Hadis, usul, edebiyat, tarih ve Şafiî mezhebi fıkıh âlimi. İsmi Abdülvehhab bin Ali bin Abdülkavi bin Ali bin Temmam bin Yusuf el-Ensarî eş-Şafiî es-Sübkî'dir. Künyesi Ebu Nasr olup lakabı Taceddin'dir. 727 (m. 1327) senesinde Kahire'de doğdu. 771 (m. 1370) senesi Zilhicce ayında taun hastalığından vefat etti. Şam'da Kasiyun eteğindeki Sübkî Türbesi'ne defnedildi.
Taceddin Sübkî, ilim ocağı olan bir ailede gözlerini dünyaya açtı. İlme erken başlamasında ve küçük iken Kur'an-ı Kerim'i ezberlemesinde ailesinin büyük rolü oldu. Küçük yaşta iken birçok âlimleri gördü. Onlar, büyük âlim olan babası Takiyyüddin Sübkî'nin meclisine gelirler ve ondan öğrendiklerini yazarlardı. Taceddin Sübkî, babasından Arapçanın temeli olan bilgiler ile itikadî bilgileri öğrendi. Ayrıca asrın meşhur hocalarından ders aldı. Kısa bir süre sonra İbn-i Şıhne ve Yunus ed-Debbusî gibi âlimlerden icazet (diploma) aldı. Yahya bin Mısrî, Abdülmuhsin es-Sabunî, İbn-i Seyyidü'n-nas, Salih bin Muhtar, Abdülkadir bin Müluk ve birçok âlimden hadis-i şerif dinledi.
Babası Şam Kadılkudatlığı vazifesini alınca onunla beraber 739 (m. 1338)'de Şam'a gitti. Orada İbn-i Ebi'l-Yüsr ve İbn-i Temmam'dan hadis-i şerif dinledi. Ayrıca Müzzî'den ilim öğrendi. Zehebî'nin ilim meclislerinde bulundu. İbn-i Rafiî ve el-Haccar'dan icazet (diploma) aldı. Esirüddin Ebu Hayyan'dan ilim öğrendi. Taceddin Sübkî bu kadar âlimden ders almakla yetinmedi. Ayrıca kendi kendine çok mütalaada bulundu. Hatta İmad el-Hanbelî onun için; “Taceddin Sübkî, kendi kendine çalışmayı âdet edinmişti.” dedi. İbn-i Hacer Askalanî de; “Bilhassa hadis-i şerif üzerinde çalışmalarına ağırlık verdi. Bu hususta birkaç cüz yazdı. Bunun yanında; fıkıh, usul-i fıkh ve nahiv ilmi ile de meşgul oldu. Genç yaşta iken bu ilimlerde mahir ve mütehassıs oldu.” demektedir.
Taceddin Sübkî'nin babası, oğlunun terbiyesine çok önem verdi. İlimlerine itimat ettiği zamanının büyük âlimlerinin elinde yetişmesine çok gayret gösterdi. Taceddin Sübkî, hocası Müzzî'nin hayatını anlatırken şöyle demektedir: “Ben ekseriyetle Zehebî'nin derslerine devam ederdim. Sabah ve ikindi vakitlerinde olmak üzere, günde iki defa onun derslerine giderdim. Müzzî'ye ise haftada iki defadan başka gitmezdim. Çünkü Zehebî, hem güzel latifeler yapar ve hem de beni severdi. Onun bana olan bu yakın muamelesini görenler, benim kadar kimseyi sevmediğinin farkına varırlardı. Ben o zaman gençtim. Bu sebeple onun bu yakın muamelesinin büyük tesiri olmuştu. Müzzî ise fazla latife yapmazdı ve heybetli bir hâli vardı. Babam ise Zehebî'den çok Müzzî'ye devam etmemi isterdi. Zira babamın ona hürmet ve saygısı vardı. Ekseriyetle dersten geldiğim zaman babam bana; “Gel bakalım ne okudun, ne dinledin ve ne istifade ettin?” derdi. Ben de babama okuduklarımı ve öğrendiklerimi anlatırdım. Zehebî'nin yanından geldiğim zaman; “Hocanın yanından mı geldin?” derdi. Şemseddin bin Nakib'in yanından geldiğim zaman da; “Şamiyye'den geldin mi?” derdi. Çünkü o Şamiyye Medresesi'nde ders verirdi. Fakat Müzzî'nin yanından geldiğim zaman; “Şeyhin yanından mı geldin?” der, bu kelimeyi bilhassa söyler ve sesini yükseltirdi. Ben kesin olarak biliyordum ki o böyle yapmak suretiyle onun büyüklüğünün ve üstünlüğünün kalbimde yer etmesini temin etmeyi ve daima ona gidip gelmemi istiyordu. Eşrefiye Hadis Medresesi'nde bir yer boşalmıştı. Bunun üzerine babam beni oraya yerleştirdi. Ben buna hayret ettim. Zira babam, çocuklarını gece kalmak için medreselerde bırakmazdı. Ben ders tekrarını o ana kadar babamdan başkasının yanında yapmamıştım. Babam bizi, müderris oluncaya kadar medresede bırakmıyordu. O bizi bu şekilde terbiye ediyordu. Beni medreseye yatılı olarak vermesinin sebebini sorunca; “Sana Müzzî'nin yanında âlim oldu denilmesi için böyle yapıyorum.” dedi. Müzzî'ye ulaşınca talebelerine ismimin en yüksek tabakaya yazılmasını emretti. Müzzî'nin bu emri babama ulaşınca bundan rahatsız oldu ve; “Hayır, vallahi Abdülvehhab daha gençtir ve bu dereceye müstehak değildir. Onun ismini, işe yeni başlayanlarla beraber yazınız.” dedi. Bunun üzerine orada bulunan Zehebî; “Vallahi o bu derecenin fevkindedir. İyi bir hadis âlimidir.” dedi. Babam onun bu sözüne güldü ve; “Oğlum Abdülvehhab orta hâlli biridir.” dedi.”
İlmî üstünlüğü: Taceddin Sübkî ilme olan sevgisinden dolayı, genç yaşta çeşitli ilimlerde yüksek derecelere ulaştı. Kısa zamanda birçok âlimin dikkatini üzerine çekti. Asrının büyük âlimlerinin derslerinde bulundu. Önce fıkıh ilmi ile meşgul oldu. Zira herkesin ona çok ihtiyacı vardı. Fetvalar vermek ve kadılık, fıkıh ilmini bilmeyi icab ettiriyordu. Onun için bu hususta çok bilgi sahibi oldu. Fıkıh ilmine dair eserler yazdı. Babasının fetvalarını topladı. Fıkıh ilmine verdiği hususi ehemmiyetten dolayı, Tabakatü'ş-Şafiiyye adlı eserini fıkıh meseleleriyle doldurdu. Usul-i fıkh-a çok ehemmiyet veren Taceddin Sübkî, bu ilme dair çeşitli eserler yazdı.
