun değildir.” Kalbine bu düşüncenin gelmesiyle, oturduğu yerde uyur; rüyada görür ki kıyamet kopmuş ve kendisi göğsüne kadar bir bataklığa batmıştır. Çıkmaya gücü yoktur. Fakat öteden Emir Külal hazretleri gelip elleriyle onu pazusundan tutar, bataklıktan çıkarır. Sonra uykudan uyanınca görür ki güreş bitmiştir. Seyyid Emir Külal hazretleri ona dönüp; “Senin rüyanda gördüğün gün için pehlivanlık ediyorum; senin gibi çamura ve bataklığa batmış olanları kuvvet ve himmetle kurtarırım.” buyurmuştur. O zat, Emir Külal'in ellerine kapanıp tövbe ve istiğfar etmiştir.
Yine gençlik yıllarında birgün, er meydanında güreş tutmakta ve büyük bir kalabalık da onu seyretmekteydi. Zamanın büyük âlimi ve mürşid-i kâmili olan Muhammed Baba Semmasî, o güreşirken tam oradan geçmekteydi. Orada durup uzun müddet ayakta onu seyretti. Yanında bulunan talebeleri onu seyretmesine şaşıp kendi kendilerine; “Acaba bu işle meşgul olanları seyretmesinin sebebi nedir?” diye düşündüler. Muhammed Baba Semmasî, yanında bulunan talebelerinin kalblerinden geçeni anlayıp buyurdu ki: “Bu meydanda öyle bir mert vardır ki pek çok kimse onun sohbetinin bereketiyle evliyalık konaklarının üstün mertebelerine kavuşacaktır. Onu, bulunduğumuz yola bağlamak istiyorum.” Onlar böyle konuşurken, Emir Külal'in gözleri Muhammed Baba Semmasî'ye takıldı. Onu görür görmez, birdenbire kalbi ona tutulup değişiverdi. Hemen koşup yanına yaklaştı. Muhammed Baba Semmasî'nin ellerine kapandı. O güne kadar yaptığı bütün hata ve günahlarına tövbe etti ve Muhammed Baba Semmasî'ye sadık bir talebe oldu. Bundan sonra hayatında yeni ve bambaşka bir safha başlamıştı. Hocasının sohbetinden ve hizmetinden hiç ayrılmadı. Yirmi sene sohbetine ve derslerine devam etti. Her hafta Pazartesi ve Perşembe günleri, Suhari'den beş fersah (30 km. kadar) uzakta bulunan ve hocasının ikamet etmekte olduğu Semmas'a gider gelirdi. Hocasına olan bağlılığı, temizliği, gayreti, ilme olan arzu ve isteği, onu kısa zamanda olgunlaştırdı. Hocasının derslerinde ve sohbetlerinde kemale ulaştı.
HAYIRLI EVLAT
Annesi şöyle anlatmıştır: “Emir Külal'e hamile iken, şüpheli bir lokma yesem, karın ağrısına tutulurdum. O lokmayı midemden geri çıkarmadıkça, karın ağrısından kurtulamazdım. Bu hâl üç defa başıma gelince çok temiz ve hayırlı bir çocuğa hamile olduğumu anladım. Bunun üzerine yediğim lokmaların helalden olmasına çok dikkat edip ihtiyatlı davrandım.”
Babası Seyyid Hamza, Medine'den gelip Buhara'nın Efşene köyüne yerleşmişti. Salih bir zattı. Bir defasında zamanın en meşhur evliyası Seyyid Ata, yanında zamanın meşhur zatlarıyla büyük bir cemaat hâlinde, Emir Külal hazretlerinin babası Seyyid Hamza'nın bulunduğu köyden geçiyordu. Bu yolculuğu sırasında tanışıp dost oldular. Bundan sonra Seyyid Ata'nın her ne zaman oraya yolu düşse önce Seyyid Hamza'nın evine gider, başkalarıyla daha sonra görüşürdü. Yine bir defasında Efşene köyüne uğramış ve Seyyid Hamza'nın yanına gelmişti. Bu gelişinde ona bir müjde verip şöyle demiştir: “Ey Kardeşim! Allahü teala sana öyle bir evlat verecek ki şanı pek yüce olacak. Cihan, baştanbaşa onun hizmetine girecektir. Bu çocuğun doğduğu zaman ismini Emir Külal koy.” Aradan yıllar geçti. Seyyid Hamza'nın bir oğlu oldu. Seyyid Ata'nın işareti üzerine, ismini “Emir Külal” koydu. Seyyid Ata yine Efşene köyüne gelmişti. Bu sırada Seyyid Emir Külal dört-beş yaşlarına girmişti. Seyyid Ata geldiği sırada, çocuklardan bir kısmı sokakta oynuyor, Emir Külal de oyuna karışmadan kenarda duruyordu. Seyyid Ata'yı görünce koşup yanına geldi. O da elinden tutup beraberce eve gittiler. Evlerine varınca Seyyid Ata onu yanına oturtup kendi sarığını ikiye böldü ve bir kısmını kendi başına, bir kısmını da Seyyid Emir Külal'in başına sardı. Ona teveccüh ve himmette bulunup çok dua etti. Duası ve himmeti bereketiyle, tasavvuf hâllerinden ve mertebelerinden çok nimetlere kavuşturdu. Sonra da; “Emir Külal'in öyle derecelere kavuşacağını müşahede ediyorum ki onun derecesi, benim derecemden üstün olacak.” buyurdu. Böylece Emir Külal, henüz küçük yaşında büyük bir evliyanın teveccühüne ve duasına kavuşmakla şereflendi ve bu saadetle büyüdü. İnsanlara doğru yolu gösteren kıymetli bir rehber oldu. Hocası Muhammed Baba Semmasî hazretlerinin vefatından sonra onun yerine geçip irşat vazifesi yaptı. İnsanların İslam ahlâkı ile ahlâklanmasını, kalbin ve ruhun kötü huylardan kurtulmasını, Allah rızası için güzel iş ve ibadet yapmayı sağlayan ve bu iş için lazım olan bilgileri öğreten tasavvuf ilminde çok talebe yetiştirdi.
Nakledilir ki bir defasında Mekke-i Mükerreme'den ve Medine-i Münevvere'den tasavvuf ehli olan kimseler, bir cemaat hâlinde Buhara'ya geldiler. Buhara'da Suhari köyüne gitmek istediklerini söyleyerek, bu köyü sordular. Bunun üzerine kendilerine; “Siz nereden geliyorsunuz ve bu köyü niçin soruyorsunuz?” dediler. Onlar da Mekke ve Medine'den geldiklerini, Suhari köyünü sormalarından maksatlarının, orada ikamet etmekte olan Emir Külal hazretlerini ziyaret etmek ve onunla görüşmek olduğunu söylediler. Buhara'da görüştükleri kimseler onlara; “Maalesef, Emir Külal hazretleri vefat etti.” dediler. Gelenler dediler ki: “Madem mübarek yüzünü görmek nasip olmadı, bari oğullarıyla görüşelim.” Bu maksatla Suhari köyüne gittiler. Emir Külal hazretlerinin oğulları, onlarla görüşüp sohbet ettiler. Onlara; “Babamız Mekke ve Medine'ye hiç gitmemişti. Siz onu nereden tanıyorsunuz?” dediler. Gelenler; “Biz de buralara hiç gelmedik. Fakat biz Emir Külal hazretlerini Kâbe'de gördük. İki-üç seneden beri hac mevsiminde bizimle beraber Kâbe'yi tavaf ederdi. Mekke ve Medine'de pek çok kimse ona biat edip talebe olmuştu. Fakat bu sene Kâbe'ye gelmedi. Merak edip ona olan muhabbetimiz ve hasretimiz sebebiyle görmeye gelmiştik, fakat nasip olmadı.” dediler. Böylece Emir Külal hazretlerinin, kerametle, her sene hac mevsiminde, bulunduğu beldenin halkı farkına varmadan Kâbe'ye gittiği anlaşıldı. Gelen ziyaretçiler, daha sonra Emir Külal hazretlerinin kabrini ziyaret edip dua ettiler. Sonra da oğullarından müsaade alarak Suhari köyünden ayrıldılar.
