TAHA-İ HAKKARÎ

Seyyid Taha Osmanlılar zamanında Anadolu'da yaşayan evliyanın en büyüklerinden
A- A+

Osmanlılar zamanında Anadolu'da yaşayan evliyanın en büyüklerinden. İnsanları Hakk'a davet eden, onlara doğru yolu gösterip hakiki saadete kavuşturan ve kendilerine “Silsile-i aliyye” denilen büyük âlim ve velîlerin otuz birincisidir. Abdülkadir-i Geylanî hazretlerinin on birinci torunudur. Yani Peygamber Efendimizin soyundan olup seyyiddir.

Halid-i Bağdadî'nin talebelerinin büyüklerindendir. Ruh bilgilerinin mütehassısı, Rabbanî ilimlerin hazinesidir. Mevlana Halid'in talebesi olan Seyyid Abdullah'ın kardeşi Molla Ahmed'in oğludur. Lakabı; Şihabeddin, İmadüddin ve Kutb-i irşat ve'l-medar'dır. Hocası tarafından Şemdinan'da Nehri kasabasında ders vermeye memur edildi. Bütün İslam âlimleri gibi, gecelerini gündüzlerine katarak İslam'ın güzel ahlâkını yaymış, herkesi iyilik yapmaya teşvik eylemiştir. 1206 (m. 1792)'de doğdu 1269 (m. 1853) senesinde Nehri'de vefat eyledi.

Seyyid Taha, çocukluğundan itibaren büyük bir istidat, vakar ve heybet sahibiydi. Onu her gören ileride pek büyük bir zat olacağını söylerdi. Küçük yaşta Kur'an-ı Kerim'i hatmetti ve ezberledi. Sonra ilim tahsiline başladı. Süleymaniye, Kerkük, Irak, Erbil, Bağdat gibi ilim merkezlerine giderek şöhretli âlimlerden; tefsir, hadis, fıkıh gibi zahirî ilimleri, zamanın fen ve edebiyat bilgilerini öğrendi.

Seyyid Taha, daha ilim talebesi iken, bir gün Bağdat'a yakın bir yerde, çok küçük bir akarsudan abdest alıyordu. Arkadaşları; “Bu su çok azdır, bununla abdest olmaz.” deyince; “Bu, ma-i caridir, yani akar sudur. Dinimizde bununla abdeste izin vardır. Siz ilim talebesisiniz, bunları bilirsiniz. Sonra bu suda balık bile yaşar.” buyurdu ve elini orada biriken su birikintisine sokup çıkardı. Arkadaşlarına uzatarak; “Bakın bu suda kocaman balıklar yaşamaktadır.” deyip elindeki balığı gösterdi. Bu büyük kerameti gören arkadaşları; “Bundan sonra sen ne yaparsan yap, bir daha sana itiraz etmeyeceğiz.” dediler.

On üçüncü asrın kutbu olan Mevlana Halid, Hindistan'a giderek, Gulam Ali Abdullah Dehlevî'nin huzuru ile şereflenip layık ve müstehak oldukları fazilet ve kemalatı aldı. Sonra Allahü tealanın kullarına doğru yolu gösterip Hakk'a kavuşturmak için vatanına döndü. Her taraf, Mevlana'nın kalbinden saçılan nurlar ile aydınlanmaya başladı. Bu sırada arkadaşı olan Seyyid Abdullah da Süleymaniye'de bulunan Mevlana'yı ziyarete gitti. Onun sohbetinde bulunarak, kemale geldi ve halife-i ekmeli yani en olgun halifesi oldu. Mevlana Halid-i Bağdadî'ye, biraderi oğlu Seyyid Taha'nın, harikulade ve yüksek istidadını anlattı. Mevlana Halid-i Bağdadî hazretleri de bir daha gelişinde onu beraber getirmesini emir buyurdu.

Seyyid Abdullah bir dahaki ziyaretlerinde yeğeni Seyyid Taha'yı da götürdü. Mevlana hazretleri, Bağdat'ta Seyyid Taha'yı görür görmez, hemen Abdülkadir-i Geylanî hazretlerinin kabr-i şerifine gidip istihare etmesini emreyledi. Seyyid Taha da kabre gidip istihare eyledi. Ceddi Abdülkadir-i Geylanî hazretleri, Allahü tealanın izniyle kabr-i şerifinden kalktı ve onu çok iyi karşıladı. Sonra; “Benim yolum büyük ise de şimdi ehli kalmadı. Mevlana Halid ise zamanının âlimi, evliyanın en büyüğüdür. Hemen ona git, teslim ol, onun emrine gir.” buyurdu.

Seyyid Taha, büyük dedesi Seyyid Abdülkadir-i Geylanî hazretlerinin manevî emri ve izni üzerine, Mevlana'nın huzuruna geldi. Bu öyle bir gelişti ki, pek az kimselere nasip olmuş, nasıl ve neler elde ederek gideceği, bu başlangıç ve gelişten belli oluyordu. Mevlana, Seyyid Taha'nın yetişmesine, gözlerin görmediği, kulakların duymadığı, kalblerin düşünemediği mânâlara erişmesine himmet gösterip yardım etti. İleride zamanın en büyük âlim ve velîsi olacak tarzda, ihtimam ve ciddiyetle onu terbiye etti. Riyazet ve mücahedesinde hiç eksiklik etmedi. Nefsin istediklerini yaptırmayıp istemediklerini yaptırdı. Mevlana Halid hazretleri, yetiştirme ve terbiye esnasında, Seyyid Taha'ya dağdan istinca taşları getirttirdi. Bu hâl, talebeleri arasında taaccüple karşılanır; “Hocamız Mevlana, Resul-i Ekrem'in Ehl-i Beyt'ine çok fazla bağlı olduğu hâlde Seyyid hazretlerini dağa göndermesinden hikmet nedir?” derlerdi. Hazreti Mevlana ise bu hususta konuşmaz sükut ederdi.

Seyyid Taha hazretleri, Mevlana Halid-i Bağdadî'nin yanında seksen gün kaldıktan sonra evliyalıkta pek yüksek derecelere kavuştu. Keşif ve keramet sahibi olarak hilafet-i mutlaka ile şereflendi. Seyyid Taha hazretleri, hilafetle müşerref olup Berdesur'a hareket edeceği zaman, Hazreti Mevlana onu büyük bir cemaatle teşyi' etti, uğurladı. Vedadan sonra Seyyid Taha, Mevlana'nın ayrılmış olduğunu hissedip atına binmek istediğinde, üzenginin bir kimse tarafından tutulduğunu anladı. Baktığında, üzengiye yapışan ve onu tutanın hocası Mevlana'nın olduğunu gördü. “Estağfirullah.” deyip geri çekildi.

