Konya'nın Seydişehir ilçesini kuran büyük veli. Horasan bölgesinde doğdu. Doğum tarihi belli değildir. 720 (m. 1320) senesinde Seydişehir'de vefat etti. Zamanının âlimlerinin sohbetlerinde ilim öğrendi. Amcasının vefatı üzerine Horasan bölgesinin emirliğine getirildi. Bu vazife sırasında büyük babası Hazreti Harun-ı Keramet'in ve amcasının kabrini sık sık ziyaret ederdi. Bu ziyaretlerin birinde gaibden bir ses; “Ya Harun, Rum'a git! Karaman ilinde Küpe Dağı'nın doğu eteklerinde bir şehir kur! O şehrin halkı salih ola... Şaki olanın akıbeti hayır olmaya.” diyordu. Bu sesi daha sonra da duymaya başladı. Bunun üzerine Harun Veli, ileri gelenleri topladı ve onlara; “Ey yarenlerim! Büyük dedem ile amcamın kabirlerini ziyaretim sırasında fevkalade bir hâl oldu.” deyince onlar ısrarla ne olduğunu anlatmasını istediler. Bunun üzerine duyduklarını anlatarak onlardan izin istedi. Dünya tac ve tahtını terk edip kendisini tamamen Allah yoluna verdi.
Seyyid Harun Veli'ye sevenleri ve talebeleri huzurunda toplanıp; “Ey efendimiz! Siz şimdiye kadar dünya sultanı iken, sizin hizmetinizdeydik, şimdi ise ahiret sultanı oldunuz. Ne olur bizi terk etmeyiniz.” diye yalvardılar. Onlara; “O halde siz de fani dünyada nefsinizin arzularını terkedin. Allahü tealaya kalbden sıdk ile bağlanın. Dünya malını bırakın. Ondan sonra benim ile doğru yolda yürüyün. Bu yolda ancak sadık kimseler gidebilir.” buyurdu. Onlardan bazıları dünya ve dünyalıklardan vazgeçerek, Harun Veli'nin talebelerinden oldular. Harun Veli Karaman ilinin neresi olduğunu ve nasıl gideceğini düşünüyordu. Yine bir gün Allahü tealaya ibadet edip yalvardığı sırada kulağına; “Ya Harun! Bir bulut sana kılavuzluk edecektir. Onun indiği yer senin mekanın olacaktır.” nidası geldi. Bunun üzerine hazırlıklarını yapan Harun Veli, kırk arkadaşı ile yola çıktı.
O bulut onları önce Bağdat'a götürdü. Bağdat'ta Şeyh Alaeddin isimli büyük bir zat vardı. Harun Veli'nin Bağdat'a gelmesine iki menzil kala, Allahü tealanın izni ile Şeyh Alaeddin'e, onun geldiği ilham oldu. Bunun üzerine talebelerine; “Memleketimize zamanın büyük âlimi geliyor. Onu karşılamaya çıkalım.” dedi. Şeyh Alaeddin talebeleri ile beraber Harun Veli'yi karşılamaya çıktı. Şeyh Alaeddin büyük bir hürmet, edep ve tevazu ile onu karşıladı ve evine davet etti. Şeyh Alaeddin'in talebelerinden bazıları edep ve terbiyeye aykırı olarak; “Sultanım, sen İmam-ı Cafer-i Sadık neslinden büyük bir veli iken, bu zata çok fazla değer vermenize hayret ediyoruz.” dediklerinde, talebelerine; “Susunuz. Bu zatın kim olduğunu biliyor musunuz? Eğer siz onun kim olduğunu bilseydiniz, böyle konuşmazdınız. Seyyid Harun büyük bir velidir. Peygamber Efendimizin soyundandır. Ana tarafından soyu Veysel Karanî hazretlerine ulaşır. Bu zat ilham-ı Rabbanî ile Horasan sultanlığını terk etti. Kutupluk makamına yükseldi. Onun burayı teşrifi, bizim için büyük bir saadettir.” buyurdu. Daha sonra Şeyh Alaeddin ve Harun Veli birlikte kırk gün halvette kaldılar. Bu süre içinde Allahü tealaya taat ve niyazda ve ilim alışverişinde bulundular.
