TAHİR-İ BEDAHŞÎ

Tahir-i Bedahşî Hindistan'da yaşayan evliyanın büyüklerinden
A- A+

Hindistan'da yaşayan evliyanın büyüklerinden. Aslen Otsak şehrine bağlı Bedahşanlıdır. İmam-ı Rabbanî hazretlerinin talebelerinin en önde gelenlerindendir. Önce subay idi. Resulullah Efendimizin rüyada verdiği emirle, askerliği bırakarak tasavvuf yoluna girdi. Doğum tarihi bilinmemektedir. Onbirinci asrın sonlarında Cavnpur'da vefat etti.

Tahir-i Bedahşî ilk zamanlar askeriyede çalışıyordu. Kalelerden birini fethetmek için yola çıktıkları sırada bir gece rüyada Peygamber Efendimizi gördü. Hazreti Sıddîk-ı Ekber, diğer halifeler ve Eshab-ı Kiram Resulullah'ın huzur-ı saadetlerinde idi. Peygamber Efendimiz kendisine; “Bu seferden döndükten sonra sen bu askerin arasından ayrıl! Tasavvuf büyüklerinin sohbetinde bulun.” buyurdular. Ebu Bekr-i Sıddîk, Peygamber Efendimizin emri ile kendisine hırka giydirdi. Uykudan uyanınca askerliği bırakmaya karar verdi.

Bu sefer dönüşünde askerler, çalılar ve ağaçlar arasından geçerken, kendisi attan indi ve ağaçların arasına girdi. Emir eri, abdest bozmaya gittiğini zannetti. Bir müddet bekledi. Tanıdıkları ne kadar aradıysalar bulamadılar. Tahir-i Bedahşî, o havalide bulunan bir çiftçiye rastladı. Kendi elbiselerini ona verip onun elbiselerini giydi ve o memleketteki dervişlerin sohbetine katıldı.

Aradan yıllar geçti. Akrabaları onun hayatta olup olmadığını bilmiyorlardı. Tahir-i Bedahşî, eve gelince durumu hanımına anlattı. Hanımı; “Ben de seninle geleceğim.” dedi. Üstüne bir örtü, eline bir asa alıp kocası ile beraber yola çıktı. O memlekette bulunan, gönül sahibi bir âlimin hizmet ve huzuruna kavuştu. Bu zat, kendisine; “Senin nasibinin Nakşibendî yolunda olan büyüklerden olacağını anlıyorum.” dedi. Delhi ve Lahor tarafına gitmesini işaret buyurdu. Bu zamanda o diyarda Hazreti Hace Muhammed Bakî vardı. Cihanı aydınlatan bir güneş gibiydi. Sözlerini duyanlar, o gönüller sultanı büyük âlimin etrafından ayrılmıyorlardı. Huzuruna kavuşmadan birkaç gün önce Muhammed Bakî-Billah ahirete intikal eyledi. Tahir-i Bedahşî şaşkın bir hâlde kaldı. Allahü tealanın ihsanı ile İmam-ı Rabbanî hazretlerine gitmeye karar verdi. Huzuruna gidip talebesi olmak ve hizmette bulunmak ile şereflendi. O yüksek dergâhta canla başla çalıştı. Nasibî olan her şeye kavuştu.

Talebe arkadaşı Haşim-i Keşmî şöyle anlattı: “İşittim ki uzun zaman, yalnız iken ve kalabalıkta iken, Peygamber Efendimizin mübarek suretini müşahede ederdi. Saf ve temiz ruhlu idi. Kendi hâllerini ve keşiflerini Hazreti İmam'a öyle bir eda ile arz ederdi ki Hazreti İmam ister istemez tebessüm ederlerdi. Bazen Hazreti İmam'dan yüksek marifetleri dinlerken, öyle bir şekilde; “Evet, öyledir.” deyip başını sallardı ki Hazreti İmam; “Bu sırlar Mevlana Tahir'e bildirilmiştir, biz ise bunların tercümanıyız.” buyururdu. Tecelliye, yüksek hâllere ve cezbeye kavuştuktan sonra Hazreti İmam kendisine icazet (diploma) verdi ve Cavnpur şehrine gönderdi.”

Yine Haşim-i Keşmî anlattı: Hazreti İmam, Ecmir'e teşrif eylediği günlerde, bu fakir de hizmetlerinde idim. Bu sırada Mevlana Tahir'den mektup geldi. Mektubunda kendisine talebe gelmediğini yazıyordu. Hazreti İmam şöyle buyurdu: “İşin esası, hâlleri muhafaza etmek, yapacağı işleri düşünmek, iman üzüntüsünde, ahiret endişesinde olmaktır. Bu hâlde her kimi Allahü teala gönderirse, talim ve terbiyesine memur ederse, emre uyarak, Allah için o işle meşgul olmak lazımdır.”

