Tabiîn'in meşhurlarından. Künyesi Ebü's-Sahbi'dir. Sahabe-i kiramın büyüklerinden ders görmüş; ayrıca onların güzel hasletlerini ve ahlaklarını da almıştır. Gündüz cihat ve geceleri ibadetle meşgul idi. Gece karanlık çöküp herkes yatağına girince, o kalkar, güzelce abdest alıp namaza durur, Rabbine duyduğu sevgiden dolayı kendinden geçerdi. Sabah olunca Kur'an-ı Kerim okurdu. Bu ibadetlerini hiç ihmal etmemiştir.
Ca'fer bin Zeyd şöyle anlatır:
“Afganistan'ın Kabil şehrine yapılan bir akına katıldık. Orduda Sıla bin Eşyem de vardı. Yolda karanlık çökünce askerler mola verdiler; bir şeyler yiyip yatsı namazını eda ettikten sonra biraz istirahat etmek için yüklerini indirdikleri yerlere çekildiler. Sıla bin Eşyem öbürleri gibi yükünü indirdiği yere gitti ve onlar gibi uyumak üzere yattı. Kendi kendime; “Ayaklar şişinceye kadar namaz kılıp ibadet ettiği söylenen adam bu mu?” dedim. Askerler uykuya dalar dalmaz, o kalkıp gece karanlığında gizlice askerlerden uzaklaştı. Sık ve gür ağaçlı, yabani otlarla kaplı, sanki uzun zamandan beri hiç ayak basılmamış bir ormana girdi. Peşinden gittim. Uzak bir yere varınca kıbleyi tayin edip namaza durdu. Adeta yalnızlıkta dostluk, uzaklıkta yakınlık, karanlıkta ışık buluyordu. İşte bu haldeyken, ormanın doğu tarafından üzerimize bir aslan çıkageldi. Onun aslan olduğunu anlar anlamaz korkudan kalbim yerinden oynadı ve korunmak için yüksek bir ağaca tırmandım. Aslan, namazına dalmış olan Sıla bin Eşyem'e yaklaştı ve nihayet birkaç adım uzağında durdu. Fakat ona dönüp bakmadı bile. Sıla selam verince sükunetle aslana baktı. İşitmediğim bir söz söyleyerek dudaklarını kımıldattı. Bir de göreyim, aslan, geldiği yerden dönerek sessizce çekip gitti. Sabah olunca kalkıp sabah namazını kıldı. Sonra benzerini hiç duymadığım sözlerle Allah'a hamdetmeye başladı. Daha sonra da şöyle dedi: “Allahım! Senden beni ateşten korumanı istiyorum. Benim gibi günahkar bir kul senden Cennet istemeye cesaret edebilir mi acaba?” Bu cümleyi tekrar edip durdu. Nihayet ağladı ve beni de ağlattı. Daha sonra kimse anlamadan orduya döndü. Sanki sabaha kadar uyumuş göründü.”
Sıla bin Eşyem insanlara nasihat fırsatını hiç kaçırmazdı. Onları güzel ve hikmetli sözlerle Hakk'a davet ederdi. Bir defasında Basra dışındaki Beriyye'ye gidiyordu. Yolda başıboş gezen bazı gençlerle karşılaştı. Onları dostça selamladı. “Büyük bir iş için sefere çıkmaya karar veren ancak eğlenmek ve oynamak için gündüz yoldan geri dönen, gece de dinlenmek için uyuyan kimseler hakkında ne dersiniz? Acaba onlar yolculuklarını ne zaman tamamlayacaklar ve gayelerine ne zaman ulaşacaklar?” dedi. Gençlerden birisi: “Vallahi, o, bu sözüyle sadece bizi kastediyor. Gündüzleri eğlenen, geceleri uyuyan biziz.” dedi. Daha sonra arkadaşlarından ayrıldı ve o günden itibaren Sıla bin Eşyem'e talebe oldu.
Bir gün o bazı arkadaşlarıyla birlikte bir yere gidiyordu. Karşılarına bıyıkları yeni terlemiş bir delikanlı çıktı. Etekleri uzun olan elbisesini, gururlu ve kendini beğenen insanlar gibi yerde sürüyordu. Sıla bin Eşyem'in arkadaşları delikanlıya doğru yöneldiler ve “Şunu azarlayıp dövelim de görsün.” diyorlardı. Sıla onlara: “Bırakın da onun işini ben halledeyim.” dedi. Daha sonra gence doğru yürüdü ve şefkatli bir baba yumuşaklığı ve samimi bir dost ifadesiyle: “Yeğenim! Senden bir isteğim var.” dedi. Genç durdu ve şöyle dedi: “Nedir o, amca?” Sıla: “İsteğim elbiseyi yerde sürümemendir. Çünkü böylece hem elbiseni temiz tutmuş olursun; hem de Rabbimizin emrine ve Peygamberimizin sünnetine uymuş olursun.” dedi. Delikanlı utana utana: “Evet, seve seve!” dedi ve hemen elbisesini yukarı çekti. Sıla arkadaşlarına: “Şüphesiz bu sizin istediğinizden daha iyidir. Eğer onunla dövüşseydiniz ve ona sövseydiniz, o da sizinle dövüşür ve size söverdi ve elbisesini yerde sürünür bir halde bırakırdı.”