Nakledilir ki birgün Emir Külal hazretleri sohbet ederken, kendisini bir hâl kapladı. Bu sırada hac yapmakta olanların hâllerini, nerede ve ne yapmakta olduklarını gördüğünü söyleyerek anlatmaya başladı. Meclisinde bulunanlardan biri; “Kâbe'yi nasıl görüp de anlatıyor? Kâbe buraya çok uzaktır.” diye düşündü. Biraz sonra Emir Külal hazretleri, böyle düşünen kimsenin yanına yaklaşıp elinden tuttu ve; “Gözlerini yum, başını kaldır, bak ne göreceksin.” buyurdu. O da söylediği gibi yaptı. Birden gözüne Kâbe ve tavaf edenler göründü. Emir Külal hazretlerini de tavaf edenler arasında gördü. Bunun üzerine adam hayretler içinde kalıp Emir Külal hazretlerinin ellerine kapandı, yanlış düşüncelerinden dolayı af diledi. Bundan sonra Emir Külal hazretleri buyurdu ki: “Ey cahil kişi, bir kimse kendisinde bir şey olmazsa başkasında da yok zanneder. Gönül aynası açılmadıkça da hiçbir şeyi göremez, idrak edemez.” O kimse tövbe edip salih ve makbul kimselerden oldu.
Seyyid Emir Külal bir defasında, talebeleriyle birlikte evliyanın meşhurlarından Hayran Ata'nın kabrini ziyarete gitmek için yola çıkmıştı. Yolun bir kısmını yürümüşlerdi ki yolun ilerisinden heybetli bir aslan ortaya çıkıp yolda durdu. Aslanı gören talebeler endişelenip huzursuz olmaya başladılar. Emir Külal hazretleri hiç aldırmadı. Aslanın yanına yaklaşınca yelesinden tutup yoldan çekip çıkardı ve kenara bıraktı. Talebeleri geçtiler. Baktılar ki aslan, Emir Külal hazretlerine yaklaşıp başını yere koyarak, saygı gösterir gibi hareketler yaptı. Sonra oradan uzaklaştılar. Bu hâli gören talebeleri; “Efendim, bu nasıl bir iştir.” diye sual ettiler. Bunun üzerine buyurdu ki: “Ey dostlarım, şunu biliniz ve dikkat ediniz ki her kim gerçekten Allahü tealadan korkarsa her şey ondan korkar, zarar vermez. Allah'tan korkmayan kimse her şeyden korkar. Bir kimse daima Allahü tealadan korkar bir hâlde olursa Allahü teala ona korkutucu bir şeyi musallat etmez. Hatta o kul Allahü tealadan korktuğu için her şey ondan korkup çekinir.”
Emir Külal, hocası Muhammed Baba Semmasî'nin yanında Semmas'ta bulunduğu sırada, orada oturan bir grup insanla, başka köyden bir cemaat arasında anlaşmazlık çıkmıştı. İş kavgaya dökülüp birinin dişi kırılmıştı. Dişi kırılan kimse ve taraftarları, kırılan dişin diyetini almak için hâkime müracaat etmeye karar verdiler. Fakat önce Muhammed Baba Semmasî'ye danışalım, kendi başımıza iş yapmayalım, ne buyurursa öyle yapalım dediler. Doğruca Muhammed Baba Semmasî hazretlerinin huzuruna gidip durumu arz ettiler. “Kırılan dişi verin.” buyurdu. Dişi alıp o sırada henüz yanında talebe olan Emir Külal'e vererek; “Ey evladım! Şu işi hâllet de aralarındaki anlaşmazlık bitsin.” buyurdu. Emir Külal, evliyanın ruhaniyetini vesile kılıp Allahü tealaya dua ederek, kırık dişi yerine koydu. Hemen o anda, duası bereketiyle diş eskisi gibi sağlam bir hale geldi. Dişi kırılan kimse bu hadise karşısında hayret edip dişini kıranları şikayet etmekten vazgeçti. Yanında bulunanlarla birlikte yaptıklarına pişman olup tövbe ettiler ve doğru yol üzere yürüyen salih kimselerden oldular.
Nakledilir ki bir köyde zamanın salih zatlarından biri vefat edeceği sırada, cenaze namazını Emir Külal hazretlerinin kıldırmasını vasiyet etmişti. Fakat Emir Külal uzak bir yerde bulunuyordu. O zat vefat edince o beldenin âlimleri, velileri toplandı. Emir Külal'in çağrılması için bulunduğu yere bir kişi gönderelim dediler. Bunun üzerine orada bulunan Şeyh Sûfî; “Haberci göndermenize lüzum yok, bu durum ona Allahü tealanın izni ile malum olur ve buraya gelir.” dedi. Bu arada iki kişi gidip haber vermek üzere hazırlanmıştı. Tam gidecekleri sırada, Emir Külal hazretleri aniden karşıdan gözüktü. Halk onu görünce hemen karşılamaya koştular ve bu kerameti karşısında onu daha çok sevip bağlandılar. Bundan sonra Emir Külal, vefat eden zatın cenaze namazını kıldırdı ve toplananlarla birlikte kabre götürüp defnettiler. Cenaze defnedildikten sonra çok kalabalık olan cemaat camide toplandı. Orada bulunan âlimler, bu iş için kendisine bir işaret ulaşıp ulaşmadığını ve nasıl malum olduğunu sordular. Bunun üzerine Emir Külal hazretleri buyurdu ki: “Ey kardeşlerim! Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Kalb, kalbe karşıdır.”, “Mümin, Müminin aynasıdır.”, “Her kaptan içindeki sızar.” Emir Külal bunları söyledikten sonra halk onun marifet sahibi büyük bir evliya olduğunu anlayıp kendi kendilerine; “Biz bu zatın büyüklüğünü bilmiyormuşuz.” dediler. Aralarında bulunan âlimler, cemaate şöyle dediler: Hadis-i kutside buyuruldu ki:
FAYDALI İLİM
Seyyid Emir Külâl bir sohbetinde buyurdu ki: Âlim o kimselere denir ki onlar Allahü tealayı, O'nun sıfatlarının sırları ile kendine ihsan edildiği kadar bilendir. Peygamberimiz; mert olan kimsenin, olduğu gibi gözüken kimse olduğunu bildirmiştir. Meşhurdur ki: Bayezid-i Bistamî “kuddise sirruh”, kadınlara benzemeye özenen bir adamın süslenmekte olduğunu görünce ondan yüzünü çevirdi. O adam, Bayezid-i Bistamî'nin kendisinden yüz çevirdiğini görünce dedi ki: “Ey büyük zat ve Hak yolunun seçilmişi! Ben göründüğüm gibiyim, siz de göründüğünüz gibisiniz.” Büyüklerden birine; “Arif kimdir?” diye soruldu. Âlimler o kimselerdir ki ilimleri amellerinden çoktur. Arifler ise o kimselerdir ki amelleri çoktur, ilimlerini aşmıştır. Bütün ilimlerden maksat, Allahü tealayı tanımaktır. Bu da ilmiyle amel etmekle olur. Âlim, ilmiyle amel edip ilmini Allahü tealayı tanımaya sarf eder. Allahü tealayı tanımanın alameti, zahiren ve batınen Allahü tealadan korkmaktır. Her işin başı, Allah korkusudur. Allahü teala mealen buyurdu ki: “Allah'tan ancak âlim olan kulları korkar.” (Fatır suresi: 28) Allahü tealadan korkan, Cennet'e kavuşur. Cennet, Allahü tealadan korkup salih amel işleyenler içindir. Korkup çekinen kurtulmuştur. Her kim ki korkup temkinli davranırsa her maksadına ulaşmıştır. Bütün kitapları okuyup ezberlemiş olsan fakat ilminle amel etmezsen, ilmin sana mahcubiyetten başka bir şey kazandırmaz. Faydalı ilim odur ki insanı Allahü tealaya bağlayıp her şeyi bıraktıran ve nefsin heva ve hevesinden uzak tutandır. Abdülhâlık Gocdüvanî hazretleri şöyle vasiyet etmiştir: “Cahil tarikatçılardan uzak durunuz. Onlar, din düşmanı ve Müslümanların yollarını kesicidirler. Bunun için salih kimselerle görüşüp yol kesicilerden uzak durmak lazımdır. Resulullah Efendimiz; “Önce arkadaş, sonra yol.” buyurdu.”