İmam-ı Rabbanî hazretlerinin Tahir-i Bedahşî'ye yazdığı mektuplardan birkaçı:

“Allahü tealaya hamd-ü sena olsun! O'nun sevdiği, iyi insanlara selametler olsun! Cavnpur'dan gönderdiğiniz mektup geldi. Rahatsız olduğunuzu okuyunca üzüldük. Sıhhat haberini bekliyoruz. Vazifenize çok çalışınız! Hasıl olan hâlleri bize yazınız! Ey sevgili kardeşim! Bu dünya, çalışmak yeridir. Ücret alınacak yer, ahirettir. Salih amelleri yapmaya uğraşınız! Bu amellerin en faydalısı ve ibadetlerin en üstünü namaz kılmaktır. Namaz, dinin direğidir. Müminlerin miracıdır. O hâlde onu iyi kılmaya gayret etmelidir. Erkânını (yani farzlarını), şartlarını, sünnetlerini ve edeplerini, istenildiği ve layık olduğu gibi yapmalıdır. Namazda tumaninete (yani rükuda secdelerde, kavmede ve celsede, bütün azanın hareketsiz kalmasına) ve tadil-i erkana (yani, bu dört yerde sükun ve tumaninet bulduktan sonra bir miktar durmaya) dikkat etmelidir. Çok kimse bunlara dikkat etmeyip namazlarını elden kaçırıyor. Tumanineti ve tadil-i erkanı yapmıyorlar. Bunlara azaplar ve tehditler bildirilmiştir. Namaz, doğru kılınınca kurtuluş ümidi çoğalır. Çünkü dinin direği dikilmiş olur. Saadet-i ebediyyeye uçmak için tayyare elde edilmiş olur.”

“Akıl isen kıl namazı, çün saadet tacıdır, Sen namazı öyle bil ki Müminin miracıdır!” (2. cilt, 20. mektup)

“Akıllı kardeşim. İsmi gibi temiz olan Molla Tahir'in kıymetli mektubu geldi. Kardeşim! Hadis-i şerifte; “Allahü tealanın, bir kulunu sevmemesi, onun faydasız şeylerle uğraşmasından anlaşılır.” buyuruldu. Bir farzı yapmayıp bir nafile ibadeti yapmak da boşuna uğraşmaktır. Bunun için ne ile vakit geçirdiğimizi incelemeliyiz. Ne ile uğraştığımızı anlamalıyız. Nafile ibadet mi, yoksa farz olan ibadet mi yapıyoruz? Bir nafile hac yapmak için birçok yasaklar, haramlar işleniyor. İyi düşünmelisiniz! Aklı olana bir işaret yetişir. Size ve arkadaşlarınıza selam ederim.” (1. cilt, 123. mektup)

“Âlemlerin rabbi olan Allahü tealaya hamd olsun. Peygamberlerin efendisine salat ve selam olsun. O'nun temiz Âline ve Eshabının hepsine iyi dualar olsun!

Biz fakirlerin, Allahü tealaya karşı, aşağı ve küçüklük düşüncesi içinde olmamız, her şeyi O'ndan beklememiz, kalbi kırık, hep yalvarıcı ve O'na sığınıcı olmamız, kulluk vazifelerini yapmamız, İslamiyetin dışına taşmamamız, Sünnet-i seniyyeye sıkı sarılmamız lazımdır. Hayırlı işleri yaparken, niyetlerimizi düzeltmeliyiz. Kalblerimizi, dünyaya düşkün olmaktan kurtarmalıyız. Her uzvumuz İslamiyete teslim olmalıdır. Ayıplarımızı görüp günahlarımızın çokluğunu düşünüp Allahü tealanın intikam almasından korkmalıyız. İyiliklerimizi az görmeli, günahlarımız az olsa da çok bilmeliyiz. Şöhret sahibi olmaktan, insanlar arasında iyi tanınmaktan çok korkmalı, titremeliyiz.

Peygamberimiz; “Din veya dünya işlerinde iyi tanınarak parmakla gösterilmek, bir kimseye zarar olarak yetişir. Bu zarardan ancak Allahü tealanın koruduğu kimse kurtulabilir.” buyurdu. İnsan, niyeti ve işleri, ne kadar hâlis ve iyi olsa da kendini kusurlu ve kabahatli bilmelidir. Tasavvuf yolunda ele geçen nimetlere, hâllere, zevklere güvenmemeli, ne kadar doğru ve İslamiyete uygun olsalar da bunlara özenmemelidir. Dine yaptığı hizmetlere, İslamiyeti kuvvetlendirmesine ve insanların doğru yola gelmelerine sebep olmasına güvenmemeli ve bunlarla övünmemelidir. Bu güzel işleri, kâfirler ve facirler de yapabilir. Resulullah; “Çok olur ki Allahü teala bu dinini facir kimse ile kuvvetlendirir.” buyurdu.