Seyyid Harun Veli daha sonra izin isteyerek yoluna devam etti. Harun Veli, daima tevekkül halinde idi. Hiç kimseye yol sormazdı. Sonra evliyalar otağı, ilim ve irfan yatağı Konya'ya vardılar. Bir süre önce vefat eden bu beldenin büyük âlimi Hoca Ahmed Fakih'e; “Sultanım! Senin dünyaya veda etme zamanın yaklaştı. Ne olur, yerine birisini bıraksan. Size halef olup bizim ruhumuzu terbiye etse.” diye yalvarmaları üzerine; “Yakın zaman içinde Acem taraflarından bir veli gelir. Onun adı Harun'dur. Alameti, sağ elinde beyaz bir ben vardır. Beni isteyen onda bula.” buyurdu. Seyyid Harun Konya'ya vardığında uzun süre camide Allahü tealaya ibadet etti. Bu duruma çok hayret eden Konyalılar, bu zatı merak ettiler. Seyyid Harun Veli olduğunu öğrenince Mevlana Ahmed Fakih'in vefat etmeden önce kendilerine tavsiye ettiği zat olduğunu anladılar. Hemen Harun Veli'nin yanına gidip; “Efendim! Bizim hocamız Ahmed Fakih vefat etmeden önce; “Benden sonra yakın bir zamanda Horasan'dan bir veli gelecek. Onun adı Harun'dur. Sağ elinde beyaz bir beni vardır. Beni seven onu seve, beni isteyen onda bula.” buyurmuştu.” dediler ve hocalarının yerine oturmasını ısrar ettiler. Seyyid Harun Veli aldığı ilahî emre uymak için yola devam edeceğini bildirdi ve yanındakilere; “Ey dostlarım! Yola çıkalım, gideceğimiz yer yakınlaşmış gibi görünüyor.” dedi. Yola çıktılar. Hatunsaray köyünde kardeşi Seyyid Bedreddin'in hastalığı şiddetlenerek vefat etti. Oraya defnettiler. Kabrinin bulunduğu yer, “Seyyid Kabri” ismiyle meşhurdur. Vefat eden kardeşi Seyyid Bedreddin'in Musa isminde bir oğlu vardı. Harun Veli bu çocuğun üstüne titriyordu. Ona iyi bakılmasını isteyerek; “İnşaallah biz bu alemden göçünce Musa bizim yerimizi alacaktır.” buyurdu.
Kafile yoluna devam ederek Çumra civarında bir yerde konakladı. Burada su yoktu. Kafiledekiler kendi kendilerine; “Ah bir su olsaydı, ne olurdu?” diyordu. Seyyid Harun Veli'ye bu durum Allahü tealanın izni ile malum oldu ve onlara; “Size su mu gerek!” dedi. “Evet.” dediklerinde, asasını yere sapladı. Allahü tealanın izni ile bir su fışkırdı. Harun Veli kaynağın yanına küçük bir mescid inşa ettirdi. Bir süre sonra kafile yoluna devam etti. Bulut gittikçe yere yaklaştı. Harun Veli; “Ey yarenlerim! İnşaallah menzilimiz yakın olsa gerek.” dedi. Bu arada bir tepeyi aştıklarında kendilerine rehberlik eden bulutun, ovanın batı kısmında yer alan bir dağın eteğinde durduğunu gördüler. Harun Veli'nin emri üzerine orası konak yeri oldu. Fakat Harun Veli buranın Küpe Dağı olup olmadığında şüpheli idi. Burası bugün Karaviran nahiyesi olarak bilinen yerdi. Harun Veli burada içindeki şüphenin giderilmesi için kırk gün Allahü tealaya yalvardı.