“Evliyam, kubbelerim altında gizlenmiştir. Onları başkaları bilemezler.” (Bu hadis-i şerifi İslam âlimleri şöyle açıklamışlardır: Allahü teala, evliya kullarını insanlık sıfatları ile gizlemiştir. Onlar, diğer insanlar gibi gözükürler. Herkes onları kendileri gibi zanneder, tanıyamaz.) Bundan sonra Emir Külal hazretleri, cemaatte bulunan o âlimlere; “Bu naklettiğimiz şeyleri Resulullah böyle buyurmuştur.” dedi. Okunan hadis-i şerifleri tekrar okudu. Orada bulunanların hepsi işitti. Bu sırada cemaat içinde bulunan âlimlerden Mevlana Taceddin, Emir Külal hazretlerine, kendisini talebeliğe ve hizmetkârlığa kabul etmesini söyledi. “O bizim vazifemiz değildir.” buyurarak; “Bari seni manevî evlatlığa kabul edeyim.” deyip onu manevî evlatlığa kabul etti. Öyle bir teveccühte bulundu ki Mevlana Taceddin, hemen o anda marifet ilmine kavuşup maksadına ulaştı.
Nakledilir ki Kebş şehrinde Mevlana Celaleddin Kebşî, bir cemaatle oturmuş sohbet ediyorlardı. Tasavvuf ehlinden ve evliyanın kerametinden söz açılmıştı. Mevlana Celaleddin; “Şimdi bizim zamanımızda böyle keramet ehli, din-i İslam'ın emirlerine tam uyup Resulullah Efendimizin yolunda olan büyük bir evliya yok gibidir.” dedi. Emir Külal hazretlerinin talebelerinden biri, bu cemaat arasındaydı. Bu zat, Mevlana Celaleddin Kebşî'ye; “Bu zamanda sayılan sıfatlara ve üstünlüklere sahip bir zat vardır. Tasavvufta o kadar yükselmiştir ki bir göz açıp kapatacak kadar kısa bir zamanda doğudan batıya dünyayı dolaşacak bir hâl sahibidir.” dedi. Mevlana Celaleddin Kebşî; “Ah şimdi böyle zat nerede bulunur?” deyince o talebe; “Evet şimdi böyle bir zat vardır. O da benim hocam Seyyid Emir Külal'dir.” dedi. Bunun üzerine Mevlana Celaleddin Kebşî; “Bizi sohbetine kavuştur da onun ayaklarının tozunu gözlerimize sürme yapalım. Sizin oraya kadar gitmenize lüzum yok, eğer buraya teşrif etmesi için tam bir teveccüh yaparsanız, bir anda burada olur.” dedi. Bu söz üzerine Mevlana Celaleddin Kebşî teveccüh edip Allahü tealaya hâlis kalble dua etti ki içeride bulunan cemaat birdenbire ayağa kalktı. Çünkü Emir Külal hazretleri çok uzakta olmasına rağmen, o meclise giriverdi. Bu hâle çok şaştılar. Sonra da oturup sohbete başladılar. Mevlana Celaleddin, Emir Külal'e; “Efendim, sizi bu hâle kavuşturan şey nedir? Buraya bir anda teşrifiniz nasıl oldu?” diye sordu. Bunun üzerine Emir Külal sohbete başlayıp buyurdu ki: “Bizi sizin samimî arzunuz bu diyara getirdi. Bir kimse Allahü tealaya ihlas ile yalvarır, tam samimiyetle bir şey isterse dua ederse Allahü teala onu maksadına kavuşturur.” Bu sırada Mevlana Celaleddin Kebşî; “Efendim, talebeniz ve hizmetçiniz olmakla şereflenmek istiyorum.” dedi. Emir Külal hazretleri ona; “Biz seni evlatlığa kabul ettik.” buyurdu. Sonra ona teveccüh nazarlarıyla bakıp bir anda yüksek derecelere kavuşturdu. Orada bulunanlar bu hâli görüp; “Ey Mevlana Celaleddin, uzun zamandan beri uğraşıp ömür tükettin fakat şimdi maksadına kavuştun.” dediler. Onların böyle söylemeleri üzerine, Emir Külal buyurdu ki: “Siz kendi işinizi onun işiyle bir mi tutuyorsunuz? O işini tamamlamış, yolları katetmiş ve vakti gelmiş. Sadece bizim bir işaretimize, teveccühümüze ihtiyacı kalmıştı.”
Abdullah Ensarî'nin oğlu Kutb-i Hirevî Cabir bin Abdullah buyurdu ki: “Rahmet bir anda gelir fakat kalb, hazır ve uyanık olmaz.” Bir kimse kendini riyazet sahrasında yorar (nefsine uymaz), ömrünü din ilmini öğrenmekle ve Muhammed Aleyhisselam'ın dinine uymakla geçirirse ve daha gençliğinde, ihtiyarlıkta yapılacak güzel işleri yaparsa ihtiyarlığında bu güzel amellerinin faydasından mahrum kalmaz. Allah, mülkü dilediğine verir. İlim ehlinden, dilleri âlim olan çoktur. Fakat kalbleri âlim değildir. Böyle olanlar, Allah adamı olan büyüklerin teveccüh nazarlarına müstehak değildirler. Kutbü'l-arifin Mevlana Celaleddin-i Rumî buyurmuştur ki: Beyt: “Perde ardından güzel görünen çirkinlere ah! Dışarıdan güneş gibi olmalı, içeriden de mah.”
Nakledilir ki Türkistan'dan Buhara'ya bir grup insan, Emir Külal'i ziyarete geldi. Buhara'dakiler gelenlere; “Emir Külal sizin diyarınıza gitmemiştir, siz onu nereden tanıyorsunuz?” dediler. Gelenler dediler ki: “Emir Külal, bizim memleketimizde o kadar tanınmış ve sevilmiştir ki bunu anlatmakla bitmez. Biz, onun talebeleriyiz. O çok defa bir anda bizim memlekete teşrif eder, biz de sohbetinde bulunurduk. Bu hadise çok vuku buldu. Biz böyle aniden teşrif edip bizimle sohbet eden zata kim olduğunu sorduğumuz zaman, Emir Külal olduğunu söylerdi.” İşte biz de böylece onun talebelerinden olduk. Buhara'dakiler, anlatılan bu hadiseye hayret etti. Emir Külal hazretlerine olan sevgi ve bağlılıkları kat kat arttı. Emir Külal hazretleri buyurdu ki: “Allahü teala sevdiği kullarına öyle ihsanda bulunmuştur ki bir anda doğudan batıya gidip gelirler. Başkalarının bundan haberi olmaz.”
Bir defasında Emir Külal, Buhara'da Cuma namazını kılıp talebeleri ile birlikte ikamet ettiği yere dönüyordu. Yolculukları sırasında, Gülabad ile Fethabad arasında, yeşillik bir yerde oturan bir cemaate rastladılar. Sohbet ediyorlar ve sohbetlerinde; evliyalıktan, kerametten bahsediyorlardı. Bu cemaat arasında, Timur Han da bulunuyordu. Emir Külal, talebeleriyle birlikte oradan geçerken, Timur Han onları görüp; “Bunlar kimdir?” diye sordu. “Emir Külal ve talebeleridir.” dediler. Timur Han bu sözü duyar duymaz, kalkıp süratle yanlarına geldi. Huzuruna varıp fevkalade bir edeple önünde durdu. Sonra şöyle dedi: “Ey dinin büyük âlimi! Ey doğru yolun ve yakîn yolunun kılavuzu! Burada biraz durup sohbet ediniz ve bize nasihatta bulununuz da, dervişler istifade edip bereketlensinler.” Bunun üzerine Emir Külal buyurdu ki: “Dervişlerin sözleri gizli olur. Bu bizim vazifemiz değildir. Büyüklerin ruhaniyetinden bir işaret olmadıkça, bir şey söylemeyiz. Hiçbir zaman kendinden bir söz söyleme ve gafil olma. Görüyorum ki senin başına mühim bir iş çıkacak ve bunda muvaffak olacaksın.” buyurdu.