Hadis ilmine de gereken önemi verdi ve asrının büyük hadis âlimlerinden rivayette bulundu. İbn-i Hacer, Tabakat'ında; “Taceddin Sübkî'nin, hadis ilmindeki yüksek derecesi kolayca anlaşılır.” Demektedir. Taceddin Sübkî, hadis ilminde cerh ve tadil üzerinde de durmuştur. Yine Tabakatü'ş-Şafiiyye'sinde kelam ilmine dair verdiği bilgiler onun kelam ilminde de ne kadar mahir ve mütehassıs olduğunu ortaya koymaktadır.
Taceddin Sübkî, tarihi hadiseleri, meşhur şahısların hayatlarını çok iyi bilirdi. Onu bu hususa sevk eden şey; İslam tarihine vâkıf olmak, âlimlerin hayatlarını tetkik etmek suretiyle onların hayatlarından ibret almak ve tecrübelerinden istifade etmek idi. Tarih ilminde o kadar yükseldi ki tarih ilmine dair kaideler ve hadiseleri vermekte takip edilecek usulleri ortaya koydu. Taceddin Sübkî, fıkıh, hadis ve tarih ilimlerinde mütehassıs olmakla birlikte, Arabî ilimlerde de çok ileri seviyelere ulaştı. Tabakat kitabında; nahiv, sarf, belagat ve aruz ilimlerine geniş yer verdi. Garip lügatlere ehemmiyet verdi. Hatta Mecdüddin ibni Esir, bu sahada çok araştırma yapmış olmasına rağmen, Taceddin Sübkî Tabakat'ında onun zikretmediklerini zikretti.
Taceddin Sübkî, küçüklüğünden beri edebî ilimlere de ağırlık vermişti. Şiir sanatında pek mahirdi. Bu hususta ince görüşleri vardı. Cümle içerisinde kelimeleri seçmekte veya bir şairi diğer bir şaire tercih etmekte çok derin düşünürdü. Bu hususlar Tabakat kitabında geniş olarak görülür. Daha çocuk yaşta iken, Selahaddin Halil bin Aybek es-Safedî ile beraber bulundu. Bu sırada şiire dair meleke kazandı. Bunu kendisi şöyle anlatır: “Ben, daha büluğ çağına erişmeden, Selahaddin Halil ile olan beraberliğimiz başladı. O bana ben ona şiir yazardım. Bu vesile ile bende edebiyatla ilgilenme arzusu başladı.” Hocası Zehebî, onun ilimdeki yüksekliğini Mu'cem'inde şöyle anlatmıştır: “Taceddin Sübkî, benden öğrendiklerini birkaç cüz hâlinde yazdı. İlimde daha yükselmesini, ders ve fetva vermesini umarım.” Hafız Şihabeddin bin Hica onun hakkında; “Taceddin Sübkî, fıkıh, usul, hadis ve edebiyat gibi muhtelif ilimleri okudu. Bunlarda mütehassıs oldu. Arabî ilimlerde de mütehassıstı. Nazım ve nesirde fevkaladeydi. Çok zeki olup belagat ve fesahat sahibiydi.” demektedir.
Taceddin Sübkî ilim tahsilini tamamlayıp çeşitli ilimlerde mütehassıs olduktan sonra çeşitli makamlarda vazife aldı. Aziziyye, Adiliyye-i kübra, Gazaliyye, Azraviyye, Şamiyyeteyn, Nasıriyye, Eminiyye, Darülhadis-i Eşrefiye, Dimagiyye ve Mesruriyye medreselerinde müderrislik yaptı. Mısır'da Şafiiyye ve Şeyhuniyye medreselerinde ve İbn-i Tulun Camii'nde ders verdi. Şam'da Emeviyye Camii hatipliğini yaptı. Babasının yerine kadı olarak tayin edildi. Ayrıca Şam'da, Şam naibi Alaeddin Emir bin Ali Mardinî'nin yazı işlerinde vazifelendirildi. Taceddin Sübkî kadılık vazifesini yerine getirirken birçok sıkıntılarla karşılaştı. Bu durumu İbni Kesir şöyle anlatır: “Kendisinden önce hiçbir kadıya nasip olmayan makamlarda bulunduğu gibi, onun kadar da hiçbir kadı sıkıntı çekmedi. Sıkıntılı ve meşakkatli günlerinde, hasımlarına gereken cevabı verip susturmuştur. Fakat daha sonra onları affetmiştir.” Taceddin Sübkî'nin şöhreti, bütün İslam memleketlerine ulaşmıştır. Fetva hususunda zamanının en büyük mercii idi. Muhtelif İslam memleketlerinden kendisine fetvalar sorulurdu. O da bu fetvalara gerekli cevapları bildirirdi. Talâk ve Resul-i Ekrem'in kabr-i şeriflerini ziyaret meselesinde İbn-i Teymiyye'ye cevaplar verdi.
Eserleri: Taceddin Sübkî, çeşitli ilimlere dair birçok eser yazdı. Bunlardan bazıları şunlardır: 1- Ehadisü refi'l-yedeyn, 2- El-Eşbah ve'n-nezair fi'l-fürui, 3- Evdahü'l-mesalik, 4- Tebyinü'l-ahkâm fî tahlili'l-haid, 5- Tercihu tashihi'l-hılaf, 6- Teşrih ale't-tevşih fî usuli'l-fıkh, 7- Tevşihu't-tashih, 8- Cüz'ün fi't-Taun, 9- Celbü Haleb, 10- Cem'ü'l-Cevami' fî usuli'l-fıkh: Taceddin Sübkî, bu eserini takriben yüz eserden toplamıştır. Muhtasaru İbn-i Hacib ile Minhac'a yaptığı şerhlerin özü ve hulasası ile yaptığı bazı açıklamaları ihtiva etmektedir. Birkaç mukaddime ile yedi bölümden meydana gelmiştir. 1310'da Mısır'da basılmıştır. 11- Refü'l-Hacib an şerhi muhtasaru İbn-i Hacib fi'l-usul, 12- Refü'l-havbe fî vadi't-tevbe, 13- Es-Seyfü'l-meşhur fî şerhi akideti Ebu Mansur el-Matüridî, 14- Kitabü'l-İbhac fi Şerhi'l-Minhac ila ilmi'l-usul li'l-Beydavî, 15- El-Fetava, 16- Kavaidüddin ve umdetü'l-muvahhidin, 17- Musannef fî ilmi'l-Elgaz, 18- Muidü'n-niam ve mübinü'n-nikam: 1908'de Leiden'de basılmıştır. 19- Menakıbi'ş-Şeyh Ebu Bekr bin Kavvam, 20- Men'ü'l-Mevani. Bu kitaba Hem'u'l-hevami de denilmektedir. 21- Kaide fi'l-cerh ve't-ta'dil, 22- Mu'cemu Şuyuhi't-Tac es-Sübkî. 23- Tabakatü'ş-Şafiiyye es-sugra ve'l-vüsta ve'l-kübra: Taceddin Sübkî'nin en meşhur ve en kıymetli eserleridir. Tabakatü'ş-Şafiiyyetü'l-kübra'sı ile insanlara çok güzel bir Arapça İslam ansiklopedisi sunmuştu.
