Hadis, tefsir ve Malikî mezhebi fıkıh âlimi. Künyesi Ebu Bekr olup ismi Muhammed bin el Velid bin Muhammed bin Halef bin Süleyman bin Eyyüb el-Kureşî el-Fihrî et-Turtuşî'dir. İbni Ebu Randeka olarak bilinir. Ebu Bekr Turtuşî, 451 (m. 1059) senesinde Endülüs'ün Turtuşa (bugünkü Tortosa) şehrinde doğdu. 520 (m. 1126) senesi Şaban ayında İskenderiyye'de vefat etti. İskenderiyye'de Va'le kabristanına defnedildi.
Turtuşî, ilk olarak memleketinde Mescidü'l Kebir'de okudu. Temel, başlangıç derslerden başka feraiz (miras hukuku) ve riyaziye (matematik) tahsil etti. Sonra, Siraküş'e (Saragoza) gitti. Endülüs'ün en önde gelen âlimleri Kadı Ebü'l-Velid el-Bacî'den okuyup icazet aldı. Kendisinden hadis-i şerif rivayet etti. Hilaf (mukayeseli hukuk) ilminde söz sahibi oldu. Daha sonra, ilim öğrenmek maksadıyla şarka seyahat etti. Hacdan sonra Bağdat'a geldi. Nizamiye Medresesi'nde hadis-i şerif ve fıkıh okudu. Ebu Ahmed el-Cürcanî ve Şafii fakihi Ebu Bekr Muhammed bin Ahmed eş-Şaşî el-Müstazhirî'den ders aldı. Başta Rızkullah et-Temimî ve Kadı Ebu Abdullah ed-Damiganî olmak üzere meşhur âlimlerden hadis-i şerif dinledi. Basra'da da Ebu Ali Tüsterî'den hadis-i şerif dinledi ve rivayette bulundu. Bir müddet de Şam'da ikamet edip, ders verdi.
490 (m. 1096) yılında İskenderiyye'ye yerleşti. Burada saliha ve zengin bir hanımla evlendi. Bu evliliğin getirdiği imkanlarla bir medrese inşa ettirdi. Burada ders okuttu, talebe yetiştirdi. İskenderiyeli pek çok kimse, kendisinden fıkıh ilmini öğrendi. Hayatının geri kalan kısmını talebe yetiştirip kitap telifiyle geçirdi. Çok sayıda talebe yetiştirdi. Evinin ilk katını talebelerine tahsis etmişti. Onların ihtiyaçlarını da bizzat karşılardı. Zaman zaman dersleri kırlara çıkarak temiz havada yapardı. Talebelerinin sayısı dörtyüze yaklaşmıştır. Bunlar kadılık, müderrislik, müftülük gibi vazifelerde bulundular. Hocalarının yalnız ilmine değil, yüksek hasletlerine de varis oldular. Sind bin Anan el-Ezdî en önde gelen talebesidir. Kabri de hocasının yanındadır. Malikî fakihi idi. 541 (m. 1146) yılında vefat etti. Zamanında İskenderiyye'de Malikî mezhebinin imamı sayılan ve 581 (m. 1185) yılında vefat eden İsmail bin Mekki ez-Zührî de talebesidir. Kadı Ebu Bekr bin el-Arabî, Ebu Abdullah Muhammed bin Abdullah bin Tumert, Muhammed bin Muhammed bin Zafer es-Sicillî, Kadı Ebu Ali Hüseyin bin Muhammed es-Sadefî diğer meşhur talebelerindendir.
Kadı Ebu Bekr Muhammed bin Abdullah onun hakkında; “Ebu Bekr Turtuşî, ilmiyle amil, fazilet sahibi, dünyaya hiç kıymet vermeyen bir zattı.” demektedir.
Şöyle anlatılır: “Ebu Bekr Turtuşî, Efdal Şehinşah bin Emirü'l-Cüyuş'ün meclisine girdi. Yanında taşıdığı kilimi katladı ve üzerine oturdu. Orada vaaz ve nasihat vermeye başladı. Tesirli konuşması ile Efdal Şehinşah ağladı. Ebu Bekr Turtuşî, Efdal'e şu manada bir şiir okudu: “Taati kurbet, kendisine itaat vacip olan sultanım, sende olan şerefi, bu senden almak ister.” Bu şiirde (bu) kelimesi ile mecliste bulunan bir Hıristiyanı işaret etti. Bunun üzerine Efdal, o Hıristiyanı hemen meclisten uzaklaştırdı.
Kahire kadısının verdiği bazı hükümlerdeki hatalara işaret ettiği için kadı kendisini Vali Efdal'in gözünden düşürmeye çalıştı. Vali, İskenderiyye'ye dönmesini yasakladı. Kahire'nin güneyindeki bir mescide tayin edip maaş bağladı. Kendisine bir hizmetkar verdi. İnsanlarla görüşmesini yasakladı. Hürriyetinin tahdidi canına tak edince, hizmetçisine belirli evsaftaki otlardan toplamasını istedi. Üç gün boyunca sadece bunlarla beslendi. Üçüncü gün akşam namazından sonra “Şimdi onu vurdum.” buyurdu. Ertesi gün Sultan Efdal'i öldürülmüş buldular. Yerine geçen Me'mun el-Betaihî, Turtuşî'yi serbest bıraktı. Sultan, eskilerin hatalarına düşmemek için kendisinden nasihat istedi. O da hemen İskenderiye'ye dönerek bir sene içinde Siracü'l-Müluk kitabını yazarak sultana takdim etti.
Ebu Bekr Turtuşî, bir şiirinin tercümesinde şöyle buyuruyor: “Muhakkak Allahü tealanın yeryüzünde sevdiği salih kulları vardır. Onlar dünya malına hiç kıymet vermezler ve fitne çıkarmazlar, bundan çok çekinirler. Onlar daima tefekkür halinde olup, bu dünya ve içindekilerin fani olduğunu ve hiçbir canlının da kalıcı olmadığını yakinen bilirler. Bu dünyayı bir deniz ve yapılacak salih amelleri de bu denizde bir gemi olarak kabul ederler ve selametle ahirete kavuşmak isterler.”
