TACÜLARİFİNEBÜ'L-VEFA

Muhammed bin Muhammed bin Muhammed bin Zeyd bin Hasan el-Arif bin Zeyd bin İmam-ı Zeynelabidin bin İmam-ı Hüseyin bin Aliyyü'l-Murtaza bin Ebu Talib Evliyanın büyüklerinden
A- A+

Evliyanın büyüklerinden. Künyesi, Ebü'l-Vefa olup; ismi, Muhammed bin Muhammed bin Muhammed bin Zeyd bin Hasan el-Arif bin Zeyd bin İmam-ı Zeynelabidin bin İmam-ı Hüseyin bin Aliyyü'l-Murtaza bin Ebu Talib'dir. Lakabı ise Tacülarifîn'dir. Seyyid Ebü'l-Vefa 417 (m. 1026) senesi Recep ayının on ikinci günü Irak'ın Kusende denilen mevkisinde dünyaya geldi. Seyyid Ebü'l-Vefa, keramet ve harikada asrının reisiydi. Zamanın birçok âlimleri ondan istifade etti ve feyiz aldı. Binlerce talebesi vardı. 501 (m. 1107) senesi Rebiulahir ayının yirminci günü, seksen dört yaşında iken vefat etti. Cenazesini Adî bin Müsafir yıkadı, kefenledi ve defninde de bulundu.

Seyyid Ebü'l-Vefa hazretlerinin babasının ismi, Seyyid Muhammed Arizî olup, zamanının büyük evliyasındandı. Menkıbeleri, kerametleri çok olan bir zattı. Yaşadığı beldenin hâkimi, seyyidlere çok eziyet vermeye başlayınca, orayı terk ederek Benî Nercis kabilesinin yaşadığı köye yerleşti. Bu kabilede yaşayanlar, dinî yönden çok zayıftılar. Seyyid Muhammed Arizî, akşam, yatsı ve sabah ezanlarını okuyarak, namaz kıldı. Ezan sesini duyan oradaki halkın, Cenab-ı Hakk'ın izniyle, kalbleri yumuşadı ve hepsi namaz kılmaya başladılar. Oranın halkı Seyyid Muhammed Arizî hazretlerini göndermeyerek, orada yerleşmesini sağladılar. Benî Nercis kabilesinin reisi Ömer bin Şirküve bin Ebu Ammar Nercî'nin Fatıma isimli bir kızı vardı. Künyesi Ümmü Gülsüm idi. Seyyid Muhammed Arizî bununla evlendi. Seyyid Muhammed Arizî hastalandı. Bu hastalığının ölüm hastalığı olduğunu anladı. Bulunduğu beldenin halkını çağırarak onlara; “Doğru yoldan ayrılmayın. Size gösterdiğim yol üzere olun ve bu yolda ilerleyin.” diye vasiyette bulundu. Hanımına ise; “Ya hatun! Erkek bir çocuk dünyaya getirsen gerek. Bu çocuk, büyüyünce yüce bir zat olur. Çok kerametleri görülür ve pek çok kimselere doğru yolu gösterir ve kerametlerinin bazıları daha doğmadan görülür. Bunları bilesin ve bundan gafil olmayasın!” diye vasiyet etti.

Vefatından sonra, o beldenin halkı oradan göç ettiler. Bu göç esnasında, yolları bir bostan kenarından geçti. Kafileden birkaç kişi, bostandan izinsiz kavun aldılar. Kesip kervandakilere dağıttılar. Bir parça da Seyyid Ebü'l-Vefa'nın annesine verdiler. Annesi o kavunun sahibinden izinsiz alındığından habersiz olduğu için, verilen parçayı yedi. O kavun parçasını yedikten sonra, hemen karnında bir ağrı vaki oldu ve yediklerini çıkarmak için istifra etti. Bu durum kabilenin ileri gelenlerine anlatılınca, Seyyid Muhammed Arizî hazretlerinin söylemiş olduğu, doğum öncesi kerametlerinin görüldüğünü anladılar. Bir süre sonra kafileyi eşkıyalar bastı ve bütün eşyalarını aldılar. Kafiledekiler çaresiz, üzüntülü bir şekilde dururlarken, Allahü tealanın izniyle, eşkıyaların karşısına arslanlar ve yırtıcı hayvanlar çıktı. Onlara saldırmaya başladı. Eşkıyalar, canlarını kurtarmak için, aldıkları bütün eşyaları bırakıp kaçtılar. Kafiledekiler, eşyalarını eksiksiz olarak aldılar.

Ebü'l-Vefa hazretleri, babasının vefatından iki ay sonra dünyaya geldi. Dünyaya gelir gelmez, o beldede bir takım değişiklikler oldu. Ekinler gelişti, hayvanlar çoğaldı. Her yerde bolluk ve bereket kendini gösterdi. Hiç afet görülmez oldu. Beldede herkes zengin oldu. Ebü'l-Vefa hazretleri, daha bebek iken oruç tutmaya başladı. Ramazan ayında, gündüzleri annesinden süt emmez, sadece geceleri süt emerdi. Ne zaman Allahü tealanın ismi zikredilse, başını oynatır, dilini hareket ettirirdi.

Ebü'l-Vefa hazretleri, bir gün annesiyle birlikte bir yere gitmek için yola çıktılar. Yolda, doğmadan önce annesinin kavun yiyip, o kavunu çıkarmak mecburiyetinde kaldığı ve eşkıyaların baskınına uğradığı yere geldiler. Ebü'l-Vefa annesine; “Ey ana! Burasının neresi olduğunu hatırladın mı?” diye sordu. Annesi; “Ey oğul, burasının neresi olduğunu hatırlamadım.” diye cevap verdi. Bunun üzerine Ebü'l-Vefa, o günkü hadiseleri anlatmaya başladı: “Ey anne! Burası, babamın vefatından sonra göç ederken konakladığınız ve kafileden birkaç kişinin bostandan kavun çaldıkları yerdir. Kavun yerlerken, canın çekmiştir diye sana da vermişlerdi. Sen de bilmeden verilen kavunu yemiştin. O zaman bana hamileydin. Ben karnında sana ızdırap vermiştim. Çünkü o yediğin haram lokma idi. Sonra size eşkıyalar saldırdılar. Üzerinizdeki elbiselere varıncaya kadar, her şeyinizi almışlardı. Siz, çok üzülmüş idiniz. Bunun üzerine yırtıcı hayvanlar eşkıyaların üzerine saldırdılar. Bundan dolayı eşkıyalar bütün aldıklarını bırakarak kaçtılar. Siz de bütün malınıza ve eşyalarınıza kavuştunuz, işte o yer burasıdır.” Annesi bunun üzerine; “Ey oğul! Sen o zaman daha doğmamış idin. Bunları nereden biliyorsun?” diye sorunca Ebü'l-Vefa; “Bana Allahü teala bildirdi anneciğim.” dedi. Sonra; “Bana Ramazan-ı şerifte süt verdin. Ben ise emmezdim. Çünkü Hak teala bana hidayet nuruyla muamele ederdi. Bunun için süte ihtiyacım kalmazdı. O vakit, sen beni hasta sanıp üzülürdün. İftar vakti emdiğimi görüp, hasta değilmiş diye sevinirdin.” deyince annesi; “Ey Oğul! Baban senin için; “Çok kerametleri görülür.” derdi. Bunlar, o kerametlerin bazılarıdır.” dedi. Ebü'l-Vefa hazretleri; “Ey ana! Doğru söylüyorsun.” dedi.

Kendisine Ebü'l-Vefa denilmesinin sebebi şöyle anlatılır: Ebü'l-Vefa daha on yaşında iken, Şenbekî hazretleri onun vasıflarını işitip, görmek istedi. Seyyid Ebü'l-Vefa hazretleri çoğunlukla tenha yerlere gider, buralarda Allahü tealaya ibadet ederdi. Şenbekî hazretleri, sık ağaçların bulunduğu ormanlık bir yerde onu ibadet ederken buldu. Yanında, bir köpekle arslan birbirleriyle oynuyorlardı. Şenbekî hazretleri, Ebü'l-Vefa'nın arkasından yanına vararak selam verdi. Ebü'l-Vefa hazretleri selamı aldıktan sonra Şenbekî hazretleri; “Sana bir sualim vardı. Şimdi iki oldu.” dedi. Ebü'l-Vefa; “Buyur, kaç sual sorarsan sor.” deyince Şenbekî hazretleri; “Arslanla köpek yaratılış itibarıyla birbirine düşman birer hayvandır. Hâl böyle iken, nasıl oluyor da senin köpeğinle bu arslan oynuyor, bunun sebebi nedir?” diye sordu. Seyyid Ebü'l-Vefa hazretleri; “Allahü tealanın kudret ve inayeti ile her şey olur. Bütün kalbimle Allahü tealaya yöneldiğimden beri köpeğimle bu arslan dost ve arkadaş oldu.” dedi. Şenbekî hazretleri; “İkinci sualim ise, herkesin bir derecesi vardır. Sana selam verdim. Selamımı iade ederken niçin ayağa kalkıp, bana doğru dönüp de selamımı iade etmedin?” diye sorunca, Ebü'l-Vefa hazretleri; “Ya Şenbekî! Bu hususta Allahü teala mealen şöyle buyuruyor: “Evlere kapılarından gelin ve Allah'tan korkun ki, kurtulasınız.” (Bakara suresi: 189) Eğer sen karşımdan gelse idin, senin selamını iade ederken ayağa kalkardım. Fakat sen, adet olanın aksini yaparak arkamdan geldin. Ben de senin bu hareketinin karşılığında, ayağa kalkmadan selamını aldım.” diye cevap verdi.

Daha sonra Ebü'l-Vefa hazretlerinin evine beraber gelip, bir süre sohbet ettiler. Sonra Şenbekî hazretleri; “Ey Muhammed! Sende nihayetsiz bir nur müşahede ettim ve başının üzerinde Hak tealanın nurundan bir âlem gördüm ki, kıyamete kadar senin evladının kerametleri zahir olup, dillerde söylense gerektir. Sana bu müjdeyi vermeye ve talebeliğime davete geldim.” dedi. Ebü'l-Vefa hazretleri de; “Annemden izin alıp öyle geleyim.” dedi. Bir süre sonra annesinden izin alarak, Şenbekî hazretlerinin yanına gitmek için yola çıktı. Huzuruna vardığında Şenbekî hazretleri; “Merhaba Ebü'l-Vefa'ya! Ahdine vefa eyledi, sözünde durdu.” dedi. Bunun üzerine ona, Ebü'l-Vefa künyesi verildi.

Tacülarifîn lakabının verilmesi ise şöyle anlatılır: Seyyid Ebü'l-Vefa hazretleri ile hocası, bir gün inzivaya çekildiler. Üç gün kimse ile görüşmeden sohbet ettiler. Dördüncü gün hocası ona; “Ya Ebü'l-Vefa! Her yıl bu gece, bütün rical-i gayb ehli falan yerdeki sahrada hazır bulunurlar. Orada Peygamber Efendimiz de onlarla beraber bulunur. Şayet o gecenin manevî feyzinden nasibini almak istersen, bu gece orada hazır bulunalım.” dedi. Gece vakti olunca, hocası ve Seyyid Ebü'l-Vefa o sahraya çıktılar. Orada birçok evliyanın ibadet ettiklerini, niyazda bulunduklarını gördüler. Onlar da bu grubun içine girerek ibadetle meşgul olmaya başladılar. Bu esnada gök gürültüsünü andıran bir ses duyuldu. Ondan sonra nurdan bir taç zahir oldu. Onun ışığı her tarafı aydınlattı. O nurdan taç, Allah dostu velilere doğru geldi. Orada bulunanlar ona ellerini uzattılar ise de erişemediler. Nurdan taç, en sonunda Ebü'l-Vefa hazretlerinin mübarek başına indi. Hocası bunun üzerine; “Cenab-ı Hak'tan gelen bu taç sana mübarek olsun, ya Tacülarifîn.” dedi. Orada bulunanlar da Ebü'l-Vefa'ya, Tacülarifîn dediler. Tacülarifîn ismini alan ilk zat Ebü'l-Vefa hazretleridir.

Derecesi günden güne artan Tacülarifîn Ebü'l-Vefa hazretleri, yetiştiği çevrede Arapça konuşulmadığı için, Arapçayı bilmiyordu. Bir gece Peygamber Efendim'izi rüyasında gördü. Rüyasında Peygamber Efendimiz, mübarek parmağını kendi ağzına götürüp, mübarek tükürüğüne bulaştırarak Ebü'l-Vefa'nın ağzına sürdü. Sabahleyin kalktığında, o kadar güzel Arapça konuşmaya başladı ki, Arabistan'da doğup büyümüş olan ve güzel konuşan kimseler onun kadar fasih ve beliğ konuşamazlardı. Ebü'l-Vefa hazretleri hocasının izniyle Buhara'ya gitti. Orada zahirî ilimlerin hepsini tahsil etti. Tahsilini yaparken, nesebi hakkında kimseye bir şey söylemedi. Tahsilini tamamladıktan sonra memleketine dönmek isteyince, arkadaşları ona; “Zahirî ilimlerin hepsini öğrendin. Memleketine gitmek istiyorsun. Buna şükran olmak için, bizlere bir ziyafet çekmen gerekmez mi?” dediler. Bunun üzerine; “İsteğinizi memnuniyetle yerine getirmek isterim. Fakat fakirim, bu isteğinizi yerine getiremeyeceğim için üzgünüm.” dedi. Arkadaşları “bu özrünü kabul etmeyiz, biz ziyafet isteriz.” dediler. Bunun üzerine çaresiz, tekliflerini kabul etmek zorunda kaldı. Fakat ne yapacağını bilemiyordu. Ziyafet verecek parası yoktu. Bir süre düşündükten sonra Buhara melikine gitmeye karar verdi. Melikin yanına varınca ona; “Ben İmam-ı Ali'nin evlatlarındanım. Buhara'ya ilim öğrenmek için gelmiştim. Tahsilimi tamamladım ve memleketine dönmek istedim. Arkadaşlarım gitmeden önce kendilerine ziyafet vermemi istediler. Fakat ben fakirim, durumum onlara ziyafet vermeye müsait değildir. Senden, bana yardımcı olmanı istiyorum. Bu yardımın şüphesiz İnd-i İlahî'de boşa gitmez.” dedi. Buhara meliki onun bu konuşmasını önemsemedi ve; “Burada Seyyid çok olur. Senin İmam-ı Ali hazretlerinin torunu olduğun ne malum?” dedi.