Hazreti Mevlana, Seyyid Taha hazretlerine hitaben; “Bir zaman nefsinin terbiyesi için size dağdan taş getirtiyordum. Şimdi Resul-i Ekrem'in Ehl-i Beyt'ine olan bağlılığım hasebiyle, üzengini benden başka kimse tutamaz. Siz de bundan kaçınamazsınız.” buyurdu. O da sıkılarak, “Emir edepten üstündür.” sözü gereğince ata bindi. Bir müddet binlerce âlim, salih, talebe ve halkın katıldığı uğurlama merasimi ile yürüdü. Sonra Mevlana durdu. Elindeki dizginleri, Seyyid Taha'ya verip; “Bundan sonra dizginlerin senin elindedir. Terbiye ve yetişmende kusur etmedim. Cenab-ı Hak yardımcın, büyüklerin ruhları sığınağın olsun.” buyurdu. Taha-i Hakkarî hazretleri Mevlana Halid-i Bağdadî'nin halifesi olarak Berdesur'a geldi.

Seyyid Abdullah, Nehri'de talebe yetiştirmek ile meşgul iken, oraya çok yakın olan Berdesur'a Seyyid Taha'nın da gönderilmiş olmasının hikmetini anlayamayan birçokları; “Böyle iki büyük halifenin bir yere gönderilmesinin sebebi nedir?” dediler. Fakat bunu, kısa bir süre sonra Seyyid Abdullah vefat ettiğinde anladılar. Bunun üzerine, oranın halkı tarafından Seyyid-i Büzürk (Büyük Efendi) diye bilinen Seyyid Taha hazretleri, Nehri kasabasına gelip talebe yetiştirmeye başladı. Burada kırk iki sene, ilim talebesine, Hak aşıklarına ve Hakk'ı arayanlara feyiz ve nur saçtı. Aşıklar, uzaktan yakından pervane gibi bu irşat ve nur kaynağının etrafına toplandılar. Nehri, Cennet bahçelerinin gıpta edeceği bir gülistan oldu ki, Allah'ı arayanların arzusu ve ruhlarının mıknatısı hâline geldi. Şimdi birkaç harap evin bulunduğu Nehri'de, o zaman nüfus on altı bine yükseldi. Nehri, birkaç cami, mescid, medreseler, çarşı ve diğer dükkan, han, hamam ve benzeri binalarla o civarın merkezi idi.

Seyyid Taha hazretleri, vefa ve sadakatte Hazreti Ebu Bekr-i Sıddîk'ı, şecaatte ve adalette Hazreti İmam Ömer'i, hayâ ve hilmde Hazreti Osman'ı, velayet-i kübrada Hazreti İmam Ali'yi temsil ederdi. Tıpkı Resulullah'a yakın Eshab-ı Kiram'dan birisi gibiydi. Seyyid Taha hazretlerinin, murakabe etmesinin çokluğundan, boynundaki kemik, dışarıya doğru eğilmiş gibi görünürdü. Vakar ve heybetinden mübarek yüzüne bakılmazdı. Yüzündeki heybet şuası, on dördüncü gecedeki ay gibi gözleri kamaştırırdı. Alnı geniş, kaşları kesif (sık) olup arası açık, mübarek gözleri siyah, yüzleri yuvarlak, sakalı top, orta boylu bir nur parçası idi. Gönül sahipleri görünce ruhen aşık olurlardı. Hulasa, ilahî nurun tecellisi idi. Sohbetlerinin ehli olanlar, aşkla kendilerinden geçerlerdi.

Nehri hududuna girildiğinde, feyiz ve muhabbet kokuları, akıllı olanları ve gönül sahiplerini istila ederdi. Ziyaretçiler, abdestsiz olarak Nehri'ye giremezdi. En büyük halifelerinden “Köse Halife” lakabıyla tanınan meşhur Molla Taha buyurdu ki: “İki yerinden başka Nehri'nin bütün taşları, ağaçları, her şeyi nurdur. Biri, Yahudi mahallesi, öbürü Musa Bey ismindeki bir münafığın kalesidir.”

Seyyid Taha hazretleri, teheccüd namazını ekseriya saadetli hanesinde, bazen kendi mescitlerinde eda ederlerdi. Kuşluk namazını daima camide kılardı. Her gün medreseleri kontrol eder, müderris ve talebelerin tahsillerini tetkik buyururdu. Müderrislerin müşkül meselelerini hâllederdi. Nehri, karınca yuvası gibi, daima salih kişiler ve talebelerle doluydu. Binlerce gönül sahibi feyiz almak için boyunlarını büküp o dergâha akın ederlerdi. Gece gündüz o makamın, zikr, fikr, ibadet ve taatsiz bir anı bulunmazdı. Seyyid Taha hazretleri dergâha teşriflerinde, herkesin gönülleri, inci saçılan dillerinden çıkacak sözlere bağlanırdı. Nehri kasabası bin yedi yüz hane iken, hiçbir evde yemek söz konusu değildi. Hepsi tekkeden yer, içerdi. İkindi namazından sonra “Hatm-i hacegan-ı kebir”, sonra İmam-ı Rabbanî hazretlerinin Mektubat'ı okunurdu. Seyyid Fehim hazretleri Nehri'de ise ona, yok ise muhterem damatları ve halifeleri Seyyid Abdülehad hazretlerine okuturlardı. Bu arada bazı kelime veya cümle üzerinde geniş bir izah, sohbetlerinin mevzu'unun esası olurdu. Nehri'de misafirlerden, faraza sadrazam olsa dahi, akşamla yatsı “ELHAMDÜLİLLAH” arasında yemek fasılası yoktu. Bu müddet zikir, fikir ve ibadetle geçirilirdi. Akşam yemeği, akşam üzeri yenirdi. Talebelere teveccüh edip makamlarını yükseltme vakitleri, Seyyid hazretleri tarafından tayin buyurulur, gün, saat ve şartlarını ilan ederlerdi. Bazen bu teveccühü halifelerinden birisine yaptırırlardı. Kendisini sevenlerden ve talebelerinden kimseyi unutmazlar, herkesin hâlini genişçe sual buyururlardı. Kimin bir sıkıntısı olursa, hemen gidermeye çalışırlardı. Sıla-i rahme ehemmiyet verir, muhtaç olanların ihtiyaçlarını karşılardı. Hocasının tavsiyelerine binaen Seyyid Taha hazretleri zamanında, İran Şahı, Şemdinan'a yakın 145 pare köyü, her şeyi ile beraber Seyyid Taha'ya bağışladı. Bu haberi kendisine getirdiklerinde, bir an başını eğip kaldırdıktan sonra; “Elhamdülillah.” dedi. İran şahı ölünce oğlu bu köyleri geri aldı. Haberi Seyyid Taha'ya getirdiklerinde, yine başını eğip bir an sonra kaldırdı ve; “Elhamdülillah.” buyurdu. Köse Halife; “Efendim! Köyleri size hediye ettikleri zaman da hamd ettiniz. Geri aldıklarında da hamd ettiniz. Hikmeti nedir?” diye arz edince; “Hediye ettikleri zaman kalbimi yokladım. Dünya malına sevinmediğimi gördüm, bunun için hamd ettim. Şimdi geri aldıklarında, yine kalbime baktım. Hiç üzüntü bulunmadığını gördüm. Yine hamd ettim.” buyurdu.