Dinini öğrenmek, Allahü tealanın rızasına kavuşmak için gelenleri, aslan ve kaplan gibi zararlı bilmeli, bunun kendi haraplığına sebep olmaması için çok korkmalıdır. Talebe gelince kendinde sevinç duyarsa, bunu küfür ve şirket bilmelidir. Hemen tövbe, istiğfar ederek bu sevinci gidermelidir. Onun yerine korku ve üzüntü yerleşinceye kadar uğraşmalıdır. Hele, talebenin malında gözü olmaktan, ondan fayda beklemekten çok sakınmalıdır. Böyle olursa, talebe istifade edemez ve pîrin harap olmasına sebep olur. Çünkü bu yolda yalnız hâlis din isterler. Zümer suresinin 3. ayetinde; “Biliniz ki Allahü teala için olan din, yalnız O'nun için olan hâlis dindir.” buyurulmaktadır. Allahü tealanın katında şirke hiçbir suretle yol yoktur.

Kalbe gelen her sıkıntı ve karartı, tövbe, istiğfar ve pişmanlık ile ve Allahü tealaya sığınılarak, kolayca giderilebilir. Fakat bu alçak dünya için gelen karartı, leke, kalbi büsbütün karartır, harap eder. Bunu temizlemek çok güç olur. Resulullah'ın; “Dünyaya düşkün olmak, günahların başıdır.” hadis-i şerifi çok doğrudur. Allahü teala, bizi ve sizi, dünyaya düşkün olmaktan kurtarsın! Dünyaya düşkün olanları sevmekten ve onlarla arkadaşlık etmekten, düşüp kalkmaktan korusun! Çünkü o, öldürücü zehirdir, iyi olmaz bir hastalıktır, büyük beladır ve bulaşıcı hastalıktır.

Akıllı kardeşim Şeyh Hamid, yanınıza gelmektedir. Ondan işiteceğiniz yeni, taze haberlerin kıymetini biliniz. Gerisini, buluşunca bildiririm. (1. cilt, 171. mektup)

Mevlana Tahir Bedahşî'ye yazılan 1. cilt, 217. mektubun bir bölümü aşağıdadır:

Sual: Evliyanın mahluklara ait bilgileri, çok vakit yanlış oluyor ve kalbine doğan bilginin tersi hâsıl oluyor. Mesela, bir kimsenin bir ay sonra öleceğini veya yolcunun geleceğini haber veriyorlar. Bunlar olmuyor. Bunun sebebi nedir?

Cevap: Velînin kalbine gelen bilgi, haber verilen iş, çok defa şartlara bağlı olur. O velî, o anda o şartları anlayamaz. O şeyin şartsız olarak, her hâlde meydana geleceğini sanır. Bundan başka  “Levhi'l-mahfuz”da yazılı, ileride olacak bir işi, arife (yani velîye) gösterirler. Fakat o iş, değiştirilebilen, silinip yeniden yazılabilen şeylerdendir. “Kaza-i muallak” gibidir. Arif, o işın bir şarta bağlı olduğunu, silinebilecek şeylerden olduğunu anlayamayıp elbette hâsıl olacağını sanır ve gördüğünü haber verir. Böylece, o iş de hâsıl olmayabilir.

İşittiğimize göre Cebrail Aleyhisselam birgün, Peygamberimize gelip bir gencin, yarın sabah, erkenden öleceğini haber verir. Peygamber Efendimiz bu gence acıyıp huzur-i saadetlerine çağırır. Ne isteği olduğunu sorar. “Bir kız ile evlenmek ve bir de tatlı isterim.” der. Emir buyurup ikisini de hemen hazırlarlar. Genç, o gece, odasında ailesi ile oturmuş, tatlı yanlarında iken, kapıya bir fakir gelip; “Açım, Allah rızası için bir şey verin.” der. Genç, tatlının hepsini fakire sadaka verir. Sabah olunca Peygamberimiz gencin ölüm haberini bekler. Uzun zaman haber gelmeyince birini gönderip sorar. Gencin sağ ve keyif yapmakta olduğunu söylerler. Hayret eder.