Sonra yola devam ettiler. Evine varınca zaviyesinde bir müddet durup yatsı namazı vaktinde dışarı çıktı. Cemaatle birlikte yatsı namazı kıldı. Namazdan sonra bir müddet oturup büyüklerin ruhaniyetine teveccüh etti. Sonra hemen talebelerinden Şeyh Mansur adında bir talebesini yanına çağırdı. Talebe huzuruna gelince ona dedi ki: “Hiç durma süratle Emir Timur'a git söyle, derhal Harezm tarafına harekete geçsin. Eğer oturuyorsa hemen kalksın, ayakta ise harekete geçsin, hiç durmasın. Çünkü velilerin ruhaniyetleri, onun ve oğlunun bütün memlekete baştanbaşa hâkim olacağını bildirdi. Harezm'i alınca Semerkand'a hareket etsin.” Haberi götüren Şeyh Mansur, süratle Timur Han'ın bulunduğu yere gitti. Timur Han'ı ayakta bekler hâlde buldu. Haberi aynen iletti. Timur Han, bu haberi alır almaz hiç durmadı, hemen ordusunu harekete geçirdi. O harekete geçip gideceği yolun yarısına vardığı sırada, düşmanları Timur Han'ın çadırına hücum ettiler. Fakat o çoktan yola çıkmış bulunuyordu. Timur Han, Harezm'e yürüyüp orayı aldı. Sonra Semerkand'a yürüdü, orayı da fethetti. Böylece her gün yeni bir zafere ulaşıp hep muzaffer oldu ve işleri daima iyi gitti.
Nakledilir ki bir gece Emir Timur, Şeyh Şemseddin Külal ile birlikte, Emir Külal hazretlerinin ziyaretine gitmişlerdi. Yolda bir adama rastladılar. O da Emir Külal'i ziyarete gidiyordu. Beraberce, ikamet ettiği köye vardılar. Fakat Emir Külal'in evini soracak hiçbir kimse bulamadılar. Onlar araştırırken, birden karşılarına biri çıkıverdi. Onları eve götürdü. Emir Külal hazretlerinin evine varınca kendilerine yol göstermek için karşılarına çıkan ve eve götüren kimsenin Emir Külal olduğunu öğrendiler. Onun ellerine sarılıp; “Efendim affediniz, dışarıda karşılaştığımızda sizin Emir Külal hazretleri olduğunuzu anlayamamıştık.” dediler. Buyurdu ki: “Bir dervişi ziyaret için yola çıkan kimse, yolunu şaşırmaz, hata etmez.”
Bu misafirlerden biri koyun hediye getirmişti. Koyunu bırakınca koyun birdenbire kaçmaya başladı. Adam da peşinden koşarken Emir Külal hazretleri; “Kendini yorma, otur. O, şimdi kendisi geri gelir.” dedi. Sonra gelen misafirlerle cemaat olup namaz kıldılar. Namazdan sonra oturmuşlardı ki kaçan koyun gelip yanlarında bir yere durdu. Bundan sonra Emir Külal; “Ey Şeyh Şemseddin! Bir kimse Allahü tealaya yönelir, onun rızasını ararsa işte Allahü teala onun her işini böyle rast getirir. O, rızasını arayan kuluna kâfidir.” Bu hadiseyi görüp şaşan Şeyh Şemseddin ve Emir Timur, Emir Külal hazretlerine tam bir bağlılıkla bağlanıp kendilerine himmet etmesini istediler. Emir Külal de onları manevî evlatlığa kabul ettiğini söyleyip teveccüh etti. Emir Timur'un yetiştirilmesini Şeyh Şemseddin'e havale etti. O da Emir Timur'un yetişmesinde titizlik gösterip onu yetiştirdi.
Nakledilir ki Timur Han Semerkand'a yerleşince Buhara'ya gitmeyi arzu etti. Bu sebeple Emir Külal hazretlerine haber gönderip “Bizim Buhara'ya gelmemize müsaade ederler mi? Şayet izin verilmezse kendilerinin Semerkand'a teşrif etmelerini arzu ediyoruz, nasıl buyururlarsa öyle yapalım.” dedi. Timur Han'ın bu arzusu üzerine, Emir Külal hazretleri ne gelmesini, ne de gitmeyi kabul edemeyeceğini ve kendilerine dua etmekte olduğunu söyledi. Bunları bildirmek ve Timur Han'la görüşmek üzere, oğlu Emir Ömer'i vazifelendirdi. Oğlunu gönderirken şöyle dedi: “Ey oğlum! Emir Timur'a söyle! Eğer Allahü tealanın razı olduğu yolda yürümek istiyorsa takvadan ve adaletten asla ayrılmasın. Bunları kendisine şiar edinsin ki kıyamet günü kurtulabilsin! Yine söyle ki biz ve talebelerimiz, her zaman ona dua etmekteyiz.”
Emir Külal hazretlerinin oğlu Emir Ömer, Semerkand'a gidip Timur Han ile görüştü. Babasının söylediği şeyleri aynen bildirdi. Birkaç gün sonra da Buhara'ya dönmek üzere Timur Han'dan müsaade istedi. Ayrılırken Timur Han ona; “Buhara ve çevresini sizin emrinize bırakayım, ne olur kabul edin.” dedi. Emir Ömer; “Buna izin yok.” dedi. Bunun üzerine Timur Han; “Öyleyse Buhara şehrini Emir Külal hazretlerine bağışlayayım.” deyince Emir Ömer yine; “Buna da izin yok.” dedi. Timur Han; “Hiç olmazsa Buhara yakınında ikamet etmekte olduğunuz köyü size bağışlayayım.” diyerek, çok temennide bulundu. Emir Ömer şöyle dedi: “Babamdan işittim. Sizin için şöyle buyurdu: Eğer, Allah adamı olan büyüklerin kalbinde bir yer kazanmak istiyorsa takvadan ve adaletten ayrılmasın. Kıyamet günü Allahü tealanın rahmetine kavuşmak bununla olur.”
Birgün Emir Külal hazretleri, talebeleriyle bir talebesinin evine gitmişti. Evine gittiği talebesi ise ava gittiğinden evde yoktu. Bu sebeple evine Emir Külal hazretlerinin teşrif ettiğini haber vermek üzere, bir haberci gönderildi. O talebe hiçbir av bulamamıştı. Hemen evine dönmek üzere hareket etti. Bir av bulamadığı için üzülmüştü. Dönerken, birden karşısına iki kuş çıktı. Kuşlara atıp vurdu ve yanına alıp sevinerek evine döndü. Emir Külal hazretlerinin teşrifine çok sevinip avladığı iki kuşu pişirip ikram etti. Kuşlar pişirilip sofraya konduğu sırada, Emir Külal hazretleri talebesine; “Eğer bu iki kuş da karşına çıkıp avlamasaydın, hiç av getiremezdin. O zaman ne yapardın?” deyip talebelerine şöyle buyurdu: “Ey dostlarım şunu biliniz ve rahat olunuz ki bizim maksadımız, Allahü tealanın rızasını kazanmaktır. Allahü teala sizi hem dünyada, hem de ahirette utandırmaz, mahrum bırakmaz. İnşaallah fadl ve keremine kavuşturur.”
Emir Külal hazretleri, birgün Şeyh İbrahim adında bir zatın bulunduğu Kıraman denilen yere gitmişti. Şeyh İbrahim Kıramanî'ye; “Bize helal et bul.” dedi. Şeyh İbrahim; “Bu iş oldukça zor, helal et az bulunur.” dedi. Emir Külal ona; “Sen silâhını al, ava çık. Kuşları kendine çağır, geldiklerinde birkaç tane avla.” dedi. Bunun üzerine Şeyh İbrahim, silâhını alıp ava çıktı. Kuşları çağırdı. Yanına pek çok kuş toplandı. Birkaç kuş avlayıp Emir Külal'e götürdü. Bu hadiseden sonra Şeyh İbrahim şöyle demiştir: “Her ne zaman ava çıkıp kuşları çağırsam, Emir Külal hazretlerinin bereketiyle yanıma toplanırlar, ben de avlardım.”
