Irak bölgesinde yetişen velilerden. Basra civarında bir köyde 1096 (m. 1685) senesinde doğdu. Altı yaşından itibaren babasından ilim öğrenmeye başladı. Kur'an-ı Kerim'i ezberledi. Sekiz yaşına geldiğinde hadis ilmini öğrenmek için amcası Veliyyullah Seyyid Hüseyin Mübarek Rebi'nin derslerine devam etti. Amcasından tefsir, hadis, fıkıh ve diğer din ilimlerini öğrendi. Daha sonra Şeyh Hüseyin Bağdadî ve Şeyh Abdülmün'im Bağdadî'nin sohbetlerine devam etti. 1146 (m. 1733)'de Harran yakınlarında vefat etti.
Seyyid Burhaneddin tahsilini tamamladıktan sonra Basra'ya gitti. Burada ders vermeye başladı. Çok kimse kendisinden ilim öğrendi. Aynı zamanda ağabeyi büyük velî Şihab Nureddin'in sohbetlerine de devam etti. Ağabeyi Rufai tarikatında ona icazet ve hilafet verdi. Seyyid Burhaneddin (h. 1114) senesinde Bağdat'a döndü. Fadl Camii'nde ders vermeye başladı. Çok kimse onun ilminden istifade etmek için derslerine koştu.
Seyyid Burhaneddin Efendi, talebeleri ile birlikte yolculuğu sırasında bir Cuma gecesi kırlık arazide bulunuyorlardı. Gece çok karanlıktı. Bu sırada bir arslan kükremesi her tarafı kapladı. Herkes korktu. Seyyid Burhaneddin talebelerini yanına çağırdı ve Allahü tealayı zikretmeye başladılar. Bu esnada orada bulunanları manevî bir hâl kapladı. Hepsi arslan korkusunu unuttu. Bu esnada arslan onların yanına gelip bir yere yattı. Sanki zikreder, tefekkür eder, ibret alır bir hâli vardı. Sonra dönüp gitti. Talebeler huzur ve manevî bir haz ve neşe içinde gecelediler.
Yine bu yolculuğu sırasında, bir köye uğradılar. Bir köylü yanına gelip; “Efendim bir çocuğum var. Üç senedir kötürümdür. Himmet buyursanız da sıhhate kavuşsa.” dedi. Seyyid Burhaneddin Efendi çocuğun elinden tutup; “Allahü tealanın izni ile kalk.” deyince çocuk, Allahü tealanın izni ile sağlam, sıhhatli olarak ayağa kalktı. Bu durumu gören köy halkı çok sevindi ve Seyyid Burhaneddin'e çok hürmet ettiler.
Talebelerinden biri Bağdat'a gidecekti. Birisi yolda arslan tehlikesi var diye onu bu yolculuktan men etmek istedi. O da bu durumu Seyyid Hüseyin Efendi'ye arz etti. Bunun üzerine Burhaneddin Efendi buyurdu ki: “Yolda karşına arslan çıktığında; “Ben Rufaiyye yolunun hizmetçilerindenim.” de ve beni hatırına getir.” Talebe kafile ile beraber yolda iken aniden karşılarına bir arslan çıktı. Kükremesi her tarafı doldurdu. Talebe arslana doğru ilerleyip hocasının tavsiye ettiği şekilde söyledi ve hocasını aklına getirdi. Bunun üzerine arslan geri dönüp gitti ve bir daha onlara görünmedi.