Ebu Bekr Turtuşî buyurdu ki: “Dünya ve ahiret işi ile karşılaşıp, bunlardan birini tercih durumunda kaldığınızda, ahiret işini tercih edin. Dünya işi arkasından verilir.”
Eserleri: Turtuşî çok sayıda eser yazmıştır. Bunlardan azı günümüze intikal edebilmiştir. Eserlerinde yaşadığı çağın problemlerini göz önüne almış, teoriden çok pratiğe yönelmiş ve doğru bildiğini söylemekten çekinmemiştir. İşlediği konulara uygun olarak mümkün olduğunca tarihten örnekler vermiştir. Eserlerinden bazıları şunlardır:
1- Şerhu Risaleti Ebi Zeyd el-Kayravanî: Malikî fıkhına dairdir. 2- Muhtasaru fi'l-Furui'l Malikîyye: Malikî fıkhına dairdir. 3- Risale fi Tahrimi Cübni'r-Rum: Bizans'tan İskenderiyye'ye getirilen peynirlerin haram olduğuna dair ictihatlarını muhtevidir. Halkın bu gıdaları almaması, hükümetin gümrük gelirini azalttığı için Vali Efdal kendisini bir nevi hapsetti. 4- Bide'u'l-Umuri ve Muhaddesatüha: Bid'atlara dairdir. 5- Birru'l-Valideyn: Anne ve babaya iyilik üzerinedir. 6- Siracü'l-Hüda, 7- Kitabü'l Fiten, 8- Et-Tarika fi'l-Hilaf ve'l-Cedel, 9- Tahrimü'l-İstimna', 10- Kitabü'l-Esrar. 11- Risale fi Tahrimi'l-Gınai'l-Lehvi ale's Sufiyyeti fi Raksıhim ve Semaihim, 12- Siracü'l-Müluk: Turtuşî'nin en mühim eseridir. Hükümdara, iyi idarenin sırlarını anlatır. Dünyada bu sahada yazılmış en eski eserlerdendir. Sultan II. Selim zamanında Türkçeye tercüme olunmuştur. Farsça ve Fransızca tercümesi de vardır. Birçok defa basılmıştır. En son olarak 1994'de Kahire'de basılmıştır. 13- Risaletü Ebu Bekr et-Turtuşî ila İbn Tafşin: Murabıtin hükümdarı Ebu Yakup bin Tafşin'e nasihat mahiyetindedir. 14- Kitabun Yu'arizu Bihi Kitabe'l İhyai li'l-Gazali, 15- El-Kitabü'l-Kebir fî Mesaili'l-Hilaf: 5 cilttir. 16- Haşiye ala İsbati'l Vacib: Kelam ilmine dairdir. Yazma nüshası Ayasofya Kütüphanesi'ndedir. 17- Nefaisü'l Fünun: Edebiyata dairdir. 18- Nüzhetü'l-ihvan el-Mütehabbine fillah: Vaaz hakkındadır. 19- Risaleti'l-Udde ınde'l-Kurubi ve'ş-Şidde: Yazma nüshası Ayasofya Kütüphanesi'ndedir. 20- Kitabu'd-Dua: Duanın adabını anlatır. 21- Muhtasaru Tefsiri Sa'lebî.
Zührî anlatıyor: “Süleyman bin Abdülmelik'in huzuruna çıkıp gayet güzel derdini anlatan bir adam biliyorum. Onun sözlerinden daha iyisini hiç işitmedim. Şöyle demişti: “Ey Emir! Benden bir cümle dinleyeceksin. Bunlar dinin, mülkün, ahiretin ve dünyanın ıslahı için gerekli cümlelerdir.” Adam izin alınca devam etti. “Aslında halletmek istemediğin şeyler için güya yapılmasını arzuluyormuşsun gibi hiç kimseye emir yağdırma! Kolay yükselişler seni aldatmasın, inişi de pek rezil olur! Yapılan işlerin hepsinin bir karşılığı vardır! Sonucundan sakın! Felâketlerin ani baskınları vardır. Uyanık ol! “
Siracü'l-mülûk kitabından bazı bölümler:
“Allahü tealaya hamd eder, O'nun var ve bir olduğuna, her şeyi yaratan, terbiye eden, yetiştiren, her iyiliği yaptıran, gönderen bir Rab olduğuna şehadet ederim. Yine şehadet ederim ki, Muhammed Aleyhisselam O'nun kulu ve seçilmiş peygamberidir. O'nu insanlara ve cinlere korkutucu ve müjdeleyici olarak gönderdi. O'nu kendine davet edici kıldı. Muhammed Aleyhisselam'a salat ve selam eder, O'nun tertemiz Ehl-i Beyt'ine, seçilmiş eshabına dualar ederim.”
İdarecilerde bulunması gereken iyi hasletler: Hazreti Muaviye, Sa'saa bin Sühan'a; “Ömer bin Hattab'ın vasıflarını söyler misin?” diye sorunca, o da; “Hazreti Ömer, idaresi altında olanların hâllerini yakından bilirdi. Adalet ile iş görürdü. Kibirli değildi. Özür dileyenin özrünü kabul ederdi. Ayıplarını örter idi. Her bakımdan emin idi. Doğruyu, hakkı ortaya çıkarmak için çalışırdı. Hangi durumda olursa olsun, kuvvetli karşısında zayıfı korur, himaye ederdi.” dedi.