Bir defasında Buhara'da bulunan âlimler hep birlikte Emir Külal'i ziyarete gitmeye karar verdiler. Kendi kendilerine dediler ki: “Eğer Emir Külal gerçekten evliya ise her birimize birer kızarmış kaz, hizmetçilerimize de ördek ikram eder.” Aralarında bulunan Havend Şah, ayrıca şöyle der: “Kazı önüme koyduğu zaman, onu parçalayarak yemem için bana bir de bıçak vermesini beklerim.” Bu düşüncelerle, ziyaret için yola çıktılar. Bu sırada Emir Külal'in oğlu Seyyid Hamza, babasına çok miktarda kaz ve ördek getirdi. Babası ona dua edip; “Ey oğlum! Buhara'da bulunan meşhur kimseler, bize gelmek üzeredirler. Hatırlarından geçen ve düşündükleri şeyler var. Sen şimdi kazları ve ördekleri hemen pişir ve onları bekle.” dedi. Nihayet misafirler, Emir Külal'in evine gelip oturdular. Bir müddet sonra Seyyid Hamza sofrayı kurup gelenlerin akıllarından geçirdikleri gibi, önlerine pişmiş kaz ve ördekleri koydu. Bana bir de bıçak verilmesini isterim diye düşünen Havend Şah'a da bir bıçak verdi. Yemeye başladılar. Havend Şah, verilen bıçak ile kazı parçalayıp yiyordu. Bir ara, verilen bıçağı kullanırken elini kestirdi. Devamlı kan akıyor, bir türlü kesilmiyordu. Bu arada hemen Emir Külal içeriye girip elini kestiren adama; “Sakın bir daha dervişleri imtihan etmeye kalkışma.” dedi. Sonra diğerlerine dönüp; “Siz bu kazları benim hazırladığımı zannetmeyin. Bunları size, Emir Hamza getirip hazırladı. Siz onun mertebesine bakın. Bu yolun büyüklerinin âdeti şöyledir ki her ne iyilik hasıl olmuşsa onu kendinden bilmezler.” buyurdu. Bunun üzerine gelenler, böyle düşünerek gelmekle çok hata ettik dediler. Yaptıklarına pişman oldular. Emir Külal'in büyüklüğünü görerek, hayran olup onu çok sevdiler.
Emir Külal hazretlerinin talebelerinden biri, Kermine şehrine gitmişti. Bu şehirde bulunduğu sırada, bir grup kimse ile sohbet ediyordu. Sohbette bulunanlardan her biri, kendi hocasından ve hocasının üstünlüklerinden bahsediyordu. Emir Külal'in talebesi de söze karışıp benim hocam hepinizin hocasından üstün derecededir. Çünkü o, hem seyyid hem mürşid-i kâmildir dedi. Bu sırada, orada toplanıp konuşmakta olanların üzerinden bir kuş sürüsü geçiyordu. Bazıları Emir Külal'in talebesine dediler ki: “Eğer dediğin gibi hocan büyük bir evliya ise haydi dua et de onun hürmetine şu kuşlardan biri önümüze düşsün!” Onların bu isteği üzerine, Emir Külal'in talebesi Allahü tealaya dua edip hocasının hürmetine bu işin gerçekleşmesini istedi. O talebe dua eder etmez, kuşlardan biri cemaatin üzerine düşüverdi. Orada bulunanlar hayretten şaşıp Emir Külal hazretlerinin gerçekten büyük bir evliya ve tasarrufu kuvvetli bir mürşid-i kâmil olduğunu anladılar.
Nakledilir ki Emir Külal hazretleri bir imaret yaptırmakta idi. Bu binanın inşası için pek çok kimse toplanmış çalışıyordu. Birgün Emir Külal, aniden evine gitti. O gidince orada çalışanlar dediler ki: “Emir Külal gerçekten evliya ise bizim her birimize birer sıcak ekmek verir.” Bir müddet sonra Emir Külal geldi. Yanında hiçbir şey yoktu. Yerine oturunca binanın inşasında çalışanlardan bazıları bir birine; “Eğer evliya olsaydı, bizim arzu ettiğimiz şeyi getirirdi.” diyerek, aralarında konuşmaya başladılar. Daha sonra onlar böyle konuşurlarken, Emir Külal hemen ayağa kalkıp; “Ey tahammülsüzler, işte istediğiniz.” diyerek, elini koltuğunun altına sokup her birine sıcak bir ekmek çıkarıp verdi. Onlar da söyledikleri sözlerden dolayı pişman olup tövbe ettiler. Bundan sonra Emir Külal hazretleri onlara buyurdu ki: “Ey dostlarım, biz arzu ederiz ki siz bizden ahireti, ahirette kurtulmayı talep ediniz. Nefsinizin isteklerini terk ediniz ki ahirette utanıp mahcup olmayasınız. Eğer şükrederseniz, Allahü teala size her istediğinizi ihsan eder. Bu dünyada ne yaparsak ahirette onun karşılığını bulacağız. Ey dostlar, dikkat ediniz ve uyanık olunuz! Bir kimse heva ve hevesinden vazgeçmedikçe, tuzağına av düşmeyen ve eli boş kalan avcı gibidir. Eğer insan, Allahü tealayı unutur, gaflete dalarsa belaya ve musibete düşer. Yazıklar olsun ki ömür bitmek üzere olduğu hâlde insan dünyalık olan şeylere dalmış, nefsinin esiri olmuş ve ahiret yolculuğunu unutmuş, ihmal etmiştir.
Şiir: “Ey ömrünü cahillikle rüzgâra veren! Sen ömrünün kıymetini nasıl bilirsin? Yarın toprak altında yalnız kalınca, Tövbe edeyim dersin, ama yapamazsın!”
EVLİYAYA HÜRMET
Birgün Emir Külal hazretleri, talebeleri ile birlikte Buhara'da bir camiye gidiyorlardı. Yolda, bahçesinde çalışmakta olan bir kimse ve yanındaki çocuğu, onları görmüşlerdi. Çocuk, adama; “Bunlar kimdir?” diye sorunca, adam, Emir Külal'e ve talebelerine dil uzatıp haklarında uygunsuz sözler söyledi. Adam bu sözleri söyleyince Emir Külal buyurdu ki: “Abdülhâlık Gocdüvanî hazretleri buyurdu ki: Kim evliyaya hakaret gözüyle bakarsa iflah olmaz.” Sonra üzerinde durmayıp camiye gitti. Onlar gider gitmez, dil uzatan adam uyuz hastalığına tutuldu. Tutulduğu hastalığa tahammül edemeyip Emir Külal'in yanına götürülmesini istedi. Gidip yalvarmak, af dileyip hastalıktan kurtulmak istiyordu. Durum arz edilince; “Onun hastalığı ilaç kabul etmez, çünkü o, oku yedi.” buyurdu. Bunun üzerine adam ayrılıp gitti. Daha evine varmadan, yolda düşüp öldü.
EĞER EVLİYA OLSAYDI
Nakledilir ki Emir Külal kendine ait bir yerde dergâh inşa ettiriyordu. Çalışanlardan biri, kendi kendisine; “Hiç kimse bir şey getirmiyor.” dedi. Henüz aradan az bir zaman geçmişti ki bir adam geldi. Çok miktarda ekmek ve üzüm getirdi. Emir Külal hazretlerinin huzuruna varıp; “Gece gündüz diş ağrısı çekmekteyim. Sizin duanızı almak için geldim. Bana yardımcı olunuz, takatim kalmadı.” dedi. Emir Külal, gelen adama; “Yanıma yaklaş bakayım, hangi dişin ağrıyor?” dedi. Adam yaklaştı. Emir Külal parmağını ağzına sokup ağrıyan dişinin üzerine koydu. Sonra İhlas suresini okudu. Gelen kimsenin diş ağrısı kesilip hiç hastalanmamış gibi oldu. Bundan sonra Emir Külal hazretleri buyurdu ki: “Ey dostlar! İhlaslı olunuz (her işinizi Allah rızası için yapınız) ki halas bulasınız, kurtulasınız. İhlassız yapılan amel, üzerinde padişahın mührü bulunmayan para gibidir. Üzerinde padişahın sikkesi bulunmayan parayı kimse almaz. Üzerine mühür vurulanı ise herkes alır. İhlas ile yapılan az amel, Allahü teala indinde çok amel gibidir. İhlassız yapılan çok amelin ise Hak katında kıymeti yoktur. Yaptığınız her ibadeti ve işi, ihlas ile yapınız ki Allahü tealaya yakın ve rızasını kazananlardan olasınız. Ey dostlarım! İhlas ile amel yaparsanız korkmayınız. Bu size ahirette itibar ve şereftir. Eğer tamah sahibi değilsen (dünyaya düşkün değilsen), sonunda varacağın yeri düşün. Mert o kimsedir ki önce iyice düşünür, sonra amel etmeye başlar. Böylece, sonunda yaptığı işten utananlardan olmaz.”