Taceddin Sübkî, bu eserin hazırlığına küçüklüğünde başlamıştı. Âlimlere dair haberleri çok sever, onları toplardı. Âlimlerle alakalı bir hadiseye rastladığı zaman, o hadise üzerinde derin olarak düşünür, hadiseyi iyice inceler, ondan pek çok tecrübeler ve bilgiler edinirdi. Bütün bilgi ve tecrübelerini bu eserinde yazdı. Bu kitabında, bazen derin ve ince ilmî meselelere, bazen edebî mevzulara ve şiirlere, bazen hadis-i şeriflere ve hadis ilmine, bazen fıkıh ve kelam ilmine, bazen tasavvufa, bazen tarihi hadiselere ve daha başka çeşitli mevzulara temas etti. 1964'te Mısır'da basılmıştır. Tabakatü'ş-Şafiiyye kitabı bir mukaddime ile İslam âlimlerinin yedi tabakasını ihtiva eder. Her tabakada bir asrın (yüz senenin) meşhur âlimlerinin hâl tercümeleri anlatılmaktadır.
Taceddin Sübkî, mukaddimede muhtelif mevzulardan bahsetmektedir. Hadis ilmi, hadis ricali ve nahiv ile ilgili meseleleri ele alıp inceledi. Kelam ilmine temas edip şiire girdi. Şiir rivayeti, yazılması, söylenmesine ve dinlenmesine dair âlimlerin görüşlerini bildirdi. Resulullah Efendimizin huzurunda okunan ve Eshab-ı Kiram'dan bildirilen, İslam âlimleri ve büyük zatlardan şiir yazmaya, söylemeye ve dinlemeye dair bizzat İmam-ı Şafiî'den rivayet edilen şeyleri nakletti. Taceddin Sübkî, Tabakatü'ş-Şafiiyye'nin mukaddimesine; Besmele, Allahü tealaya hamd ve Resulullah Efendimize salat ile başlar. Sonra amellere ne ile başlanacağına dair hadis-i şerifleri bildirip bu mevzuyu iyice beyan ettikten sonra; “Bismillahirrahmanirrahim, âlimlerin tabakalarını, sultanların taçlarına üstün kılan Allahü tealaya hamd olsun.” der. Allahü tealadan başka ilah olmadığı ve Peygamber Efendimizin Allahü tealanın kulu ve Resulü olduğuna dair hadis-i şerifleri de zikrettikten sonra; “Ben şehadet ederim ki Allahü tealadan başka ilah yoktur. O'nun ortağı yoktur. Bunun böyle olduğuna şeksiz ve şüphesiz şehadet ederim. Yine şehadet ederim ki Peygamber Efendimiz Muhammed Aleyhisselam, Allahü tealanın kulu ve Resulüdür. O takvada rehber, insanlara yol gösteren bir nurdur.” diye yazmaktadır.
Resulullah Efendimize salat ve selam ile ilgili hadis-i şerifleri bildirdikten sonra salat ve selam ile ilgili geniş bilgi vermektedir. Daha sonra; “Allahü tealanın rahmeti, Resulullah Efendimize, O'nun âline ve O'nun Eshabına ve diğer Nebîler ve Resullere (aleyhimüsselam) olsun. Onlar kalbleri tedavi etmektedirler.” demektedir. Sonra Kureyş'in ve Kureyş âlimlerinin faziletlerine dair hadis-i şerifleri bildirmektedir. Taceddin Sübkî bütün bunlardan sonra; “Emma ba'du (gelelim mevzumuza).” ifadesi ile esas mevzuya, bu kitabını yazma sebebine ve bu kitabında takip ettiği metodunu anlatmaya geçmeden; “Emma ba'du.” ifadesine dair hadis-i şerif ve haberleri bildirir.
Taceddin Sübkî bu kitabını; hadis, fıkıh, tarih, edebiyat ve çeşitli fayda ve incelikleri, nükteleri ihtiva eden bir kitabı olarak görmekte, burada; “Âlimlerin hayatını, hakkını vererek, hadis ve edebiyat âlimlerinin metodu üzere anlatacağız, akılları hayrette bırakan nükteleri bildireceğiz.” demektedir. Taceddin Sübkî, bu kitaptan en mühim maksadının ne olduğunu şöyle anlatır: “Bizim en büyük maksadımız, her âlimin hayatını anlatmayı bitirdikten sonra veya âlimlerin hayatını anlatırken, hayatını anlattığımız zat, yalnız Mısır değil bütün dünyada meşhur bir âlim ise onun duyulmamış ve kıymetli bir eseri varsa ondan faydalı veya garip, dikkat çekici mevzularını yazıyoruz. Eğer eseri az ve ondan yazılacak çok fazla bir şey olmazsa veya hiç olmazsa ondan faydalı bir şey yazmak için gayret gösteriyoruz. Bazen bir âlim fıkıhla çok meşgul oluyor, fakat ondan nakledilecek garip ve mühim olarak yazılacak bir şey bulunmayabilir. O zaman ondan, fıkıh ilminin haricinde, hadis veya başka bir ilme dair faydalı bir mesele naklediyoruz. Bazen de bir âlim, fıkıh haricinde başka bir ilimle fazla meşgul olmamış oluyor. Fakat biz, durumun icap ettirmesine göre ondan fıkıh ilmi ile ilgili veya o zata münasip düşecek başka bir şey naklediyoruz. Eğer bu söylediğimiz şekilde yazacak bir şey bulamazsak, onun hayatını, hiç olmazsa bir hikaye, şiir veya duyulmamış bir faydayı yazmaya çalışıyoruz.” Fakat Taceddin Sübkî, bazı âlimlerin hayatlarını anlatırken, bu dediklerinden hiçbirini bulamamış, o zatın ismi unutulmasın diye, hayatı hakkında biraz bilgi vermiştir. Taceddin Sübkî, her tabakayı Mu'cem harflerine göre tertip etti. Önce Ahmed ve Muhammed isimli âlimlerden başlamıştır. Tabakatü'l-Vusta ve Tabakatü's-Sugra'sında da aynı şekilde yapmıştır.
Bu üç Tabakat kitabının hangisinin önce yazıldığı meselesi hakkında, Muhammed Sadık Hüseyin, "El-Beytü's-Sübkî" isimli eserinde şöyle yazmaktadır: “Taceddin Sübkî, Tabakat kitaplarını kısım kısım olarak yazdı. Tabakat'ını önce muhtasar, sonra geniş olarak yazdı.” Gerçek olan şudur ki Taceddin Sübkî, Tabakatü'l-Vusta'nın yazma bir parçasında şöyle demektedir: “Bu eseri, Şam'da 754 (m. 1353) senesi Zilkade ayının yirmiüçüncü gecesinde bitirdim.” Halbuki Taceddin Sübkî, Tabakatü'l-kübra'nın Tabakatü'ş-Şafiiyye telifini 766 (m. 1364) senesinde bitirmiştir. Tabakatü's-Sugra'yı ise ne zaman bitirdiği bilinmemekle beraber, Tabakatü'l-Vusta'dan önce yazmıştır.