Âlimler buyurdu ki: “İyilik, sevgi kazandırır. Kötülük, düşmanlığa sebep olur. Münakaşa etmek, düşman kazandırır. Uymak, itaat etmek, dostluk meydana getirir. Doğruluk, itimat kazandırır. Emanete riayet, kalb huzuru meydana getirir. Adaletli olmak, kalbleri toparlar ve sevgi doldurur. Zulüm, parçalanmaya, bölünmeye götürür. Güzel ahlâk, muhabbete, kötü ahlâk, insanların uzaklaşmasına sebep olur. İyilik ve cömertlik, dostluğa, cimrilik, yalnızlığa götürür. Kibirlilik hiddet, tevazu yükseklik kazandırır. Cömert olmakla kişi övülür, methedilir. Cimrilik, kötülenmeye götürür. Gevşeklik, zayi olmaya, ciddiyet, işlerin düzenli yürümesine götürür. Aldanmak ve gaflet, pişmanlık sebebidir. Sağlam tedbir almak, ele geçen nimetin devamına sebeptir. Acele etmeksizin istenen şeyler, kolay ele geçer. Konuşmayıp susmakla, heybet husule gelir. Faydalı olmayanı terk ile, fazilet kazanılır. Her şeyin sonuna bakarak iş görmek, kurtuluştur. Yumuşak olmayan, pişmanlık çeker. Sabreden kazanır. Susan selamet bulur. Korkan çekinir, ibret alan, ileri görüşlü olur. İleriyi gören, anlayışlı olur. Anlayan, bilir. Kendi arzu ve isteklerine uyan, sapıtır. Pişmanlık, acele ile beraberdir. Selamet, acele etmemekle beraberdir. İyilik eken, neşe ve sevinç biçer. Akıllı kişi ile arkadaşlık eden saadete kavuşur. Cahilin arkadaşı yorulur. Bir şey bilmiyorsan, onu sor. Yanıldığında, ondan dön. Kötülük yaptığında, pişmanlık duy. Bir şey verdiğinde bol ver ki iyiliğin bol olsun. Kızıp öfkelendiğinde, yumuşaklık göster. Çalışmak, muvaffakiyetin sebebidir. Çalışmakla, başarıya kavuşulur.”
Âlimler, dört kitaptan, dört şey bildirdiler: Tevrat'ta; “Kanaat eden doyar.”, Zebur'da; “Sükut eden, selamete kavuşur.”, İncil'de; “Uzlet eden, kurtuluşa kavuşur.”, Kur'an-ı Kerim'de mealen; “Kim Allah'ın dinine sımsıkı tutunursa, o, muhakkak doğru bir yola itilmiştir.” buyuruldu.(Âl-i İmran suresi: 101)
Âlimler buyurdu ki: Yumuşaklık şeref, sabır zaferdir. İyilikler hazine, cehalet aşağılıktır. Bütün hikmet sahipleri buyurdular ki: “Gücünün yetmeyeceği şeyi yüklenme, sana fayda vermeyen işi yapma. Hanımınla gururlanma, malın çok olsa da ona güvenme:”
Devlet adamlarının kuvvetli olması: Sultanın birisi, âlim bir zata; “Sultanı kuvvetli ve üstün yapan şey nedir?” diye sordu. Âlim zat da; “Kendisine itaat edilmesi.” dedi. Sonra sultan; “İtaatin esası nedir?” diye sorunca, o zat; “Sultanın, emrini gözetip çalışan yardımcılarına iyilik ve sevgi göstermesi ve halkına adaletle muamele etmesidir.” dedi. O zaman sultan; “Doğru söyledin. Emanet itaatin kalesidir. İtaat etmek de milletin süsü ve ziynetidir. Sultana itaat dört şekilde olur. Ona düşkün olmak, onu sevmek, ondan korkmak, ona baş eğmek.” dedi.
Halkın devlet başkanına itaati lazımdır. Devlet başkanına itaat etmede, Allahü tealadan korkmak lazımdır. Devlet başkanı da, Allahü tealaya itaat etmelidir. Adaletli olsun olmasın, devlet başkanına tazim ve hürmet, Allahü tealaya tazimdendir. İtaat ile birlik husule gelir, Müslümanların işleri düzenli ve tertipli hale getirilir. İtaat etmeyip isyan etmek, devletin temelini yıkmak olur. İnsanlara lazım olan, devlet başkanına itaattir. Çünkü dinin ve halkın salahı, ancak devlet başkanına itaatle olur. Mal, mülk ve namusun muhafazası, ancak devlet başkanına itaatle mümkündür. İtaat etmede sayısız menfaatler vardır. Selamet ve saadet ondadır. En sağlam yol itaat etme yolu olup, milletin bekası, rahatı ve huzuru ondadır. Çünkü itaatle, bütün fitnelerden ve fesatlardan korunulmuş olur. Allahü teala kendine itaatle, Resulüne itaati bir tuttu. Kur'an-ı Kerim'de, Nisa suresinin 19. ayet-i kerimesinde mealen; “Ey iman edenler! Allah'a itaat edin.” buyuruldu. İtaat etmeyen, nimete şükretmemiş demektir. İdareciler olmasaydı, halk felakete düşüp helak olurlardı.
Hazreti Ali buyurdu ki: “Ey Kumeyl bin Ziyad! Kalbler, bir kaba benzer. O kalblerin en hayırlısı, içinde hayır olanıdır. Sana söyleyeceğim şeyleri ezberle. İnsanlar üç kısımdır: Rabbanî olan âlimler, kurtuluşa ermek için çalışanlar, bir de esen rüzgâra göre hareket eden ahmak kimseler olup, bunlar; ilim nuruyla aydınlanmamış, sağlam bir barınağa sığınmamış olanlardır. İlim, mal ve mülkten hayırlıdır. İlim, seni gözetir, korur. Sen, malı gözetirsin. İlim, öğrenmekle çoğalır. Mal, vermekle azalır. İlim hâkimdir. Mal, gözetilmeye mahkumdur. İlim aşkı ibadet olup, onun ile Allahü tealaya nasıl ibadet edileceği öğrenilir. Hayatta iken ilim ile taat ve ibadet yapılır. Mal sahipleri, daha hayatta iken ölmüşlerdir. Âlimler, her zaman bulunacaktır. Onların sevgisi, kalblerdedir. Âlimin vefatıyla, ilim yok olur. (Onun için, âlimin ölümü; âlemin ölümü dendi.) Fakat yine yeryüzü, doğruyu gösteren âlimden mahrum kalmaz. Onlar sayıca az, fakat Allahü teala katında dereceleri çok yüksektir. Kalblerinde hikmetler gizlidir. Kendilerini arayanların kalblerine iman tohumları ekerler. Mübarek vücutlarıyla dünyadadırlar. Fakat kalbleri, Allahü tealaya bağlıdır. Onlar, Allahü tealanın yeryüzünde halifeleridirler ve emin, güvenilir kullarıdır. Onlar, Allahü tealanın dinine davet ederler. Onları görmeye can atmak lazımdır. Ah, onları görmekle şereflenmek ne güzeldir.”
