Osmanlılar zamanında Anadolu'da yaşayan evliyanın büyüklerinden. İnsanların; itikat, amel, ibadet ve ahlâk hususunda doğruyu öğrenmeleri ve yapmaları, böylece Allahü tealanın rızasına kavuşmaları için onlara rehberlik edip buna kavuşturan ve kendilerine “Silsile-i aliyye” denilen İslam âlimlerinin otuz ikincisidir. Abdülkadir-i Geylanî hazretlerinin on birinci torunu ve Taha-i Hakkarî hazretlerinin kardeşidir. Molla Ahmed'in oğludur. İlmini ve feyzini Taha-i Hakkarî'den alıp tasavvufta yüksek derecelere kavuştu. Çok kimseye doğru yolu göstermiş, onların din ve dünya saadetine kavuşmalarına sebep olmuştur. 1280 (m. 1864) senesinde Nehri'de vefat etti. Kabri, orada Seyyid Taha-i Hakkarî'nin ayak ucundadır.
Seyyid Salih, küçük yaşta Kur'an-ı Kerim okumayı öğrendi. Çok zekiydi. Kısa zamanda Kur'an-ı Kerim'i ezberledi. Medreseye giderek tefsir, hadis, fıkıh gibi zahirî ilimlerle, zamanın fen ve edebiyat bilgilerini öğrenerek büyük bir âlim oldu. Tasavvufta da yetişerek kalb ilimlerinde marifet sahibi olmak için ağabeyi Seyyid Taha-i Hakkarî'nin sohbetiyle şereflendi. Senelerce ona hizmet etti. Mübarek teveccühlerine kavuştu. Velayet derecelerinde çok yükseldi. Hocası ona icazet vererek, talebe yetiştirmek üzere Berdesur'a gönderdi. Seyyid Salih hazretleri orada talebe yetiştirmeye başladı. Hasta kalblere şifa olan sohbetleri ile aşıklarının kemale gelmesine, Hakk'a yaklaşarak velî birer zat olmalarına vesile oldu.
Seyyid Salih hazretleri, muhabbet ve edep sahibiydi. Verası ve takvası çoktu. Haramlardan şiddetle kaçar, şüpheli korkusuyla mubahların fazlasını terk ederdi. Ekseri günleri oruçlu geçerdi. Gecelerini ibadetle ihya eder, uykusunu öğleye yakın kaylule yaparak alır, hem de sünnet-i şerife uyardı. Çok merhametli olup hiç kimseyi incitmezdi. İnsanların Cehennem'de yanmamaları için elinden gelen gayreti gösterir, Allahü tealanın emirlerini bildirir, yasaklarından kaçınmalarını sağlardı. Gayrimüslimlere dahi iyilik yapardı. Bu sebeple herkes tarafından sevilirdi.
Seyyid Salih hazretlerinin mübarek alınlarından nur fışkırırdı. Onu gören, Allahü tealanın sevgili bir kulu olduğunu hemen anlar, hürmette kusur etmemeye çalışırlardı. Bir gece, hırsızın biri Seyyid Salih hazretlerinin evini soymaya karar verdi. O gece ay çıkmamıştı. Zifiri karanlıktı. Hırsız bahçe duvarından içeri atladı. Fakat o anda bahçenin birdenbire gündüz gibi aydınlandığını gördü. Hayret etti. Görürler korkusuyla hemen dışarı çıktı. Ortalık yine karanlık oldu. “Her hâlde bu defa aydınlık olmaz.” düşüncesiyle tekrar bahçeye girdi. Ortalık bir anda yine aydınlandı. Yine çıktı, tekrar girdi. Nihayet evin penceresine baktığında, Seyyid Salih hazretlerini gördü. Seyyid Salih, hırsıza; “Buyurun, her ne isterseniz vereyim. Bir şey almaya geldiyseniz söyleyin.” buyurdu. Hırsız onun güneş gibi parlayan mübarek yüzünü görüp o cömertçe tatlı sözünü işitince hayran kaldı. Bahçeye girince meydana gelen aydınlığın Seyyid Salih hazretlerinin nuru olduğunu anlayıp yaptığına pişman oldu. Huzuruna varıp tövbe etti. Ondan sonraki günlerde onun derslerine giderek, ilim öğrenmeye başladı. Talebelerinden oldu.
Seyyid Taha hazretlerinin oğlu Ubeydullah, babasının yerine geçen amcası Seyyid Salih hazretlerine talebe olmayıp diğer halifesi Seyyid Fehim hazretlerine tâbi olmak istedi. Fehim-i Arvasî ise ona; “Muhterem babanız, yerine Seyyid Salih hazretlerini tayin ettiler. Bu sebeple siz de biz de onun sohbetine gidip ona tâbi olmamız lazımdır.” buyurdu. Buna rağmen Ubeydullah buna itiraz eyledi. Bunun üzerine Fehim-i Arvasî; “Mübarek hocamızın kabr-i şerifine gidelim ve soralım. Ne buyururlarsa yapacak mısın?” buyurdu. O da; “Yaparım.” dedi. Gittiler. Kabristana girişte ayakkabılarını çıkarıp kabrin yanına vardılar. Daha hiçbir şey söylememişlerdi ki, kabirden Taha-i Hakkarî hazretlerinin; “Fehim! Ubeydullah'ı, kardeşim Salih'e götür.” buyurduğunu işittiler. Ubeydullah, babasının bu emrine uyarak, süratle amcasının huzuruna koştu. Amcası kendisine sarıldı ve sıktı. O anda Ubeydullah'a o kadar muhabbet geçti ki, Ubeydullah'ta meydana gelen bu muhabbet ateşinden, amcası; “Ubeydullah bu sarılma ile kemiklerimi eritti.” buyurdu.
Seyyid Salih, 1280 (m. 1864) senesinde hastalandı. Talebelerini toplayarak her biriyle vedalaştı, helalleşti. Vasiyetini bildirdi. Kabriyle ilgili olarak da; “Kabrimi ağabeyim Seyyid Taha hazretlerinin kabr-i şerifinin ayak ucuna kazınız. Edebi gözetip kabirde de mübarek ayakları başımın üstüne gelecek şekilde olmasını sağlayın. Bizden sonra Seyyid Fehim'e tâbi olun.” buyurdu. Sonra talebelerinin Kur'an-ı Kerim tilavetleri arasında vefat edip sevdiklerine kavuştu. Vasiyetini aynen yaptılar. Kabrini hocasının ayak ucuna kazdılar. Şimdi bu iki kabrin üç taşı vardır. Yani Seyyid Taha hazretlerinin kabrinin ayak ucundaki taş, Seyyid Salih hazretlerinin baş taşıdır. Seyyid Muhammed Salih hazretlerinin nesli, Seyyid Nureddin ve Seyyid Muhammed Emin isminde iki oğlu vasıtasıyla devam etmiştir. Seyyid Muhammed Sâlih hazretlerinin vefatından sonra yerine Seyyid Fehim-i Arvasî hazretleri geçip vazifesini devam ettirdi. İnsanlara İslamiyetin emir ve yasaklarını anlatıp onların kurtuluşlarına vesile oldu. Seyyid Muhammed Salih hazretlerinin halifelerinden Şeyh Azrail, Girit'e oradan da Brezilya'ya hicret edip orada İslamiyetin yayılması için çalıştı. Şeyh Azrail'in kızı, Seyyid Fehim-i Arvasî hazretlerinin zevcesi ve Seyyid Reşid Efendi'nin annesiydi.