Bu duruma çok üzülen Ebü'l-Vefa, melikin huzurundan çok müteessir olarak çıktı. O gece melik rüyasında kıyamet kopmuş gördü. O sırada kendisi, anlatılamayacak derecede susamıştı. Peygamber Efendimiz Kevser havuzunun başında bölük bölük gelen ümmetine su dağıtmakta idi. Buhara meliki Kevser şarabından içmek için havuzun başına vardı ve; “Ya Resulallah! Ben de senin ümmetindenim, bana da Kevser şarabından ihsan eyle. Çok susuzum.” dedi. Peygamber Efendimiz de; “Burada bana ümmetinim diyen çok olur. Fakat bana gerçek ümmet olanlar bildirilir.” buyurdular. Melik; “Ya Resulallah! Ben de gerçek ümmetindenim.” deyince, Resul-i Ekrem; “Benim neslimden Ebü'l-Vefa kendisini sana bildirdiği zaman, sen ona itimat etmedin. Bana gerçek ümmet olan, benim neslime hakaret nazarıyla bakar mı?” buyurdu. O sırada melik uykusundan uyandı. O kadar korktu ki, hemen adamlarını sağa sola göndererek, Ebü'l-Vefa hazretlerini aramalarını emretti. Fakat Ebü'l-Vefa hazretlerini hiçbir yerde bulamadılar. Bunun üzerine kendisi, Ebü'l-Vefa hazretlerini bulmak için yola düştü. Onun arkasından yetişip tövbe etti ve önüne kırk yük mal koydu. Sonra fakirlere sadaka dağıttı.

Ebü'l-Vefa hazretleri, Buhara'dan tekrar hocası Şenbekî hazretlerinin yanına döndü. Hocası Ebü'l-Vefa'ya çok izzet ve ikramda bulundu. Orada bulunanlar bu duruma çok şaşırdılar. Bunun üzerine Şenbekî hazretleri, Ebü'l-Vefa'nın üstünlüklerini orada bulunanlara anlattı. Hocası, Ebü'l-Vefa için ırmak kenarında büyük bir ziyafet verdi. Ziyafette Ebü'l-Vefa hazretlerini tanımayan birçok kimse bulunuyordu. Ziyafette birçok ilmî konuşmalar yapıldı. Bu arada Şenbekî hazretleri; “Allahü tealanın kulları arasında öyleleri vardır ki, hırkasını suya atsa suya batmaz ve su onu götürmez.” dedi ve hırkasını suyun üzerine bıraktı. Hırka suda hiç batmadı ve olduğu yerden de bir yere gitmedi. Sonra Şenbekî hazretleri kalkıp, o hırkanın üzerinde iki rekat namaz kıldı. Allahü tealanın izniyle, hırka hiç ıslanmamıştı. Namazdan sonra hırkasını alıp silkeledi. Hırkadan toz döküldü. Bunun üzerine Tacülarifîn Ebü'l-Vefa hırkayı aldı, boşluğa bıraktı. Ebü'l-Vefa'nın boşluğa bıraktığı hırka, havada durmaya başladı. Ebü'l-Vefa hırkanın üzerine çıkıp, iki rekat namaz kıldı. Bu keramet, Tacülarifîn Ebü'l-Vefa hazretleri hakkında su-i zanda bulunanları tövbe ettirdi. Hocası oradakilere; “Her müridin saadeti şeyhindedir. Fakat benim saadetim, talebem Ebü'l-Vefa'dandır.” buyurdu. Ebü'l-Vefa, hocasıyla birlikte üç gün üç gece sohbet ettikten sonra, üçüncü yolculuğuna çıktı. Bu yolculuğu on iki yıl sürdü.

Üçüncü seyahatinin sonunda, Allahü tealanın kudretiyle yolu, Kisrine adıyla bilinen bir köye düştü. O köyde Şeyh Acemî adında veli bir zat vardı. Keramet sahibi olan bu zata, o beldenin halkı büyük bir zevk ile hizmet ederdi. Şeyh Tacülarifîn Ebü'l-Vefa hazretlerinin menkıbelerini anlatan menakıbnamenin ilk iki sayfası. Eser Bayezid Devlet Kütüphanesi Veliyyüddin Kısmı No: 3695'te kayıtlıdır. Acemî, o köye gelen misafiri yemek yemeden göndermezdi. Ebü'l-Vefa hazretleri, bu zatın evinin yanındaki mescide namaz kılmak için girdiğinde, cemaat namaza durmuştu. O da namaza durdu. Namaz bittikten sonra Ebü'l-Vefa hazretleri gitmek isteyince, Acemî hazretleri; “Sizi davet ediyorum. Fakirhaneye buyurun, yemek yiyelim. Davete icabet etmek sünnettir.” dedi. Bunun üzerine Tacülarifîn Ebü'l-Vefa daveti kabul etti ve Acemî hazretlerinin evine gittiler. Birlikte yemek yiyip, sohbet ettiler. Aralarında yakınlık hasıl oldu ve arkadaş oldular. Acemî hazretlerinin ısrarı üzerine, Seyyid Ebü'l-Vefa üç gün üç gece orada kaldı. Dördüncü gün Acemî hazretleri köyün bütün halkına, Seyyid Tacülarifîn'in gitmek istediğini anlattı. Bunun üzerine halk, Ebü'l-Vefa hazretlerine; “Sizden burda yerleşip kalmanızı istirham ediyoruz. Buradaki Müslüman halk, sizden istifade etsin. Sayenizde birçok kimseler hidayete kavuşsun!” diye ısrar ettiler. Seyyid Ebü'l-Vefa hazretleri; “İstihareye yatayım. Allahü teala ne buyurursa ona göre hareket ederim.” dedi. Bu sırada Acemî hazretleri bu sözü yerinde bularak; “Ya Seyyid! Bir arzum daha var. Bu fakirin kızını almak için de istihareye yat. Bakalım ne buyurulacak.” dedi. Ertesi gün Ebü'l-Vefa; “Bana, ceddim Hazreti Ali'nin kabrine senin ile beraber gitmem ve o ne buyurursa ona göre hareket etmem buyuruldu.” dedi. Bunun üzerine Acemî hazretleri ile Ebü'l-Vefa hazretleri birlikte mezarlığa gittiler. Burası Hazreti Ali'nin esas kabr-i şerifi değildi. O gece orada uyudular. Ebü'l-Vefa hazretleri rüyasında atası Hazreti Ali'yi gördü. Ali, ona orada kalıp Acemî'nin kızını almasına izin verdi. Ebü'l-Vefa, sabah olunca Acemî hazretlerine durumu anlattı. Bu duruma çok sevindi ve büyük bir âlim, halk ve salihler topluluğu önünde kızını ona nikâhladı. Bu hatunun ismi Huseyna olup, gayet güzel, zahide ve abide idi. Hanımı, Ebü'l-Vefa hazretlerinin hizmetini görmekle ve ibadetle meşgul olurdu.

Daha sonra Tacülarifîn Ebü'l-Vefa hazretleri, Kalmine'ye geldi ve orada yerleşti. Burada halka hakiki Müslümanlığı anlatmaya ve talebe yetiştirmeye başladı. Ebü'l-Vefa hazretlerinin talebeleri çoktu. Bunlardan yüksek derecelere ulaşanlardan bazıları şunlardır: Ali bin Hitî, Beka bin Batu, Macid-i Kürdî, Ahmed-i Baklî, Ramazan-ı Mecnun, Muhammed Mısrî, Muhammed Kemahî, Mahmud Keyyal, Şerefeddin Ebü'l-Abbas, Ali bin Üstad, Receb-i Vasıtî, Ebu Bekr-i Bustî, Mukbil Hadim, Ebü'l-İzz Kalanisî, Muhammed Türkmanî Hamid-i Sûfî, Hüseyin-i Rai, Ali bin Asfer, Şihabeddin bin Akil, Muhyiddin-i Mendelcî, Ebu Bekri Zinharan, Abdurrahman Düceylî, Osman Mi'beranî, Abdurrahman Tafsuncî, Seyyid Matar.

Ebü'l-Vefa, ilim öğretmekle meşgul olduğu sırada, bir gece rüyasında Peygamber Efendimizi gördü. Rüyasını şöyle anlatır: “Resul-i Ekrem eshabı ile beraber oturuyordu. Ben Eshabdan bir zata; “Bu topluluk nedir?” diye sordum. O zat da; “Seyyid Ebü'l-Vefa'ya, Allahü teala yedi yâren verdi. Bu topluluğun gayesi, onları tayin etmektir.” dedi. Ben bunu duyunca, bir köşede edeple oturdum. O tayin olacak kimseleri görmek için beklemeye başladım. Resul-i Ekrem; İmam-ı Hasan, İmam-ı Hüseyin ve İmam-ı Zeynelabidin'e; “Gidin, Tacülarifîn'in akrabasından Seyyid Matar, Seyyid Kazım, Seyyid Muhammed, Seyyid Ali bin Kamis, Abdurrahman Tafsuncî, Ali bin Hitî, Seyyid Askerî-i Şevdî adlı yedi kimseyi alıp getirin!” buyurdu. Onları alıp, Peygamber Efendimizin huzuruna getirdiler. Ben bu zatları görünce çok sevindim. Peygamber Efendimiz; “Ya Hasan, ya Hüseyin, ya Zeynelabidin! Gidiniz, oğlunuz Ebü'l-Vefa'yı getirin.” buyurdu. Bu emir üzerine onlar gelip, beni Peygamber Efendimizin huzuruna götürdüler. Ben selam verip, Peygamberimizin mübarek elini öptüm. Peygamber Efendimiz bana; “Merhaba ya Ebe'l-Vefa! Allahü teala sana hem dünyada hem ahirette yâren olarak bu yedi kişiyi verdi.” buyurdu. Ben; “Ya Resulallah, bunların derecesi nedir?” diye sual edince; “Ya Ebe'l-Vefa! Senin yârenin olan bu yedi kişi dünya ve ahirette said kimselerdir. Bunların nesli kıyamete kadar kesilmeyip, bütün dünyaya yayılsa gerektir.” buyurdu. Sonra o zatlara dönerek; “Birer ellerinizi Seyyid Ebü'l-Vefa'nın sırtına, birer ellerinizi de benim elimin altına koyup biat ediniz, ona yâren olunuz.” diye emir buyurdu. Onlar da bu emri yerine getirdiler.

Peygamber Efendimiz, Ebü'l-Vefa'ya dönerek; “Ey Ebü'l-Vefa! Sana yedi yâren verdik. Kim bunlara ihlas ve sıdk ile riyasız muhabbet besler ve mürit olursa, kıyamet gününde benim bayrağım altında haşrolunur. Benim evladım olan Seyyidlere kim hürmet ederse, aynen bana hürmet etmiş olur. Bana hürmet eden, Allahü tealaya hürmet etmiştir. Allahü tealaya hürmet eden, Cennet'i kazanmıştır. Benim evladıma kim hürmet etmezse, bana hürmet etmemiş olur. Bana hürmet etmeyen, Allahü tealaya hürmet etmemiştir. Allahü tealaya hürmet etmeyenin yeri ise Cehennem'dir. Ey Ebü'l-Vefa! Sana ve yârenlerine vasiyetim olsun. Kıyamete kadar kimseyle kavga ve anlaşmazlık çıkarmayın. Çünkü kavga ve anlaşmazlık karışan silsilenin nesli helake uğrar. Ey Ebü'l-Vefa! Benim sünnetimi yerine getirip bu yedi yâreninin eteğine yapışan saadete ulaşır. Bunlardan uzaklaşan ise, benden uzaklaşmış olur.” buyurdu. Ben bu ahde sadık kalacağımı söyledim ve yedi zatı da can-ı gönülden yârenliğe kabul ettim. Peygamber Efendimiz dua ettiler. Kapı çalınmasıyla uyandım.” Hanıma; “Git, bak kim gelmiş?” dedim. Hanım kapıyı açınca, o yedi zatı gördü ve bana; “Yedi kişi geldi, seni soruyorlar.” dedi. Ben de onları içeri davet ederek, onlara yemek yedirdim ve; “Gelmenizin sebebi nedir?” diye sordum. Onlar da; “Rüyamızda Peygamber Efendimizi gördük. Bize Tacülarifîn Seyyid Ebü'l-Vefa sizin zahiren ve batınen atanız oldu. Ona gidin, buyurdu.” dediler. Ben de onlara gördüğüm rüyayı anlattım. Onlar zahiren de bana biat ettiler.

Tacülarifîn Seyyid Ebü'l-Vefa'yı, halka hizmet edip gafilleri doğru yola sokmak için devamlı çalışır gören Ehl-i Sünnet düşmanları, onu çekemediler. Halife Kaim bi Emrillah'a; “Zeynelabidin oğullarından bir kimse vardır. Ona büyük bir halk topluluğu tâbi oldu. Hilafet benim hakkımdır diye iddiada bulunuyormuş. Şimdiden çaresine bakılmazsa, ileride büyük bir fitne olur.” diye Ebü'l-Vefa hazretlerine iftira ederek şikayet ettiler. Bu şikayet üzerine halife hayli tasalanıp, şüpheye düştü. Ebü'l-Vefa hazretlerinin nasıl bir zat olduğunu merak ederek, onu çağırmak için adam gönderdi. Gönderdiği kimseler, Tacülarifîn'in yanına gelip; “Halife hazretleri sizi istiyor.” dediler. O da; “Davete icabet etmek lazımdır.” deyip, halifenin yanına gitmeye niyet etti. Bunu duyan halk; “Sizinle biz de gelelim.” dediler. Seyyid Ebü'l-Vefa hazretleri onları bundan menetti ise de, Dicle kenarına vardığında, arkasında büyük bir halk kalabalığı vardı. Bunları geri döndüremedi. Bu kalabalık için, bazı kimseler on bin kişi, bazıları da daha fazlaydı, dediler.