Bu arada bölge halkı onun, veli mi, yoksa veli kılığına girmiş biri mi olduğunu anlamak için imtihan etmek istediler. Diri birisini tabuta koyup; “Cenazemiz var namazını kılıver.” diyerek Harun Veli'yi davet ettiler. Harun Veli toplanan halka; “Ölü niyetine mi, yoksa diri niyetine mi kılacağız?” diye sorunca; “Dirinin namazı kılınır mı, tabii ki ölü niyetine kılacağız .” dediler. Harun Veli; “Öyleyse, buyurun cenaze için Allahü tealaya dua edelim. Sonra da namazını kılalım.” dedi. Dua ettikten sonra; “Haydin cenazenizi yıkayın da namazını kılalım.” dedi. Halk alaylı bir şekilde cenazeyi kilimden çıkardılar. Akıllarınca; “Sen ölüyü diriyi bilmiyorsun.” diyerek, Harun Veli ile alay edeceklerdi. Fakat kilimi açtıklarında, diri sandıkları adamı, ölü bulunca şaşırdılar. Böylece Harun Veli'nin büyük bir zat olduğunu anladılar.
Bir süre sonra Harun Veli; “Ya Harun! O dağa, yaklaş.” diye bir ses işitti. Buna sevinen büyük veli, Küpe Dağı'na doğru yola çıktı. Kafile, bulutun gösterdiği yere doğru yol alırken, Harun Veli Haydar Baba ile iki talebesini önden gönderdi. Kafilenin önünü kesmek için Bük denilen mevkide eşkiya pusu kurmuştu. Bunlar Haydar Baba'nın yanındaki iki talebeyi öldürdüler. Haydar Baba olanları büyük veliye anlatınca; “Öyle ise siz yavaş yavaş geliniz. Ben önden gidiyorum.” dedi. Harun Veli yüzünden örtüyü hiç eksik etmezdi. Eşkiyanın pusu kurduğu yere yaklaşınca yüzünü açtı. Büyük velinin yüzünü gören eşkiya dağılıp kaçtı. İki talebeyi oraya defnettiler. Bir müddet gittikten sonra Küpe Dağı'nın eteğinde gökkuşağı şeklinde bir nur parladığını gördüler. Harun Veli sevenlerini toplayıp; “Ey dostlarım! Şu gördüğünüz nur var ya, işte orası inşaallah bizim meskenimiz ve vatanımız olacak. Allahü teala bizim, sizin ve bütün dostlarımızın imanlarını, şeytanın ve kötü kimselerin şerrinden korusun. Amin!” dedikten sonra yollarına devam ettiler. Nurun kapladığı tepecikte konakladılar.
Harun Veli, etrafın güzelliklerini seyrederken, keşif hali tecelli etti. Şehri meydana getiren bütün mahallelerin yerlerini şöyle gördü: Kıble tarafında ulu kapı vardı. İçinde bir mescid görünüyordu. Orada Peygamber Efendimizin mübarek ruhaniyeti ve Eshab-ı güzin oturmuştu. Kuzey tarafında kapı ve mescid vardı. Burada da bütün peygamberlerin ruhaniyetleri ve Hızır aleyhisselam bulunuyordu. Batı tarafındaki kapıdaki mescidde ise dedeleri ve evliya-ı kiram bulunuyordu. Bütün bunları gören Harun Veli yakın dostlarını yanına çağırarak onlarla istişare etti ve hemen şehrin kurulmasını istedi. Dostları; “Ey efendimiz! İnşaallah Allahü teala kolaylık verir. Fakat bunun için ustalar, işçiler, kireç, taş gerekli. Bunca hizmetler nasıl görülebilir?” dediler. O da; “Kalkınız gidip yapacağım bu yer için lazım olan taş ve ağaçların yerini görelim.” dedi. Harun Veli'nin geldiğini duyan pek çok Müslüman ve gayrimüslim oraya gelmişlerdi. Onlar da beraber bu dağın eteğine gittiler. Bir su akıyordu. Suyun kenarında inşaatta kullanılabilecek ağaçlar, pınarın başında ise eski bir yerleşim merkezinin taşları bulunuyordu. Harun Veli, Allahü tealaya; “Ya İlahi! Senden bu taşların bir kısmının bizimle gelmesini umarım.” diye dua etti. Daha sonra taşlara doğru dönerek; “Allahü tealanın izni ile kalkın.” dedi. Taşlar kalkarak Harun Veli'nin önünde koyun sürüsü gibi giderek, istenilen yere geldiler. Bu manzara karşısında birçok Hristiyan, Müslüman oldu. Müslümanların ise Allahü tealaya teslimiyetleri fazlalaştı. Bu durumu duyan bölge halkı, akın akın ona gelmeye başladı. Harun Veli gelen halka; “Ey cemaat! Biliyorsunuz ki biz bir hayır işe başlayacağız. İnşaallah kurmakla vazifelendirildiğimiz bu şehir, son zamanlarda çok faydalı olacak. Bilhassa sonradan gelenlere çok menfaatli olsa gerektir. Fakat şaki ve din bilgisinden mahrum olanların akıbeti kötüdür.” buyurdu.