Seyyid Taha hazretleri, bütün cihana hükmeden bir hükümdar olsa, dünyayı en güzel şekilde idare edebilirdi. Aklı, idraki, idare ve intizamı akıllara hayret verirdi. Dünya ve ahirete ait ilimlerdeki maharet ve ihtisası, herkesten üstündü. Hulasa, madden ve ma'nen, İslam âlemine bahşedilen ilahî lütuflardan bir büyük nimetti.

Seyyid Abdülhakim Arvasî hazretlerinin babasının dedesi olan Seyyid Muhammed, o zaman Van'dan gelip bu kaynaktan feyiz aldı. Seyyid Taha Van'ı şereflendirince Seyyid Muhammed'in evinde misafir olurdu. Seyyid Muhammed'in biraderi Molla Lütfî'nin oğlu Seyyid Sıbgatullah Efendi de Hizan'dan Van'a gelince Seyyid Taha'ya talebe oldu. Çok feyiz ve bereketlere kavuştu. Sonra Hizan'a babasının yanına gitti. Bundan sonra yüzlerce talebesi ile her yıl Nehri'ye Seyyid Taha hazretlerini ziyarete giderdi.

Seyyid Taha hazretlerinin, Köse Halife namıyla ma'rûf; âlim, âmil ve veliy-i kâmil bir talebesi vardı. Seyyid Taha'nın halifelerinden olup ismi Taha idi. Edebinden; “İsmim Taha'dır.” demeye hayâ ederdi. Üstadından kendisine bir isim vermesini düşünür, fakat arz edemezdi. Sakalı biraz seyrek idi. Bir gün, bu düşüncesini ve utancını keşfeden hocası, bir talebesine; “Bizim Köse buraya gelsin.” buyurdu. Buna çok sevinip bu ismi üzerine aldı ve hilafetle şereflendikten sonra da ismi “Köse Halife” kaldı.

Seyyid Taha-i Hakkarî'nin kerametleri pek çoktur. Bunlardan bazıları:

Bir gece hırsızın biri, Seyyid Taha hazretlerinin anbarına girip bir çuval un almak istemişti. Çuvalı doldurdu, fakat kaldıramadı. Yarıya kadar boşalttı, yine kaldıramadı. Biraz daha boşalttı. Yine kaldırıp götüremedi. O sırada, Seyyid Taha hazretleri anbara geldi ve; “Ne o, çuvalı kaldıramıyor musun? Yardım edeyim.” deyince hırsız, donakalıp bir şey diyemedi. Seyyid hazretleri çuvalı kaldırıp hırsızın sırtına verdikten sonra; “Bunu al git, bizim adamlarımız görmesin, belki canını yakarlar. Bir daha ihtiyacın olursa, anbara değil, bize gel.” buyurduğunda hırsız tövbe edip sadık talebelerinden oldu.

Seyyid Taha hazretlerinin kayınpederi, Nehri kadısıydı. Bu mübarek damadını o kadar çok severdi ki, kabrinin, onun kabrine girişte yapılmasını ve; “Seyyid Taha hazretlerinin kabrini ziyaret etmek isteyen Hak aşıkları, benim mezarıma uğrayıp da geçsinler. Belki o mübarek zatı ziyaret edenlerin hürmetine Allahü teala beni affeder. Yahut onu ziyarete gelenlerin ayaklarına mezarımın toprağı değmekle teberrük ederim.” buyurdu. (Gerçekten o mezar, Seyyid Taha hazretlerinin mübarek kabirlerinin tam girişindedir.)

Bir Ermeni, Seyyid Taha hazretlerine gelip; “Çocuğum olmuyor, sizin büyük bir zat olduğunuza inanıyorum. Dua edin de çocuğum olsun.” dedi. Seyyid Taha hazretleri, talebesinden birine; “Git bir beze iki tane koyun kılı koy, sar, getir!” buyurdu. Talebesi emri yerine getirdi. Seyyid Taha, Ermeniye; “Bu bezi beline sar, hiç çıkarma.” buyurdu. Aynı Ermeni beş sene sonra gelip; “Efendim, her bâtında iki çocuk olmak üzere, beş senede on tane çocuğum oldu. Artık yeter.” dedi. Seyyid Taha da; “Belindekini artık çıkarabilirsin.” buyurdu.

Seyyid Sıbgatullah, Arvas'tan Hizan'a halife olarak gönderilmeden önce Van'a gitmişti. Van valisi, Vanlılara nasihat etmek için Van'da kalmasını çok rica etti. O da; “Hocam Seyyid Taha hazretleri müsaade ederlerse kalırım.” dedi. Nehri'ye varınca valinin ricasını ve ilaveten; “Van halkı nasihata çok muhtaçtır.” diyerek arz etti. Seyyid Taha: “Molla Sıbgatullah! Van halkı asidir. Ne sen onları ıslah edebilirsin, ne de ben. Ancak bana malum olduğuna göre sizin hanedandan büyük âlim ve fazıl Seyyid Fehim isminde bir zatın gizli tesirli himmetleri ile Van halkı muvakkaten ıslah edilecektir. O zatın şu anda hayatta olup olmadığını bilmiyorum.” buyurunca bu hikmetli beyanlarına karşılık Seyyid Sıbgatullah; “Evet efendim, o zat benim amcazademdir. Cezire'de Şeyh Halid Cezirî'nin yanında, ilim tahsiline devam etmektedir. Gerçekten buyurduğunuz gibi ilim ve fazileti ile meşhurdur.” dedi. Hazreti Seyyid Taha, bu izaha çok memnun olup; “İkinci gelişinizde onu mutlaka bana getireceksiniz.” buyurdu.

Musul taraflarında şeyhlik iddiasında bulunan bir kimse, talebesinden birini Seyyid Taha hazretlerinin yanına gönderdi ve; “Seyyid Taha'ya, sünnete uymayan bir iş işletmeden buraya dönme.” dedi. O da kalkıp Nehri'ye geldi. Bir ikindi namazından sonra Seyyid Taha hazretlerinin mescidin kapısında duran ayakkabılarından sol ayağınınkini uzağa koydu. Bununla mescitten sağ ayakla çıkmasını ve sünnete uygun olmayan bir iş yapmasını düşünmüştü. Fakat Seyyid Taha hazretleri, kalabalık içerisinde o kişiye hitap edip; **“Aldığın ayakkabıyı yerine koy! Senin aradığın şey, “BU KAPIDA YOKTUR” buyurdu.

Bir müddet sonra Seyyid Muhammed, oğlu Seyyid Fehim'in Seyyid Taha hazretlerinden ilim tahsil etmesi için onunla Nehri'ye doğru yola çıktılar. Yolda; “Yavrum Fehim! Huzuruna çıkacağın Seyyid Taha, çok büyük zattır. Velayet derecelerinin en yükseğindedir. Feyiz almadıkça, kemale ermedikçe, ondan sakın ayrılma.” dedi. Nehri'de Seyyid Taha hazretlerinin elini öptüler.