Taceddin Sübkî'nin yazmış olduğu Tabakatü'ş-Şafiiyye'den bazı bölümler:
Kerametler: Ebu Abbas Rakkî şöyle anlattı: “Mekke-i Mükerreme yolunda, Ebu Türab Nahşebî ile beraber gidiyorduk. Talebelerinden birisi ondan su istedi. Ebu Türab ayağını yere vurdu. Oradan bir pınar kaynadı. Birisi; “Ben bardakla içmek istiyorum.” dedi. Ebu Türab elini toprağa vurdu. Ona beyaz camdan bir bardak verdi. Bu bardak, gördüğüm bardakların en güzeli idi. O bardakla hepimiz su içtik. Mekke-i Mükerreme'ye kadar o bardak yanımızda idi. Birgün Ebu Türab bana; “Allahü tealanın kullarına ikramda bulunduğu bu işler (kerametler) hakkında talebelerin ne diyor?” diye sordu. Ben de hepsinin bunlara inandığını ve kabul ettiklerini söyledim. Bunun üzerine Ebu Türab; “Ben sana ahval bakımından sordum. Sen ise onların o mevzuda hiçbir sözünü söylemedin. Senin talebelerin, bu hâllerin Allahü tealanın onlara Mekr-i İlahîsi olduğunu söylüyorlar. Halbuki durum, onların dediği gibi değildir. Şayet bu hâllere meyil duyulur, onlar arzu edilirse Mekr-i İlahî olur. Fakat böyle bir istek olmadan böyle hâller zuhur ederse bu, Rabbanîlerin mertebesidir.” buyurdu.”
Ebu Türab'ın bu sözünde önemli iki husus vardır:
1- Kerametler ve keşifler, yalnız ona rağbet duyan, o hâllerin kendisinde zuhur etmesini arzu eden kimseler içindir. O kimsenin bütün maksadı ve arzusu bu kerametler olur. Bir kısım kimseler, kerametlere itibarda o kadar ileri gittiler ki bu sebeple manevî ihsanlardan mahrum kaldılar. Bazıları ise bunlara meyletmediler. Doğru olan, Ebu Türab'ın kerametlere meyletmenin, onları arzu etmenin noksanlık olduğunu anlatmak istediği sözdür. Hiçbir arifin inkâr etmediği husus, arif olanın keramete arzu ve meyil duymadığıdır. Onun matlubu ve maksudu, kerametlerden başkasıdır. Keramet, ariflerin yolunda meydana gelir. Arzusu, hedefi ve matlubu bu olan kimse, aldanmıştır ve helake gider. Böyle kimse, arzu ettiği kerametlere de ulaşamaz. Kerametlere sadece, matlubu ve maksudu keramet olmayan kimseler kavuşur.
Sual: Öyleyse keramet gösteren zatlar, niçin bu kerametlerini izhar ediyorlar. Halbuki böyle zatların kerametlere gönül bağlamadığı söylendi.
Cevap: Böyle zatlardan kerametin görünmesi birkaç şekildedir. Keramet, keramet gösteren zatın isteği üzere zuhur etmiştir. Bu çok olmaktadır. Hatta İmamü'l-Haremeyn, "Şamil" adlı eserinde, kerametlerin sadece bu şekilde olduğunu söylemiştir. Fakat bu zayıf kavildir. Ancak bu çeşit keramet, keramet gösteren zatın başkasını; terbiye, müjde ve korkutma gibi dinî bir fayda için olur. Din buna izin verilmiştir. Fayda bulunmadığı zaman keramet izhar etmek caiz değildir.
2- Kerametler haktır. Evliyanın kerametine inanmayan, bidat sahibi, sapık olur. Ben kerametleri inkâr edenlere çok hayret ediyorum. Onlar hakkında, Allahü tealanın gazabından korkuyorum. Mucize ve keramet, ikisi de harikulade hâllerdir. Ancak mucizede, Peygamber olan zatın, Peygamberliğini iddia etmesi vardır. Aklın caiz ve mümkün kıldığı şeyler, normal âdetteki bilgilerle kıyas edilerek reddedilemez. Eşyanın, keramet ile değişikliğe uğraması, aklın caiz kıldığı bir şey olup bu asla reddedilemez.
Sual: Keramet caiz olsaydı, mucize ile karışırdı. O zaman mucizenin, nübüvvete delalet etmesi kalmazdı.
Cevap: Bu böyle olamaz. Çünkü mucize, peygamber olan zatın peygamberliğini iddia etmesi ile olur. Keramette böyle bir iddia yoktur. Keramet, keramet gösteren velinin mensup olduğu Peygambere itaat etme, O'nu tasdik etme ve O'nun yolundan gitmek ile beraber bulunur. Eğer bir kimse Eshab-ı Kiram'ın kerametlerini araştırmış olsa pek fazla rastlayamaz. Bununla beraber, bu hususu izah edeceğiz. Önce şunu bilmeli ki bir Sahabe veya veliden kıyamete kadar zuhur eden her keramet, Resulullah'ın mucizesidir. Çünkü keramet sahibi bu keramete, Resulullah'a uymak suretiyle kavuşmuştur.
Eshab-ı Kiram'da görülen kerametler: Hazreti Ebu Bekr, hanımının hamile olduğunu ve kız çocuğu olacağını söylemiştir.
Hazreti Ömer'in kerametleri: Hazreti Ömer, Sariye'yi İslam ordusunun başına kumandan tayin ederek İran'a gönderdi. Muharebe sırasında Nihavend kapısında muhasara yapılırken, İslam ordusu çok güç duruma düştü. Düşman gayet çoktu. İslam ordusu neredeyse hezimete uğrayacaktı. Bu sırada Hazreti Ömer Medine-i Münevvere'de bulunuyordu. İslam ordusunun güç durumda olduğu bir sırada, Hazreti Ömer minberde hutbe okumakta idi. Bir ara yüksek sesle; “Ey Sariye dağa! Ey Sariye! Dağa dağa!” diye bağırdı. Allahü teala, Sariye'ye ve İslam ordusunun hepsine Hazreti Ömer'in sesini duyurdu. Onlar o sırada Nihavend kapısında bulunuyorlardı. İslam ordusu Hazreti Ömer'in sesini tanıyıp; “Bu, Emirü'l-Müminînin sesi.” dediler. Arkalarını dağa verdiler ve zaferi Müslümanlar kazandı. Hazreti Ali, Hazreti Ömer'in hutbesini dinleyenler arasında bulunuyordu. Hazreti Ömer'in, Sariye'ye bu emri vermesi üzerine ona; “Emirü'l-Müminîn ne söylüyor?” diye soruldu. Bunun üzerine Hazreti Ali; “Emirü'l-Müminîni kendi hâline bırakınız. Hangi işe girmişse mutlaka o işten Allahü tealanın izni ile selametle çıkmıştır.” buyurdu. Daha sonra Hazreti Ömer'in niçin öyle yaptığı anlaşılmıştır.
Derim ki; “Ömer'in maksadı, böyle bir kerameti göstermek değildi. Ancak onda böyle bir keramet zuhur etti. Nihavend'deki İslam ordusunun durumu kendisine gösterildi. Hazreti Ömer, onlar arasında gerçekten bulundu. Medine-i Münevvere'de bulunduğu yerden ayrıldı. Onların yanında bulunan bir kimse gibi, onlara hitap etti.”