Allahü tealanın yardımıyla halka büyük bir zevk ve coşkunluk geldi. Ustalar, marangozlar, demirciler, arabacılar ve işçilerin hepsi hizmete hazır olup Harun Veli'nin emir ve işaretini bekliyordu. Harun Veli önce Ulukapı, Pazar kapısı ve Evliya kapısının yapılmasını emretti. Ulu kapının yapımına Akça Baba, Pazar kapısının yapımına Nasipli Baba, Evliya kapısının yapımına da Haydar Baba nezaret ediyordu. Halk canla başla kırk gün çalıştıktan sonra Harun Veli bir müddet inşaatı paydos etmelerini istedi. İnşaata birkaç gün ara verildi. Harun Veli yapılan kalenin etrafını gezdi. Daha sonra inşaata tekrar başlanıldı. Kale burçları bir hayli yükseldiği sırada kaldırılamayan taşlar için Harun Veli'den yardım istiyorlardı. O da; “Ey taş kalk!” deyince taş kalkıp istenilen yere konardı. Çalışanlardan herhangi birinin bir yeri taş ve kireçten yara olsa veya incindiğinde Harun Veli orayı sıvazlayınca Allahü tealanın izni ile iyi olurdu.
Beyşehir bölgesinde Eşrefoğlu hüküm sürüyordu. Ona gidip; “Efendim! Velvelid şehri harabelerinin güneyinde Horasan'dan gelmiş birisi şehir kuruyor. Taşlar koyun gibi o zatın istediği yere yükselip konuyormuş.” dediklerinde, öfkelenen Eşrefoğlu hemen iki adam gönderip onu buraya getirin diye emir verdi. O adamlar gelip bütün olanları görünce zevke gelip aşık oldular. Geri dönmeyi akıllarına bile getirmeden canla başla çalışmaya başladılar. Onların geri dönmemesine kızan Eşrefoğlu, bu sefer on kişi gönderdi. Onlar da Harun Veli'nin yanına gelip durumu görünce içten bir bağlılıkla bağlanıp geriye dönmediler. Eşrefoğlu yedi kere adamlar gönderip bir netice alamayınca asker toplanması için emir verdi ve; “Gidelim onun yaptığı işlerin hepsini yıkalım.” dedi. Bunun üzerine çok itimat ettiği veziri; “Ey sultanım! Bu kişi ya Kutb-ül aktab mertebesinde bir velidir, veya tam bir sihirbazdır. Bu ikisinden başka bir şey olamaz. Bunlardan hangisi olursa olsun sana zararı dokunabilir. Benim kanaatim şudur ki: Bu zat herhalde Kutbü'l-aktabdır. Çünkü bu kadar kerametler görünen ve gittiği yerlerde cami, mescit ve medrese yapan bir kişinin adi bir sihirbaz olması imkansızdır. Beni gönderin, inşaallah her şeyi öğrenir, gelirim.” dedi. Eşrefoğlu bunun üzerine izin verdi. Vezir yanına birkaç adam aldı. Birer tulum katran ve bise yükleyip yola çıktılar. Güya bunları hediye olarak götürüyorlardı. Harun Veli'nin bulunduğu yere gelince önce Beyşehir'den gelen hemşerileri ile karşılaştılar. Getirdikleri hediyeyi onlara söyleyince; “Sakın bunları o zata vermeyin. Böyle hediye mi olur? O sizin zannettiğiniz gibi değildir. Büyük bir velidir. Onun ne dünyaya ne de sultanlığa rağbeti vardır. Zaten sultanlığı terk edip gelmiştir. Hediye diye getirdiğiniz bu şeyleri dökün, onları götürmeyin.” dediler. Vezir huzuruna çıkarıldığında Harun Veli ona; “Hani