Kıyıda bekleyen gemiciler, Ebü'l-Vefa hazretlerinin arkasında o kalabalığı görünce; “Halifenin huzuruna bu kadar adam götürmek doğru olmaz.” diyerek, gemilerine binip oradan uzaklaştılar. Sadece Osman Mi'beranî adındaki bir gemici; “Ebü'l-Vefa nasıl bir zattır? Dedikleri gibi keramet ehli midir?” diye merak ederek ve bunları öğrenmek için orada kaldı. Seyyid Ebü'l-Vefa hazretlerinin yanına gelerek; “Ya Seyyid, gemi şimdi ücrete tâbidir. Karşıya geçebilmen için ücret vermen gerekir.” dedi. Ebü'l-Vefa da hizmetçisine; “Hazırda ne varsa ver.” buyurdu. O da, hazırda olan yüz elli dinarı Osman Mi'beranî'nin önüne koydu. O zaman o; “Ben böyle bir ücret istemiyorum.” deyince Tacülarifîn; “Nasıl bir ücret istiyorsun?” diye sordu. Osman Mi'beranî de; “Yarın kıyamet gününde, Sırat Köprüsü'nü geçmeme kefil olmanı ve açık bir delil göstermeni isterim.” dedi. Bunun üzerine Tacülarifîn murakabeye daldı. Sonra da Osman Mi'beranî'ye dönüp; “Allahü tealanın isminde ibret vardır. Sırat'ı geçersin İnşaallah!” dedi. Osman; “Ya Seyyid, buna açık bir delil istiyorum.” dedi. Bunun üzerine Seyyid Ebü'l-Vefa, Allahü tealaya dua etti. O anda Osman'a bir hâl oldu ve kendini kaybetti. Bir süre sonra tekrar kendine geldi. Daha sonra Tacülarifîn ve yanındaki büyük âlimler gemiye binerek karşıya geçtiler.

Bazı kimseler ve oğlu, Osman Mi'beranî'ye; “Kendini kaybettiğin zaman ne gördün?” diye sordular. O da; “Kıyametin kopmuş olduğunu gördüm. Halk mahşer yerine toplanmış, kimi sevinçli kimi üzüntülü idi. Sırat Köprüsü kurulmuş idi. İnsanlar Sırat'tan geçmeye başladılar. Fakat pek az kimse Sırat'ı geçebildi. Çoğu Sırat Köprüsü'nden yuvarlanarak, Cehennem'e düştü. Ben bu durumu görünce, içime bir korku düştü. O anda yanıma Ebü'l-Vefa hazretleri geldi. Elimi tutup beni Sırat Köprüsü'nü yanına götürdü. Besmele çekti ve; “Durma geç.” dedi. Tacülarifîn'in bu sözlerinden sonra; “Tacülarifîn Ebü'l-Vefa hürmetine, Osman Mi'beranî ve onun zürriyeti geçsin.” diye bir nida işittim. Bunun üzerine ben, Besmele çekerek Sırat Köprüsü'ne ayak bastım ve yıldırım gibi geçtim. Arkama baktığım zaman, bir grup insanın arkamdan geldiğini gördüm. “Bunlar senin zürriyetindir.” diye bir nida duydum.” diye anlattı.

Tacülarifîn Bağdat'a yaklaştığı zaman, bütün halk onu karşılamaya geldi. Büyük bir hürmetle şehrin kapısından içeri aldılar. Ebü'l-Vefa hazretleri camiye girdi. Camiye o kadar çok insan geldi ki, iğne atılsa yere düşmezdi. Tacülarifîn minbere çıkıp, halka vaaz ve nasihatta bulundu ve hakikatleri açıkladı. Daha sonra, halkı geçmiş günahları için tövbe etmeye davet etti. Allahü tealanın inayetiyle, halkın kapalı olan göz ve kalbleri açıldı. Çok kimseler Ebü'l-Vefa hazretlerinin huzurunda tövbe etti. Yatsı namazına kadar, halkın huzuruna gelip tövbe etmesi sürdü. Yatsı namazından sonra Ebü'l-Vefa hazretleri hizmetçisine; “Halka söyleyin, kalabalık yapmasınlar, evlerine gitsinler.” dedi. Bunun üzerine halkın büyük çoğunluğu evlerine gitti ise de, bir kısmı kalıp ibadetle meşgul oldular. Bu durum halifeye bildirildi. Halife kıyafet değiştirerek, Tacülarifîn'in bulunduğu camiye geldi. Onun vecd hâlinde oturmakta olduğunu, yanındaki zatların Allahü tealaya ibadet ettiklerini gördü. Halifenin yanında Şafiî mezhebi fıkıh âlimi Sa'id bin Ebu Nasr da bulunuyordu. Halife ona; “Ben bu Seyyid Ebü'l-Vefa'yı imtihan etmek istiyorum, sen ne dersin?” diye sordu. Sa'id bin Ebu Nasr ise; “İmtihan etmeye gerek yoktur. Zira hak üzere oldukları gün gibi açıktır.” dedi. Halife onun sözünü hiç kale almadı. O, Seyyid Ebü'l-Vefa hazretlerini imtihan etmek ve böylece kalbini tatmin etmek istiyordu. Çeşitli denemelerden sonra halife utanılacak bir duruma düştü. Sa'id bin Ebu Nasr; “Ya Emirü'l-Müminîn! Ben size denemeye lüzum yok dememiş miydim? Zira onun nuru buradaki bütün halka sirayet etmiş. Bu zatın veli olduğu malumunuzdur. Fakat ille de tecrübe etmek istiyorsanız, ulemadan ve fukahadan yüce kimselerin hazır bulunduğu bir mecliste Tacülarifîn'e çözülmesi zor konularla ilgili sorular sorulsun. Eğer o âlimler, Ebü'l-Vefa'yı sorulara cevap veremez hale getirirlerse, Tacülarifîn davasında yalan söylüyordur. Fakat sorulan sorulara cevap verirse, onun arkasını bırakmaktan başka çare yoktur.” dedi. Bu teklif, halifenin hoşuna gitmedi. Güvendiği hizmetçilerinden biri olan Muhammed Kadirî'ye yedi parça hamur tulumu vererek Ebü'l-Vefa hazretlerine gönderdi. Ve hizmetçisine; “Bunları al, Ebü'l-Vefa'ya götür. Ona selamımı söyle. Halife size, erkeklerle kadınların bir arada meclis kurmasını ve bu gönderdiklerimi yemelerini, çünkü onun bulunduğu meclise böyle gerekir dedi.” diyesin.

Muhammed Kadirî, o yedi parça hamur tulumunu alıp, Seyyid Ebü'l-Vefa hazretlerinin huzuruna gitti. Fakat korkusundan halifenin söylediklerini ona söyleyemedi. Halifeye de gidip; “Emriniz üzere Seyyid Ebü'l-Vefa'nın huzuruna gittim. Fakat söylediklerinizi korkumdan söyleyemedim.” diyemezdi. Tacülarifîn hazretlerine, Allahü tealanın izniyle bu durum malum oldu. Muhammed Kadirî'yi yanına çağırıp ona; “Ya Muhammed Kadirî! O tulumların içinde yağ ve baldan başka bir şey yok. Bu yağ ve balları, halife dervişlere gönderdi, diyesin.” dedi. Sonra içeriye seslenerek; “Ey dervişler, tabaklarınızı getirin. Halife sizlere yağ ve bal göndermiş.” dedi. Dervişler tabaklarını alıp getirince, Ebü'l-Vefa hazretleri; “Ey Muhammed Kadirî! Bunları eşit şekilde dağıt.” diye buyurdu. Muhammed Kadirî tulumlardan birini açınca, içinde bembeyaz bal olduğunu gördü. Bal çok temiz ve güzeldi. Allahü tealanın kudreti, Ebü'l-Vefa hazretlerinin himmetiyle, tulumun içindeki hamur, bembeyaz bir bal olmuştu. Dervişlere bu balı taksim etti. Daha sonra tulumlardan birini daha açınca, içindekinin yağ olduğunu gördü. Bunu da dervişlere dağıttı. Dervişlerin tabakları yağ ve bal ile doldu. Balın güzel kokusu hiç unutulmadı.

Tacülarifîn, bir kabın içinin bir tarafına ateş, bir tarafına pamuk, bunların ortasına da kar koyarak, Muhammed Kadirî ile halifeye gönderdi. Ebü'l-Vefa hazretleri bununla halifeye; “İşte erkeklerin şehveti ateş, kadınlarınki ise pamuk gibidir. Ateşle pamuk bir arada durmaz. Bu kapta karın, ateşin pamuğu yakmasına mâni olduğu gibi, araya bir velinin himmeti girerse, ateşin pamuğu yakmasına mâni olur.” demek istedi. Halife kabı açıp içindekileri görünce, Seyyid Ebü'l-Vefa hazretlerinin ne demek istediğini çok iyi anladı. Kabın içindekileri boşalttırarak, içine yılan yavrusu koydurdu ve Muhammed Kadirî'ye; “Bu kabı alıp Ebü'l-Vefa'ya götür, içinde ne olduğunu kimseye söyleme.” dedi. Muhammed Kadirî o kabı alıp, Ebü'l-Vefa hazretlerinin huzuruna getirip önüne koydu. Seyyid Ebü'l-Vefa o zaman; “Ey Muhammed Kadirî! O mahcup halifeden getirdiğin kap nedir? O hiç utanmaz mı?” dedi. Muhammed Kadirî; “Ya Seyyid! Halife bunun içinde olanı söylemememi ve senin keşif yoluyla bilmeni istedi.” dedi. O zaman Seyyid Ebü'l-Vefa; “Halifeniz evliyayı böyle adi bir şeyle mi imtihan eder? Bu çok adi bir harekettir.” buyurdu. Küçük bir çocuk olan kardeşinin oğlu Seyyid Matar'a dönerek; “Ya Matar! Bu kabın içinde ne olduğunu keşif yoluyla bunlara söyle!” buyurdu. O da; “Ya Seyyid! Bütün makamları, yerleri keşif yoluyla inceledim. Bir yılan yavrusunu, annesinin yanında göremedim. Meğer o yavru tutulup, bu kaba konmuş. Bu kabın içindeki yılan yavrusudur.” dedi. Muhammed Kadirî bunları duyunca kendini kaybetti. Bir süre sonra kendine gelince, üzerinde bulunan değerli elbiseleri çıkararak, yamalı ve ucuz bir elbise giydi. Varını yoğunu fakirlere dağıttı. Seyyid Ebü'l-Vefa hazretlerinin eline yapışarak, can-ı gönülden ihlas ile tövbe etti ve Ebü'l-Vefa hazretlerinin talebesi olmak istedi. Bu isteği Seyyid hazretleri tarafından kabul edildi.

Halife bunları duyunca, çok huzursuz oldu. Sebebi ise, en yakın adamı olan Muhammed Kadirî'nin Seyyid Ebü'l-Vefa hazretlerine talebe olması ve diğer yakınlarının da o zata talebe olacağından, makamının elden çıkacağından korkması idi. Halbuki Tacülarifîn hazretlerinin nazarında, onun makamının hiç önemi yoktu. Halife hâlâ tereddüt içindeydi. Seyyid Ebü'l-Vefa hazretlerini bir daha imtihan etmek istedi. Bunun için helal yoldan kazanılmış yüz dinarın içine, haram yoldan kazanılmış on dinar koydu. O on dinarın üzerine, kendisinin anlayabileceği bir işaret koydu. Bunların hepsini bir kese içine koyarak, adamlarından birine verdi ve; “Bunları Ebü'l-Vefa'ya götür, talebelerine dağıtsın.” dedi. Gönderdiği kimse, Ebü'l-Vefa'nın huzuruna gelerek, halifenin dediğini söyledi. Ebü'l-Vefa hazretleri; “Keseyi çevir de mührü açılsın.” buyurdu. O kimse söylenileni yaptı ve kesenin içindekileri bir tabağa boşalttı. Seyyid Ebü'l-Vefa; “Şunları ayır. Şunları da, şunları da.” diyerek, halifenin karıştırdığı haram yoldan kazanılmış olan on dinarı birer birer ayırdı. Helal yoldan kazanılmış olan yüz dinarı alıp kabul etti. On dinarı da bir keseye koydurarak; “Bu dinarlar, fakirlere nafaka olarak harcanamaz. Götür kendisi harcasın.” diyerek, halifeye geri gönderdi. Halife, on dinarı eline alınca gördü ki, hepsi işaretlediği ve haram yoldan kazanılmış olan dinarlar idi. O zaman anladı ki, Tacülarifîn Seyyid Ebü'l-Vefa hazretleri, Allahü tealanın veli kullarındandır.

Doğruyu inkâr eden sapık kimseler, halifenin huzuruna gelip, Seyyid Ebü'l-Vefa hazretleri için; “Bu kimse, uzakta iken yakınınıza getirdiniz. Buraya gelmesiyle, bütün Bağdat halkı ona tâbi oldu. Muhammed Kadirî, senin en yakın adamın ve en sadık hizmetçin idi. O dahi seni terk edip ona talebe oldu.” dediler. Bu ve buna benzer kötüleyici sözler söylediler. Muhammed Kadirî, Ebü'l-Vefa'ya talebe olunca, kendisine Ebü'l-Vefa hazretleri buyurdu ki: “Sana, Halifenin karşısında iftihar edebileceğin ve onun seni o vaziyette görüp niyetini düzeltebileceği bir vazife vereyim.” Onu talebelerin helasını silip süpürmek ve temizliği ile uğraşma işiyle vazifelendirdi. Muhammed Kadirî bu vazifeyi kabul edip, ihlas ve gönül rızasıyla, seve seve talebelerin helasını temizlemeye başladı. Halifenin yanında ve onun yakın adamlarından olmayı, Ebü'l-Vefa hazretlerinin yanında bulunarak, dervişlerin helasının temizliğiyle uğraşmaya tercih ediyordu!

Bazı kimseler halifeye; “Senin en yakın adamın ve en iyi hizmetçin Muhammed Kadirî, Seyyid Ebü'l-Vefa'nın en iyi itaat eden talebelerinden olmuş ve senin yanında olmayı ve sana hizmet etmeyi, talebelerin helasını temizlemeye tercih ediyor. Senin adamlarını ayartıp, kendi hizmetinde tutan bu gibi kimseleri şehirde bulundurmanız doğru değildir. Eğer biraz daha burada kalırsa, bütün adamlarınızı ayartıp yanında çalıştıracak.” dediler. Böyle sapık kimselerin sözleri, halife üzerinde etkisini gösterdi. Ulemayı toplayarak, onlarla meşveret etti ve onlara; “Nasıl hareket edelim?” diye sordu. Bunlar sükut edip bir cevap vermediler. İbn-i Akil; “Ya Emira'l-Müminîn! Ulema toplansın. Bunların her biri, ayrı ayrı gayet güç sualler hazırlayıp ona sorsunlar. Şayet o sualleri cevaplandırırsa ne alâ. Yok bu sualleri cevaplandırmaktan âciz ise, gerisini siz bilirsiniz!” dedi. İbn-i Akil'in bu teklifi halifenin hoşuna gitti ve; “Ne kadar ulema ve büyük fıkıh âlimi var ise toplansınlar, içinden çıkılması zor olan ne kadar güç mesele ve sual varsa ona sorsunlar. Eğer bu suallere cevap verebilirse, onu kendi hâline bırakalım. Şayet bu sualleri cevaplandıramazsa, kürsüsünü başına yıkıp şehirden sürelim.” dedi.