İmamü'l-Haremeyn, "Şamil" kitabında şöyle anlatır: “Hazreti Ömer zamanında yer sarsılmış, zelzele olmuştu. Bunun üzerine Hazreti Ömer, Allahü tealaya hamd ve sena etti. Bu sırada yer çok şiddetli sallanıyordu. Hazreti Ömer asâsı ile yere şiddetle vurdu ve; “Sakin ol! Ben sana karşı adil olmadım mı?” dedi. O anda yer sakin oldu.” Hazreti Ömer, zahiren ve batınen hakikat üzereydi. Yerde ve yeryüzü sakinleri arasında Allahü tealanın halifesiydi. O, insanları, yaptıkları kötü işleri sebebiyle terbiye ettiği gibi, yeri de ondan sadır olan iyi olmayan işleri sebebiyle cezalandırıyor ve terbiye ediyordu.
Nil kıssası: Nil Nehri, cahiliye devrinde, her sene içine bakire bir kız atılmadıkça akmazdı. Ancak İslamiyet kabul edildikten sonra Nil Nehri yine akmadı. Bunun üzerine Mısırlılar, Mısır valisi Amr bin As'a müracaat ettiler. Ona Nil Nehri'nin bir âdeti olduğunu, ana babasının gözü önünde, üzerinde en güzel elbise ve ziynetleri olduğu hâlde bir kız içine atılmadıkça onun akmayacağını söylediler. Amr bin As onlara, böyle bir şeyin olmayacağını, İslamiyetin cahiliye zamanındaki böyle yanlış âdetleri yıktığını, onları ortadan kaldırdığını söyledi. Ancak o günden itibaren üç ay geçtiği hâlde Nil Nehri yine akmıyordu. Mısır halkı, artık bu iş üzerinde iyice durmaya başladılar. Onlar artık bu durumdan kurtulmak istiyorlardı. Tekrar Amr bin As'a durumu bildirdiler. Bunun üzerine Amr bin As durumu Hazreti Ömer'e bildirdi. Hazreti Ömer, Amr bin As'a yazdığı cevap mektubunda; “İslam'ın kendisinden önceki yanlış ve batıl şeyleri ortadan kaldırdığı sözünde isabet etmişsiniz. Sana bir kâğıt parçası gönderdim. Onu Nil Nehri'ne at.” dedi. Fakat Amr bin As, o kâğıt parçasını Nil Nehri'ne atmadan önce açıp okudu. Onda; “Emirü'l-Müminîn Ömer bin Hattab'dan Mısır Nil'ine: Eğer daha önce akmıyor idiysen, şimdi ak. Seni akıtan Vahid ve Kahhar olan Allahü tealadır. Vahid ve Kahhar olan Allahü tealadan seni akıtmasını diliyoruz.” yazılıydı. Amr bin As, bu kâğıt parçasını Nil Nehri'ne attı. Herkes, Nil'in bir an önce akmasını istiyordu. Sabah olunca Allahü tealanın izni ile Nil Nehri onaltı zra (7,68 metre) yükselmişti.
Osman Zinnûreyn'in kerameti: Hazreti Osman'ın huzuruna, yolda karşılaştığı kadını düşünen birisi girmişti. Hazreti Osman ona; “Sizden birisi, alnında zina izi olduğu hâlde yanıma girdi.” dedi. Bunun üzerine o şahıs; “Yoksa Resulullah Efendimizden sonra da mı vahiy var?” diye sorunca, Hazreti Osman; “Bu firasettir.” buyurdu. Hazreti Osman bu sözü, o şahsı terbiye etmek, böyle kötü işlerden men etmek için söyledi. Kişinin kalbi, manevî kirlerden temiz olup berraklaşınca Allahü tealanın nuru ile bakar. Böyle bir kimse, bozuk ve bulanık vasıflara gözü takılınca onları tanır. Bu hususta kişilerin dereceleri değişiktir. Bir kısmı, bir şeyde kötü ve hoş olmayan şeyin farkına varır, fakat niçin olduğunu bilmez. Bir kısmının makamı daha yüksektir. O kötü hâlin neden meydana geldiğini de bilir. Nitekim Hazreti Osman'ın, yanına giren şahsın hâlini haber vermesi böyledir. Zira o şahsın yolda rastladığı kadını düşünmesi, onda berraklığını, saflığını gideren bir şey meydana getirdi. Hazreti Osman bunu görünce sebebini anladı. Burada bir incelik vardır. Her günahın kendine mahsus bir bulanıklığı ve kirliliği vardır. Kalbde, miktarına göre siyah bir nokta meydana getirir. Allahü teala, Mutaffifin suresi 14. ayet-i kerimesinde mealen; “Hayır (onların zannettikleri gibi değil). Doğrusu, onların kazandıkları günahlar, kalblerini kaplamıştır.” buyuruyor. Bu durum, kalbde iyice yer etmeye, yerleşmeye kadar varır. Bundan Allahü tealaya sığınırız.
Hazreti Ali'nin kerameti: Şöyle anlatılır: Hazreti Ali ve iki mübarek oğlu Hazreti Hasan ile Hüseyin, bir gece karanlığında birisinin şu şiiri okuduğunu duydular: “Ey karanlıklarda çaresizin duasına icabet eden! Ey hastalıkları, bela ve musibetleri gideren! Lütuf ve kereminle işlediğimiz hata ve günahlarımızı af ve mağfiret eyle. Ey kulların sığınağı, ümidi olan Allah'ım! Günahkâr için eğer senin affın olmasa asilere kim lütuf ve ihsanda bulunur.” Bunu dinledikten sonra Hazreti Ali, oğullarından birisini gönderip bunu söyleyen şahsı bulup getirmesini söyledi. Bir müddet sonra o şahıs Hazreti Ali'nin huzuruna getirildi. Hazreti Ali ona; “Senin söylediklerini işittim. Hâlini anlat bakalım!” dedi. O şahıs şöyle anlattı: “Ben zevkü safaya ve günahlara dalmış birisiydim.”
Babam bana nasihat edip; “Oğlum, Allahü teala zalimleri azap ile yakalar, onları cezalandırır.” derdi. Babam bana böyle nasihat ettikçe, ben de onu döverdim. Bunun üzerine, bu kötü hâlimden dolayı babam bana beddua etmeye ve bunun için Mekke-i Mükerreme'ye gideceğine, duasını kabul etmesi için Allahü tealadan yardım isteyeceğine yemin etmişti. Nihayet babam yeminini yerine getirdi. Bedduasını tamamlar tamamlamaz, benim sağ tarafım kurudu. Bunun üzerine yaptıklarıma çok pişman oldum. Babamın gönlünü alıp onu razı etmeye karar verdim. Hatta bana beddua ettiği yerde dua edeceğine dair ondan söz aldım. Babamı bir deveye bindirdim. Yola çıktık. Ancak yolda deve ürküp babamı iki kaya arasında üzerinden attı ve babam öldü. Bunu dinleyen Hazreti Ali, o şahsa; “Eğer baban senden razı olmuş ise Allahü teala da senden razı olmuştur.” buyurup kalktı ve birkaç rekat namaz kıldı. Sonra Allahü tealaya dua etti. Daha sonra o şahsa; “Ey mübarek kişi! Kalk.” dedi. O şahıs kalktı ve yürümeye başladı, önceki sıhhatine kavuştu. Sonra Hazreti Ali ona; “Eğer babanın senden razı olduğunu söylemeseydin, sana dua etmezdim.” dedi.