Seyyid Fehim-i Arvasî ayakta iken, Taha-i Hakkarî hazretleri bir vazife verip talim buyurdu. Sıcak bir günde anlattıklarını tekrar ettirdi. Seyyid Fehim, hepsini olduğu gibi söyleyip yalnız “Hatt-ı Tulanî” yerine “Hatt-ı tulî” dedi. Seyyid Taha, onu hemen düzeltti. O zaman Seyyid Fehim pek genç idi. Medrese derslerini henüz bitirmemişti.

Seyyid Taha hazretleri, bir gün talebeleriyle birlikte, Ahmed-i Cüzeyrî hazretlerinin Divan'ından okuyordu. Bir beytin mânâsını talebelerine sordu. Herkes bir şeyler söyledi. O zaman, Seyyid Fehim çok genç idi ve oraya yeni gitmişti. “Sen ne dersin Molla Fehim?” buyurdu. Seyyid Fehim hazretleri de anladığını söyledi. Nihayet Seyyid Taha; “Söyleyenler içerisinde, Cüzeyrî'nin muradına en yakın olanı Seyyid Fehim'in söylediğidir. Bununla beraber, onunla, Cüzeyrî'nin muradı arasında yerle gök kadar mesafe vardır.” buyurdu. (Cüzeyrî büyük velîlerden ve Hak aşıklarından olup yaslandığı taş, kalbinin hararetinden, aşkının ateşinden ısınırdı. Oradan ayrılınca ihtiyar bir kadın o taşa hamurunu koyar, biraz sonra hamur pişerek ekmek olurdu. Çok garip kerametleri, çok ince ve yanık mânâlı şiirleri vardır. **“Divan”**ı, doğu illerimizde asırlardır okunmaktadır.)

Taha-i Hakkarî hazretleri, Seyyid Fehim'i öyle yetiştirmişti ki, oğlu Habib vefat edince Seyyid Fehim hazretlerine; “Bir bak bakalım, bizim evlat nasıldır, ne ile meşgul oluyor?” buyurdu. Seyyid Fehim hazretleri, kabrinde murakabe edip geldi ve; “Oğlunuzu, rahat ve dağılmış inci tesbih tanelerini toplayıp bir ipliğe dizmeye uğraşır gördüm.” dedi. Bunun üzerine Seyyid Taha; “Ben de öyle gördüm, onları kıyamete kadar ancak dizer.” buyurdu. (Bu oğullarının kabri, kendi kabirlerinin bitişiğindedir.)

Seyyid Taha bir gün cami duvarına dayanarak otururken, oraya Seyyid Fehim geldi. Seyyid Taha hazretleri mübarek eli ile işaret ederek, onu yanına çağırdı ve buyurdu ki: “Sen zeki bir talebesin. Mutavvel'i okumalısın!” O da; “Efendim kitabım yok. Hem de memleketimizde okunan bir kitap değildir.” deyince Seyyid Taha kendi kitabını verdi. Seyyid Fehim tahsilini bitirmek için Muş'un Bulanık kazası, Abiri köyünde, Molla Resul-i Sübkî'nin yanına gitti. Mutavvel'i bunun huzurunda okuyup bitirdi. Velayet derecelerinde yükselmek için de her yıl iki kere Nehri'ye yani Şemdinan'a geliyordu. Her gelişinde, Seyyid Taha'nın çeşitli iltifatlarıyla şerefleniyordu. Mesela bir gün, cami sofasında Mektubat okunuyordu. Dinleyenler çok kalabalıktı. Seyyid Fehim ise uzakta ayakta dinliyordu. Seyyid Taha, kitaptan başını kaldırarak; “Molla Fehim! Acaba şimdi hiç üstad yok mu?” buyurunca Seyyid Fehim cevap vererek; “Şimdi bulunan üstad gibi, hiç gelmemiştir.” deyiverdi.

Seyyid Taha hazretleri, Seyyid Fehim'in kemale gelip olgunlaştığını görünce ona, talebe yetiştirmek üzere mutlak icazet verdi. Seyyid Fehim ise bu işi görmeye layık olmadığını bildirdi. Seyyid Taha ise ısrarla bu vazifeyi alması için uğraştı ve kabul ettirdi. Memleketi olan Arvas'a gitmesini emir buyurdu. Seyyid Fehim, Nehri'deki dağın tepesine çıkıp giderken, tekrar çağırdı. Kitapların içindeki mektuplarını kendisine göstererek; “Bu ihlas ve sevgi, sizin değil midir? Niçin bu vazifeden kaçınıyorsun.” buyurdu.

Seyyid Taha hazretleri, bir gece rüyasında Resul-i Ekrem Efendimizi uçsuz bucaksız bir sahrada ilerlerken gördü. Önlerinde, yanlarında ve arkalarında, şefaat isteyen pek çok insan vardı. Kimi eteklerine tutunmuş, kimi önlerine geçip dize gelmiş ve başını eğmişti. Seyyid Taha hazretleri bir kenarda bekliyordu. Allah'ın Resulü onu görünce ona doğru yöneldiler. Ona iltifatlarda bulundular. Yine bir gece rüyasında, dağdan bol bir suyun aktığını ve herkesin ondan içmeye koştuğunu gördü. Kendisi ise o gün, suyu kaynağından içmek için dağın tepesine tırmanıyordu. Bir de gördü ki, suyun kaynağında Allah'ın Resulü var. Ve bütün sahrayı kol kol dolaşan sular, O'nun mukaddes parmaklarından akmaktadır... Seyyid Taha, suyu o mübarek parmaklardan ve fışkırış noktasından içmek saadetine erişmek için yaklaştı ve içti.

Hocası Mevlana Halid hazretleri, kendisine yazdığı Farisî mektuplarından birinde şöyle buyurdular: “Kıymetli Seyyid Taha! Allahü tealanın emanında olunuz! Afet olan şöhretten daima çok sakınınız! Kişi için talebelerin çokluğu büyük bela olabilir. Allahü teala sizi o afetten korusun! Âmin. Kalbin acem beldelerine meylini, öldürücü, ruhu kurutucu zehir biliniz! Nerede kaldı ki, onların yanına gidilsin. Onlara yakın olmaktan, tatlı, idareli dil kullanmaktan çok uzak olmalıdır. İnşaallah bir araya gelmezsiniz. Eğer şah bile bizzat davet ederse, gitmemelidir. Nerede kaldı ki, başkalarının davetine gidilsin. Böyle davete verilecek cevap şudur: “Biz derviş kimseleriz. Bizim işimiz, dünyadan kesilmek ve İslam padişahına dua etmek, insanların dinine hizmettir. Devlet reislerinin meclisinin edeplerini bilmeyiz.” Sana emrettiğim üzere ol, muhalefet etme! Molla Mustafa Eşnevî'ye de fakirin selamını söyle ve bu yazdıklarım aynı zamanda onun içindir. Fitne olan yerden çok uzak olup dine hizmet edecek yerde bulunmak ve yerleşmek zarurîdir. Bizden bir şey gizli tutulmasın ki, helake sebep olur. Kulların en zayıfı Halid-i Nakşibendî Müceddidî.”