Emir Külal bir defasında, Buhara'da Cuma namazı kılmak için talebeleriyle Buhara'ya gidiyordu. Buhara'ya vardıklarında dedi ki: “Ey dostlarım! Şeyh Muhammed Agaî Bazergan, şu anda Belh şehrinde vefat etti.” Bu söze şaşanlar oldu. Çünkü kendisi Buhara'da olduğu hâlde Belh şehrindeki bir hadiseyi haber veriyordu. Bu söze hayret edenlere buyurdu ki: “Biliniz ki Allahü teala, Resulü Muhammed Aleyhisselam'a tam tâbi olan kullarına öyle dereceler ihsan eder ki her zaman doğuda ve batıda ne vuku bulursa gözlerinin önünde görüp bilirler. Belh şehrinin uzaklığı nedir ki.” Bunun üzerine talebeleri, o günün tarihini yazdılar. Daha sonra öğrendiler ki Emir Külal hazretlerinin işaret ettiği gün, o zat vefat etmişti.
Emir Külal hazretlerinin yaşadığı diyarda bulunan Kermine şehrinden bir adam ava çıkmıştı. Bu, Emir Külal'i tanıyıp çok severdi. Ava çıkarken; “Eğer avlamak istediğim kazlardan avlayabilirsem, iki tanesini Emir Külal'e götürüp hediye edeceğim.” diye niyet etti. Nihayet bir miktar kaz avladı. İki tanesini Emir Külal'e vermek için ayırdı. O gün evine, şehrin ileri gelenlerinden biri geldi. O iki kazı görüp gözü onlarda kaldı. Kazlar, kuzu gibi iri ve semizdi. Gelen kimse ev sahibine; “Bu kazları pişir de yiyelim.” dedi. Ev sahibi; “Onları Emir Külal hazretlerine vermek için ayırdım. Yememiz uygun olmaz. Ben buna cesaret edemem.” dedi. Gelen adam ısrar edip; “Ne olursa olsun bunları yiyelim. Oğlu vasıtasıyla ondan özür dilerim.” diyerek, ev sahibini ikna etti. Ev sahibi de kazları pişirtip o şehrin meşhurlarından olan o kimsenin önüne koydu. Tam yiyeceği sırada, yüzüne kazlardan öyle bir buhar ve sıcaklık yükseldi ki gözlerine tesir edip görmez oldu. Kazları yiyemedi ve yaptığı işe pişman oldu, tövbe etti. Hemen Emir Külal hazretlerine bir at hediye etmeye niyet etti. Birkaç gün sonra gözleri iyileşip eski hâline döndü.
Nakledilir ki birgün Emir Külal hazretleri talebeleri ile oturmuş sohbet ediyordu. Bu sırada içeriye güzel yüzlü bir genç girdi. Hiçbir şey söylemeden oturdu. Orada bulunanlar, onu hiç tanımıyorlardı. Bir ara Emir Külal hazretleri ona bakıp; “Tamam oldu mu?” dedi. Gelen genç de; “Bir açıklık kalmıştı, o da tamamlandı.” dedi. Gelen genç biraz oturup gitmek üzere kalktı, bir şey söylemeden kapıya doğru yürüdü. Orada bulunanlardan bir kısmı, gencin yanına koştu. Yakalayıp konuşmak istediler. “Sen kimsin? Gelince bir şey söylemedin ve giderken müsaade istemedin. Emir Külal'e; “Bir yer kalmıştı, o da tamamlandı.” dedin. Bu hâlin ne ve bu sözün manası nedir? Bunları bize açıkla ve kendini tanıt.” dediler. Bunun üzerine genç dedi ki: “Ben, Rum vilayetindenim ve Emir Külal'in talebelerindenim. Bizim memleketimizde bir cami yapılıyordu ve bu cami inşası ile Emir Külal hazretleri ilgileniyordu. Bitince haber vermemizi emretti. Cami tamamlandı, ben de haber vermek üzere geldim.” dedi. Bunları dinleyince çok şaşırıp; “Nasıl olur? Biz onun talebeleriyiz ve hocamız Rum diyarına gitmedi.” dediler. Gelen genç; “Ben de onun talebesiyim, her gün arkasında namaz kılarım. Bizim memleketimizde çok talebesi ve tanıyıp seveni vardır.” dedi. “Peki girince neden selam vermedin ve giderken neden izin istemedin?” dediklerinde; “Bunları kalben söyledim.” dedi. Ayrılırken de; “Bizim karşımıza mühim bir iş çıktığı zaman, Emir Külal hazretleri gelir. Memleketimizde, sizin burada olduğundan daha meşhur ve daha çok tanınıp sevilmiştir.” dedi. Bunları dinleyen talebeleri, Emir Külal hazretlerinin tasavvuftaki derecesinin yüksekliğini ve tasarrufunun çokluğunu görüp ona sevgi ve bağlılıkları kat kat arttı.
Emir Külal hazretlerinin talebelerinden biri, bir gece kendinde bambaşka bir hâl hissedip; “Hocamın yanına gideyim, bakalım benim hakkımda ne emreder ve ne buyurur?” diye düşündü. Sonra Emir Külal'in yanına gitti. Bu talebesi şöyle anlatmıştır: “Gece vakti, varıp hocamın odasına girdiğimde, kalabalık bir cemaat vardı. Hayret ettim. Bunlar, hiç görmediğim ve tanımadığım kimselerdi. Kalabalıktan oturacak yer kalmamıştı. Herkes başını eğmiş, sessizce oturuyordu. Ben de başka bir yere oturarak başımı yere eğip beklemeye başladım. Bir müddet böyle durdum. Sonra başımı kaldırıp baktım ki odada hocam Emir Külal'den başka hiç kimse görünmüyordu. Hocam bana bakıp; “Sana müjdeler olsun. Şimdi sen artık maksada kavuştun, ama bunu gizli tut.” buyurdu. Bundan sonra hocama; “Burada gördüğüm, sonra da birdenbire kaybolup görünmez olan zatlar kimlerdi?” diye sordum. Buyurdu ki: “Bunlar ricalü'lgayb denilen evliya zatlardı. Aralarında Hace Gülan ve Abdülhâlık Gocdüvanî de vardı. Bunlar öyle zatlardır ki vefatlarından önce ve sonra Allahü tealanın dinine hizmet ederler. Bugün sen de onların sohbetinden (feyzinden) pay aldın.”
Bayezid-i Bistamî buyurdu ki: “Enbiya (Peygamberler), misk ve bal misalidir. Bunlardan bir damla evliyaya geliyor ve evliyaya gelen bu damladan misk kokusu yayılıyor.”
VASİYETİ
Emir Külal hazretleri, maraz-ı mevtinde (ölüm hastalığında) bulunduğu sırada, talebelerine şöyle vasiyet etti: “Ey kıymetli talebelerim! İlim öğrenmekten ve Muhammed Aleyhisselam'ın yoluna tâbi olmaktan asla ayrılmayınız. Bu, Mümin için bütün saadetlerin ve nimetlerin vasıtasıdır. Bunun için Resulullah sallallahü aleyhi ve sellem buyurdu ki: “İlim öğrenmek, her Müslüman erkek ve kadına farzdır.” Yani her Müslüman erkeğin ve kadının, kendine lazım olan din bilgilerini öğrenmesi farzdır. Bunlar, sırasıyla şu bilgilerdir:
-
1İman ve itikat bilgileri.