getirdiğin hediyeler nerede? Onları buraya getir.” dedi. Vezir bu duruma çok şaşırdı. Getirdiği hediyeden hemşerilerinden başka hiç kimseye bahsetmemişti. Hemen hediyeleri o büyük zatın huzuruna getirdi. Harun Veli, her birinin içine biraz su atınca biri saf bal, diğeri de yağ oldu. Bu duruma hayret eden vezir, kendini toparlayıp; “Biz çok hatalı bir yolda imişiz.” diyerek vezirlikten vazgeçip Harun Veli'ye talebe oldu. Harun Veli; “Ey vezir! beyine git benden selam söyle, yerinde sağ olsun. Bizim için keder çekmesin. Onun düşündüğü işlerle ilgimiz yok. Biz bütün hizmetimizi Allah rızası için sarfediyoruz. Geçici şeylere iltifat edecek vaktimiz yok.” dedi. Vezir özür beyan edip geri dönmeyeceğini arzetti.
O büyük zat bu isteği kabul edince vezir adamlarını tulumlarla birlikte geri gönderdi. Adamların yanında veziri görmeyen Eşrefoğlu'nun canı sıkıldı. Hem de gönderdiği hediyeler geri gelmişti. Eşrefoğlu gelenlere olanlar hakkında sualler sordu. Onlar da; “Efendim! Veziriniz orada kalıp hizmetkarlık yapmayı vezirliğe tercih etti. Seyyid Harun bu tulumların içine su atıp bizimle geri gönderdi.” Eşrefoğlu gazaba gelip; “Getirin şu tulumları bir görelim.” dedi. Tulumlar getirilip açılınca herkes hayretler içinde kaldılar. Zira birini bal, diğerini yağ olmuş gördüler. Yine de buna büyü dediler.
Gayrete gelen Eşrefoğlu, askerlerini hazırladı. Harun Veli'nin yaptıklarını yıkmak için yola çıktı. Eşrefoğlu adamlarını toplayıp meşveret etti. Sonunda; “Önce eski veziri çağıralım o ne derse ona göre hareket edelim.” diye bir karara vardılar. Velvelid iline geldiklerinde eski vezire adam göndererek; “Bugün biz Seyyid Harun'u ziyarete geldik. Gel bizim rehberimiz ol.” dediler. Vezir bu isteklerine herhangi bir cevap vermeden Harun Veli'ye; “Efendim! Eşrefoğlu Mehmed Bey sizi ziyarete gelmiş, bendenize adam göndermiş, gelsin ziyaretimize kılavuz olsun demiş, ne buyurursunuz.” diye sordu. Harun Veli de izin verdi. Vezir, Eşrefoğlu'nun muazzam bir kalabalık ile geldiğini görünce; “Ey Sultan! Bu nasıl harekettir? Bir Hak dostuna bu kadar askerle niçin geldin? Yoksa niyetin başka mıdır?” diye sordu. Eşrefoğlu; “Evet bizim yola çıkışımızda ilk niyetimiz öyle idi. Fakat yolda bir fikir bize mani oldu. Şimdi niyetimiz dostluk ziyaretinden başka bir şey değildir. Ne yol gösterirsen ona göre gidelim, hatta askerimin atlarını bile vermek niyetindeyim.” dedi. Vezir; “Ey Sultan! Bu veliye gaibden bir ses gelip; “Ya Harun! Rum diyarına git, Küpe Dağı'nın doğu tarafına bir şehir kur. O şehir halkı salih ola. Şaki olanların sonu hayr olmaya.” demiş. Bu ilahî ilhamla buraya gelmiş. Ne olur sultanım. Allah dostuna alçak gönüllülük lazımdır.” dedi. Eşrefoğlu; “Ne şekil bir alçak gönüllülük yapalım?” diye sorunca vezir; “Efendim kendiniz arkanıza bir büyük taş alın. Cümle