“BASTON VE DAYAK” Herki aşiretinden Molla Abdullah isminde bir müderris, iki talebesi ile birlikte ziyaret için Nehri'ye giderken, çayın başında oturdular. Molla Abdullah, talebelerine; “Herkes abdest alarak Nehri'ye gider. Abdestsiz kimse gitmez. Ben bu âdeti bozup abdest almadan gideceğim.” dedi. Talebeleri; “Hocam, biz bu âdeti bozmayalım, abdest alıp da gidelim.” dedilerse de Hoca Efendi: “Sanki bu dinî bir hüküm müdür? Ben yapmam!” dedi. Bu arada elini yüzünü yıkarken, koltuğundan bastonu suya düştü. Elini uzatıp bastonu almak isterken, Hikmet-i İlahî baston, onun başına, yüzüne vurarak yüzünü gözünü kan içinde bıraktı. Sonra baston gayb oldu. O da böyle söylediğine pişman oldu. Yaralarını sarıp abdest aldı. Nehri'ye gitti. Seyyid hazretlerinin dergâhına girince bastonu duvarda asılı gördü. Gözleri bastona takılıp kalınca Seyyid Taha hazretleri; “Her hâlde bu bastondan dayak yemişsiniz.” buyurdu. Molla Abdullah yaptıklarına pişman olup tövbe etti, talebelerinden olmakla şereflendi.

Berzencî seyyidlerinden Seyyid Musa, kervancıbaşı olarak İran'a gidiyordu. Gayet sarp bir yerde, ayağı kayan katırı uçuruma yuvarlanırken; “İmdad ya Seyyid Taha!” diye bağırdı. O anda bir el, hayvanı olduğu yerde durdurdu. Çekip yola çıkardılar. Seyyid Musa, bir müddet sonra ziyaret için Nehri'ye gitti. Seyyid Taha hazretleri; “Ya Seyyid Musa! Bir katır için bizi İran'a çekiyorsunuz.” buyurdu.

Mevlana Halid-i Bağdadî hazretleri, Seyyid Taha-i Hakkarî'ye yazdığı başka bir mektubunda da buyurdu ki: “Allahü teala kalbimin sevgilisi Seyyid Taha'yı fena ve beka makamlarının nihayetine kavuşturmakla şereflendirsin. Bu fakire muhabbet ve ihlas bağı ile bağlılığınızı bildiren mektubunuz geldi. Yüksek Nakşibendiyye yoluna hizmet için çalıştığınız ve Kur'an-ı Kerim'i bir usul ile hatmetme haberinize çok sevindik. İhlaslı olmak şartı ile insanlar sizin vasıtanızla Allahü tealaya ibadet etmek, Peygamber Efendimizin Sünnet-i seniyyesine uymak gibi her ne yaparlarsa onların kazandığı sevap kadar sizin de amel defterinize yazılacaktır. “İyi bir çığır açan Müslüman kimseye, açtığı o çığırın sevabı verileceği gibi, o yolda gidenlerin sevabı da verilir. Bununla beraber onların sevabından da hiçbir şey eksilmez.” hadis-i şerifi bu sözümüze açık delildir. Allahü tealanın selamı, rahmet ve bereketi üzerinize olsun. Kulların en zayıfı Halid-i Nakşibendî.”

Seyyid Taha hazretleri, halifesi Seyyid Sıbgatullah Arvasî'ye yazdıkları Farisî bir mektupta şöyle buyuruyor: “Adı güzel, feyiz ve fayda menbaı Molla Sıbgatullah! Selam eder, dualarımı bildiririm. Gönderdiğiniz güzel mektubunuz geldi. Bizi sevindirdi. Allahü tealaya hamd ve şükürler olsun ki, dünya ve ahiret saadetinin sermayesi olan fukaraya (evliyaya) muhabbetiniz hiç sönmemiş, kızıl kor gibi durmaktadır ve ayrılık günleri onu hiç etkilememiş. İki şeyi muhafaza etmek lazımdır: Bu dinin sahibine son derece bağlılık ve hocasına ihlas ve muhabbet üzere olmak. Bu iki şey olunca ne verilirse nimettir. Bu ikisi kuvvetli olup başka bir şey verilmezse, hiç üzülmemelidir. Sonunda verilecektir. Eğer, Allah korusun, bu iki şeyden birinde halel (arıza, sakatlık) olursa, bununla birlikte hâller ve zevkler bulunsa da bunları istidraç bilmeli, kendinin haraplığı görmelidir. Doğru yol budur. Allahü teala muvaffak eylesin!”

İkinci mektuplarında da; “Duacınızın hâllerini sorarsanız, Allahü tealaya hamd olsun ki, sevdiklerimizin istediği şekildedir. “Kardeşimin oğlu, birkaç kimse ile birlikte huzurunuzla şereflenmek isterler, izin var mıdır?” diyorsunuz. Buyursunlar! Fakat kendinizi onlara karşı yetersiz göstermemek şartıyla. Her zaman geliniz. Canınız istediği kadar kalınız. Ne zaman gitmek isterseniz gidersiniz. Vesselam ve'd-dua! Kulların en zayıfı Seyyid Taha Halid-i Nakşibendî.”

Bir gün Seyyid Taha hazretlerine; “Amcanız Seyyid Abdullah hazretlerinin üzerinde türbe vardır. Başkalarında ise yoktur. Acaba hikmeti nedir?” diye sordular. Seyyid Taha hazretleri de şöyle buyurdu: “Biz Berdesur'dan Nehri'ye gelmeden önce basit bir şekilde örtmüşler. Amcam sağ olsaydı, babasının üstünü dahi örtmezdi. Mademki, siz örttünüz, biz bir şey demiyoruz. Ama bizim üzerimiz örtülmeyecektir.” (Gerçekten bu emir devam etmektedir. Başkale'de, Gayda'da, Arvas'ta, Van'da, Ankara'da ve diğer yerlerdeki ona bağlı seyyidlerin hiçbirinin üstü örtülü yani türbe içinde değildir.)

Seyyid Taha hazretleri Şehidan Dağı'nı her yıl iki kere ziyaret ederdi. (Bu dağ, Şemdinli'nin doğusunda, hatta babalarının medfun bulunduğu Meleyan köyünün de doğusundadır. İran hududuna yakındır. Hazreti Ömer zamanında Eshab-ı Kiram, o belde ve ülkeleri feth için buraya gelmişler ve bu dağda şehit olmuşlardır. O zamandan beri bu dağın ismi Şehidan (şehitler) Dağı'dır.