DÜNYA
Seyyid Burhaneddin'in kalblere huzur veren vaazları vardı. Bu vaazlarından biri şöyledir:
“Allahü teala (mealen); “Dünya hayatı ancak meta-ı gururdur.” (Al-i İmran suresi: 185) buyurmaktadır. Bazı arifler de; “Dünyayı üç talakla boşa! Kendine ondan başka birini ara! Çünkü dünya kötü bir zevcedir. O kendine gelene kıymet vermez. Ondan Rabbine dön! O sana eza etmeden önce ondan korun ve onun hevasından uzaklaş. İşte bu surette Cennet'e girersin.” buyurmaktadır. Hepimiz dünyanın birgün yok olacağını, kendine sarılanları yalnız bırakacağını biliyoruz. Böyle olduğu o kadar açıktır ki bunun için delil getirmeye bile hacet yoktur. Fakat nefs, şeytan, tul-i emel, nefsin arzu ve istekleri kalbde kalın perdeler meydana getirmiştir ki bu yüzden gözler uykuda, basiretler kapalıdır. İnsanlar uykudadır. Öldükleri zaman uyanırlar. Fakat fırsat elden gider. Artık kaçırılan fırsatlara pişmanlığın faydası yoktur. Hiç geri dönme arzusu fayda verir mi? Gidenin geri dönmesi mümkün olur mu? Çünkü dün geçti, bir daha geri gelmez. Ahirette kurtuluşa erenler, haramlardan ve dünya sevgisinden yüz çevirip halis bir niyet ile Allahü tealaya dönenlerdir. Allahü tealaya götüren yol yalnız bunlara açıktır. Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifte; “Dünya sevgisi her kötülüğün başıdır.” buyurdu. İki sevgi kalbde bir araya gelmez. Bu kısa hayata aldanmaktan sakının. Ahmed Rufai hazretleri ne güzel ikaz ediyor: “Ey nefesleri sayılı insan! İnsan ömrünün sonu olan gün elbette gelecek!”
Seyyid Burhaneddin Efendi dinden kıl ucu kadar ayrılmazdı. Farzlara ve sünnetlere, şeriata uymayı tatlı dil ve güleryüzle teşvik ederdi. Daima Allahü tealayı zikrederdi. Allah için kızar, Allah için konuşurdu. Talebelerini, Kur'an-ı kerimi çok okumaya, Resulullah Efendimizin sünneti seniyyesine ve Selef-i salihinin yoluna yapışmaya ve Peygamber Efendimize çok salat okumaya teşvik ederdi. Nasırüddin Süveydî Bağdadî şöyle anlatır:
“Seyyid Burhaneddin'e yollarındaki edepten sordum. “Her tarikatte sahih olan edep şeriatin bildirdiği edeptir. Dinin edebi ile edeplenen doğru yola girmiştir. Onun maksadına kavuşması umulur. Dinin edebi ile edeplenmeyen yolunu kaybeder, sapıtır. Gayesine ulaşamaz. Bizim yolumuzun büyükleri, talebe yetiştirmek için, sohbete çok önem vermişlerdir. Çünkü sohbet, talebenin tabiatını mıknatıs gibi gafletten kalb uyanıklığına, cimrilikten cömertliğe, hırsdan zühde, kötü ahlaktan güzel ahlaka, her alçak ve aşağı hâlden temiz hâle çeker.” buyurdu.”
Seyyid Burhaneddin Efendi buyurdu ki:
“Bizim yolumuzda ilk önce lazım olan, ahlâkını düzeltmeye nefsini hesaba çekmeye çalışmalıdır. Bu yolun büyükleri nefsin temizliğini, kalbin temizliğine vasıta yaptılar. Çünkü nefs, kulun amellerinin mihveridir. Ameller nefs üzerinde meydana gelir. Şöyle ki: Kalbin fesadı, bozukluğu nefsin bozukluğundandır. Kalb bozulunca vücutta bozukluk meydana gelir. Kalbin iyiliği nefsin salih iyi olmasına bağlıdır. Dolayısıyla cesed de iyi olur. Onun için ahlâkınızı düzeltiniz, nefs muhasebesini iyi yapınız. Bunu ise Resulullah efendimize çok salat okumak suretiyle yapınız. Onun için bu yola girmiş olan çok salat okumakla meşgul olmalıdır ki kalbi Peygamber Efendimizin sevgisi ile nurlansın, nefsin başka şeylere olan bağlılıkları yok olsun. Daha sonra Allahü tealayı zikretmelidir. Kalb, Peygamber Efendimizin vasıtasıyla Allahü tealanın zikr nurlarının parıltılarına kavuşur. İşte kazançlı amel budur.”
Eserleri: Burhaneddin Efendi çok eser yazdı. Bunlardan bazısı şunlardır:
1- Tahricu Ehadisi'l-İhya Muhtasaren, 2- El-İtkan fî ilmi Tecvidi'l-Kur'an, 3- Es-Sıratü'l-Akvem fî Beyanı Kıssati Mi'raci'n-Nebiyyi sallallahü aleyhi ve sellem, 4- Haletü Ehli'l-Hakikat.