asker de size uyarak, her birisi arkalarına birer taş alsınlar. O velinin yaptığı kalenin etrafına koysunlar. Sen de o zata; “Mübarek olsun kolay gelsin.” diyesin.” dedi. Eşrefoğlu bunu makul karşılayıp askerlerine; “Hepiniz arkanıza birer taş alın.” diyerek kendisi de büyük bir taş alıp Harun Veli'nin inşa ettiği kalenin etrafına geldiler. Bunu görenler hemen gidip Harun Veli'ye; “Beyşehir beyi Eşrefoğlu, bütün maiyeti ile arkalarında taş getirmişler, ne buyurursunuz?” dediler. Harun Veli; “O taşları koyun, lakin bu hiç iyi bir şey olmadı. Zira zorla güç ile getirdiler. Bu kale tez harap olsa gerek. Gerçi dünya fanîdir. Harap olmak revadır.” dedi.
Eşrefoğlu, Harun Veli'nin huzuruna gelip büyük bir edeple elini öptü ve sohbetini dinledi. Eşrefoğlu'nun yanında değerli âlimler de vardı. Harun Veli cemaate gözlerinizi yumun dedi. Hepsi gözlerini yumdular ve Allahü tealanın izniyle Cennet'i gördüler. Bu esnada Harun Veli; “Ey Müslümanlar! Görün ibret alın. Böyle ebedî ve sonsuz Cennet nimetlerini, fanî dünyanın geçici nimetlerine değişmeyin. Evliya, ahiret nimetlerine de rağbet etmez. Onların dünyada ve ahirette arzuladıkları tek şey, Allahü tealanın rızasıdır. O zat-ı sübhaniyyenin mübarek cemalidir. Sizi de bu yola teşvik ediyorum. Size, dünyadan el etek çekip miskin miskin durun demiyorum. Ben, ahiret sevgisinin yerini kaplayan, dünya sevgisini kalpten çıkarın diyorum. Ey Eşrefoğlu! Biz bu dünyanın beyliğini, ebedî âlemde onun lütfuna mazhar olmak için terk ettik. Bu şehrin kurulmasına kastımız, kendimizden değildir. Belki Hakk'ın emridir.” dedi. Eşrefoğlu bu sözleri dinledikten sonra ağlayarak; “Sultanım! Ben sizin hizmetçiniz olup sizi halis bir sevgi ile seviyorum. Kurduğunuz bu şehirde benim ne hakkım var.” deyince Harun Veli; “Şehir beylere layıktır. Bize gerekmez.” buyurdu. Orada bulunan âlimler; “Ey Eşrefoğlu! Bir kimse harap bir yeri ihya etse orası onun mülkü olur. Bu kaideye göre burası Seyyid Harun Veli'nin olur. Fakat kendisi kabul etmediğine göre sen al. Sonra burasını Harun Veli'ye vakfet.” dediler. Bunun üzerine Eşrefoğlu; “Peki aldım ve yine Harun Veli'ye vakfettim. Benim şehrim olan Beyşehir'de kendime ait bir köşk ile has ve güzel bir bahçem var. Onları da vakf-ı sahih ile vakfediyorum. Siz şahit olun.” dedi. Sonra hürmetle Harun Veli'nin elini öpüp edeple oradan ayrıldı. Askerleri ile Beyşehir'e geri döndü. Oradan, mükemmel bir vakfiye yazıp Seyyid Harun'a gönderdi.
İnşaat büyük hızla devam ediyordu. Mescidin kapıları, İran'dan Harun Veli'yi sevenler tarafından getirilmişti. Bu sırada Harun Veli hususî ibadethanesinde Allahü tealaya münacaat ediyordu. Zaman zaman inşaatı gezer, gerekli emirleri verirdi. Bu arada mescidin önünde bir medrese yapılmasını istedi. Zamanla oraya yerleşmek için gelenlerin sayısı gitgide arttı.