Nasihat etmek: Bilmelidir ki, Müslümanlara ve bütün insanlara nasihat etmek, doğruyu göstermek ve öğretmek, Peygamberlerin sünnetidir. Allahü teala, Kur'an-ı Kerim'de, bütün Peygamberlerini nasihat edici olarak gönderdiğini bildirdi. Ebu Hüreyre'nin rivayet ettiği hadis-i şerifte, Resulullah Efendimiz; “Din nasihattır. Din nasihattır. Din nasihattır.” buyurdu. Müslümanlara nasihat; onlara şefkatli olmak, büyüklerine hürmet ve hizmet, küçüklerine merhamet göstermektir. Onların sıkıntılarını gidermek ve kendilerini saadete çağırmaktır. Bütün insanların İslamiyeti sevmeleri için nasihat; onları imana davet etmek ve küfrün kötülüğünü anlatmaktır. Hazreti Ömer buyurdu ki: “Kusurlarımı bana gösteren kişiye Allahü teala rahmet etsin.” Meymun bin Mihran, Ömer bin Abdülaziz'in kendisi için şöyle dediğini bildirdi: “Bende olan hoşlanmadığın şeyleri bana söyle. Kişi, arkadaşının beğenmediği şeyleri onun yüzüne söylemedikçe nasihat etmiş olmaz.” Abdullah bin Vehb buyurdu ki: “Kişinin, beğendiği şeyi, başkası için de beğenmesi güzel olur. Kendisine faydası olmayanın, başkasına faydası olmaz.”
Akıllı ve ağırbaşlı olmak: Allahü teala, Kur'an-ı Kerim'de hilm sahiplerini övdü. Yahya bin Zekeriyya, İsa Aleyhisselam ile karşılaştı ve ona; “Ey Ruhullah! Dünya ve ahirette en şiddetli olan şey nedir?” diye sorunca; “Allahü tealanın gazabıdır.” buyurdu. Tekrar; “Beni Allahü tealanın gazabından koruyan şey nedir?” dedi. Hazreti İsa; “Gazabı terk etmendir.” buyurdu. Tekrar; “Gazabın, öfkenin başlangıcı ne iledir?” dedi. O da; “Büyüklenmek, insanlara karşı övünmek.” buyurdu.
Asım bin Ubeydullah anlattı: “Hazreti Ömer, yerden bir yaprak aldı ve; “Keşke bunun gibi olaydım. Keşke anam beni doğurmasaydı.” dedi.”
Hazreti Ebu Bekr, ağaca konmuş bir kuşa rastladı. Ona; “Ne mutlu sana ey kuş! İstediğin zaman uçar, istersen bir ağaca konar, istediğin zaman meyve yersin. Üzerine ne bir hesap, ne de bir ikab (ceza) var. Keşke ben de senin gibi olsaydım.” dedi.
“Hazreti Ali, Sıffin'den Kûfe'ye dönerken, şehrin girişinde bir kabir gördü. “Bu kimin kabridir?” diye sordu. Oradakiler; “Habbab bin Eret'in kabridir.” dediler. Hazreti Ali, kabrin başında durdu ve; “Allahü teala, Habbab bin Eret'e rahmet etsin. İsteyerek Müslüman oldu. Yaya olarak hicret etti. Mücahit olarak yaşadı. Bedenini bu yolda harcadı. Allahü teala, güzel amel işleyenlerin ecrini zayi etmez. Ey yalnızlık ve ıssızlık ehli! Allahü tealanın selamı, üzerinize olsun. Sizler bizim selefimizsiniz (önde gelenlerimizsiniz). Bizler, sizlerin takibcileriniz. Yakında sizlere kavuşacağız. Ya Rabbî, bizleri ve onları bağışla. Bizlerden ve onlardan azabını uzaklaştır. Öleceğini daima hatırlayana ve hesap için hazırlanana, aza kanaat edene ve Allahü tealanın takdirine razı olanlara müjdeler olsun.” dedi. Hazreti Ali sözlerine devam ederek; “Mallar taksim edildi. Bizim katımızda bulunan haber bu. Sizin katınızda bulunan haber nedir?” buyurdu. Hazreti Ali bundan sonra, arkadaşlarına döndü ve; “Eğer kabir ehli konuşacak olsaydı. “Ahirete götürülecek en hayırlı azık takvadır.” derlerdi.” buyurdu.”
Halife Ebu Ca'fer Mansur, hacca geldiğinde Süfyan-ı Sevrî'yi huzuruna çağırdı. Onunla birçok meseleleri istişare etmek istiyordu. Ebu Mansur Süfyan'a; “Niçin yanımıza gelmiyorsunuz? Seninle istişarede bulunur, şunu yapın dediklerinizi yapar, yapmayın dediklerinizi yapmayız.” dedi. Süfyan-ı Sevrî ona; “Bu hac seferi için ne kadar para harcadınız?” diye sordu. Ebu Mansur; “Bilmiyorum, vekillerim ve vezirlerim bilir.” deyince, Süfyan-ı Sevrî; “Yarın Allahü tealanın huzuruna çıktığında bundan sorulunca ne mazeret bulacaksın? Halbuki Ömer bin Hattab hac yaptığında kölesine; “Bu seferimizde ne kadar harcadık?” diye sordu. Köle; “Ey Müminlerin emiri onsekiz dinar.” dedi. Bunun üzerine Hazreti Ömer; “Yazıklar olsun bize!” buyurdu.” dedi.
İmam-ı Zührî diyor ki: “Süleyman bin Abdülmelik'e şu sözleri söyleyen kişinin sözü gibi bir söz duymadım. O kimse ona; “Ey Müminlerin emiri! Benden dört kelime işit ki, bu dört kelimede; senin dininin, saltanatının, ahiretinin ve dünyanın salahı (doğruluğu) vardır.” dedi. Süleyman bin Abdülmelik; “Bu kelimeler nelerdir?” deyince o kimse; “Kimseye, yapmayı istemediğin bir şeyi vaat etme. Çetin meselelerin kolayca hallolması seni gururlandırmasın. Biliniz ki, her amelin bir karşılığı vardır. Akıbetten sakınınız. Daima sakınma üzere bulununuz!” dedi.”