Sonra Seyyid Ebü'l-Vefa hazretlerine durumu bildirdiler. O da; “İmam-ı Ahmed bin Hanbel hazretlerinin türbesinin batı tarafında, gömülü bir minber vardır. O minber demirdendir. O demir minberi halifenin topladığı âlimlerin, bana sual soracakları yere koysunlar. Sonra etrafında ateş yakıp, kıpkırmızı oluncaya kadar kızdırsınlar. O minberin üzerine çıkıp, Allahü tealanın izniyle, soracakları suallerin hepsinin cevabını veririm.” buyurdu. Onun bu sözleri halifeye iletildi. Halifenin emri ile o yeri kazdılar. Ebü'l-Vefa hazretlerinin dediği gibi o minberi buldular. Binbir güçlükle onu çıkarıp, geniş bir alana koydular. Etrafına ve yanına çok büyük odunlar yığdılar. Sonra odunları ateşe verdiler. Ateş, üç gün üç gece yandı. Minber, ateşin tesiriyle kıpkırmızı oldu. Bağdat halkının hepsi, o alanda toplanmış idi. Halifenin ve ulemanın oturacağı yerin yakınındaki ateşi temizlediler. Halife minbere yakın bir yere oturdu. Halkın birçoğu; “Bu ateşten kıpkırmızı olmuş demire, insanoğlunun yaklaşması hiç mümkün mü? Nerede kaldı üzerine çıkıp oturmak ve kendisine sorulan suallere cevap vermek.” dediler.

Halifeye daha önce Seyyid Ebü'l-Vefa hazretlerini kötüleyenler de o alana geldiler. Ebü'l-Vefa hazretlerinin, ateşten kızarmış minberin üzerinde yanmasını ve ona sorulacak suallere cevap verememesini istiyorlardı. Sual soracak olan âlimlerin sayısı kırk kadar idi. Bunların on u Hanefî mezhebi, on u Şafiî mezhebi, on u Malikî mezhebi, on u da Hanbelî mezhebi fıkıh âlimiydi. Dört mezhepte, o zamanda onlar kadar âlim kimse yoktu. Onlar gelip yerlerini aldıktan sonra, Seyyid Ebü'l-Vefa hazretlerinin minbere çıkması istendi. Seyyid Ebü'l-Vefa hazretleri, Besmele çekerek minbere çıktı. Peygamber Efendimize salat-ü selam getirdikten sonra hutbe okudu. Ateşten kıpkırmızı olan demir minberin üzerinde, ayağını bile kıpırdatmadı. Bu hâldeki minber, vücudunu zerre kadar incitmedi.

Bu hâli gören halife, âlimler ve halk çok şaşırdılar. Halifenin, Seyyid Ebü'l-Vefa hazretleri hakkındaki tutumu değişti. Hiç kimsenin onu inkâr edecek hâli kalmadı. Başta halife olmak üzere, orada bulunan herkes, Tacülarifîn'in Allahü tealanın veli bir kulu olduğunu kabul ve tasdik ettiler. Esasında bu durumu, Tacülarifîn'i sevmeyen ve ona düşman olanlar, onu halifenin gözünden düşürmek için hazırlamışlardı. Daha sonra Ebü'l-Vefa hazretleri; “Kim sual sormak ve münazara etmek istiyorsa gelsin.” dedi. Fakat kalabalık meydandan, özellikle o kırk âlimden hiç kimse ona cevap vermedi. Sapıklar, âlimlere; “Biz sizi niye buraya getirdik? Hazırladığınız suallerinizi sorsanıza.” dediklerinde, âlimler; “Vallahi biz, gerçekten cevabı zor sorular hazırlamıştık. Fakat şimdi onların hiçbirini hatırlayamıyoruz. Bildiğimiz bütün her şeyi de unuttuk.” dediler. O âlimlerin arasından bir zat; “İslam nedir?” diye sordu. Seyyid Ebü'l-Vefa; “Hangi İslam'ı soruyorsun. Senin İslam'ından mı soruyorsun, yoksa benim İslam'ımdan mı?” diye söyleyince o zat; “İslam iki türlü müdür diyorsun?” dedi.

Seyyid Ebü'l-Vefa; “Evet iki türlüdür. Sizin İslam'ınız, imanınızın aynıdır. Sen; Allahü teala birdir, eşi ve benzeri yoktur. Muhammed Mustafa hak peygamber diye dilinle söyler, kalbinle buna inanırsın. Hak tealanın ve Resulünün emrini tutup onunla amel edersin. Ama bizim İslam anlayışımız ve kabul edişimiz bazı değişiklikler arz eder. Şöyle ki: Biz, imanın yanında, hiçbir zaman Allahü tealadan gafil olmamak İslam'dır, deriz. Sizin orucunuz; Ramazan-ı şerifte fecrin ağarmasından, güneş batıncaya kadar, yemeden içmeden sakınmak ve akşam olunca da iftar etmektir. Bizim orucumuz ise; yiyeceklerden, giyeceklerden ve bütün kâinattan uzak durmaktır. Biz, dünya nimetlerinden, sadece ibadet ve taatte güç kazanmak için faydalanırız. Ve bizim için esas, bütün ahlâk bozucu şeylerden uzak durmaktır. Zekata gelince; altından bu kadar, gümüşten şu kadar ve davardan şu kadar deyip, fıkıh kitaplarında beyan buyurulduğu gibi verirsiniz. Bizim zekatımız; mevcut olan her şeyi, fazla fazla vermektir ve Allahü tealanın indinde makbul olan nesnelerle zenginlik hasıl edip, bütün varlıklardan el çekmektir.”

Seyyid Ebü'l-Vefa hazretleri, sonra haccı ve diğer emirleri çok açık bir şekilde anlattı. Sonunda; “Bu anlattığım İslam'a kim sahiptir?” diye sorunca, hiç kimse cevap vermedi. Bunun üzerine Ebü'l-Vefa hazretleri; “Ey Cemaat! Bazı zor sualler hazırlayarak, onların cevabının verilmemesiyle beni âciz bırakmak istediniz. Fakat Allahü teala beni değil, sizi âciz bıraktı. Siz istiyordunuz ki, kendiniz fesahat ve belagatla konuşup sual sorasınız. Ben ise, fesahat ve belagattan uzak olarak suallerinizi cevaplandırayım. Fakat siz de gördünüz, ben de fasih ve beliğ söz söylemeye muktedir imişim.” dedi ve; “Hani bana sormak için sual hazırlayanlar nerede? Gelsinler, suallerini sorsunlar!” diye üç sefer yüksek sesle seslendi. Hiç kimse cevap vermeyince kendisi; “Bana sormak için hazırladığınız hâlde, Allahü teala tarafından size unutturulan sualleri, O'nun yardımıyla sizlere ben sorayım ve cevabını vereyim.” dedi.

Sual hazırlayan kırk âlimden ilkine; “Ya falan! Senin hazırladığın sual şu değil miydi?” diye sorunca, ondan; “Evet.” cevabını aldı. “İşte cevabı da budur.” diyerek, o suali çok güzel bir şekilde açıkladı. Verdiği cevabı orada bulunan herkes çok beğendi. Seyyid Ebü'l-Vefa hazretleri, orada bulunan diğer otuz dokuz âlimin hazırladıkları sualleri tek tek söyleyerek, cevaplarını gayet açık bir şekilde söyledi. Bu durum, başta halife ve orada bulunan kırk âlim olmak üzere, herkesi hayretler içinde bıraktı. Orada bulunanların hepsi, Ebü'l-Vefa hazretlerine hayran oldular. Tacülarifîn sonra onlara; “Ey âlimler! Ey fakihler! Biliniz ki, medresede öğrenilen ve kağıt üzerine yazılan ilim zamanla unutulur. Fakat Ledün mektep ve medresesinde öğrenilen ilm-i ledünnî'nin kağıdı gönül sahifesidir. O, gönül sahifesine yazılır ve asla unutulmaz. İlm-i ledünnî'yi öğrenin. Bu ilmi öğrenen, iki cihanda mesut olur, saadete erer ve bahtiyar bir hayat yaşar.” dedi.

Daha sonra minberden inerek iki rekat namaz kıldı ve bir kenara oturdu. Oradaki halkın bazıları, onun yanına gelerek oturdular. İbn-i Akil ve İbn-i Hübeyre de Tacülarifîn hazretlerinin yanına gelerek himmet istediler. Ebü'l-Vefa onlara; “Siz, beni fasih ve beliğ konuşamayan acemi bir kimse mi sanmıştınız?” diye sorunca onlar; “Evet öyle zannediyorduk.” dediler. Seyyid Ebü'l-Vefa; “Biliniz ki, Allahü tealanın lütfu kime erişmişse, o kimse eğer nakıs ise kâmil olur. Dilsiz ise konuşur. Konuşması düzgün değilse fasih olur. Kör ise gözleri görür. Ne eksiği varsa, hepsi tamamlanır, hiçbir eksiği kalmaz. Allahü teala bana da lütufta bulundu. Ceddim Muhammed Mustafa, gece rüyamda görünüp, ağzıma mübarek tükürüğünden bulaştırdı. O sabahtan beri çok fasih ve beliğ konuşmaktayım.” buyurdu. Bunun üzerine İbn-i Hübeyre, Seyyid Ebü'l-Vefa hazretlerinin eline sarılarak, can-ı gönülden tövbe etti.

Tacülarifîn Seyyid Ebü'l-Vefa hazretleri, daha sonra ikinci defa büyük bir vaaz ve nasihat verdi. O sırada, daha halifenin kalbinde inkâr kokusu vardı ve henüz utanma duygusu onu tam olarak kaplamamış idi. Çünkü Ehl-i Sünnet düşmanları münafıklar, Ebü'l-Vefa hazretleri hakkında gece gündüz çeşit çeşit yalanlar söylüyor ve ona iftira ederek, doğruyu batıl olarak göstermeye çalışıyorlardı. Seyyid Ebü'l-Vefa'nın vaazını dinlerken halifeye bir hâl oldu ve onun anlattıklarını can-ı gönülden dinlemeye başladı. “Çok güzel ey Tacülarifîn.” diyerek kendini kaybetti. Bu durum, birkaç defa daha tekrarlandı. Ebü'l-Vefa hazretlerini kötüleyenler, onun böyle söylemesine çok şaşırdılar. Kendisine gelince ona; “Sizinle Seyyid Ebü'l-Vefa arasında bir yakınlık yok iken, ona bu şekilde seslenmenizin sebebi nedir?” diye sordular. Halife; “Vallahi o sözü kendi isteğimle söylemedim. Minberin üzerinde yeşil bir kuş bulunuyordu. O kuş; “Çok güzel ey Tacülarifîn.” deyince, kendi isteğim olmadan o kuşun sözlerini tekrarladım.” dedi.

Sonra Seyyid Ebü'l-Vefa hazretleri minberden inince, birçok kimse yanına gelerek tövbe etti. Yaptıklarından ızdırap duyan halifenin, Tacülarifîn hazretlerinin yardımıyla kalbi yumuşadı ve düşmanların sözlerine bakmayarak ona biat etmek istedi. Tenha bir yerde vaaz kürsüsü kurmaları için adamlarını vazifelendirdi. Sonra da Ebü'l-Vefa hazretlerine, “gelip bize tenha bir yerde vaaz versin. Lütfedip bizi şereflendirsin.” diye haber gönderdi. Seyyid Ebü'l-Vefa; “Canla başla.” dedi ve vaaz kürsüsü kurulan yere gitti ve vaaz-ü nasihat etti. O mecliste, o kadar çok ilm-i ledünnî ve feyiz saçtı ki, anlatılması mümkün değildir. Orada bulunanların hepsi, derecelerine göre hisselerine düşeni aldılar. Halife ve hazır bulunan âlim ve fakihler ona hayran kaldılar.