Bu sırada Ilgın'da ikamet eden Dediği Sultan isimli Horasan'dan gelmiş veli bir zat vardı. Talebeleri ona; “Efendimiz! Velvelid iline büyük bir veli gelmiş. Çok kerametleri görülmüş, onun fazilet ve şerefi halk arasında dillere destan olmuş. Herkes ondan bahsediyor.” dediler. Dediği Sultan da; “Öyle ise o mübarek zatı ziyaret etmek bize borç oldu. Hemen onun ziyaretine gitmeli.” buyurarak yanına iki talebesini alıp yola çıktı. Çiğil Dağı'na geldiklerinde, önlerine bir ayı çıktı. Kendisine itaate geldiğini anlayan Dediği Sultan, hemen ayıya bindi. Çivril Dağlarına geldiklerinde, Allahü tealanın izni ile bu ziyaret Harun Veli'ye malum oldu ve talebelerine; “Dediği Sultan bir ayıya binmiş bize ziyarete geliyor. Gelin biz de o mübarek zatı karşılayalım.” dedi. Harun Veli'nin talebeleri; “Efendimiz! O zatın bir ayıya binerek gelmesi bir kerametidir. Bu kerameti sayesinde, içimizdeki imansızların imana gelmelerini kuvvetle ihtimal etmekteyiz.” Bunun üzerine Harun Veli işaretle bir taşı gösterdikten sonra; “Ya Allah!” deyip taşın üstüne bindi. Taş, Allahü tealanın izni ile yürümeye başladı. Bu halde giderlerken, Ilıca köyünün doğu tarafından Dediği Sultan'ın ayı üzerinde geldiğini gördüler. İki veli karşılaştıkları zaman, birisi ayıdan, biri de taştan indi. Bu durumu gören kafirlerin çoğu Müslüman oldu. Bu karşılaşma tam öğle vaktinde idi. Harun Veli; “Cemaatle öğle namazını kılalım. Herkes abdestini alsın.” dedi. Fakat abdest almak için orada su bulamadılar. Harun Veli asasını toprağa batırdı. Allahü tealanın izni ile bir pınar çıktı. Herkes, günümüzde Dediği Sultan Pınarı ismiyle bilinen o pınardan abdest aldı. Harun Veli, Dediği Sultan'a imam olmasını söyledi. Dediği Sultan; “Siz varken ben imam olamam. Rica etsek de siz kıldırıverseniz.” dedi. Öğle namazını Harun Veli'nin arkasında eda ettikten sonra yürüyerek şehre girdiler. Şehri dolaştıktan sonra Harun Veli'nin hususî ibadethanesinde üç gün sohbet ettiler. Dediği Sultan bir müddet kaldıktan sonra Ilgın'a döndü.
İnşaatın büyük bir kısmı tamamlandıktan sonra Harun Veli mescidin köşelerine çilehaneler yapılmasını istedi. Çilehaneler bitirilince Harun Veli, Cuma Camiinin içindeki bir çilehaneye girdi ve kalan ömrünü orada geçirdi. Vefat edeceğine yakın çilehaneden çıkarak eski ibadethanesine geldi. Burada mescide açılan küçük bir penceresi vardı, imama buradan uyardı. Bir gün bütün aile halkını yanına çağırdı ve; “Gelsinler göreyim. Dünya fanî, ahiret bakîdir. Oraya nakil kılmak bize yakın oldu. İnşaallahü teala onlara bazı nasihatlarda bulunalım.” dedi. Bunun üzerine kızı; “Ey babacığım! Bizi bu ellerde bırakıp da nereye gideceksiniz? Biz garip mi olacağız?” deyince Harun Veli; “Evladım! Allahü tealanın muradı ne ise o olur. Seni Hakk'a ısmarladım. Cümlenin elinden tutan O'dur. Başka kimse yoktur. Sana vasiyetim şudur ki: “Kardeşimin oğlu Musa'ya güzel bakasın. Hoşça tutasın. Fakirlerin hizmetini canu gönülden yapasın.” buyurdu. Hanımına da; “Sana da aynı vasiyeti ediyorum. Sen de hizmet kuşağını sıkı bağlanasın. Fakirlere yardım edesin. Musa'yı da yetim bilesin.” dedikten sonra odalarına gönderdi.