Süleyman bin Abdülmelik, Ebu Hazım Seleme bin Dinar'a; “Bu halifelik meselesinde kurtuluş yolu nedir?” diye sordu. Ebu Hazım; “Eğer dediğimi tatbik edersen kolaydır!” dedi. Süleyman bin Abdülmelik; “O nedir?” diye sorunca, Ebu Hazım; “Ancak helal olan şeyleri al. Onları hakkı olan yerlere sarf et!” buyurdu. Bunun üzerine Süleyman bin Abdülmelik; “Buna kimin gücü yeter?” deyince, Ebu Hazım; “Allahü tealanın seni tayin ettiği yere, tayin edilen kimsenin gücü yeter.” buyurdu. Süleyman bin Abdülmelik ona; “Bana nasihat et?” deyince, Ebu Hazım; “Ey Müminlerin emiri! Bu iş (sultanlık), sana ancak ölüm karşılığı verildi. Senden öncekiler de böyleydi. Ölüp, bu işten uzaklaştılar. Ey Müminlerin emiri! Rabbinin emrettiklerini yapıp, yasak ettiklerinden uzaklaşma hususunda her zaman dikkatli ol. Ey Müminlerin emiri! Ne infak etmişsen, o şey seni hayra veya şerre götürür. Sen dilediğini seç!” dedi.
Süleyman bin Abdülmelik, Ebu Hazım'a; “Bir ihtiyacın varsa, söyle onu hâlledeyim.” deyince, Ebu Hazım; “Ben ihtiyaçlarımı, senden daha kâdir olana havale ettim. Beni neden menetti ise ona razı oldum. Allahü teala, Zuhruf suresinin 32. ayet-i kerimesinde mealen; “Rabbinin rahmetini onlar mı bölüyorlar? Onların bu dünya hayatındaki geçim rızıklarını aralarında biz böldük.” buyuruyor. Kim, Allahü tealanın çok verdiğini azaltabilir veya az verdiğini çoğaltabilir? Buna kimin gücü yetebilir ki?” dedi. Bunları dinleyen Süleyman çok ağladı.
“EFENDİ İNSAN” ODUR Kİ...
Ahnef bin Kays, Hazreti Muaviye'nin huzuruna çıktığında üzerinde kalın bir abayla kaftan vardı. Hazreti Muaviye, Ahnef'e; “Dur bakalım!” dedi. Ahnef Hazreti Muaviye'nin bu tepkisinden sonra sözlerine başladı. “Ey Müminlerin emiri! Basra halkı sayıca az, bedence zayıftır. Ard arda kıtlıklar gelmiş, burası defalarca istila edilmiştir. Burada çok alan gözünü yere dikip uzun uzun düşünmek zorunda kalmış, az alan ise geliri azaldığı için kendini fakir saymıştır. Böylece bir sıkıntı hasıl olmuştur. Eğer Müminlerin emiri buradaki nefret ve kin ortamını görüyorsa şöyle yapmalıdır: Fakirin ihtiyacı giderilmeli, yarası olanlar sarılmalı, zorda olanlara yardım edilmeli, ard arda gelen isyanlar ve istilalar önlenmeli, kıtlıklara karşı tedbir alınmalı, halka gerektiği şekilde ihsan edilmelidir ki bela kalksın, hüzün yok olsun, sorgulamalar bitsin. Dikkat etmelisiniz, “Efendi” demek; ihsanını umumi kılan, sadece özel bir zümreye ait kılmayan, kimseyi kimseden aşağı görmeyen demektir. “Efendi insan” odur ki kendisine iyilik yapıldığında teşekkür eder, kötülük yapıldığında ise affeder.” Hazreti Muaviye Ahnef'in bu sözlerinden sonra; “Tamam burada dur, aynen dediğin gibi ey Ahnef!” dedi. Sonra şu ayeti okudu: “And olsun sen onların sözlerini üslubundan tanırsın! Allah amellerini bilir.” (Muhammed suresi: 30)
Şöyle anlatılır: Bir gece Harun Reşid, veziri Fudayl-i Bermekî'ye; “Beni bir kimsenin yanına götür. Kalbim, bu göz kamaştırıcı, şaşaalı hayattan sıkıldı. Rahatlık ve gönül huzuru arıyorum.” dedi veziri onu Süfyan bin Uyeyne'nin evine götürdü. Süfyan kapıyı açıp; “Kim geldi?” sualine; “Emirü'l-Müminîn geldi.” dediler. Süfyan bin Uyeyne! “Niçin bana haber vermediniz? Bilseydim ben onun huzuruna gelirdim.” dedi. Harun Reşid bunu duyunca; “Benim aradığım kimse bu değildir.” dedi. Süfyan bin Uyeyne bunu duyunca; “Sizin aradığınız kimse, Fudayl bin Iyad'dır.” dedi.
Bunun üzerine Fudayl bin Iyad'ın kapısına gittiler. Kapının önüne geldiklerinde, Fudayl bin Iyad; “Günah işleyenler, kendilerini iman edenlerle bir tutacağımızı mı sanıyorlar?” mealindeki, Casiye suresi 21. ayet-i kerimesini okuyordu. Harun Reşid; “Nasihat istesek bu bize yeter.” dedi. Kapıyı çaldılar. Fudayl bin Iyad; “Kim o?” deyince; “Emirü'l-Müminîn.” dediler. Bunun üzerine Fudayl bin Iyad; “Emirü'l-Müminînin benim yanımda ne işi var ve benim onunla ne işim var? Beni meşgul etmeyiniz.” dedi. Vezir; “Ulü'l-emre (yani halifeye) itaat vaciptir...” deyince, Fudayl bin Iyad yine; “Beni meşgul etmeyiniz.” dedi. Vezir Fudayl-i Bermekî; “Müsaadenle mi girelim, yoksa zorla mı?” deyince, Fudayl bin Iyad; “Müsaadem yok, ama zorla girecekseniz siz bilirsiniz.” dedi.