Dua edenin, kalbinin nurlanması için duadan önce salih bir amel yapması, duaya salih bir amel ile başlaması gerekir. Bu sebeple farz namazların peşinden yapılan dualar, kabule daha yakındır. Çünkü namaz, en faziletli amellerdendir. Birçok hadis-i şerifte, ihtiyaç zamanlarında, duadan önce namaz kılınması bildirilmiştir. Namazın en azı iki rekattir. Şayet böyle namaz kılınır, kalbe bir nur hasıl olur, kabul alametleri belirirse hemen peşinden dua yapmak çok iyidir. Eğer böyle kabul alameti olan bu nur kalbde hasıl olmazsa hasıl oluncaya kadar namaza devam etmelidir. Bu nur hasıl olunca duaya başlamalıdır. Çünkü bu hâl, duanın kabulüne daha yakındır.
Sa'd bin Ebu Vakkas'ın duası: Sa'd bin Ebu Vakkas Kadisiye muharebesinde vücudunda çıkan bir yaradan muzdaripti. Bu sebeple atına da binemiyordu. Ordunun yakınında bir yerdeki çadırında oturuyordu. Şairlerden birisi, onun hakkında hoş olmayan bir şiir söylemişti. Bu, Sa'd bin Ebu Vakkas'a ulaştı. O da; “Allah'ım! Sen onun dilinden ve elinden bizi muhafaza eyle.” diye dua etti. Bu duadan sonra o şairin dili tutulup eli kurudu. Sa'd bin Ebu Vakkas, duası kabul olan mübarek bir zattı. Çünkü Resulullah ona duasının kabul olması için; “İlahî, bu senin okundur. Atışını doğrult. Allah'ım, sana dua ettiğinde, Sa'd'ın duasını kabul eyle.” diye dua etmişti. O ne için dua etmiş ise mutlaka kabul edilmiştir. Eshab-ı Kiram da onun bu durumunu bilirlerdi.
Kûfelilerin şikayeti üzerine, Hazreti Ömer onu Kûfe valiliğinden azletmiştir. Hazreti Ömer; “Bir valiyi belde ahâlisi şikayet ederse mutlaka onu o vazifeden alırım.” buyurmuştur. Eshab-ı Kiram'ın valilikte, makam ve mevkide gözü yoktu. Onların valiliği ve idareciliği, Müminlerin emirinin emrine uymak, Allahü tealaya itaat etmek, hakkı yerine getirmek hususunda Allahü tealanın vereceği sevaba kavuşmak içindi. Ancak onlardan birisi azledildiği zaman, bu azil, onlar için valilikten ve makamdan daha sevgili ve kıymetli idi. Vazifelerinden alındıklarından dolayı asla kalbleri kırılmaz ve üzülmezlerdi. Bu sebeple azledilen Sahabeden her birinin, Hazreti Ömer yanında adaleti, verası ve hakkında söylenilen sözlerden berî olduğu sabit olmakla beraber, sadece yapılan bir şikayetle onları hemen azletmeyi tercih ederdi. Çünkü Hazreti Ömer, Sahabiyi azletmekle, hem o Sahabiyi, hem de o beldenin halkını memnun etmiş oluyordu. Bütün bunlarla beraber Hazreti Ömer, idarecilerle, idare edilenlerin ahvalini teftiş etmekten uzak durmazdı. Şikayetin doğru olup olmadığını, kesin olarak öğreninceye kadar bu araştırmasını sürdürürdü.
Hazreti Ömer, Sa'd bin Ebu Vakkas'ı vazifeden alıp yerine Ammar bin Ya'ser'i vali tayin edince Sa'd bin Ebu Vakkas'ın ahvalini Kûfe ehlinden sorup araştıracak birisini, Sa'd bin Ebu Vakkas ile beraber gönderdi. Hazreti Ömer'in vazifelendirdiği bu zat, uğradığı her mescitte, Sa'd'ın durumunu sordu. Herkes Sa'd hakkında, iyiliklerinden bahsettiler. Yalnız Benî Abs mescidine vardıklarında, künyesi Ebu Sa'de olan birisi kalkıp Sa'd'ın hakkında uygun olmayan şeyler söyledi. Bunun üzerine Sa'd bin Ebu Vakkas şöyle dua etti: “Ya Rabbî! Eğer senin bu kulun yalancı ise o burada sırf şöhret için kalktı ise onun ömrünü, fakirliğini uzat ve fitnelere hedef eyle.” Hadis-i şerif ravilerinden Abdülmelik bin Umeyr şöyle dedi: "Ben o şahsın, yaşlılıktan iki kaşlarının gözlerinin üzerine düştüğünü gördüm. O, yolda rastladığı kadınlara bakmak suretiyle, kalbi onlara meyletti. Bana; “Bu hâllerim, Sa'd'ın bedduasındandır.” dedi."
Sa'd bin Ebu Vakkas birgün Hazreti Ali'ye, Talha ve Zübeyr'e dil uzatan birisine rastladı. Onu böyle söylemekten men etti. O zaman, bu şahıs daha fazla dil uzatmaya başladı. Bunun üzerine Sa'd ona; “Yazık sana, senden çok daha hayırlı ve üstün olan kimselerden ne istiyorsun. Ya böyle söylemekten vazgeçersin veya sana beddua ederim.” dedi. O şahıs Sa'd bin Ebu Vakkas'a; “Vay, sen benim gibi bir kimseyi mi korkutuyorsun?” dedi. Hazreti Sa'd evine girerek abdest aldı. Sonra mescide gitti ve şöyle dua etti: “Ya Rabbî! Bu mübarek zatlara dil uzatan bu kişi hakkında, bugün bana bir hüccetini göster.” Bu sırada evlerin arasından bir deve çıkıverdi. Onun süratle geldiğini gören herkes dağıldı. Bu deve, dil uzatan o şahsı ayakları altına aldı ve ezerek öldürdü.
İbn-i Ömer'in kerameti: İbn-i Ömer, insanların yoldan geçmesine mâni olan aslana; “Buradan uzaklaş!” deyince kuyruğunu sallayarak gitti.
Alaeddin Hadramî'nin kerameti: Resulullah Efendimiz, Alaeddin Hadramî'yi bir ordu ile gazaya göndermişti. Gideceği yer ile ordu arasında deniz vardı. Bunun üzerine Allahü tealaya dua etti. Ordu, su üzerinde yürüyerek o denizi geçtiler.
Halid bin Velid zehir içtiği hâlde zehir ona zarar vermedi. İmran bin Husayn meleklerin tesbihini işitirdi. Fakat bunu söyleyince bu durum ondan kayboldu. Sonra Allahü teala, ona bu hâlini tekrar ihsan eyledi.
HAZRETİ ABBAS İLE TEVESSÜL
Taceddin Sübkî, "Tabakatüş-Şafiiyye" kitabında şöyle nakleder: Hazreti Ömer zamanında bir ara yağmur yağmamış, her taraf kurumuştu. Şiddetli kuraklık yüzünden rüzgâr, yerdeki toprağı kül gibi savuruyordu. Bu sebeple bu seneye, kıtlık, kuraklık yılı denildi. Bir rivayete göre de bu senede pek çok ölüm olduğu için bu isim verildiği söylenmiştir. Bunun üzerine Hazreti Ömer, Hazreti Abbas'ı da yanına alarak yağmur duasına çıktı ve şöyle dua etti: “Ey Âlemlerin Rabbi! Sana, senin katında Habibinin amcasını vesile yapıyoruz. Çünkü sen Kur'an-ı Kerim'de mealen şöyle buyuruyorsun: “Babaları salih bir kimse olduğu için o ikisini muhafaza eyledi.” (Kehf suresi: 82) Allah'ım! Hazreti Abbas da Resulullah'ın amcası olduğu için senin katında onu vesile yapıyoruz.” dedi.