Bunların arasında Tacülarifîn için; “Bu kadar ilmi nereden öğrendi? Bu kadar çok kitap bilgisine nasıl sahip oldu ve nasıl mütalaa edebildi? Zahirî ve batınî ilimlerde bir benzeri olmayan bu zat, hangi âlimlerden, nerede ve ne zaman ders aldı?” diye hatırlarından geçirenler oldu. Onların bu düşünceleri ona malum oldu ve; “Ey insanlar! İyi bilin ve anlayın. Cenab-ı Hak bir kuluna ihsan edip feyiz vermişse, o kimse zahirî ve batınî ilimlerde öyle söz sahibi olur ki, sizin âlimlerinizin uzun yıllar çalışarak elde ettikleri çok ilim, O'nun verdiği ilme nazaran denizde bir damla gibidir. Bir tarafın ilim öğreteni Allahü teala, bir tarafın ilim öğreteni insan olursa, hangi tarafın ilminin daha tutarlı olduğunu siz kıyas ediniz!” buyurdu. Orada bulunanlar, onun bu sözünü işitince çok ağladılar. Bu konuşmadan sonra, birçok kimsede derecesine göre bir hâl hasıl oldu. Birçok kimseler düşüp bayıldılar. Halifeyi de dehşet kaplayarak vücudunu bir titreme aldı. Kalbinde Allah korkusu yer edip, evliya sevgisi hasıl oldu. Tacülarifîn hazretleri, minberden inip halifenin yanına geldiler. Elleriyle halifenin vücudunu sıvazladı. O titreme hâli halifeden gitti. Bunun üzerine halife; “Ya Seyyid, bana hassaten vaaz et.” dedi. Ebü'l-Vefa hazretleri de; “Ya Emira'l-Müminîn! Sen gerçeği gördün. Amma sen bir inat yüzünden bunu anlamadın veya anlamak istemedin. Bir kimseye kendisinin vaazı tesir etmezse, başkasının vaazı tesir etmez. Fakat ben sana bir kıssa anlatayım, sen ondan hisse çıkar: Bir çoban, güttüğü koyunlara şefkatli ve merhametli davransa, onları incitmezse ve zayıf sağlam demeden her birini iyi ve otlu yerlerde otlatırsa, sıcak bastığı vakitlerde ağaç altlarına götürüp onları gölgelendirirse, susadıklarında onları güzel berrak sulardan sularsa, hulasa ne kadar iyi beslerse, koyunlar besili olur ve sürü çabuk artar. Koyunların sütleri de çok olur. Koyunları böyle olan sürü sahibi de, çobandan memnun olarak daha fazla ücret verir. Eğer bunları yapmayıp da tersini yaparsa, koyunların sütleri ve sayısı azalır. Sürü sahibi memnun kalmayarak çobanı işten çıkarır, onun yerine başka çoban getirir. İşte böyle olduğu gibi, ey halife! Bir bakıma sen de bir çobansın. Sana itaat eden tebean da koyun gibidir. Sen insaf ve adaletle hareket ederek onlara zulüm etmezsen, Allahü teala da senin hukukunu görerek, adaletle hareket ettiğin için seni makamında devamlı tutar ve sen de böylece ülkeni günden güne genişletebilirsin. Eğer tebeana şefkat ve merhametle davranmazsan, onlara eza, cefa ve zulüm edersen, Hak teala seni memleket padişahlığından ve hilafet makamından alır. Böylece hem bu dünyada, hem de ahirette kovulmuş olursun. Ya Emira'l-Müminîn! Şimdi iyi düşün ve gözünü aç. Kendi hâline dikkatle bak. Hangi taraftansın? Ona göre amel et ve durumunu düzelt. Kimseye güvenme, ahirete yarayacak işi kendin gör.” buyurdu.

Bunun üzerine halife; “Ey Seyyid! Allahü teala seni ve ecdadını, bütün Müminlere yardım ve onlardan faydalanmaları için gönderdi. O yardım ve faydadan, bu gün özellikle ben istifade ettim, idarem altında bulunan âmirlere, halka adalet üzere muamelede bulunup, kimseye zulüm etmemeleri için emir göndereceğim. Söylemek benden, emrimi yerine getirmek ise onların vazifesidir. Eğer emrimi yerine getirmezlerse, günaha girer ve yarın Allahü tealanın huzurunda kendileri mesul olurlar.” dedi. Tacülarifîn Seyyid Ebü'l-Vefa hazretleri; “Ey halife! Güzel söylüyorsun, fakat sadece dil ile söylemek yetmez. Yapılan işi tartarak yapmak ve her durumda adalete riayet etmek lazımdır. Ey halife! Şüphen olmasın ki, günün birinde öleceksin. Burada öyle bir amel işle ki, yarın kıyamet günü o amelin sana faydası dokunsun. Günün birinde seni, seni yaratan yüce bir varlığın huzuruna götürecekler. O her şeyi bilir, hiçbir şey O'na gizli kalamaz. Burada işlediğin her şeyin karşılığını orada göreceksin. Şunu hiç unutma ki, Allahü teala seni bir damla meniden yarattı. Sana can verdi, akıl verdi. Göz, kulak, ayak ve dil verdi. Bunlara benzer daha nice azalar ve saymakla bitmeyecek nimetler verdi. Bütün bunları insanoğlunun emrine amade kıldı.”

TÖVBENİ BOZMA: Ebü'l-Vefa hazretleri, bir seyahatinde bir köye uğramıştı. Köy halkına vaaz ve nasihatta bulundu. Daha sonra köylülerden biri gelip; “Efendim, köyümüzün bir büyüğü var. Herkes ona saygı duyar. Bu zat, aynı zamanda benim babamdır. Kendisine bir hastalık geldi, kırk yıldır ayağa kalkamıyor. Sizin sayenizde şifa bulacağını ümit ediyor. Müsaade ederseniz sizin yanınıza getirilmesini istiyor.” dedi. Ebü'l-Vefa hazretleri bir süre tefekküre daldıktan sonra; “Getirin bir göreyim.” dedi. O zatı getirdiler. O zatı gördükten sonra, keşif yoluyla onun bozuk bir inançta olduğunu anlayıp; “Allahü teala sana şifa ihsan eder de ayağa kalkarsan, bozuk inancından vazgeçip, doğru itikada girer misin?” buyurdu. O zat; “Ben iyileşirsem, bütün köy halkıyla beraber sizin talebeniz olur, ne emir buyurursanız yaparız. Bozuk itikadımızdan da vazgeçer, öğreteceğiniz doğru itikatla, itikadımızı düzeltiriz.” dedi. Bunun üzerine Ebü'l-Vefa hazretleri iki rekat namaz kıldı ve dua etti. Bundan sonra da; “Allahü tealanın izniyle ayağa kalk!” buyurdu. O zat, hemen ayağa kalktı. Sanki vücudunda hiçbir rahatsızlık yoktu. Köy halkı ve o zat, tövbe ettiler. Bozuk inançlarından vazgeçtiklerini söylediler. Köy ayrılmadan önce, Seyyid Ebü'l-Vefa hazretleri, o zata; “Sakın, tövbeni bozma! Dalalete düşenleri görürsen de onlara doğru yolu göster. Eğer ahdini bozacak olursan, büyük bir hastalığa düçar olursun.” dedi. Dört yıl sonra, civar köyler onlara baskı yapıp; “Tövbenizden dönmezseniz sizi öldürürüz.” diye tehdit ettiler. “O zat senin tövbeni bozduğunu nereden bilsin.” deyip, uzun konuşmalardan sonra tövbe eden zatı ikna ettiler. O zat tövbesini bozduğu anda, hemen eski hâline döndü. Derhal oğullarını Ebü'l-Vefa hazretlerine gönderdi Ebü'l-Vefa hazretleri de; “Ben, o zaman söylemiştim. Erenlerin attığı ok geriye dönmez.” buyurdu.

Böyle nimetler verdiği insanlar üzerine hükmetmen ve emir vermen için, Allahü teala seni hâkim kıldı ve halife yaptı. Sana tâbi olan bütün insanların hâlleri senden sorulacaktır. Bu yüzden makamınla övünüp mağrur ve gafil olmayasın.” deyince, halife çok ağladı ve harareti arttı, içmek için su istedi. Bir maşrapa su getirdiler. Tam suyu içeceği sırada, Ebü'l-Vefa hazretleri; “Ey halife, suyu içme! Sabret.” dedi. Bunun üzerine halife onun diyeceğini beklemeye başladı. Tacülarifîn; “Ey halife! Çok susamış bir hâlde sahrada olsan ve bir damla içecek su bulamasan, susuzluktan ölecekmiş gibi olsan. Bir kimse elinde bu maşrapayla sana su getirse ve karşında tutarak; “Şayet saltanatının yarısını bana verirsen, şu suyu sana vereceğim.” dese ne yaparsın?” deyince halife; “Susuz ölmektense, diri kalıp yaşamak daha iyi olacağından, saltanatımın yarısını verir, bir maşrapa dolusu soğuk suyu alırdım.” dedi.

Bunun üzerine Ebü'l-Vefa hazretleri; “Suyu içtiğinizi kabul edelim. O içtiğin su, bir müddet sonra idrar olarak yol bulup çıkmak istese, fakat Allahü teala o suyu veren kimseye bir imkan verse, o kimse seni, idrarını yapamaz hale getirse ve sen de idrarını yapamazsan, o zaman da o kimse; “Eğer saltanatının diğer yarısını da bana verirsen, idrarını yapmanı sağlarım. Yoksa seni bu hâlde bırakırım.” dese ne yaparsın?” diye sordu. Halife cevap olarak; “Eza, cefa içinde çaresiz kalmaktan dirlik iyidir. Saltanatımın yarısını ona verir, o zahmetli hâlden kurtulurum.” dedi ve elindeki suyu içti. Seyyid Ebü'l-Vefa hazretleri başını kaldırıp; “Ey halife! Bil ki, yarısı bir içim suya, yarısı da bir defa idrar çıkarmak karşılığında elden çıkacak olan bir devlete, bir makama, arif olan kimse hiç tamah eder mi? Onun için, beylik ve makamın benim yanımda zerre kadar bir değeri yoktur.” buyurdu. Bunun üzerine halife; “Ey Seyyid! Beni mazur görünüz. Sizin asıl hâlinizi bilememişim. Biliyorsun ki, nefis kâfirdir. İnsana türlü türlü endişeler verir ve kişi, kendisini vesveseye iten herkesin sözüne uyar.” dedikten sonra, Ebü'l-Vefa hazretlerinin elini öptü ve; “Ey Seyyid! Bu andan itibaren senin emrinden dışarı adımımı atmayacağım. Yapacağım işleri, önce sizinle istişare edeceğim. Ondan sonra o işleri yapacağım.” dedi. Ebü'l-Vefa hazretleri de; “Ya Emira'l-Müminîn! Benim sana, senin de bana ihtiyacın yok. Fakat ne yaparsan Allahü tealanın emrinden dışarı çıkma, Peygamber Efendimizin sünnetini bırakma. Daima Allahü tealadan kork, Resulünden utan!” dedi. Bunun üzerine halife; “Ey Seyyid! Bana, gönlümün dünyaya karşı aşırı ve fazla bir hırs göstermeyeceği bir nasihatta bulun?” deyince, Ebü'l-Vefa hazretleri; “Dünyanın lezzetleri üç şeyde toplanmıştır. Bunların ilki yemek içmek, öbürü giyinmek, diğeri ise cimadır. Yiyeceklerin en tatlısı baldır. Bal, küçük ve zayıf olan arıdan hasıl olur. O hayvancığı, insan dilerse kolayca öldürebilir. Giyeceğin en iyisi ipek olup, onu da küçücük bir böcek yapar. O böcek, gök gürültüsüyle ölür. Cima ise, bir bevli yerli yerine ulaştırmaktır. Bu da bir anlık lezzettir. Dünyanın, insan için geçen süre kadar bile kıymeti yoktur. Kâmil ve arif olan kimse dünyaya gönül bağlamaz. Böyle zatların gönülleri, Allahü tealadan bir an bile uzak olmaz.” buyurduktan sonra, talebelerinden birine işaret etti.

Talebesi hâl ehlinden olduğu için, hocasının ne için işaret ettiğini hemen anladı. Ebü'l-Vefa hazretleri onun eline, o zamana kadar görülmemiş bir inci koydu, incinin pırıltısından her taraf ışıl ışıl olmuştu. Halife bunu görünce, Seyyid Ebü'l-Vefa'dan bakmak için izin istedi. Ebü'l-Vefa hazretleri o inciyi halifeye verdi. Halife eline alınca, o inci basit bir taş oluvermişti. Onu tekrar geri verdi. Seyyid Ebü'l-Vefa o taşı eline alınca, yine pırıl pırıl parlayan bir inci oluverdi. Halife o inciyi tekrar eline aldığında, yine değersiz bir taş oluverdi. Halife onu tekrar Seyyid Ebü'l-Vefa'ya geri verince, o taş, tekrar gözleri kamaştıran, parlaklığıyla insanları cezbeden bir inci oldu. Halife bu duruma çok şaşırdı. Bunun neden ileri geldiğini anlayarak, can-ı gönülden tövbe etti. Adalet üzere hareket edeceğine, kimseye zulüm etmeyeceğine gönülden söz verdi.

Daha sonra Emirü'l-Müminîn, çeşitli yemekler hazırlamaları için adamlarına emir verdi. Tacülarifîn hazretlerine ziyafet verecekti. Adamları çok miktarda ve çeşitli yemekler hazırladılar. Sofralar kurularak, o yemekleri onların üzerlerine koydular. Halife ve Seyyid Ebü'l-Vefa hazretleri, talebeleriyle sofraya oturdular. Seyyid Ebü'l-Vefa talebelerine; “Ramazan Mecnun aranızda mı?” diye sorunca, Ramazan Mecnun; “Buradayım.” diyerek ayağa kalktı. Ebü'l-Vefa; “Ey halife! Önce bu Mecnun'un karnını doyur.” dedi. Halife de; “Hay hay, yemeğin sonu yoktur. Ne kadar isterse yesin!” deyince, Ebü'l-Vefa hazretleri Ramazan Mecnun'a işaret etti. Ramazan Mecnun yemekleri yemeye başladı. Orada bulunan bütün yemekleri yedi ve; “Ey halife! Daha yemek yok mu? Karnım doymadı.” dedi. Halife de; “Bağdat'ta ne varsa yersin, fakat yine doymazsın.” deyince, Ramazan Mecnun; “Bu gün rızkımı senden talep ettim, aç kaldım.” dedi. Bunun üzerine halife özür diledi ve tövbe istiğfar etti.

Seyyid Ebü'l-Vefa hazretleri, yola çıkmak için halifeyle vedalaştı. Halife ona, şehirden çıkıncaya kadar refakat etti. Seyyid Ebü'l-Vefa talebeleriyle Bağdat'tan uzaklaştıktan sonra, halife, Macid-i Kürdî'yi istedi. Seyyid Ebü'l-Vefa, Macid'e izin verince, Macid, halifenin yanına geldi. Halife kâtibine; “Kasendî'nin etrafında olan bütün köylerin öşürlerini Seyyid Ebü'l-Vefa'ya yaz!” diye emir verdi. Kâtip, halifenin bu emrini yazdı. Halife, bunu Macid-i Kürdî'ye vererek; “Bunu Seyyid Ebü'l-Vefa'ya götür. Fakat Seyyid hazretleri beldesine varmadan bunu ona verme ve gösterme!” dedi. Macid-i Kürdî; “Peki.” diyerek mektubu aldı ve Seyyid Ebü'l-Vefa'nın arkasından yetişti. Ona hiçbir şey söylemedi. Hepsi gemiye bindiler. Fakat gemi, ne yaptıysalar bir türlü hareket etmedi. Bunun üzerine Ebü'l-Vefa hazretleri, Allahü tealanın yardımıyla geminin neden yürümediğini anladı ve Macid-i Kürdî'yi yanına çağırdı. Ona; “Ey Macid sende bir şey var.” dedi. Macid de; “Evet ya Seyyid var.” deyince; “Nedir o?” diye sual etti. Macid; “Bende halifenin size gönderdiği bir mektup var.” deyince Ebü'l-Vefa; “Daha önce bana onu niye vermedin.” dedi. Macid de; “Yerinize varmadan size vermememi ve ondan bahsetmememi halife vasiyet etmişti. Ondan dolayı vermedim.” deyince Ebü'l-Vefa; “Ya Macid! Görüyorsun ki gemi hareket etmiyor. Ne yapmamız lazım? Getir mektubu bir göreyim.” dedi. Macid-i Kürdî mektubu cebinden çıkarıp hocasına verdi. Seyyid Ebü'l-Vefa mektubu okuduktan sonra, yırtıp, parça parça ederek suya attı. O anda gemi, kendi kendine hareket etti. Çok hızlı bir şekilde varacağı yere vardı. Bazı kimseler; “O kâğıtta her hâlde Seyyid hazretlerine bir şey vakfedilmişti. Seyyid hazretleri neden böyle yaptı acaba? Kendisi kabul etmedi, bari zürriyetine veya talebelerine verseydi.” dediler. Bu durum Ebü'l-Vefa hazretlerine malum oldu ve; “Ey insanlar! Veli olan kimsenin, Allahü tealadan başka bir şey istemesi, O'ndan başka bir şeye gönül bağlaması doğru değildir. Ben ve benim soyumun, benim silsilemin, kıyamete kadar Allahü tealadan başka hiç kimseye muhtaç olmayacağına ve bütün âlemin onlara muhtaç olacağına inanıyorum.” buyurdu.