Harun Reşid içeri girdi. Fudayl bin Iyad, kimsenin yüzünü görmemek için kandili söndürdü. Karanlıkta Harun Reşid'in eli, Fudayl bin Iyad'ın eline değdi. Bunun üzerine Fudayl bin Iyad; “Bu el ne yumuşaktır, Cehennem'den kurtulursa.” buyurunca, Harun Reşid ağladı ve ondan nasihat olacak bir söz daha söylemesini istedi. Fudayl bin Iyad buyurdu ki: “Senin büyük baban Hazreti Abbas, Peygamber Efendimizin amcası idi. Peygamberimize; “Beni bir kavme emir, başkan yapınız demişti. Peygamber Efendimiz de; “Ey amcam, seni nefsin üzerine emir ettim.” Yani nefsinin, Allahü tealaya taat ve ibadetle meşgul olması, insanların bin senelik taatinden iyidir, buyurdu. Çünkü Peygamber Efendimiz; “Bir emirlik (başkanlık) kıyamette pişmanlıktır.” buyurmuştur.”
Harun Reşid; “Biraz daha söyle.” deyince, Fudayl bin Iyad; “Ömer bin Abdülaziz'i halife yaptıkları zaman, Salim bin Abdullah, Reca bin Hayve ve Muhammed bin Ka'b'ı çağırdı ve onlara; “Ben, bu işe düştüm. Kurtuluş çarem nedir?” diye sorduğu zaman onlar; “Yarın kıyamet gününde azaptan kurtulmak istiyorsan, Müslümanlardan yaşlılarını baban yerine koy, gençlerini kardeş kabul eyle, çocukları kendi çocukların gibi düşün! Kadınları ise kız kardeşin ve annen gibi kabul eyle. Onlara; babana, annene, kardeşine ve çocuklarına yaptığın gibi muamele eyle.” dediler.” dedi. Harun Reşid; “Biraz daha söyle.” dedi.
Fudayl bin Iyad; “İslam ülkesi, senin evin gibidir. İnsanları ev halkın gibidir. Babalarına, kardeşlerine ve çocuklarına iyilikle muamele eyle!” buyurdu. Sonra devam ederek; “Korkarım şu güzel yüzün ateşle yanar ve çirkinleşir. Güzel yüzlerden niceleri Cehennem'de çirkinleşir ve emirlerden (başkanlardan) niceleri orada esir olur.” dedi.
Harun Reşid; “Biraz daha söyle.” diyerek hüngür hüngür ağladı. Fudayl bin Iyad hazretleri; “Allahü tealadan kork ve O'na ne cevap vereceğini düşün. Cevaplarını şimdiden hazırla! Çünkü kıyamet günü, Allahü teala sana Müslümanların hepsinden tek tek soracaktır. Hepsi için adalet isteyecektir. Eğer bir gece bir ihtiyar kadın, evinde bir şey yemeden yatarsa, yarın senin eteğine yapışır ve sana hasım (düşman) olur.” buyurdu. Bunun üzerine Harun Reşid, ağlamaktan kendinden geçti. Vezir Fudayl-i Bermekî; “Ey Fudayl yetişir! Emirü'l-Müminîni öldüreceksin.” dedi. Fudayl bin Iyad hazretleri; “Sus, ey Haman! Onu sen ve kavmin helak eylediniz, ben değil.” dedi. Bu söz Harun Reşid'in ağlamasını arttırdı ve vezirine; “Sana Haman demesi, beni Firavun yerine koyduğundandır.” dedi.
Sonra Harun Reşid, Fudayl bin Iyad'a; “Birisine borcun var mıdır?” diye sorunca, Fudayl hazretleri; “Evet, Allahü tealaya borcum var o da itaattir. Huzuruna böyle borçlu çıkarsam vay hâlime.” dedi. Harun Reşid; “İnsanlara borcun var mı demek istiyorum.” dedi. Fudayl bin Iyad; “Allahü tealaya şükür olsun ki, bana çok nimetler verdi, hiç şikayetim yoktur.” dedi. Bunun üzerine Harun Reşid onun önüne bin altın koyup; “Bunlar helaldir. Annemin mirasındandır.” deyince, Fudayl hazretleri; “Bütün bu nasihatlarımın sana hiç faydası olmadı.” buyurdu. Ve Harun Reşid'in yanından kalktı. Harun Reşid de çıkıp gitti. Fudayl'in ismi anıldığında; “Ah! Ne insandır o! Hakikaten mert kimsedir.” derdi.
Hasan bin Muhammed bin Hasan, Ömer bin Abdülaziz'in huzuruna geldi ve ona; “Ya Ömer! Üç şey vardır ki, kimde bulunursa imanı kâmil olur.” dedi. Bunun üzerine Ömer bin Abdülaziz dizleri üzerine çökerek; “Ey Resulullah'ın torunu! Bunları bana söyler misiniz?” dedi. Hasan bin Muhammed; “Kişi razı olur, rızası onu batıla düşürmez. Kişi kızar, kızması onu haktan ayırmaz. Muktedir olduğu hâlde, hakkı olmayana el uzatmaz.” buyurdu.
Ömer bin Abdülaziz halife olunca, memleketin her tarafından heyetler gelmişti. Hicaz'dan gelen bir heyet, Ömer bin Abdülaziz'in yanına girince, heyette bulunan genç birisi konuşmaya başladı. Ömer bin Abdülaziz; “Sen dur, yaşlı olanınız konuşsun!” diyerek genci ikaz etmek istedi. Genç; “Ey Müminlerin emiri! İş yaşa göre ise, Müslümanların içinde senden daha yaşlı olanları yok mu?” deyince, Ömer bin Abdülaziz; “Konuş bakalım.” diyerek gence söz verdi. Genç; “Biz, senden bir şey isteyen ve senden korkan bir heyet değiliz. Biz, bir şey de talep etmiyoruz. Çünkü lütuf ve ihsanınız o kadar çok ki, bize kadar ulaşmıştır. Senden korkmuyoruz, çünkü adaletin bizi korkmaktan emin kılmıştır.” dedi. Ömer bin Abdülaziz; “Siz kimsiniz?” diye sorunca, genç; “Teşekkür heyetiyiz. Teşekkür edip geri dönmek için geldik.” dedi. Ömer bin Abdülaziz; “Ey genç! Bana nasihat et!” deyince, genç; “Allahü teala hâllerini razı olduğu şekilde ıslah etsin. İnsanlar, Allahü tealanın onlar üzerindeki merhametine, tul-i emellerine, insanların kendilerini methetmelerine aldanmakta, böylece ayakları kayarak ateşe (Cehennem'e) düşmektedirler. Ya Emira'l-Müminîn! Allahü tealanın üzerindeki merhameti, tul-i emel, insanların seni çok övmesi seni aldatmasın. Eğer aldanırsan ateşe düşen aldananlara dahil olursun. Eğer aldanmazsan, Allahü teala seni bu ümmetin salihleri ile beraber bulundurur.” dedi ve sustu. Ömer bin Abdülaziz, gence yaşını sorduğunda, genç; “Onbir.” dedi. Nesebini sorunca, Hüseyin bin Ali bin Ebu Talib'in torunu olduğunu söyledi.