Irak'ın Revandız havalisinde, Berzend kabilesi ile Hayderî kabilesi arasında bir husumet meydana gelip birbirlerine harp ilan ettiler. Irak'ta, sözleri geçen bütün halk araya girdiği hâlde bu fitne ve kavgayı önleyemediler. Önemli mesele olduğundan, Seyyid Taha hazretlerine; “Bunu siz hâlledersiniz.” dediler. Sulh ve barıştırma dinî bir emir olduğundan, hemen Irak'a, yani Revandız'a hareket eylediler. Her iki taraf Seyyid Taha hazretlerini görünce birlikte karşılayıp ellerini öpererek emirlerine uydular. Bunları barıştırıp Nehri'ye geldiklerinde, âdetleri olduğu üzere, Nehri yolunda bulunan nehir kenarındaki Zi-Tuva Çeşmesi başında istirahat ettiler. Beraberlerinde bulunan bin kişiye öyle bir teveccüh ettiler ki, bunlardan beş yüz kişi derhal, o anda hâl ve keramet sahibi oldu. (Bu büyük keramet, irşat tarihinde ender zevata nasip olmuştur. Zi-Tuva Çeşmesi, bu günkü kaza merkezi ile Nehri arasındaki dere kenarındadır.)

Irak'tan iki seyyid genç, altı katıra hediyeler yükleyip Nehri'ye, Seyyid Taha hazretlerine getirmek için yola çıktılar. Harunan köyünden geçerken, Seyyid Taha hazretlerinin büyüklüğünü inkâr eden Musa Bey adındaki bey, katırları yükleri ile birlikte gaspetti. Gençler ağlayarak Nehri'ye gelip Seyyid Taha hazretlerini haberdar ettiler. Seyyid Taha, Musa Bey'e haber gönderip; “Bu katırların yükleri bana ait olduğundan, yükler senin olsun. Bu gençler seyyiddirler. Onlara merhamet et, katırlarını teslim et.” buyurdu. Musa Bey emirlerini dinlemedi. Katırları vermedi. İkinci defa haber gönderip; “Benim namıma ve hatırıma versin.” buyurdu. Buna da karşı çıkınca Seyyid Taha büyük hiddetle; “Cuma gecesi gelsin de o vermesin görelim.” buyurdu. Cuma gecesi Nehri'den, talebeler gidip neticeyi öğrenmek için nöbet beklediler. Meğer Bey, divanhanesinde kendine inananlarla oturmuş, Seyyid Taha'nın evliyalığını inkâr hususunda konuşuyormuş. Bu fısk meclisinin bitişinden sonra yatak odasına girip yatağına uzanırken, midesine bir ağrı girdi.

“BİZE MUHABBETİ VARDI” Van'ın Gürpınar kazasından bir zat, Nehri'ye gidip Seyyid Taha'ya talebe olmak istedi. Kabul edilince de geri dönüp evine geldi. Talebe olduktan birkaç gün sonra hayvanlarının bir kısmını kurt kaparak telef etti. Şeytan; “Bu hocaya bağlanmak sana yaramadı, uğursuz geldi.” diye vesvese verdi. O talebe nihayet Seyyid Taha hazretlerinin daha önce kendisine hediye ettiği tesbihi iade etti. Maksadı hocasından ayrılmaktı. Tesbih, Seyyid Taha'ya takdim edildiğinde, tebessüm buyurdu. Aradan günler geçmişti. Bir gün öğle vakti namaza kalkarken, birden mübarek ellerini uzatıp; “Defol, ya la'in” buyurup namaza başladılar. Namazdan sonra Köse Halife; “Efendim, mübarek ellerinizi uzatmadaki hikmet neydi?” diye sual etti. O da: “Gürpınar'da bir Müslüman sekeratta iken, şeytan aleyhilla'ne imansız gitmesine çalışıyordu. Büyüklerin bereketiyle defedildi. Adam imanla vefat etti.” buyurdu. Köse Halife; “Tesbihi iade eden olmasın?” dedi. “Evet, odur.” buyurdu. “Efendim, o edepsizlik ve terbiyesizlik etmişti.” deyince de; “Bir zaman bize muhabbeti vardı.” buyurdular. “Karnım!.. Karnım!..” diye bağırarak can verdi. Vaziyeti anlayan dokuz oğlu hemen Nehri'ye gelip katırları yükleri ile birlikte teslim ederek Seyyid Taha'ya sığındılar. “Lütfen, merhameten babamızın defin merasiminde bulunup dua buyurunuz.” dediler. Onlara cevaben; “Benim bulunmam, ona bir menfaat sağlamaz” buyurdu. Çocukları çok ısrar ettiler. Hazreti Seyyid nihayet kalkıp cenazeye gitti. Cenazenin kapkara kömür gibi olduğu görüldü. Definden sonra Seyyid Taha; “Benim gelişimden zerre kadar menfaatlenmedi.” buyurdu. Cenab-ı Hak, bir seyyide hakaret etmenin onu üzmenin cezasını verdi. Bunu herkes açıkça gördü.

Seyyid Taha hazretleri bir gün camide büyük bir cemaate namaz kıldırmak için ayağa kalkmıştı. Niyetten önce mübarek sağ elini birden ileri uzattı. Geri çektiğinde bir miktar su, mübarek cübbelerinin kolundan döküldü. Canlı bir balık da yere düştü ve çırpınmaya başladı. Cemaat hayrette kaldı. Namaz kılındıktan sonra Köse Halife cesaret edip; “Efendim, bu su ve balık nereden geldi?” diye arz etti. Seyyid Taha hazretleri cevaben; “Kızıldeniz'de bir gemi batıyordu. Talebelerimizden birinin; “İmdat ya mübarek hocam.” diye çağırması üzerine, yardım edip gemiyi düzelttik. Büyük âlimlerimizin himmeti bereketiyle kurtuldular. Bu su ve balık oradandır.” buyurdu.

Sultan Abdülmecid Han zamanında, Müküs kaymakamı Derviş Bey, yaptığı bir hata sebebiyle kaymakamlıktan çıkarılmış, ayrıca yakalandığında hapse atılması için emir verilmişti. Bu sebeple Derviş Bey, gece gündüz saklanıyor dışarı çıkamıyordu. Kaymakam Derviş Bey'in hatırına, Arvas'ta Seyyid Fehim hazretleri geldi. Hemen huzuruna gidip tövbe ettiğini, vazifesine yeniden iade edilmesini, kendisinin affedilmesi için Şark bölgesinin askerî idare âmiri olan Erzincan müşirine şefaatçi olmasını yalvardı. Seyyid Fehim hazretleri kendisine sığınan kaymakama; “Allahü tealaya hamd ve şükür olsun ki, seyyidimiz ve mürşidimiz hayattadır. Böyle mühim meselelere karışmam doğru olmaz. Seni bir mektupla ona göndereyim. İnşaallah tesirini muhakkak görürsünüz.” diye müjde verdi. Kaymakam Derviş Bey, Seyyid Taha hazretlerinin huzuruna varınca takdim olunan mektubu okudu. Sonra Seyyid Taha, hemen Erzincan müşirine şu mealde bir emirname yazdı: “Derviş Bey'i sana gönderiyorum, işini mutlaka yap. Senin de bana bir işin düşerse yaparım, vesselam.” Mektubu Derviş Bey'e verdi. Derviş Bey mektubu okudu, tatmin olmadı. Fakat; “Bundan başka çare yoktur.” deyip Erzincan'a yollandı.