Ebü'l-Vefa Hazretlerinin Kerametleri ve Menkıbeleri

Şöyle anlatılır: Seyyid Ebü'l-Vefa, bir gün bir berbere traş oluyordu. Traşın yarısına geldiğinde, berber, Ebü'l-Vefa hazretlerinin gözden kaybolduğunu gördü. Berber, hayret ve dehşet içinde kaldı. Bir saat sonra Ebü'l-Vefa hazretleri gelip, berberin önüne tekrar oturdu. Berber, yarım kalan traşını tamamladı ve Ona; “Ya Seyyid! Bu ne hâldir?” diye sordu. Seyyid Ebü'l-Vefa; “Irak'ın Behendak şehri yakınlarında Vadii'n-Never denilen bir yer vardır. Sen, şimdi derhal oraya git. Oraya vardığında büyük bir kafile göreceksin. Onların arasında, yeşil yün elbise giymiş ve kır bir katıra binmiş bir zat vardır. Ona selam ver ve; “Bulunduğun adağı bana ver.” de. Ondan, adadığı on bin dinar parayı al ve nereye harcarsan harca.” dedi. Berber; “Ya Seyyid! Beni sizin gönderdiğine dair bir nişan, bir alamet ister. O zaman ben ne diyeyim?” diye sorduğunda; “Yürü git. Hiçbir şey istemez!” dedi. Berber bir nişan ve alamet istemekte ısrar edince Seyyid hazretleri; “Git ve ona; “Denizde sizin geminizi büyük bir balık batıracağı esnada, siz feryat etmiştiniz. Bu sırada başının yarısı traş olmuş, yarısı traş olmamış bir zat gelerek, o balığı parçalayarak öldürmemiş miydi?” diye sor. O da; “Evet, öyle olmuştu.” derse; “On bin dinar nezretmiştin. Ebü'l-Vefa eliyle sarf olunacaktır. Beni o gönderdi ve onun vekiliyim. Ver de götüreyim.” de. Sana nişan, alamet işte budur. Şimdi git ve o parayı al.” dedi.

Berber hemen yola çıktı ve kafileyi bulunca o zat ile görüştü. Seyyid Ebü'l-Vefa ile aralarında geçen konuşmayı tek tek anlattı. O zat; “İnandım ve kabul ettim.” dedi ve çıkarıp on bin dinarı berbere verdi. Berber o parayla, Behendak şehrine bir mescit ve kendi köyündeki kervansaraya da bir çeşme yaptırdı.

Abdülhamid Sûfî şöyle anlatır: “Bir gün, Seyyid Ebü'l-Vefa hazretleri ile baş başa oturmuş konuşuyorduk. Bir ara sordum: “Ya Ebü'l-Vefa! Siz, küçük ve büyük, ehil ve naehil herkesle beraber yemek yiyor, herkesi sohbetinizde bulunduruyorsunuz. Bunun sebebi nedir?” Bunun üzerine Ebü'l-Vefa hazretleri buyurdu ki: “Ey Abdülhamid, şimdi Fatiha suresini oku!” Besmele çekip, okudum. Sonra; “Allahü teala burada “Rabbülâlemîn” buyuruyor. Çünkü Allahü teala, âlemlerin rabbi ve hâlıkıdır. Bizim kimseyi sohbetimizden menetmemiz reva değildir. Sohbetimize gelenler fasık iseler, inşallah Allahü teala onlara tövbe nasip eder, salih iseler, salahları ziyadeleşir.” buyurdu.

Seyyid Ebü'l-Vefa hazretlerinin Muhammed Mısrî isimli bir talebesi vardı. Çoğu defa hocasına; “Talebe için hocanın üzerine düşen vazife ve hocası için talebeye vacip olan nedir?” diye sorardı. Hocası da; “Büyük bir gayretle ciddi olarak kendini hocana teslim edersen o zaman görürsün. Görmek, işitmekten daha güzeldir.” diye cevap verirdi. Muhammed Mısrî, gece gündüz can-ı gönülden ve ihlas ile hocasına hizmet ederdi. Bu hâl üzere uzun bir zaman geçti. Bir gün hocası Muhammed Mısrî'ye; “Ey Muhammed! Derhal Mısır'a git. Bana bin dinar nezrolunmuştur. Onu al ve getir.” buyurdu. Muhammed Mısrî hemen asâsını alıp yola çıktı. Muhammed Mısrî, yolu bilmiyordu ve azığı yoktu. Bin dinarı nezreden kimdir, nerededir, bilmiyordu. İşte bu hâl üzerine yola koyuldu. Allahü teala onu, sıdkı ve ihlası bereketine sağ salim Mısır'a ulaştırdı. Mısır'a yaklaşınca kendi kendine; “Nereye gitsem, o kimseyi nasıl bulsam?” diye düşünürken, yanına katıra binmiş, güzel elbiseler giyinmiş bir tacir geldi ve selam verdi. Muhammed Mısrî de selamını aldı. Genç tacir; “Nereden geliyorsun?” diye sorunca o; “Irak diyarından geliyorum.” dedi. Genç tacir; “Ebü'l-Vefa hazretlerinin talebelerinden hiç kimseyi tanıyor musun?” deyince, Muhammed Mısrî; “Ben onun talebelerindenim.” dedi. Buna çok sevinen tacir; “Adın nedir?” diye sordu. O da; “Adım Muhammed'dir.” diye cevap verdi. Tacir; “Ey Muhammed! Çok önemli bir işim vardı. Seyyid Ebü'l-Vefa hazretlerinin himmetiyle bu işim oldu. Bunun için, Seyyid hazretlerine vermek üzere bin dinar nezretmiştin. Onun talebelerinden birini bulup, bu bin dinarı teslim etmek arzusuyla sahraya çıkmıştım. Elhamdülillah Allahü teala beni seninle karşılaştırdı ve bu gün; “Irak tarafından bir kimse gelecek!” diye kalbime ilham verdi. Allahü tealaya şükür seninle karşılaştım ve muradıma erdim. Ey Muhammed! Sen lütfedip bu bin dinarı Ebü'l-Vefa hazretlerine teslim eder misin?” dedi. Bunun üzerine Muhammed Mısrî, Ebü'l-Vefa ile aralarında geçen konuşmayı anlatınca, tacir buna hayret etti ve Muhammed Mısrî'yi evine götürdü. Üç gün üç gece misafir etti. Giderken bin dinarı teslim ederek; “Varınca Seyyid hazretlerinin mübarek ayağını benim için öp.” dedi.

Muhammed Mısrî tacirle vedalaştıktan sonra, Mısır'da bulunan evliyadan bazılarını ziyaret edip şehirden çıkmaya niyet etti. Bir sokaktan geçerken, gözü bir çardağın altında oturan güzel bir kadına ilişti. Nefsinin esiri olarak, uzun süre hayran hayran o kadına baktı. O kadın bir kişiyi gönderip; “Eğer burada durmaktan gayesi bana kavuşmak ise istediğimi versin, bana kavuşsun. Şayet dileğimi vermeye kudreti yoksa burada beklemesin, gitsin.” dedi. Muhammed Mısrî; “Gözüm gördü, gönlüm sevdi. Bana bir kolaylık sağlasın.” dedi. O kişi bunu gidip kadına iletti. Bir saat sonra tekrar o kişi gelerek; “Ey derviş! Sen bu sevdadan vazgeç. O seni güldürmez. Çünkü onun seninle bir gece sohbet etmesi bin dinardır. Bu parayı zenginlerden başkasının vermeye gücü yetmez.” deyince, Muhammed Mısrî bin dinarı o adama vererek, aklından Ebü'l-Vefa'ya; “Mısır'a gittim. Ama o nezreden kimseyi bulamadım.” demeyi geçirdi. O kişi bin dinarı götürüp kadına verdi. Sonra Muhammed Mısrî'yi kadının yanına çıkardılar. Gece olunca Muhammed Mısrî kadınla baş başa kaldı. Hazırlanan çeşitli yemeklerden yediler. O anda, gaipten bir el peyda olarak onlara dokundu. İkisi de kendilerinden geçip yere düştüler. Kadın daha önce kendine geldi. Muhammed Mısrî'nin henüz daha kendine gelmediğini görünce, onun başını ovuşturmaya başladı. Muhammed Mısrî'nin aklı başına gelince kalkıp, kadına bakmadan kapıya doğru yürümeye başladı. Kadın arkasından gelerek parayı ona vermek istediyse de, Muhammed Mısrî parayı almadan gitti. Kadın arkasından yetişip ona; “Bu hâl nedir ki, bize vaki oldu?” diye sorunca o da; “O bize dokunan hocamın elidir.” dedi. Sonra acele ile giderken kadın; “Ne olur, beni de yanına götür. Onun yanına varıp tövbe edeyim.” diye ricada bulundu. Önce kadınla beraber yalnız gidemeyeceği için bu ricayı kabul etmeyen Muhammed Mısrî, Kalmine'ye bir kervanın gideceğini öğrenince kadının gelmesine razı oldu. Kadın, malını mülkünü terk ederek, kervanla birlikte yola çıktı. Allahü tealanın izniyle Kalmine'ye vardılar. Ebü'l-Vefa hazretlerinin makamına varınca, Muhammed Mısrî; “Acaba kadınla beraber mi gitsem, yoksa ben önce gidip izin aldıktan sonra mı kadını götürsem?” diye tereddütte kaldı. O düşünceyle Ebü'l-Vefa hazretlerinin huzuruna yaklaşırlarken, Ebü'l-Vefa hazretleri; “İkisi beraber gelsinler.” buyurdu. Muhammed Mısrî ve kadın, korku içinde Ebü'l-Vefa hazretlerinin yanına geldiler. Ebü'l-Vefa hazretleri onlara tebessümle bakarak; “Ya Muhammed! Her zaman bana; “Talebenin hocası üzerinde, hocanın da talebesi üzerinde olan hakkı nedir?” diye sorardın. Şimdi bu durum zahir oldu. Sen de bunu kendi gözünle gördün. Hocanın talebesi üzerindeki hakkı şunlardır: Hoca talebesini uzak bir yere gönderdiği zaman, talebe sebebini araştırmadan denilen yere gitmelidir. Bu yolculuğu esnasında yiyeceği yemeği ve yol arkadaşı istememelidir. O yolculuktan maksadın ne olduğunu bilmemelidir. Talebenin hocası üzerinde hakkı ise, hoca, talebesini doğru yoldan ayırmamalıdır. Talebe bir suç işlediği vakit, hocası o suçtan ve o günahtan onu kurtarmalı ve affettirmelidir. Yaptığı hizmetten gayenin ne olduğunu bilmelidir. Sen bizim ihlaslı talebemiz olduğun için sana; “Mısır'a git, bize nezrolunmuş bin dinarı al, getir.” dedim. Sen hiç sual sormadan azık ve arkadaş istemeden, Allahü tealaya tevekkül ederek yola çıktın. Biz de Allahü tealanın yardımıyla seni doğru yoldan ayırmayıp, Mısır'a kadar sağ salim ulaştırdık. Bin dinar nezreden şahısla görüştürdük. Bu kadınla aranızda hasıl olacak günahtan seni koruduk.” dedi. Kadın, Seyyid Ebü'l-Vefa'nın önünde tövbe ederek saliha bir hatun oldu. Ebü'l Vefa hazretleri, o hatunu Muhammed Mısrî'ye nikâhladı.

Kusende beldesinde, Abdülehad isimli bir kimse yaşıyordu. O kimse birgün; “Allahü teala dileğimi kabul ederse, Seyyid Ebü'l-Vefa hazretlerine bin dinar vereceğim.” diye adakta bulundu. Allahü teala dilediğini kabul etti. Bu zat da bin dinarı götürüp Ebü'l-Vefa hazretlerine verdi. Seyyid Ebü'l-Vefa bu parayı talebelerine hemen orada dağıttı. Abdülehad, Ebü'l-Vefa hazretlerinden bir hatıra istedi. Ebü'l-Vefa hazretleri bu zata bir yün iplik hediye ederek; “Bu yün ipliği yanında bulunduğu müddetçe, inşallah belalardan emin olursun.” buyurdu.

Bu zat vedalaşıp memleketine gitmek üzere yola çıktı. Giderken ormanda bir aslanla karşılaştı. Aslan hızla üzerine doğru geldiğinden, artık sonunun geldiğini düşündü. Kaçacak bir yer de bulamadı. Çaresiz bir durumda iken, Ebü'l-Vefa hazretlerinin verdiği yün ip hatırına geldi. Hemen ipi çıkarıp aslana doğru tuttu. Yün ipi gören azgın aslan hemen durdu. Sakinleşti ve yavaş yavaş o zatın yanına yaklaştı. Yün ipi saygıyla yüzüne sürdü ve sonra o zata hiçbir şey yapmadan gitti.