Harun Veli sonra talebelerini çağırdı. Onun çok zayıflamış olduğunu gören talebeleri; “Efendimiz! Haliniz nasıldır!” diye sorunca; “Çok şükür iyiyim. Allahü tealaya hamdolsun. Yalnız bir zayıflığım var. Sizin ile ahir ömrümde son bir defa istişare etmek üzere çağırdım. Benim hâlimi biliyorsunuz. Bu alemde fazla kalmayıp yüce Mevlaya kavuşsam gerek. Sizin her birinizi bir memlekete göndereceğim. Gittiğiniz yerlerdeki kafirler, Allahü tealanın izni ile imana gelsin.” dedi. Bunları konuşurken talebeleri arasında Seyyid Mahmud'u aradı. Göremeyince; “Seyyid Mahmud nerededir?” diye sordu. Seyyid Mahmud ise sonradan geldiğinden; “Buyurun efendim!” diye cevap verince Harun Veli; “Oğlum! Sen Alaiyye'ye (Alanya) git. Meskenin orası olsun.” buyurdu. Seyyid Mahmud; “Sultanım! Siz bu durumda iken ben sizi nasıl bırakıp gidebiliririm?” dedi. Harun Veli; “İşte asamı atıyorum. Bu asa nerede karar kılar ise sen de orada mesken tutasın.” diye emredince Seyyid Mahmud hemen yola çıktı.
Harun Veli daha sonra; “Oğlum Zekeriyya! Seni de Manavgat'a gönderiyorum. Hemen oraya git.” emrini verdi. Zekeriyya Baba da hocasından ayrılmasının üzüntüsü içinde hemen yola çıktı. Ali Baba, Gök Seyyid Kilimpuş ve Siyah Derviş'e dönerek; “Evlatlarım! Siz de Antalya'ya gideceksiniz. Sahil olup güzel yerdir.” dedi. Onlar da üzüntü içinde yola çıktılar. Akça Baba'yı Germiyan iline, Nasipli Baba'yı Aydın iline uğurladı.
Seyyid Harun Veli'nin hastalığı günden güne ziyadeleşince talebelerine; “Ey yarenlerim! Artık biz ahirete gidiyoruz. Öldüğümüz zaman beni ibadet yerim olan buraya defnediniz. Hepiniz haklarınızı helal ediniz.” deyince herkes gözyaşı dökmeye başladı. Harun Veli onları ikaz etmek için; “Siz bana niçin ağlıyorsunuz. Ben hayatım boyunca sevdiğim ve rızasını almaya uğraştığım mukaddes dostuma gidiyorum. Sizleri de O'na emanet ediyorum.” dedikten sonra Kelime-i şehadet getirerek ruhunu teslim etti. Harun Veli'nin vefatını kimse fark edemedi. Görenler ölmemiş zannediyordu. Yüzünde hiç vefat nişanesi yoktu. Sanki tatlı bir tebessümle etrafını seyir ve temaşa ediyordu. Kimse ne olduğunu anlayamadı. Sonra Haydar Baba ile Gök Timur Baba gelip Harun Veli'nin mübarek nâşı yanında gece sabaha kadar beklediler. Öldüğüne kanaat getirdiler. Sabah gasil işleri tamamlandı ve kalabalık bir cemaat tarafından kılınan namazdan sonra hususî ibadethanesine defnedildi. Üzerine kısa zamanda bir türbe yaptırıldı. Yerine kızı Halife Sultan geçti. Halife Sultan'ın vefatından sonra ise Harun Veli'nin yetişmesine ve terbiyesine çok önem verdiği kardeşinin oğlu Şeyh Musa geçti.