-
2Namazla ilgili bilgiler.
-
3Oruçla ilgili bilgiler.
-
4Zengin ise zekat ile ilgili bilgiler.
-
5Şartları mevcut ise hac ile ilgili bilgiler.
-
6Ana-baba hakkını öğrenmek. Allahü tealanın kendisinden razı olmasını isteyen, annesinin ve babasının rızasını kazanır. Resulullah Efendimiz; “Allahü tealanın rızası, ana-babanın rızasını kazanmakla elde edilir.” buyurdu. Bu bakımdan, anne-babanın hakkını gözetmek mühimdir.
-
7Sıla-i rahim (akrabayı ziyaret).
-
8Komşu hakkını gözetmek.
-
9Lazım olan alışveriş bilgilerini öğrenmek.
-
10Helali ve haramları öğrenmek lazımdır.
Çünkü insanların çoğu, bilmediğinden ve bildiği ile amel etmediğinden helak olmuştur.
Şiir: “Dünya talipleri, hep hırs ile mest oldular, Para için daim kendilerini bozdular. Hüda'yla yaptıkları ahitleri bozdular, Hepsi Musa'ya düşman, Firavun'a dost oldular.”
İyi biliniz ki dünyayı ve dünyaya düşkün olanları sevmek, sizin, Allahü tealanın razı olduğu yolda yürümenize mâni olan büyük bir engeldir. Daima Allahü tealayı hatırlayıp O'nu zikrediniz ki dininizi dünyaya değişmemiş olasınız. Her hâlde Allahü tealadan korkunuz. Hiçbir ibadet Allahü tealanın korkusundan daha tesirli değildir. Allahü tealadan korkan kimseden korkmayınız. Allahü tealadan korkmayan kimseden ise korkunuz.
EVLİYANIN KERAMETİ HAKTIR
“Ey dostlarım, daima Allahü tealayı zikrediniz. Allahü tealadan başka her şeyi bırakınız. “Lâ ilâhe illallah” Kelime-i tevhidini söylerken “Lâ” derken nefyediniz, Allahü tealadan başka hiçbir mâbut olmadığını biliniz. “İllallah” derken, Allahü tealanın noksan sıfatlardan münezzeh olduğunu biliniz. Biliniz ki elbiseyi temiz su temizler. Dili, Allahü tealayı zikretmek temizler. Bedeninizi namaz kılmak, malınızı zekat vermek temizler. Yolunuzu, insanların sizden hoşnut, memnun olması temizler. İhlas sahibi oluncaya kadar ihlası, kurtuluşa erinceye kadar da kurtuluşu arayınız. Biliniz ki kalbin, dilin ve bedenin temiz olması, helal lokma yemeye bağlıdır. Helal lokma yiyen insanın midesi, içinde temiz su toplanan havuz gibidir.”
Bu havuzdan etrafa temiz su dağılır ve bu su ile çiçekler yetişir, ağaçlar meyve verir, ondan istifade edilir. Resulullah Efendimiz bir hadis-i şerifte buyurdu ki: “Bir kimse, hiç haram karıştırmadan kırk gün helal yerse Allahü teala onun kalbini nur ile doldurur. Kalbine nehirler gibi hikmet akıtır. Dünya muhabbetini kalbinden giderir.”
Tövbe ediniz. Tövbekâr ve edepli olmak lazımdır. Tövbe ediniz ki tövbe, bütün taatlerin başıdır. Tövbe, sadece dil ile olmaz! Tövbe, işlenen günahlara kalbden pişman olmak ve bir daha günahı işlememektir. Allahü tealadan daima korkunuz. Kendi günahlarınıza bakıp tövbe ediniz. Başkaları sizden hoşnut olsun. Günahlarınıza pişman olup o kadar ağlayıp tövbe ediniz ki gerçekten size tövbekâr densin.
Muhammed Baba Semmasî'nin talebelerinden bir kısmı, Emir Külal hazretlerine evliyanın kerametinden sordular. Buyurdu ki: “Evliyanın kerameti haktır. Aklen ve naklen caizdir. Bu hususta evliyadan çok nakiller vardır. Malum ve meşhur olup hiç şüphe yoktur. Kalbi iman nuruyla aydınlanmış olan herkes, evliyanın kerametine inanır ve bu hususta hiç şüphe etmez. Buna misal çoktur. Süleyman Aleyhisselam'ın veziri Asaf'ın, Saba melikesi Belkıs'ın tahtını bir anda Sana'dan Kudüs'e getirmesi gibi. Bir başka misal, Hazreti Ömer bir defasında Medine-i Münevvere'de mescitte, Peygamberimizin minberi üzerinde hutbe okuyordu. Bu sırada çok uzaklarda düşmanla cihada çıkmış olan İslam ordusunun tehlikeli bir durumda olduğunu görüp ordu kumandanına; “Ya Sariye, dağa dağa!” buyurdu. Uzakta olan kumandan Sariye ve ordunun erleri, bu sesi duyup dağa çekildi. Düşmanın tehlikeli hücumundan korundu. Bu, apaçık bir keramettir. Eğer bir kimse, bu keramet, mucizeden aşağı değil derse bu yanlıştır. Çünkü hiçbir veli, Peygamber derecesinde olamaz. Evliya-i kiram buyurmuşlardır ki: “Evliyadan meydana gelen keramet, Peygamberimizin mucizesinden dolayıdır ve Peygamber'in peygamberliğini tasdik eder. O'na tâbi olmayı gösterir. Eğer Peygamberler doğru sözlü olmasaydı, evliyanın kerameti de hasıl olmazdı. Çünkü evliya, nebîye tâbi olmuştur.”
Dünyada iken günahlara pişman olup kulluk vazifesini yaparak ahireti kazanmak lazımdır. İşte, bütün işin aslı budur. Sevgi ve muhabbet; Allahü tealanın rızasını aramak ve kötü işleri terk etmek, ahde vefa göstermek, emanete ihanet etmemek, kendi kusurlarını görüp amelleri ile övünmemek, amellerini görmemek, daima Allahü tealayı zikretmekle meşgul olmaktır. Hiçbir işe, Allahü tealanın ismini söylemeden (Besmelesiz) başlamayınız ki ahirette yaptığınız o işten dolayı utanmayasınız. Bu bakımdan bir şeye başlarken, önce Besmele çekiniz, sonra işe başlayınız.
Allahü tealanın emirlerine itaat ediniz. Nerede olursanız olun, ilim öğrenmekten ve amel etmekten uzak kalmayınız. Her ne olursa olsun karşınıza her ne güçlük çıkarsa çıksın, ilmi ve ameli asla terk etmeyiniz. Emr-i ma'rûf ve nehy-i münker (iyilikleri emredip kötülüklerden sakındırmak) vazifesini yerine getiriniz. Dinin yasak ettiği şeylerden, dine uygun olmayan işlerden ve bidatlerden sakınınız. Ayet-i kerimede mealen buyuruldu ki: “Ey iman edenler! Kendinizi ve evlerinizde ve emrinizde olanları ateşten (Cehennem'den) koruyunuz ki onun yakacağı insanlar ve taşlardır...” (Tahrim suresi: 6) Ahirette bunlardan olmamak için çok korkup sakınınız!
Rivayet edilir ki Fudayl bin Iyad şöyle anlatmıştır: Havanın çok sert ve soğuk olduğu bir gün, Şeyh Abdülallam'ı gördüm. Üzerinde ince bir elbise vardı. Soğuk olmasına rağmen, alnından buram buram ter damlıyordu. Dedim ki: “Bu soğukta böyle terlemenizin sebebi nedir?” Dedi ki: “Birgün burada bir günah işleniyordu. Ben buna mâni olmak istedim. Fakat mâni olamadım. Bunun ızdırabından dolayı ve kıyamet günü bunun günahından nasıl kurtulurum diye düşünmekten böyle terliyorum.” Ya siz, her gün hem kendiniz, hem de başkaları için nice emr-i ma'rûfu kaçırıyorsunuz, hâlinize bir bakınız!