Bir defasında da Basralı gençlerden birisi ona geldi ve; “Ey Ebü's-Sahba! Allah'ın sana öğrettiklerinden bana da öğret.” dedi. Sıla gülümseyerek: “Yeğenim! Bana unutamadığım maziyi (geçmişi) hatırlattın. O zamanlar senin gibi bir gençtim. Resulullah'ın Eshabından hayatta olanlara geldim ve onlara: “Allah'ın size öğrettiklerinden bana da öğretiniz!” dedim. Onlar bana; “Kur'an-ı Kerim'den öğüt al ve onunla Müslümanlara öğüt ver. Gücün yettiği kadar Aziz ve Celil olan Allah'a çok dua et! İsyanın ve cahiliye adetlerinin öldürdüklerinden olma.” dediler. Genç ona şöyle dedi: “Benim için dua et, Allah senden razı olsun!” Oda: “Allahü teala seni baki olanlara rağbet ettirsin. Fani olanlardan da uzak durdursun. Sana, gönülleri rahatlatan ve dinde güven kaynağı oian huzuru versin!” diye dua etti.
Sıla bin Eşyem'in Muaze el-Adeviyye isimli bir amca kızı vardı. O da Sıla gibi Tabiîn'den idi. Müminlerin annesi Hazreti Aişe'yle görüşmüş ve ondan hadis-i şerif dinlemişti. Mütteki, abid ve zahid bir kadındı. Geceleri “Belki bu benim son gecem olabilir.” der ve bu yüzden sabaha kadar uyuyamazdı. Gündüz ekavuşunca da; “Belki bu, benim son günüm olabilir.” der ve bu yüzden akşam oluncaya kadar huzursuz olurdu. Kışın, soğuk, uyuma isteğine mani olsun ve ibadetini kesmesin diye ince elbiseler giyerdi. Geceleri, namaz kılmak ve Kur'an-ı Kerim okumakla vakit geçirirdi. Uykubastırdığında kalkar, evin içinde şöyle diyerek dolaşırdı: “Ey nefis! Önünde uzun bir uyku var. Yarın, kabirdeki uykun uzun sürecektir. Ya pişmanlıkla, ya da sevinçle. Ey Muaze! Kendin için, bugünden, yarın öyle olmanı istediğin şeyi seç!” derdi.
Sıla bin Eşyem, amcasının kızı Muaze'yi kendisine istedi. Muaze'nin gelin geleceği gün, yeğenlerinden biri onun hizmetini gördü. Onu hamama götürdü. Kokular sürdü. Damatla gelin bir araya gelince, Sıla sünnet olan iki rekat namazı kılmaya başladı. Muaze de aynı şeyi yaptı. Namazın tesirine kapılıp sabah oluncaya kadar birlikte namaz kıldılar. Sabah olunca, yeğeni onun yanına geldi ve şöyle dedi: “Amca! Sana amcanın kızı gelin olarak geldi. Ama sen onu bırakıp bütün geceyi namaz kılmakla geçirdin.” Ona şöyle cevap verdi: “Yeğenim! Dün, sen beni, Cehennemi hatırlatan bir eve soktun. Daha sonra, Cenneti hatırlatan başka bir eve soktun. Sabaha kadar devamlı onları düşündüm.” Delikanlı: “Amca! Bu nasıl oluyor?” dedi. Sıla: “Beni hamama götürdün. Onun sıcağı bana, Cehennemin sıcağını hatırlattı. Sonra beni, gelin evine götürdün, onun kokusu, bana Cennetin kokusunu hatırlattı.” dedi.
Sıla bin Eşyem, aynı zamanda kahraman bir mücahit idi. Harp meydanları ondan daha cesurunu, daha güçlüsünü ve kılıcı daha çok işleyen birisini tanımamıştı. Öyle ki kumandanlar, onu kendi ordularına almaktayarış yaparlardı. Ca'fer bin Zeyd anlatmaktadır: Birsavaşa çıktık. Beraberimizde Sıla bin Eşyem ve Hişam bin Amir de vardı. Düşmanla karşılaştığımızda Sıla'yla arkadaşı Müslüman saflarından fırlayıp mızrak ve kılıçlarla düşman birliklerinin içine daldılar. Ordunun önünde çok tesirli oldular. Düşman komutanlarından birisi diğerine şöyle dedi: “Bütün bunları başımıza getiren iki Müslüman askeridir. Ya bizimle tamamı savaşsaydı, hâlimiz nice olurdu? Müslümanların istediklerini kabul edip onlara boyun eğelim.”
(m. 695) senesinde Sıla bin Eşyem Maveraun nehir ülkelerine giden Müslüman ordularıyla birlikte bir savaşa çıktı. Oğullarından biri yanındaydı. İki ordu karşılaşıp savaş kızışınca Sıla oğluna: “Yavrum! İleri yürü ve Allah'ın düşmanlarıyla savaş ki ben seni, verilen emanetler yanında kaybolmayan Allah'a kurban etmiş olayım.” Delikanlı ok un yaydan fırladığı gibi düşmanla savaş için fırladı. Şehit olup yere yıkılıncaya kadar devamlı dövüştü. Babası da onun peşinden gitmekten başka bir şey yapmadı. O da durmadan dövüştü ve şehit olup oğlunun yanına yıkıldı. Ölüm haberleri Basra'ya geldiğinde kadınlar Muaze el-Adeviyye'ye taziyeye geldiler. Muaze onlara: “Eğer beni tebrik etmeye geldiyseniz, hoş geldiniz. Yok, eğer başka bir şey için geldiyseniz dönüp gidiniz, Allah sizden razı olsun.” dedi.
Bir gün birisi Sıla bin Eşyem'e gelerek dedi ki: Sıla bin Eşyem sika bir ravi kabul edilmiştir. Rivayet ettiği bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz buyurdu ki: “Her kim dünya işi hatırına gelmeden namaz kılarsa, istemeden istediği şey ona verilir.”