Şöyle anlatılır: “Seyyid Ebü'l-Vefa hazretleri birgün yanında talebeleri ile birlikte Dicle kıyısına gitti. Ebü'l-Vefa ve yanındakiler, Allahü tealaya ibadet etmeye başladılar. O sırada oraya doğru bir gemi geliyordu. Geminin içindekiler, zevk ve sefa içinde eğleniyorlardı. Allahü tealadan korkmadan her türlü ahlâksızlığı yapıyorlardı. Bu durumu gören talebelerden bazıları Ebü'l-Vefa hazretlerinin yanına gelerek; “Ya Seyyid! Şu hayâsızları görüyor musunuz? Allah korkusu hiç kalmamış, bu insanlar kuldan da utanmıyorlar. Sizin burada olduğunuzu bildikleri hâlde, hayâsızca ahlâksızlıklarına devam ediyorlar. Bize izin verin onları edebe davet edelim veya siz dua edin, Allahü teala bunları kahhar sıfatıyla kahretsin!” dediler. Bunun üzerine Ebü'l-Vefa, Allahü tealaya şöyle dua etti: “Ya İlahî! Bunları yeryüzüne nasıl güzel getirmişsen, nasıl dilemiş güzelce yaratmışsan, ahirette de bunları öyle yap.”

Orada bulunanlar, Seyyid Ebü'l-Vefa'nın bu şekilde dua etmesine şaşırdılar. Kimisi ibadetlerine devam etti. Kimisi de gemidekilerin akıbetini merakla beklemeye başladılar. Aradan bir saat bir zaman geçtikten sonra, o geminin içinde bulunan insanlar, yalın ayak, başı açık bir hâlde ağlayarak Seyyid Ebü'l-Vefa'nın huzuruna geldiler. Hepsi tövbe ve istiğfar ettiler. Onların bu durumlarını ve akıbetlerini merak edenlerden bazıları gelip; “Seyyid hazretlerinin önünde tövbe etmenize sebep nedir?” diye sordular.

O kimseler; “Buraya geldiğimiz zaman, ne kadar içkimiz varsa su oldu. Ne kadar saz, cümbüş gibi çalgı aletlerimiz varsa hepsi bozuldu. Geminin kendisi de parça parça olup dağılmaya yüz tuttu. Bizim de kalbimize bir hâl geldi. Hepimiz hayrette kaldık. Sonra gemimizin içini bir nur kapladı. Sebebini araştırmak için etrafımıza bakınca, kıyıda durmakta olan Seyyid Ebü'l-Vefa hazretlerini gördük. Allahü tealaya tövbe etmemiz müyessermiş; mübarek cemalini görüp geldik, elinde tövbe ve istiğfar ettik.” dediler.

Şöyle anlatılır: “Ebü'l-Vefa hazretleri büyüğe ve küçüğe çok güzel muamele eder, herkese güzel söyler ve hiç kimsenin kalbini incitmemeye çalışırdı. Kendisi ne yerse, talebelerine, dostlarına ve yakınlarına da onu verirdi. Kendisini yeme içme ve giyim-kuşam hususlarında onlardan farklı görmezdi ve; “Ben ne isem, siz de aynen benim gibisiniz.” buyururdu. Birgün mutfak işlerine bakan talebe, Ebü'l-Vefa hazretlerinin tabağına yemeğin yağından biraz fazla koydu. Bundan dolayı Ebü'l-Vefa hazretlerinin incineceğinden korktu. Yağın üzerini yemekle örtmek ve diğer tabakları da onun tabağıyla aynı seviyede tutmak suretiyle özrünü örtmeye çalıştı. Yemek tabağını götürüp, Seyyid Ebü'l-Vefa'nın önüne koydu. O anda yağ, yemeğin üzerine çıktı. Ebü'l-Vefa kendi tabağındaki yağın diğer tabaklardan fazla olduğunu gördü ve o yemeği yemedi. Bütün yemekleri kazana döküp karıştırmalarını ve herkesin yemeğini eşit vermeleri için emir verdi. Yemeklerin hepsini tekrar kazana boşalttılar. Karıştırdıktan sonra, herkese eşit miktarda olarak yemek dağıtıldı. Bu sırada Ebü'l Vefa hazretleri aşçıyı çağırarak ona; “İstiğfar et. Bir daha böyle yapma. Herkese nasıl yemek veriyorsan, bana da aynısını ver. Hepsi bir ve beraber olsun. Çünkü Allahü tealaya kul olma hususunda hepimiz beraberiz. Ayırım yapmanın bir manası yok.” buyurdu.”

Şöyle anlatılır: “Tacülarifîn Ebü'l-Vefa hazretlerini, birgün ziyaret için bir tüccar geldi. Seyyid Ebü'l-Vefa hazretleri onu görünce, sabra ait bir kaç ayet-i kerime okudu. Çünkü tüccar, ticaret yapmak ve para kazanmak gayesiyle sefere çıkacağı için, Ebü'l-Vefa'dan izin isteyecekti. Tacir, Tacülarifîn'in bu ayet-i kerimeleri neden okuduğunu anlamayarak; “Ya Seyyid! Büyük bir sefere çıkmak için izin istiyorum. Bu konuda ne buyurursunuz?” dedi. Ebü'l-Vefa; “Olacak olan her şey olur. Onun olmamasına çare yoktur.” buyurdu. Tacir, Seyyid Ebü'l-Vefa'ya veda edip niyet ettiği sefere çıktı. Yolda giderken karşısına eşkıyalar çıktı. Ve bütün mallarını aldılar. Tüccar dönüp durumu Ebü'l-Vefa hazretlerine anlattı. Ebü'l-Vefa; “Allahü teala böyle takdir etmişti, böyle oldu.” dedi. Tüccar ağlayarak; “Ya Seyyid! Benim halim nice olur? Bana yardım et!” dedi. Bunun üzerine Seyyid Ebü'l-Vefa; “Mal baki kalacak bir nesne değildir. Sen onu kaybetmenin, ondan ayrı olmanın üzüntüsünü nasıl olsa çekecektin. Fakat sen şimdi çekiyorsun. Artık bundan sonra dünya malına değer verme ve ona muhabbet besleme. Yine eline geçse bile, tekrar kaybedersin. Allahü tealaya ibadet etmek hepsinden iyi, menfaatli ve güzeldir.” buyurunca tüccar; “Ya Seyyid! O malı istememin sebebi şudur: Onunla hacca gidecek sonra da ticareti bırakıp ibadetle meşgul olacaktım.” dedi. Ebü'l-Vefa hazretleri; “Eğer hacca gitmeye büyük bir arzun varsa benimle gel!” dedi. Tüccar, Seyyid Tacülarifîn'in ardına düştü. Beraber sahraya çıktılar. O gün Arefe idi. Ebü'l-Vefa tüccara; “Ayağını benim izlerime bas.” dedi. Tüccar, Ebü'l-Vefa'nın ardından birkaç adım yürüdükten sonra, kendilerini Mekke'de hacıların içinde buldular. Ebü'l Vefa hazretleri tüccara haccın adap ve erkanını öğretti. Haccı beraberce tamamladıktan sonra, Ebü'l-Vefa tüccara; “Evliyaullahtan bazı kimseleri görmek ister misin?” diye sordu. Tüccar; “Evet.” cevabını verince, Ebü'l-Vefa; “Şu taife evliyaullah taifesidir.” diye bir topluluğu işaret etti. Tüccar onların yanına gitmek için Seyyid Ebü'l-Vefa'dan izin istedi. Onların yanına varınca konuşmaya başladılar. Onlar bir ara tüccara; “Seyyid Ebü'l-Vefa'yı terk edip bize mi geldin?” deyince tüccar; “Seyyid hazretleri sizi çok methetti.” dedi. Onlar; “Allah hakkı için, aramızda ona tâbi olmayan bir kimse yoktur. Hepimiz ona tâbiyiz. Eğer doğru yola ve Allahü tealaya kavuşmak istiyorsan, onun hizmetinden ayrılma. Onun gibi bir kimse yoktur.” dediler. Bunun üzerine tüccar hemen geri döndü. Fakat Ebü'l-Vefa hazretlerini bıraktığı yerde bulamadı. Aklına karma karışık düşünceler geldi. O anda; “Bize sıdk ve ihlas ile gelen kimsenin, hiç tereddüt etmeyip, kötü düşünceler taşımaması gerekir!” diye bir nida duydu. Bu nida üzerine tüccar, yüzünü Kâbe duvarına sürdü ve; “Ya Rabbî! Beni Tacülarifîn'e yetiştir.” diyerek uzun süre duada ve niyazda bulundu. Böyle can-ı gönülden dua ederken bir zat gelerek onu devesine bindirdi ve Tacülarifîn hazretlerine yetiştirdi. Tüccar onun yanına varır varmaz, önünde tövbe etti ve hâlis talebelerinden oldu.”

“Allah'a en sevimli amel, müslümanı sevindirmektir. İster onun gamını gider, ister onun borcunu öde, ister onun karnını doyur (açlığını gider).” Hadis-i Şerif

Ebü'l-Kays adındaki bir talebesi, ona talebe oluşunun sebebini şöyle anlatır: “Ben, önceleri tüccar idim. Epey malım mülküm vardı. Birgün, eşten, dosttan borç alarak bir sefere çıktım. Gayem daha çok para kazanmaktı. Gemide giderken büyük bir fırtına çıktı. Gemimiz battı. Ben bir tahta parçasına tutunarak ve bir hayli mücadele vererek kıyıya ulaştım. Daha sonra binbir eziyetlere katlanarak evime geri döndüm. Alacaklılar derhal gelmeye başladılar. Durumu onlara anlattım. Fakat hiçbirisi kabul etmeyerek, verdikleri malları ve paraları istediler. Ne kadar yalvardıysam fayda vermedi. Bunun üzerine evimden kaçıp, dağlarda dolaşmaya başladım. Acıktığım zaman ot yiyordum. Açlıktan hâlsiz düştüğüm birgün, ilerden bir kervanın geçtiğini gördüm. Onlara doğru yürümeye çalıştım. Fakat mecalim olmadığı için orada bulunan suyun dibinde yığılıp kaldım. Kervandakiler su ihtiyaçlarını gidermek için benim bulunduğum yere geldiler, içlerinden biri beni tanıdı. Beni yakaladı. Bırakması için yalvardı isem de, beni alıp kervanın yanına getirdi. O anda Cenab-ı Hakk'ın izniyle, sıdk ve ihlasla; “Ya Tacülarifîn Ebü'l-Vefa, imdat!” diye bağırdım. Daha ismini söyleyip bitirmeden, hemen karşımda bir kimse belirdi. Borçlu olduğum kimseden, beni bırakması için rica etti. Alacaklı olan kişi bu zatın ricasını hiç nazar-ı dikkate almadı. O zaman o zat; “Sana olan borcu ne kadardı?” diye sordu. Alacaklım; “Bin dinardı.” diye cevap verdi. O zat bana dönerek; “Doğru mu söylüyor? O kadar mı borcun var?” diye sordu. Ben de; “Evet, o kadardır.” dedim. O zat bana bin dinar vererek; “Bunu alacaklına ver.” dedi. Ben, o bin dinarı alacaklıma verdim. Ondan kurtuldu m. Fakat sonra da aklıma; “Bu zat bin dinar verip bana bu ihsanı yaptı. Beni onların elinden kurtardı. Acaba maksadı nedir? Beni niçin kurtardı?” diye bir düşünce geldi. Ben böyle düşünürken yüzüme bakarak; “Şimdi, yetiştir ya Tacülarifîn, diye bağıran sen değil miydin?” diye sorunca; “Evet, bendim.” dedim. “Şimdi bilesin ki, her kim sıkıntıda olup da, sıdk ve ihlas ile beni çağıracak olursa, ben onun yardımına her durumda yetişirim. Senin öteki alacaklıların olan Horasanlı kişileri de razı ettik. Bunun için hiç üzülme. Şimdi hemen evine git, hanımın ve çocukların ile görüş.” dedi. Ben de; “Ey Seyyid! Ben çok zayıf düştüm. Sonra Horasan'da malım mülküm kalmadı. Ben oraya nasıl, hangi yüzle varabilirim?” dedim. Bana; “Üzülme yürü, Horasan önünde durmaktadır.” buyurdu. Bu durumu görünce ve kendilerine talebe olmak istediğimde, bana bin dinar vererek evime gönderdiler. Bin dinarı alarak evime gittim. Gördüm ki, hanımım ve çocuklarım neşe içindeydiler. Bütün alacaklılarım beni ziyarete geldi. Bu duruma hayret ettim. Ve hanımıma; “Ben bu kişilere borçlu vaziyetteyim, fakat hepsi beni ziyarete geldiler. Hepsi de sevinçli idiler. Beni görünce daha çok memnun oldular. Hiçbirisi alacaklarından söz etmediler. Nedeni nedir?” diye sordum. Hanımım şöyle anlattı: “İki gün evveline kadar çok sıkıntı içindeydik. Ama iki gün önce akşamüstü birisi kapıyı çalınca; “Kimsin?” dedik. O da; “Bir garip kimseyim.” 

Ebü'l-Kays, alacaklılarına versinler diye benimle bin dinar ve bir miktar mal gönderdi.” dedi. Çok sevinerek kapıyı açtık, gönderdiğin malı ve parayı aldık. Alacaklılarına haber göndererek borçlarını ödedik. Parayı getiren kimseye; “Ebü'l-Kays ne zaman gelecek?” diye sorduk. O da bize; “İnşaallah iki gün sonra kendisi de burada olur.” deyip gitti. Söylediği gibi, iki gün sonra da sen geldin. “O parayı getiren nasıl bir kimseydi?” deyince, hanımım bana o zatın hâlini, vasfını anlattı. Ben de anladım ki, o zat Tacülarifîn Seyyid Ebü'l-Vefa hazretleridir. Ben de onlara başımdan geçenleri bir bir anlattım. Bu hikayeyi anlatırken, can-ı gönülden Ebü'l-Vefa'nın yanına gitmeyi arzuladım. Evimde birkaç gün daha kaldıktan sonra, hanımım ve çocuklarımla vedalaşarak, Ebü'l-Vefa hazretlerinin yanına gitmek için yola çıktım. Sağ salim Ebü'l-Vefa hazretlerinin bulunduğu şehre vardım. Önünde tövbe ettim ve onun himmet ve bereketiyle kısa zamanda yüksek derecelere ulaştım.