İşlerinizi, dinimizin emirlerine uygun olarak yapınız. Bir iş yapacağınız zaman bakınız, dinin emirlerine uygun ise onu kabul edip yapınız. Uymuyorsa o işten vazgeçiniz. Bütün işlerin başı, dinin emirlerine yapışmaktır ve Allahü tealanın koyduğu hudutları aşmamaktır. Akıllı kimse kendi hâlini düşünür, insanlar ile kendi arasındaki hududa; hakka riayet eder. Bunu gözetmeyenler için verilecek cezayı bildiren nice ayet-i kerimeler nazil olmuştur. Her zaman ve her yerde, bakarken, konuşurken, dinlerken, gelirken, yerken ve içerken, Allahü tealaya karşı ve insanlara karşı uyulması gereken bir hudut vardır. Fırsatı ganimet biliniz, yaptığınız işleri kurtuluşunuza vesile olacak şekilde yapınız. Helal rızık kazanmak için çalışınız. Kâfi miktarda kazanıp israf ve cimrilik etmeyiniz. Nafakanızda dinimizin emrine uygun olarak ortalama davranınız. Hazreti Resulullah; “İşlerin hayırlısı, vasat (ortalama) olanıdır.” buyurdu. Helalinden ve kendi kazancınızdan yiyiniz. Eğer uykunuz gelirse biraz uyuyunuz ki ibadet ve taat yapmak için dinlenmiş olasınız. Fakat Allahü tealayı zikretmeden uyumayınız. Resulullah Efendimiz; “Âlimin uykusu, cahilin ibadetinden hayırlıdır.” buyurdu.
Oruç ile ilgili hususa gelince oruç, senede bir aydır. Şu şartla ki imsak vaktinden, akşam güneş batıncaya kadar orucu bozan şeylerden sakınmak, şartlarına uymaktır. Bunlardan başka, bir de oruçta uyulması gereken batınî şartlar vardır. Bunlar ise; gözü harama bakmaktan korumak, kulağı haram olan şeyleri dinlemekten, eli harama uzatmaktan, ayağı harama gitmekten korumaktır. Orucun hakikati ise şunlardır: Kalbi haset, tamah, nifak, kin ve ucubdan korumak, her zaman bunlardan uzak yaşamak ve bilhassa oruçlu iken bu kötü huylardan sakınmak lazımdır.
Diğer bir husus da, zekatı seve seve vermek ve şartlarına uymaktır. Resulullah Efendimiz, zekatını vermeyenin namazının, orucunun, haccının, cihadının ve hiçbir taatinin kabul edilmeyeceğini bildirmiştir. Cimri olan kimse, Allahü tealanın rahmetinden, insanların sevgisinden ve Cennet'ten uzak, Cehennem'e yakındır. Cömert olan kimse ise Allahü tealanın rahmetine, kulların sevgisine ve Cennet'e yakın, Cehennem'den uzaktır. Bizim yolumuz budur, dostlarımız bu vasiyete sarılsın. Bizim büyüklerimiz, talebelerine böyle buyurmuşlar ve maksada ulaşmışlardır. Ümit ediyorum ki Allahü tealanın yardımı ile bizim dostlarımız da kavuşur.
Ey talebelerim! İnsanların maksada, saadete kavuşmaktan mahrum kalmalarının sebebi; ahiret yolunu bırakıp kötü olan dünyaya sarılmalarıdır. Ahiret saadetini isteyen kimse doğru itikada sahip olmalı, bidat ve dalalet olan şeylerden uzak durarak ve yaptığı her işten hesaba çekileceğini bilerek, ona göre hareket etmelidir. Ey dostlarım! Gidişatınızdan habersiz olmak kadar kötü bir şey yoktur. Bu hâl, gaflet içinde olmanın delilidir. Başkalarının habersiz olduğu şeyler, bu yolun büyüklerine açılmıştır. Onların maksadı, Allahü tealanın rızasını aramaktır. Onlar, buna kavuşmuşlardır.
Allahü teala, her asırda sevip seçtiği kullarından bir büyük zat yaratır. Böylece herkesi belalardan, felaketlerden korur. Ey talebelerim! Böyle olan zata talebe olunuz. Böylece dünya ve ahiret saadetine kavuşursunuz. Ümmet-i Muhammed'in aydınlatıcıları olan âlimlere yakın olunuz. Resulullah Efendimiz; “Âlimler, Peygamberlerin vârisleridir.” buyurdu. Sakın, ilmi ve âlimleri sevmekten uzak kalmayınız. Bu, kurtuluş vesilesidir. Yine Resulullah Efendimiz; “Kim âlimi ve ilmi severse hata işlemez.” buyurdu.
Cahiller ile görüşmek, insanı Allahü tealadan uzaklaştırır. Sima' yapıyoruz diyerek hoplayıp zıplayan kimselerin meclislerinden uzak durunuz. Onlarla oturmayınız. Onlarla sohbet, kalbi öldürür. Bunun için yolumuzun büyükleri, bu işten uzak durmuşlardır. Ruhsatlardan uzak durup azimet ile amel ediniz. Ruhsatlar ile amel etmek zayıf kimselerin işidir. Eğer bundan daha çok nasihat isterseniz, Abdülhâlık Gocdüvanî hazretlerinin nasihat ve yazılarına bakınız. Bu kadar kifayet eder. Akıllı olana bir işaret yetişir.
Emir Külal hazretleri vasiyetini yapacağı sırada, oğulları; Emir Burhan, Emir Şah, Emir Hamza, Emir Ömer ve talebelerinin çoğu huzurunda bulunuyordu. Bu oğullarından Emir Burhan'ın yetiştirilmesini, en başta gelen talebesi ve halifesi Behaeddin-i Buharî'ye havale etti. Diğer oğlu Emir Şah'ı, Şeyh Yadigar'a, Emir Hamza'yı, Mevlana Arif Dikgeranî'ye, Emir Ömer'i de Mevlana Cemaleddin Dihkesanî'ye yetiştirilmeleri için havale etmişti. Oğullarına buyurdu ki: “Hanginiz, Allahü tealanın kullarına hizmet etmek için benim vekilim olur?” Oğulları; “Ey yakîn yolunun rehberi, biz buna nasıl güç yetirebiliriz? Fakat kim bu işi kabul ederse biz onun hizmetine girelim.” dediler. Oğulları böyle deyince Emir Külal hazretleri başını eğip murakabeye daldı. Bir müddet sonra başını kaldırdı. “Büyüklerin ruhaniyeti, Emir Hamza'nın bu işi kabul etmesini işaret buyurdular.” dedi. Emir Hamza, kabullenemeyeceğini arz etti ise de; “Bunu kabul etmekten başka bir çare göremiyorum. Kabul edeceksin. Bu iş bizim elimizde değildir. Sen de biliyorsun.” buyurdu.
Bundan sonra Emir Külal talebelerinden ayrılıp hususî odasına geçti. Üç gün, üç gece dışarı çıkmadı. Sonra dışarı çıktı. Meclisinde toplananlar, neden üç gündür dışarı çıkmadığını sordular. Buyurdu ki: “Üç geceden beri, benim ve talebelerimin hâli nasıl olur? diye düşünüyordum. Gaybden kulağıma bir ses geldi. Şöyle deniliyordu: “Ey Emir Külal! Kıyamet gününde seni, senin talebelerini, dostlarını, sizin mutfağınızdan uçan bir sineğin üzerine konduğu kimseleri bile affettim.” Allahü teala, fadlından ve kereminden ihsan etti.” dedi.
Bunları söylediği Perşembe günü sabaha doğru vefat etti. Kabrinin üzerine 1996'da Pakistanlı bir şahıs tarafından Hindistan-Pakistan mimarî tarzında bir türbe inşa ettirilmiştir. Seyyid Emir Külal vefat ederken birçok halife bırakmıştır. En büyük halifesi Behaeddin Nakşibend Buharî'dir. Diğer bazı halifeleri şunlardır: Oğlu Emir Hamza, Mevlana Arif Dikgeranî, Şeyh Yadigar Künsürurî, Cemaleddin Dihistanî, Şemseddin Külal'dir. Oğlu Emir Hamza'nın yolu Külaliyye diye devam etmiştir.