Bir gece yarısı Erzincan'a ulaştı; “Şimdi bir otele ineyim, yarın müşirle görüşürüm.” deyip bir otele gitti. Hemen karşısında polisleri gördü. Meğer bütün otellerin kapısındaki polisler Derviş Bey'i bekliyormuş. İsmini sordular. Derviş olduğunu anlayınca hürmet gösterip; “Hemen müşir Bey'e gidelim.” dediler. Derviş Bey; “Gecedir, yatıyordur rahatsız etmeyelim.” dediyse de polisler; “Bize verilen emir ve talimat şudur: “Müküs'lü Derviş Bey hangi saatte gelirse derhal bana getirin, uykuda isem uyandırın.” Derviş Bey'i hemen götürüp müşire haber verdiler. Müşir derhal kalkıp Derviş Bey'in boynuna sarıldı ve; “Bu sekizinci gecedir, Hazreti Seyyid Taha bir an bile uyku ve istirahatime müsaade buyurmadılar; “Derviş Bey'i gönderiyorum, işini mutlaka yap, serbest olsun, aksi takdirde helak olursun.” buyuruyor.” dedi. Hemen telgrafla Derviş Bey'in tahliye edilmesini, affedildiğini, vazifesine iade edildiğini bildirdi. Serbest olarak eski yerine gönderdi. Derviş Bey, dönüşünde teşekkür için Nehri'ye Seyyid Taha hazretlerine gidip elini öptü; “Sizin yolunuza girip talebeniz olmak istiyorum.” deyince Seyyid hazretleri; “Arvas'a git, Seyyid Fehim Efendi, yapacağın vazifeyi söylesin.” buyurdu.

Misafirlerin hizmetlerine memur levazım âmiri, bir akşam üzeri Seyyid Taha hazretlerinin huzuruna gelerek; “Efendim! Bu fakir, bu akşam üzeri, bin erkek ve beş yüz kadın misafirlerin yemeklerini çıkartıp yedirdim. Şu anda beş yüz kişi Nehri'ye girmektedir. Anbarlarda un kalmadı, ne yapayım?” diye arz edince Seyyid Taha; “Anbarlarda olması lazım.” buyurdu. “Efendim, süpürdüm, bir şey kalmadı.” deyince; “Bir daha bak.” diye emretti. Bunun üzerine âmir gidip baktığında, anbarların unla dolu olduğunu hayretle gördü.

Seyyid Taha, Nehri'nin alt tarafında bir değirmen yapmayı düşündü. Bu değirmenin planı ve projesini bizzat kendisi hazırlayıp yapılışı esnasında talebeleriyle beraber sırtında taş taşıdı. Günlerce çalıştıktan sonra nihayet değirmenin inşası tamamlandı. Değirmen öyle sanatlı, öyle muntazam yapılmıştı ki, hazne kısmına buğday konulduğunda kendiliğinden çalışmaya başlar, haznede buğday bittiğinde de dururdu. Bunu görenler, Seyyid Taha hazretlerinin aklının çokluğuna hayran kalırlardı. Nitekim halifelerinden Seyyid Sıbgatullah şu beyti söylemiştir: “Gözümüz revak gibi sizin eşiğinizdedir, Kerem et, kalbime gir; evim sizin evinizdir.” Seyyid hazretleri beyti işitip iltifatla yanlarına teşrif buyurdu.

Bir kimse şehit olmuş ve büyük bir velînin yanına defnedilmişti. Seyyid Taha onun şehitlik mertebesini görüp; “Bu kimsenin, şu büyük velîden aşağı olduğu söylenemez.” buyurdu. Seyyid Taha hazretleri, kendisini Mevlana Halid-i Bağdadî'ye götüren velinimeti amcası Seyyid Abdullah hazretlerine, bu büyük nimetin şükrü olarak, hep hürmet ve hizmet etti. Onu hep iyilikle andı ve ruhuna pek çok sevaplar hediye etti. Ayrıca buyurdu ki: “Vefat ettiğimde benim kabrimi kabristanın en üst tarafına yapınız ki, sırf beni ziyarete gelenler, amcam Abdullah hazretlerinin kabrine uğramak mecburiyetinde kalsınlar. Onu da ziyaret ederek mübarek ruhuna sevaplar hediye etsinler.” (O kabristanın bir yolu vardı. Seyyid Abdullah'ın kabri girişte idi. Seyyid Taha hazretlerinin kabrine gitmek isteyen Seyyid Abdullah'ın kabrinin yanından geçmesi lazımdı.)

Seyyid Taha hazretleri, öyle yüksek dereceli bir âlimdi ki, onu gören müslim veya gayrimüslim, o anda Allahü tealayı hatırlarlardı. Mevlana Halid hazretleri; “Beni, Seyyid Abdullah ve Seyyid Taha'dan üstün zannetmeyin.” buyurunca meclisinde olanlar; “Efendim! Siz ikisinin de hocasısınız.” dediler. “Benim onlar yanındaki yerim, bir sultanın çocuklarını yetiştiren bir hoca gibidir. Onlar sultanın çocukları olduğu için bu hocadan üstündürler.” buyurdu.

Seyyid Taha hazretleri Seyyid Sıbgatullah'a buyurdular ki: “Molla Sıbgatullah! Üstadına muhabbet ve onunla sohbet, her şeyden üstündür. Çünkü üstad, kemal mertebelerinin en yükseğine kavuşturmak ve ona marifetleri vermekle, talebesinin hastalıklarını izale eder, giderir.” buyurdu. Yine şöyle buyurdu: “Şah-ı Nakşibend hazretleri, yolunun esasını Eshab-ı Kiram'ın (aleyhimürrıdvan) yolu üzere kurdu. Onlar Resulullah'ın muhabbeti ile yetindikleri gibi, bize de üstada muhabbet yeter.” “Bana Cennet ve Cehennem'den bahsetmek işi verilmedi. Bu kapıda olanlara bu ikisi tesir etmez.” Bu sözü açıklarken halifesi Seyyid Sıbgatullah Arvasî şöyle buyurdu: “Ebrar, yani iyi Müminler ahiretleri için amel ederler, mukarrebler, yani Allahü tealaya yakın olan ve hep O'nunla bulunmaktan zevk alan seçkinler, sadece Allahü teala için amel ederler.” “Zikir yapılmaksızın yalnız rabıta ile Hakka kavuşmak mümkündür. Zikir ise rabıtasız kavuşturucu değildir.”