Sonra orada bulunan cemaate dönüp; “Dedim ki; gelin Rabbinizin mağfiretini isteyin. Çünkü O, Gaffar'dır (mağfireti çok boldur. Rabbinizin mağfiretini dilediğiniz takdirde, Allah) üzerinize bol bol yağmur salıverir. Hem mallarınızı, hem de oğullarınızı çoğaltır ve size bahçeler yaratır, ırmaklar akıtır.” mealindeki Nuh suresinin 10. ayet-i kerimesini ve onikinci ayet-i kerimesini okudu. Hazreti Abbas da, gözlerinden yaşlar akarak şöyle duada bulundu: “Küçükler boyunlarını büktü, büyükler inceldi. Şikayetler yükseldi. Ya Rabbî! Sen gizliyi ve en gizliyi de bilensin. Allah'ım! Onlara yardım eyle. Onlar beni, Resulullah'a yakınlığımdan dolayı senin katında vesile ettiler.”
Bu sırada bir parça bulut ortaya çıktı. Herkes; "bakın bakın bulut çıktı", dedi. Sonra rüzgâr çıktı, şimşek çaktı. Daha yerlerinden ayrılmadan, çok yağmur yağdı. Herkes Hazreti Abbas'ın yanına koşup; “Sana afiyet olsun, ey Haremeyn'in Sakisi.” dediler. Allahü teala kullarına merhamet edip her tarafta bolluk oldu. Bu dua, Resulullah Efendimizin bereketiyle kabul olunmuştur. Burada kerameti izhar kastı yoktur. Bilakis, insanların ihtiyacı için yapılan bir yağmur duasıdır.
Sual: Aslında çok olduğu hâlde niçin Sahabe-i Kiramdan az keramet rivayet edilmiştir?
Cevap: Eshab-ı Kiram'ın dereceleri çok yüksekti. Resulullah'ı gördüler ve O'nun yüksek sohbetiyle şereflendiler. En büyük keramet olan, doğru yola yapıştılar. Bununla beraber, dünyada pek çok yerlerin fethinde bulundular. Fakat dünyaya asla meyletmediler. Dünya, onlardan hiçbirini alçaltamadı. Böylece Allahü teala onlardan razı oldu. Onların elinde bulunan dünyalık, dünya peşinde koşanlarınkinden daha fazlaydı. Buna rağmen dünyadan da o derecede yüz çevirmişlerdi. Bu ise en büyük kerametlerden idi. Onların şevki ve arzusu, sadece Allahü tealanın ism-i şerifini yükseltmek ve O'na yalvarıp yakarmak idi.
Kerametlerin varlığına dair deliller:
1- Hiçbir cahil ve inatçı kimsenin inkâr edemeyeceği derecede âlim ve salih kimselere ait, yayılmış, duyulmuş olan ve Hazreti Ali'nin kahramanlığı, Hatem-i Taî'nin cömertliği derecesinde meşhur olmuş olan kerametlerdir. Böyle kerametleri inkâr, en büyük kibir ve inadcılıktır. Çünkü bunlar, çok duyulmuştur. Böyle kerametleri inat ile kabul etmeyen kimsenin, maazallah kalbi bozulmuş ve değişmiştir.
2- Hazreti Meryem'in kıssasıdır. Kuru odun parçalarında, taze hurmalar meydana gelmiştir. Hazreti Meryem'in yanında, tabiî sebepler bulunmaksızın rızık hasıl olmuştur. Nitekim Allahü teala, bu durumu Âl-i İmran suresi 37. ayet-i kerimesinde mealen şöyle bildirmektedir: “Bunun üzerine Rabbi, Meryem'i güzel bir kabul buyurdu ve onu iyi bir şekilde yetiştirdi. (Eniştesi) Zekeriyya peygamberi de ona kefil (himayesine memur) kıldı. Zekeriyya ne zaman Meryem'in bulunduğu mihraba girdiyse onun yanında bir yiyecek buldu. “Ey Meryem! Bu sana nereden geliyor?” dedi. O da; “Bu, Allah tarafından gönderiliyor. Şüphe yok ki Allah dilediğini hesapsız olarak rızıklandırır.” dedi.” Halbuki o, bir peygamber değildir. Bu husus herkesçe kabul edilen bir husustur.
3- Eshab-ı Kehf'in kıssasıdır. Üçyüz seneden fazla canlı oldukları hâlde uyumaları, afetlerden korunmuş olmaları, bu arada yemeden, içmeden, tabiî kuvvetlerinin devam etmesi, harikulade hadiselerin cümlesindendir. Halbuki onlar, peygamber de değillerdi ki onlardan zuhur eden bu hâllere mucize densin. Öyleyse bunlar keramet olmaktadır.
İmam-ı Haremeyn şöyle anlattı: “Müslümanlar şu hususta ittifak etmiştir. Eshab-ı Kehf, peygamber değillerdi. Onlar, zamanın putlara tapan kralının dini üzere bulunuyorlardı. Ancak Allahü teala onlara hidayeti nasip etti. Kalblerini İslam'a açtı. Hiçbir davetçinin daveti olmadan tefekkür etmeye başladılar. Böylece onlara krallarının dalalette olduğu malum oldu. Onlar, göklerin, yerin ve bütün mahlukların yaratıcısına iman etmeyi istediler. Onlar peygamber değillerdi. Buna göre bu, onlar için keramet olmaktadır.”
4- Muhtelif kıssalardır. Asaf bin Berhiya'nın, Süleyman Aleyhisselam ile olan kıssasında, Asaf bin Berhiya, Belkıs'ın tahtını, göz açıp kapama zamanından daha kısa bir müddet içinde Süleyman Aleyhisselam'a getirdi.
5- Allahü tealanın, bu ümmetin âlimlerine ve evliyasına verdiği ilim ve yazdıkları kitaplardır. Kısacık ömürlerinde birçok eser yazmak, başka ümmetlere nasip olmamıştır.
Kerametin çeşitleri:
1- Ölüyü diriltmek: Buna Ebu Ubeyd Busrî'nin kıssası delil getirilmiştir. O, bineği ile beraber gazaya gitmişti. Gazada bineği öldü. O da Allahü tealadan onu diriltmesini istedi. Duası kabul olup bineği dirildi. Gaza bitip memleketi olan Busr'a gelince hizmetçisine, semeri bineğin sırtından indirmesini söyledi. Hizmetçisi semeri alınca binek, ölü olarak yere düştü.