Birgün Ömer bin Hattab, Ka'bü'l-Ahbar'a; “Bize nasihat et.” dedi. Ka'bü'l-Ahbar; “Elinizde Allahü tealanın kitabı, Resulullah'ın sünneti yok mu? Bu ikisi size yetmiyor mu?” dedi. Hazreti Ömer; “Evet var. Fakat sen ayrıca bize nasihat et!” diye üsteleyince, Ka'bü'l-Ahbar; “Ya Emira'l-Müminîn! Korkan bir kimsenin amelini yap. Kıyamet günü yetmiş (70) peygamberin yaptığı amel ile gelsen, orada gördüklerinden dolayı amelini yine az görürdün.” buyurdu. Bunları işiten Hazreti Ömer, düşüp bayıldı. Ayıldığı zaman, Ka'bü'l-Ahbar'a tekrar; “Bize nasihat et.” dedi. Ka'bü'l-Ahbar; “Ya Emira'l-Müminîn! Şayet Cehennem'den doğuda çok ufak bir yer açılsa idi, batıdaki adamın beyni kaynar, sıcaktan erirdi.” dedi. Bunu işiten Hazreti Ömer çok ağlayarak; “Devam et ey Ka'b.” dedi. Ka'b da; “Ey Müminlerin emiri! Kıyamet günü Cehennem öyle bir solur, şiddetlenir ki, mukarreb melekler, Peygamberler ve bütün herkes dizleri üstü çökerler. Bütün Peygamberler; “Ya Rabbî! Bu gün ben nefsimi isterim.” diyecekler, sadece Resulullah Efendimiz; “Ya Rabbî! Ümmetimi isterim, ümmetimi isterim, başka bir şey istemem.” diyecektir.” buyurdu.
“Ey Müminlerin emiri! Bizimle küçüklükte meşgul oldular. Biz de, yaşlılıkta onlarla ilgileniyoruz.” dedi. Halife Me'mun; “Niçin bu gün ilim öğrenmiyorsun?” diye sorunca, İbrahim bin Mehdi; “Benim gibi biri için ilim öğrenmek güzel olur mu?” dedi. Halife Me'mun; “Evet, güzel olur. İlim talep ederek ölmen, cehalete razı olarak yaşamandan hayırlıdır.” dedi. İbrahim bin Mehdi; “İlim talebi ne zaman güzel olur?” diye sorunca, Halife Me'mun; “Hayat, senin için güzel olduğu zaman.” diye cevap verdi.
Rivayet edildi ki: Ahlâk ilmiyle uğraşanlardan biri, ilim öğrenen, ilimle meşguliyeti seven ve bu yaşta ilim öğrendiği için utanan bir ihtiyar gördü ve ona; “Ey piri fani! Ahır ömrünün, evvel ömründen efdal olmasından mı utanıyorsun? Halbuki cehalet özür olmadığı hâlde, küçüklük özürdür.”
Âlimler buyurdular ki: “İlmin kuvvetlendirmediği izzet, zillettir. Akılla teyid edilmeyen ilim sapıklıktır.” Hâl böyle olunca, her melik veya mevki sahibi, ilim öğrenmekten nasıl geri durabilir.
Kitabın müellifi Turtuşî şöyle anlatır: “Mısır Meliki Efdal'in yanına girdim. Ona selam verdim. Selamımı aldı ve beni meclisine dahil etti. Ben de ona şöyle söyledim: “Ey Melik! Allahü teala sana yüksek ve şerefli bir makamı helal kıldı. Sana şerefli bir mertebe nasip etti ve mülkünde bazı taifenin başına seni melik kıldı. Hükmünde seni sebep eyledi. Başka birinin hükmünün, senin hükmünün üzerinde olmasına rıza göstermedi. Sen de Allahü tealaya öyle şükret ki, kimse senden daha fazla şükretmiş olmasın. Allahü teala, halkı sana itaatkâr kıldı. Öyleyse Allahü tealaya senden daha itaatkâr kimse olmasın. Şükür sadece dil ile olmaz. Bilakis fiille ve ihsan ile olur. Allahü teala, Sebe suresinin 13. ayet-i kerimesinde mealen; “Kullarım içinde (gereği üzere bana bol bol) şükreden azdır.” buyuruyor. Ya Emira'l-Müminîn! Bu saltanat senden öncekinin vefatı ile eline geçti. Senden önceki, şimdi bu saltanattan ölmek suretiyle uzaklaştığı, gibi, sen de uzaklaşacaksın. Bu ümmetin üzerine aldığın işleri hususunda Allahü tealadan kork. Zira Allahü teala, fakirlerin hâlinden ve iğneden ipliğe kadar seni hesaba çekecektir. Allahü teala Kur'an-ı Kerim'de mealen; “Rabbin hakkı için, biz onların hepsine muhakkak surette yapmakta oldukları şeylerden soracağız.” buyuruyor. (Hicr suresi: 92-93) Allahü teala, yine Enbiya suresinin 47. ayet-i kerimesinde mealen; “Biz kıyamet günü için (insanların amel defterlerini tartmak üzere) adalet terazileri koyacağız. Artık hiç kimse, en ufak bir zulme uğramayacaktır. Yapılan amel, bir hardal tanesi kadar olsa bile onu getiririz (mizana koyarız). Hesap görenler olarak da biz kafiyiz.” buyuruyor. Ey Melik! Allahü teala dünyayı, her şeyi ile Süleyman Aleyhisselam'a verdi. İnsanları, cinleri, kuşları, vahşî ve evcil hayvanları onun emrine verdi. Rüzgârı da onun emrine verdi. Rüzgâr onun emri ile istediği yere akar giderdi. Sonra ondan hesabı kaldırdı ve mealen buyurdu ki: “Bu bizim ihsanımızdır. Artık dilediğine hesapsız olarak ver, yahut tut (verme, ey Süleyman!).” (Sa'd suresi: 39)”
Musa Aleyhisselam, Şam'a, bütün Bahreyn ülkelerine, batının en ücra köşelerine, Hızır Aleyhisselam'ı bulmak, ondan bir şeyler öğrenmek için gitti. Onu bulduğu zaman da; “Sana, rüşt ve hidayetten bildiğini bana öğretmen için tâbi olabilir miyim?” dedi. Musa Aleyhisselam, Allahü tealanın peygamberi ve kelimi olduğu hâlde böyle söyledi.