Seyyid Sıbgatullah Arvasî hazretleri, Seyyid Taha hazretlerine; “Nefehat gibi bazı kitaplarda, bazı evliya için (kuddise sirruh) bazıları için (rahmetullahi aleyh) deniyor; hikmeti nedir?” diye sual edince şöyle buyurdu: “Birincisi, nefsinden tamamen kurtulanlar, ikincisi kendinde, nefsinden bir şeyler kalanlar içindir. Nefisten tamamen kurtulmak, irşadın şartı değildir. (Rahmetullahi aleyh) denenlerden de birçoğu, irşat makamına oturmuşlar, büyüklerin yolunda olup faydalı olmuşlardır.” Halifesine şöyle buyurdu: “Halka önce işaretle muamele et. Bu fayda vermezse ibare ile (söz ile) söyle. Bu da fayda vermezse, ondan yüz çevir. Sen birinden yüzünü çevirirsen, Resulullah'a kadar bütün “Silsile-i aliyye” büyükleri ondan yüz çevirir.”

“Münkirden (inkârcıdan) aslandan kaçar gibi kaçın! Münkirin ekmeğini yiyenin kalbi, zikre karşı kırk gün ölür. Bu münkirler, Resulullah'ın zamanında olsaydı, ona iman etmezlerdi.”

Seyyid Taha hazretleri bazen; “Misvakla kılınan bir rekat namaz, misvaksız kılınan yetmiş rekatten hayırlıdır.” hadis-i şerifini okurdu. “Hadisteki sivak, “misvaklamak” manasına geldiği gibi “sensiz” manasına da gelir. O zaman hadis-i şerifin manası; “Sensiz, yani kendini düşünmeden Rabbinle olduğun bir rekat, kendinle olduğun yetmiş rekatten faydalıdır.” buyururdu.

Bir gün kendilerine; “Nehri'de sadık talebeniz kimdir?” dediler. “Molla Muhammed Münhanî'dir.” buyurdu. “O, katı tabiatlıdır.” dediler. Bunun üzerine Mevlana Ahmed Cüzeyrî'nin Divan'ındaki şu beyti okudu: “Ehl-i tarik, makamları seyrederken renk renktir, Bir kısmı ilahî cemal, bir kısmı celaldedir.” “Amellerinizi ucub (kendini beğenmek, ibadeti kendinden bilmek) ile örtmeyiniz, yok etmeyiniz.” “Bizim yolumuzda ucub ve riya yoktur. Riya ve ucba helal diyen, yolumuzda değildir.” “Bizim yolumuzun yolcularının faydaları, ana ve babalarına dahi ulaşır.” Evliyanın vefatından sonra istifade hakkında; “Kılıç kınından çıkmadıkça, (ruh, bedenden çıkmadıkça) kesmez.” buyurdu. Bir sohbeti esnasında buyurdu ki:

Taha-i Hakkarî hazretleri Nehri'de kaldığı kırk iki sene içinde İslamiyetin emir ve yasaklarını insanlara anlatarak onların dünya ve ahirette kurtuluşları için çalıştı. Bütün hocaları gibi İslam'ın güzel ahlâkını yaydı. Siyasete karışmadı. Pek çok velî yetiştirip onlara hilafet verdi. İslamiyetin emir ve yasaklarını anlatmakla vazifelendirdi. Halifelerinin en meşhurları şunlardır: Biraderi Seyyid Muhammed Salih, Seyyid Sıbgatullah Arvasî, Seyyid Fehim Arvasî, damadı ve katibi Seyyid Abdülehad, Muhammed Küfrevî, Köse Halife adıyla meşhur olan Şeyh Taha, Molla Resul Sibkî, Mevlana Hacı Hakkarî, Süleyman Baradustî, Molla Muhammed Munhanî Hoşabî, Şeyh Ahmed Meczub. Bunlardan başka halifeleri de vardır.

Seyyid Taha hazretleri, 1269 (m. 1852) senesinde bir ikindi vakti, Haram Çeşmesi denilen ağaçlık bir mevkide talebeleri ile sohbet ediyordu. Sohbet anında kendisine iki mektup arz edildi. Bunları kıymetli damadı Abdülehad Efendi'ye okuttuktan sonra; “Abdülehad! Şöhret afettir. Artık bizim dünyadan gitmemizin zamanı geldi.” buyurdu. Abdülehad da; “Aman Efendim, Şam'dan gelen bu iki mektup nedir ki?” dedi. O gün sohbetten sonra hane-i saadetlerine gitti ve orada hastalandı. On bir gün hasta yattı. Hastalığının ağır olmasına rağmen namazlarını mümkün olduğu kadar ayakta kılmaya çalıştı. Hastalığının on ikinci Cumartesi günü talebeleri ve yakınları ile helalleşti, vedalaştı, vasiyetini bildirdi. Kardeşi Seyyid Salih hazretlerini çağırttı. Onun için; “Biraderim Salih, kâmil, olgun bir velîdir. Herkesin başı onun eteği altındadır.” buyurdu. Yerine kardeşi Salih hazretlerini halife bıraktı. İkindi vaktinde, talebelerinin Yasin-i şerif tilavetleri arasında, mübarek ruhunu Kelime-i tevhid getirerek teslim eyledi.

Mübarek mezarı Nehri'dedir. Onu seven aşıkları uzak yerlerden gelerek, mübarek kabrinden fışkıran nurlardan, feyizlerden istifade etmekte, bereketlenmektedirler.

Seyyid Taha hazretlerinin iki oğlu vardı. Biri genç yaşta vefat etti. İsmi Habibullah idi. Bu oğlunu çok severdi. Diğer oğlu Seyyid Ubeydullah hazretleri olup babasından istifade ettikten sonra amcası Seyyid Muhammed Salih hazretlerinden hilafet aldı. Amcasından sonra büyük bir metanet ve adaletle Nehri makamını, irşat ve hükümdarlıkla idare etmişti. Daha sonra Mekke-i Mükerreme'ye gönderilmiş, Taif'te kendisine konak verilmişti. Mekke-i Mükerreme'de Hazreti İbrahim Aleyhisselam'ın makamında, tavaf sünnetinin son secdesinde, büyüklere yakışan bir tarzda vefat edip Cennetü'l-Mualla kabristanında defnedilmiştir.

Mecd-i talid; sh. 18 Şemsü'ş-şümus; sh. 135 Tam İlmihâl Se'adet-i Ebediyye (Hâl tercemeleri bahsi) Eshab-ı Kiram; sh. 397, 401 Yeni Rehber Ansiklopedisi; cilt-18, sh. 316 İslam Meşhurları Ansiklopedisi; cilt 3, sh. 1915 Nakşbendî Halidîliğinin Seyyid Taha Hakkarî Nehrî Kolu (M. Saki Çakır İstanbul 2016)

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
Rehber İnsanlar Sayfası