Kusende'de Ehl-i Sünnet düşmanı bir kişi ortaya çıkmıştı. Avamdan ve cahil halktan birçok kimse ona tâbi oldular. Bazı kimseler gelip o kişiyi Seyyid Ebü'l-Vefa hazretlerine şikayet ettiler. O da; “İnşaallah kısa zamanda doğru yolu bulur.” dedi. Bunun üzerine aradan bir süre geçti. O kişinin hâlinde değişiklikler olmadı. Kusende Müslümanlarından bazıları gelip, Seyyid Ebü'l-Vefa'ya yine şikayet ettiler. O, önceki buyurduğu gibi cevap verdi.

Birgün Tacülarifîn'in yolu o Ehl-i Sünnet düşmanı kişinin bulunduğu köye uğradı. Köy halkı ve o kişi, Ebü'l-Vefa hazretlerini karşıladılar. Köylüler Ebü'l-Vefa'nın bir süre orada kalmasını rica ettiler. O da bu daveti kabul etti. Bir yere oturmadan, o Ehl-i Sünnet düşmanı kişiyi tanıdı ve ona; “Su ibriğini eline al ve arkamdan gel!” buyurdu. O bozuk itikat sahibi kişi, su ibriğini alarak Ebü'l-Vefa hazretlerini takip etti. Seyyid Ebü'l-Vefa sahraya çıktı ve bir yerde durdu. O kişinin getirdiği ibrikten abdest aldı. Tam abdestini bitirdiği sırada, karşıdan bir aslanla bir kaplan geldiler. O kişi onları görünce korkudan titremeye başladı. Canından ümidini kesmişti. Kaçmak istedi. O zaman Ebü'l-Vefa hazretleri: “Korkma bir şey olmaz.” dedi. Aslan yaklaşıp Ebü'l-Vefa hazretlerinin ayağına yüzünü sürdü ve hürmetle karşısında oturdu. O kişi bu duruma çok şaşırdı.

Ebü'l-Vefa hazretleri; “Ey zavallı! Bu, Allahü tealanın bir ihsanı, bir hediyesidir. Peygamberimizin sünnetine tâbi olup, bütün eshabına sevgi göstermenin, muhabbet etmenin semeresidir.” buyurdu. O bozuk itikat sahibi kişi; “Ey Seyyid! Sahabenin efdali kimdir?” diye sorunca, Ebü'l-Vefa hazretleri; “Hazreti Ebu Bekr, sonra Hazreti Ömer, sonra Hazreti Osman, sonra Hazreti Ali daha sonra altı Sahabedir. Bunlara Aşere-i Mübeşşere denilmekte olup, hepsi on kişidirler.” buyurdu. O kişi; “Peygamber Efendimizin amcasının oğlu Hazreti Ali'nin üzerine başka kimseleri takdim eden, yani onları üstün tutan kimse yarın ahirette ne cevap verir?” deyince Ebü'l-Vefa; “Allahü teala ve Resulünün katında ona cevap şudur: Bir kimseyi Allahü teala ve Resul Aleyhisselam takdim edip, bir diğerine karşı faziletli kılmışsa, biz de öyle yaparız. Çünkü Allahü tealanın ve Resulünün emrine muti olup, Kur'an-ı Kerim'e ve Resulünün kavline boyun eğmek bize farzdır.” buyurunca o kişi; “Sen, ceddinin üzerine birkaç yabancı kimsenin üstün tutulmasını ister misin?” dedi. Seyyid Ebü'l-Vefa hazretleri; “Hakk'a tâbi olmak daha iyidir. Aksi takdirde insan nefsinin arzu ve isteklerine tâbi olup, insanın helak olması ihtimali olabilir.” buyurdu. Bunları dinleyen o kişiyi bir hâl aldı ve; “Ya Seyyid! Açıkça ve yakînen anladım ki, sözün haktır.” dedi. Sonra tövbe ve istiğfar etti. Köye döndüklerinde ona tâbi olanların hepsi de tövbe ve istiğfar ederek doğru yola girdiler.

Şöyle anlatılır: “Birgün Ebü'l-Vefa hazretlerine bir tüccar gelip, para kazanmak niyetiyle sefere çıkmak istediğini, bu sebepten izin için geldiğini söyledi. Seyyid Ebü'l-Vefa ona izin vererek; “Ticaret maksadıyla çıkacağın bu seferde çok kâr eder ve inşallah sağ salim geri dönersin.” dedi. Tüccar, Seyyid hazretlerinin yanından ayrıldıktan sonra, tanıdığı ve sözüne güvendiği başka bir zatın yanına gitti. Yapacağı bu sefer için onun fikir ve düşüncesini almak istedi. O zat ise; “Sen bu sefere gitme. Bu seferde para kazanamayacağın gibi, belki sermayen ve canın elden gidebilir.” dedi. Bunları işitince hayrette kaldı. Çünkü iki zat ayrı şeyler demişlerdi. Bir türlü karar veremedi. Bir müddet düşündükten sonra Seyyid Ebü'l-Vefa hazretlerinin söylediği şekilde hareket etmeye karar verdi. Ticaret için sefere çıktı ve çok para kazandıktan sonra, memleketine dönerken şehire az bir mesafede konakladı. Geceyi orada geçirdi. Rüyasında, eşkıyaların gelip ona saldırdıklarını, ne kadar malı ve parası varsa hepsini aldıklarını, kendisini de yaraladıklarını gördü. Tüccar uykudan uyanınca mallarının hepsinin yerinde durduğunu gördü. Anladı ki, gördüklerinin hepsi rüya imiş. Sevinip Allahü tealaya şükrederek yoluna devam etti. Şehre girince Ebü'l-Vefa hazretlerinin huzuruna çıktı. O daha bir şey söylemeden Tacülarifîn hazretleri; “Ey kişi! Senin yüzünden birçok meşakkatler çektik. Bizden sonra gidip bir başkasıyla meşveret ettin. O kimsenin söylediği hadiseleri sana rüyanda gösterdik. Hayli zahmetten sonra eşkıyaları kovaladık. Böylece mesele hâlledildi ve maksat yerine geldi. O zatın sözleri de rüyanda çıkmak suretiyle doğrulanmış oldu.” buyurdu. Daha sonra orada bulunanlara dönerek; “Ey insanlar! Herhangi bir konuda tereddüde düştüğünüz zaman, o konudaki düşüncenizi, fikir ve görüşlerini beğenip takdir ettiğiniz, Allahü tealanın veli bir kuluna söyleyiniz. Onunla meşveret ediniz. Onun fikrini aldıktan sonra sakın başka bir kimseye söylemeyiniz. Olur ya, belki fikir ve düşüncesine müracaat ettiğiniz ikinci kimse, önce söylenmiş olan sözün tersine bir söz söyleyebilir. Bu durum ise, fikirlerine müracaat edilmiş olan her iki zatın da sözlerine güvensizliği mucib olur. Kişi tereddüde düşer, işler müşkül bir hâl alır ve neticede araya bir fitne girebilir. Görüş ve düşüncesine itimat ettiğiniz bir arif “Olabilir” veya “Olamaz”, “Böyle yapma, şöyle yap.” gibi söz söylerse, o söz yerine gelse gerektir. Çünkü o sözleri onun kalbine ilham eden, diline söyleme kudreti vererek ona o sözleri söyleten Allahü tealadır. Ariften kötü bir söz sadır olması imkansızdır. Zira arifin her hâl ve hareketi, İslamiyet çerçevesi içinde Allahü teala iledir.” buyurdu.

Ebü'l-Vefa hazretleri, vefatına yakın hastalandı. Bütün talebeleri, arkadaşları, dostları başına toplandı. Başında bulunanlara dedi ki: “Bilin ve anlayın ki, her nesne yoktan var edilmiştir. Her canlı ölümü tadacaktır. Allahü teala, Cennet'i ve Cehennem'i de biz kullar için yaratmıştır. Cennet'e gitmeyi arzulayan, ona giden yola gitsin! Bu yola ait amelleri işlesin! Bu yolun aksi Cehennem yoludur. Bundan başka yol yoktur. Ey insanlar! Size, ceddim Muhammed Aleyhisselam'ın yolunu gösterdim. Bu yolun dışındaki her şey bidattir. Bidate tâbi olmak, dalalete, bu da helak olmaya sebeptir. Takvayı elden bırakmayın! Bütün nesnenin nuru takvadandır. Daima Allahü tealayı hatırlayın! Gönlünüzde daima O bulunsun! Allahü tealayı unutan kimselerden olmayınız! Daima Allahü teala ile olup, iki cihanda saadete kavuşunuz.”

Ebü'l-Vefa hazretlerinin vefatına, talebelerinden biri çok üzüldü. Definden sonra onu, mezarının başından bir türlü ayıramadılar. Birgün bir atlı peyda oldu. Yanına yaklaştı. Talebe başını kaldırıp atlıya baktığında gördü ki, heybetli bir kimse, kır bir ata binmişti. O tarafa bakmaya cesaret edemedi. O atlı iyice yaklaşıp, selam verdi. Talebe selamı aldı. Bu sesi tanımıştı, iyice baktığı zaman, bu atlının Ebü'l-Vefa hazretlerini olduğunu anladı. Hemen yanına koşup ellerini öptü ve; “Efendim, sizin için öldü diyorlar siz ölmemiş miydiniz?” dedi. Ebü'l-Vefa hazretleri buyurdu ki: “Ey oğul, doğru söylerler. Fakat sen iyi bilesin ki, cesetler ölür, ruhlar ölmez. Şimdi evine git. Bu sırrı ehil olmayan kimselere söyleme. Beni ne zaman görmek istersen buraya gel!”

Seyyid Ebü'l-Vefa hazretleri buyurdu ki: “Az yiyip, az uyuyun. Çok tefekkür edin. Geceyi ibadetle geçirin! Çok yemek, insanı uyuşuk yapar. Uyuşuk olan gafil olur, gafil olan mahzun olur. Bu da insanı felakete götürür.”

“Takva bir ağaçtır. Bu ağacın kökü Peygamber Efendimizdir. Budakları Sahabe ve Tabiîndir. Meyvesi ise salih ameldir.”

“Nerede olursanız olun, ne yaparsanız yapın, Allahü teala sizi görür. Onun için, yasaklanan yerlerde değil, emredilen yerlerde bulunun.”

“Talebenin dikkat etmesi gereken ve kendine lazım olan şeyler şunlardır: 1- Kalbini ve niyetini kötülüklerden temizlemek, 2- Farz ve sünnetleri yerine getirmeye çok hırslı olmak, 3- Bidatlerden ve fitnelerden uzak bulunmak, 4- Tevazu ehli olmak, 5- Devamlı iyi düşüncelerle meşgul olmak, 6- Yemeye, içmeye ve giyime çok dikkat etmek, 7- Dinin hudutlarından bir zerre bile dışarı çıkmamak, 8- Ahdine vefa etmek, asla yalan söylememek, 9- Kendini beğenmişler taifesinden olmamak, 10- İbadet ve taatinden dolayı gururlanmamak.”

“Vaktini boş yere harcayan kimse cahildir.”

“Dünyaya aşırı düşkün, mağrur ve fitneci kimselerle dostluk kurup onların bulunduğu yerlerde bulunmayın. Bunlarla birlikte olanın gideceği yer Cehennem'dir.”

“Her kim mevlasına kavuşmak isterse, yolunun üstünde kendisini bekleyen zahmet ve meşakkatlere sabredip, göğüs germelidir. Mesela keten bitkisi, zahmet ve meşakkatlere sabredip göğüs gerer, sonunda da kâğıt olur, üzerine Allahü tealanın ismi yazılır. Muazzez ve mükerrem olur. Allahü tealanın isminin azizliğini ve bereketini görmez misin ki; keten önce toprağın altına hapsolunur. Sonra yeryüzüne çıkıp büyüdükten sonra koparılır, vatanından olur. Ayrıca gurbet acısı çeker. Sıcağa bırakılır, güneşin hararetinde kalır. Sonra dövülür ve posası ayrılır. Daha sonra daha temiz hale gelmesi için tarağın dişlerinden geçirilir. Eğrilir, bükülür, en sonunda ibrişim olup, insan eliyle kumaş yapılır. Bütün bunlar oluncaya kadar, haddi ve hesabı olmayan eziyet çeker, meşakkatlere katlanır. Burada da kibirli olduğu sürede, o kibir gidinceye kadar sıkılır. Bu elemden parça parça olup, lüzumsuz oluncaya kadar kurtuluş yoktur. Lüzumsuz olunca da çöplüğe atılır. Ayaklar altında sürünür. Kâğıt imal edicisi onu o hâlde yerlerde sürünürken görür ve kâğıt yapmak için alır. Temizce yıkadıktan sonra, yepyeni, bembeyaz, pırıl pırıl kâğıt yapar. (O zamanlar kâğıt, eski kumaş parçalarından yapılıyordu.) Kâğıdın üzerine Allahü tealanın ismi, Kur'an-ı Kerim, hadis-i şerif ve mearif-i ledünnî yazılır. İşte keten, öyle hadsiz ve hesapsız eziyet ve meşakkatler çeker ki, anlatmakla bitirilemez. İşte bu böyle olduğu gibi, talebenin hocasına nisbeti de böyledir. Keten o kadar zahmet ve meşakkat yüzü gördükten sonra kâğıt olup, üzerine yazı yazılarak nasıl değeri artıp ellerde dolaşıyorsa, talebe de zahmet ve meşakkatler çekerek, o yollardan geçtikten sonra aziz olup, derecesi yükselir.”

“Eğer azığınız takva olursa, kıyamet gününde selamette olursunuz.”

“Dünya, zıll ü zaildir. Ona güvenen nadimdir. O seninle kalırsa da, sen onunla kalmazsın. Dünyadan çıkmadan önce, kalbinden dünya sevgisini çıkar. Dünya lezzetlerine aldanmayan, Cennet nimetlerine kavuşur, iki âlemde aziz ve muhterem olur. Dünya haraptır. Şerbetleri seraptır. Nimetleri zehirli, safaları kederlidir. Bedenleri yıpratır. Emelleri arttırır. Kendini kovalayandan kaçar. Kaçanı kovalar. Nimetleri geçici, hâlleri değişicidir. Dünyaya ve buna düşkün olanlara inanılmaz. Selameti ve doğru yolu, ancak dünyayı terk eden kimseler bulabilir.”

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
Rehber İnsanlar Sayfası