O sırada Cebrail Aleyhisselam gelir. Ona sorar. Cebrail Aleyhisselam; “Gencin tatlıyı sadaka vermesi, gelmekte olan belayı geri çevirdi.” der ve gencin yastığı altında büyük bir yılanı ölü olarak bulurlar. Bu haber, bu fakire hoş gelmiyor. Cebrail Aleyhisselam'ın yanılmasını caiz görmüyorum. Yahut, Cebrail Aleyhisselam'ın masum olması, emin olması ve hiç yanılmaması vahiy şeklinde getirdiği şeylerdedir. Yani Allahü teala tarafından indirdiği şeylerde, yanlışlık ihtimali yoktur. Bu genç için getirdiği haber ise vahiy değildir. “Levhi'l-mahfuz”da görüp öğrendiği bir şeyi haber vermiştir.  “Levhi'l-mahfuz”da yazılı şeyler, silinip değiştirilebildiğinden, buradan öğrenilen haberler yanlış olabilir.

Allahü teala tarafından getirilen şeylerin ise yanlış olmak ihtimali yoktur. Şehadet ile ihbar arasında fark vardır. İslamiyette, şahit olmak kabul olunur. Haber vermeye ise güvenilmez.

Kaza, yani Allahü tealanın yaratacağı şeyler, iki kısımdır: “Kaza-i muallak”, “Kaza-i mübrem”. Birincisi, şarta bağlı olarak yaratılacak şeyler demektir ki bunların yaratılma şekli değişebilir veya hiç yaratılmaz. İkincisi, şartsız, muhakkak yaratılacak demek olup hiçbir surette değişmez, muhakkak yaratılır. Kaf suresindeki; “Sözümüz değiştirilmez.” ayet-i kerimesi, kaza-i mübremi bildirmektedir. Kaza-i muallak için de Ra'd suresinde; “Allahü teala, dilediğini siler, dilediğini yazar.” buyurmaktadır.

Hocam, Muhammed Bakî-Billah buyurdu ki: Seyyid Abdülkadir-i Geylanî bazı kitaplarında buyurmuş ki: “Kaza-i mübremi kimse değiştiremez. Fakat ben, istersem, onu da değiştirebilirim.” Bu söze şaşar ve olacak şey değildir derdi. Hocamın bu sözü, uzun zamandan beri, zihnimi kurcalamıştı. Nihayet, Allahü teala, bu fakiri de bu nimeti ihsan etmekle şereflendirdi.

Birgün, sevdiklerimden birine bir bela geleceği, ilham olundu. Bu belanın geri döndürülmesi için Cenab-ı Hakk'a çok yalvardım. Bütün varlığım ile O'na sığındım. Korkarak, sızlıyarak çok uğraştım. Bu belanın, levhi'l-mahfuzda kaza-i muallak olmadığını, bir şarta bağlı olmadığını gösterdiler. Çok üzüldüm, ümidim kırıldı. Abdülkadir-i Geylanî'nin sözü hatırıma geldi. İkinci defa olarak tekrar sığındım. Çok yalvardım. Aczimi, zavallılığımı göstererek niyaz ettim. Lütuf ve ihsan ederek kaza-i muallakın iki türlü olduğunu bildirdiler. Birisinin şarta bağlı olduğu, levhi'l-mahfuzda gösterilmiş, meleklere bildirilmiştir. İkincisinin şarta bağlı olduğunu yalnız Allahü teala bilir. Levhi'l-mahfuzda kaza-i mübrem gibi görülmektedir ki bu kaza-i muallak da birincisi gibi değiştirilebilir.

Bunu anlayınca Abdülkadir-i Geylanî'nin sözündeki kaza-i mübremin, bu ikinci kısım kaza-i muallak olduğunu ve kaza-i mübrem şeklinde görüldüğünü, yoksa hakiki kaza-i mübremi değiştiririm demediğini anladım. Böyle kaza-i muallakı, pek az kimseye tanıtmışlardır. Ya, bunu değiştirebilecek kim bulunabilir? O sevdiğim kimseye gelmekte olan belanın, bu son kısım kazadan olduğunu anladım ve Hak “sübhanehu ve teala”nın bu belayı geri çevirdiği malum oldu. Allahü tealaya, bunun için çok şükür olsun! O'na sevdiği ve beğendiği gibi şükürler olsun ve bütün insanların en üstünü ve Peygamberlerin sonuncusu olan Muhammed Mustafa'ya, O'na yakın olanların ve Eshabının hepsine salat, selam ve tahıyyetler olsun! Allahü teala, O'nu âlemlere rahmet olarak gönderdi. Ya Rabbî! Kalblerimizi O'nun sevgisi ile doldur. Hepimizi O'nun yolunda bulundur! Bu duaya âmin diyenlere, Allahü teala merhamet etsin!

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
Rehber İnsanlar Sayfası