Bu mevzuda kıssalar pek çoktur. Bunlardan birisi, Müferric Demamî'ye aitti. O, Sa'id denilen beldenin evliyasındandır. Onun yanına kızartılmış kuşlar getirilmişti. Bu sırada Müferric Demamî onlara; “Uçunuz.” diye seslenince onlar Allahü tealanın izni ile canlanarak uçtular. Tasavvuf büyüklerinden Ehdel'in bir kedisi vardı. Hizmetçisi kediyi dövüp öldürdü. Sonra onu bir harabeye attı. İki veya üç gün sonra Ehdel hazretleri kedinin ne olduğunu sordu. Hizmetçi; “Bilmiyorum.” dedi. Bunun üzerine Ehdel hazretleri kediye seslenince kedi yürüyerek geldi. Abdülkadir-i Geylanî, yediği tavuk kemiklerinin üzerine elini koyup; “Çürümüş kemikleri dirilten Allahü tealanın izni ile kalk.” dedi. Tavuk, her tarafı büsbütün, sağlam olarak kalktı. Bu meşhur bir hikayedir. Yine tasavvuf büyüklerinden Ebu Yusuf Duhmanî'nin bir arkadaşı vefat etmişti. Bu duruma çoluk çocuğu çok üzülmüşlerdi. Onların bu derece ağlayıp sızlanmalarını gören Ebu Yusuf Duhmanî, vefat etmiş olan arkadaşına; “Allahü tealanın izni ile kalk.” dedi. Vefat etmiş olan arkadaşı kalktı ve bundan sonra uzun müddet yaşadı.
2- Ölünün konuşmasıdır. 3- Nehir kuruması ve su üzerinde yürümektir. 4- Maddenin başka şekle dönüşmesidir. Birisi alay etmek için evliyanın büyüklerinden İsa Hıtar el-Yemenî'ye iki kap dolusu şarap gönderdi. İsa Hıtar, bu iki kabın birini, diğerine boşalttı. Besmele çektikten sonra oradakilere yiyiniz dedi. Şarap, yağa dönüşmüştü. Şarabın ne rengi, ne de kokusu kalmamıştı. 5- Uzun mesafelerin kısa zamanda katedilmesidir. Evliyadan birisi, Tarsus Camii'nde idi. Harem-i şerifi ziyaret etmek istemişti. Başını cübbesinin içine soktu. Sonra çıkardığında kendisini Harem-i şerifte buldu. Bu husustaki haberler çok meşhurdur.
6- Cansız ve canlı varlıkların konuşması: Bunun olduğunda ve çokluğunda şüphe yoktur. İbrahim bin Edhem, Beyt-i Makdis yakınında bir nar ağacının altında oturmuştu. Ağaç ona; “Ey Ebu İshak! Benden bir şey yemek suretiyle bana ikramda bulun.” dedi ve bunu üç defa tekrarladı. Nar ağacı kısa ve narlar ekşi idi. İbrahim bin Edhem bir nar yedi. Bunun üzerine ağaç uzadı ve narı tatlılaştı. Allahü tealanın izni ile senede iki kere meyve verdi. Bu nara, âbitlerin narı ismi verildi. Şiblî anlattı: Helalden başka bir şey yemeyeceğime dair söz vermiştim. Bir gün dolaşırken bir incir ağacı gördüm. Ondan incir alıp yemek için elimi uzattığımda, ağaç bana: “Verdiğin sözde dur! Benden yeme! Çünkü ben bir Yahudiye aidim.” dedi. Ben de ondan yemekten vazgeçtim.
7- Hastayı iyi etmektir. Şeyh Abdülkadir-i Geylanî, felçli, a'ma ve meczum (cüzzamlı) bir çocuğa; “Allahü tealanın izni ile kalk.” dediğinde, hiçbir şey yokmuş gibi kalktı. 8- Hayvanların itaatidir. 9- Tayyı zaman. 10- Neşri zaman. 11- Duanın kabul olması. 12- Dili konuşmaktan men etmek. 13- Gaibe dair bazı şeyleri haber vermek. 14- Uzun müddet yeme ve içmeye sabretmek.
15- Haram yemekten korunmak. Haris Muhasibî böyle zatlardan biridir. Denilir ki haram yemek olunca Haris Muhasibî'nin elindeki sinir hareket ederdi. Ebu Abbas Mürsî hakkında da şöyle anlatılır: Birisi onu denemek için ona haram bir yiyecek getirdi. Yemek önüne konunca; “Eğer şimdi Haris Muhasibî olsa onun bir damarı hareket ederdi. Halbuki haram yemek önümüze konulunca, benim yetmiş damarım hareket ediyor.” buyurdu ve derhal o sofradan kalkıp gitti.
16- Çok uzak mesafeleri görmek. Ebu İshak Şirazî, Bağdat'ta olduğu hâlde Kâbe-i Muazzama'yı görürdü. 17- Görenin, o zatın heybetinden ölmesi veya içinde gizlediği şeyi, o zat söyleyince itiraf etmesi. 18- Allahü tealanın, o büyükleri, kötülük yapmak isteyenlerin şerrinden muhafaza buyurması ve o şerri hayra çevirmesi. 19- Allahü tealanın onlara, yerde saklı olan şeyleri bildirmesi. Birisi, hacca giderken susamıştı. Hiç kimsenin yanında su bulamadı. Bu sırada, asâsının altından su çıkan bir zat gördü. Oradan su kabını doldurdu. Sonra orada bulunan hac yolcusu kimselere de haber verdi. Onlar da kaplarını doldurdular.
20- Âlimlere, kısa zamanda pek çok eser yazmalarının kolaylaştırılması. İmam-ı Şafiî'nin yazdığı eserlerin onda birine ömrü kâfi gelmez. İmamı Şafiî'nin hiçbir zaman, bir veya daha çok hastalıktan kurtulduğu görülmemiştir. Yine İmamü'l-Haremeyn Ebü'l-Mealî Cüveynî'nin ömrü, eserleri, talebelere verdiği dersler ve yaptığı zikirler hesaplandığı zaman, ömrünün, bu kadar eseri yazmaya kâfi gelmeyeceği hesaplanmıştı. Aynı şekilde, babam Takıyyüddin Sübkî'nin yazdığı eserler hesap edildiği zaman, günlük yaptığı ibadetler, yazdırdığı faydalı notlar, talebelere verdiği dersler, yazdığı fetvalar, yaptığı muhakemelerle beraber kesin olarak ortaya çıkardı ki ömrü bunların üçte birine yetmezdi. Allahü tealayı, her türlü noksan sıfatlardan tenzih ederim.
21- Zehirli ve öldürücü şeylerin onlara tesir etmemesi. Yine büyüklerden birisine zamanın sultanı; “Ya bana hak üzere olduğuna dair bir delil göstereceksin veya seni öldürürüm.” deyince yakınlarında bulunan bir deveyi göstererek bakmasını söyledi. Onlar bakınca devenin altın olduğunu gördüler. Yine yanında, içinde su bulunmayan bir testi vardı. Onu alıp havaya attı. Sonra onu alıp su ile dolu olarak geri verdi. Halbuki o baş aşağı idi. Ondan bir damla bile su damlamadı. Kerametlerin çeşitleri, yüzü geçmektedir. Allahü tealanın tevfikine kavuşan bir kimse için teslimiyet, kabul ve Allahü tealadan, kendisini de o salihlerin arasına katmasını dilemesi gerekir. Çünkü onlar, doğru yoldadırlar.