Peygamber Efendimiz, bütün mahlukatın seçilmişi olduğu hâlde, Allahü teala O'na mealen; “Ya Rabbî, ilmimi arttır.” (Taha suresi: 114) demesini bildirmektedir. Şayet Allahü tealanın katında ilimden daha şerefli bir şey olsaydı, Allahü teala, Peygamberine onu yapmasını bildirirdi. İnsanoğlunun atası Âdem Aleyhisselam, melekler, Rablerine tesbih ve takdisler ile iftihar ettikleri zaman, ilmi ile iftihar etti. Bakara suresinin 31. ayet-i kerimesinde mealen; “Allahü teala meleklere; “Eğer (her şeyin iç yüzünü bilen) sadıklarsanız, (eşyayı göstererek) bunların isimlerini bana haber verin.” buyurunca, melekler; “Seni tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir ilmimiz yoktur. Sen her şeyi bilirsin, hikmet sahibisin.” dediler.” Süleyman Aleyhisselam, bunu sizin sandığınız gibi nimet saymadı. Sizin zannettiğiniz gibi keramet zannetmedi. Bilakis onun istidraç olmasından, Mekr-i İlahî olmasından korktu ve dedi ki: “Bu, şükür mü yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni denemek için, Rabbimin bana bir lütfudur.” (Neml suresi: 40)
“Ya Emira'l-Müminîn, kapını aç. Perdeleri kolaylaştır. Mazluma yardım et ki, Allahü teala da sana yardım etsin. Biliniz ki, insanlar; emirlere tâbi olmakta, Cehennem'den korkmakta ve arkadaşları ve ailesi ile münasebetlerde fıkıh ilmine çok muhtaçtırlar. Halk, sultandan güzel huy ve yüksek davranışlar bekler. Ahkâmda ayrılıkların ve düşmanlıkların giderilmesini isterler. Bu işleri hâlletmek için, sultanların daha fazla ilme ve hikmete ihtiyaçları vardır. İlimsiz insan, insansız şehir gibidir. Sultanda hususi, insanlarda umumî olan en güzel şey; ilmi sevmek, onunla süslenmek ve ilim sahiplerine hürmettir. Zira bu hususta insanî tarafın kuvvetine ve hayvanî duygulardan uzaklığına, derecesine ve duygularının yüceliğine delil vardır. Eğer sultan ilimden uzak olursa, nefsinin arzu ve isteklerine tâbi olur ve tebeasına yularsız at gibi zarar verir. Çıkmaz sokaklara girer ve uğradığı yerleri felakete uğratır. Biliniz ki, kötü huylardan, fuhuştan ve rezillikten uzaklaşmak, ilimden ne kadar nasiplenmişse, ona göre mümkün olur. Bunların hepsi sende görülebilir. Güzelliğin artması için âlimlerin meclislerinde oturmaya, fakihlerin sohbetini dinlemeye, ilim kitaplarını ulemanın divanlarını, geçmiş hükümdarların hayatlarını incelemeye çok fazla ihtiyaç vardır.”
“Ey Müminlerin emiri! Bizimle küçüklükte meşgul oldular. Biz de, yaşlılıkta onlarla ilgileniyoruz.” dedi. Halife Me'mun; “Niçin bu gün ilim öğrenmiyorsun?” diye sorunca, İbrahim bin Mehdi; “Benim gibi biri için ilim öğrenmek güzel olur mu?” dedi. Halife Me'mun; “Evet, güzel olur. İlim talep ederek ölmen, cehalete razı olarak yaşamandan hayırlıdır.” dedi. İbrahim bin Mehdi; “İlim talebi ne zaman güzel olur?” diye sorunca, Halife Me'mun; “Hayat, senin için güzel olduğu zaman.” diye cevap verdi.
Rivayet edildi ki: Ahlâk ilmiyle uğraşanlardan biri, ilim öğrenen, ilimle meşguliyeti seven ve bu yaşta ilim öğrendiği için utanan bir ihtiyar gördü ve ona; “Ey piri fani! Ahır ömrünün, evvel ömründen efdal olmasından mı utanıyorsun? Halbuki cehalet özür olmadığı hâlde, küçüklük özürdür.”
Âlimler buyurdular ki: “İlmin kuvvetlendirmediği izzet, zillettir. Akılla teyid edilmeyen ilim sapıklıktır.” Hâl böyle olunca, her melik veya mevki sahibi, ilim öğrenmekten nasıl geri durabilir.
Kitabın müellifi Turtuşî şöyle anlatır: “Mısır Meliki Efdal'in yanına girdim. Ona selam verdim. Selamımı aldı ve beni meclisine dahil etti. Ben de ona şöyle söyledim: “Ey Melik! Allahü teala sana yüksek ve şerefli bir makamı helal kıldı. Sana şerefli bir mertebe nasip etti ve mülkünde bazı taifenin başına seni melik kıldı. Hükmünde seni sebep eyledi. Başka birinin hükmünün, senin hükmünün üzerinde olmasına rıza göstermedi. Sen de Allahü tealaya öyle şükret ki, kimse senden daha fazla şükretmiş olmasın. Allahü teala, halkı sana itaatkâr kıldı. Öyleyse Allahü tealaya senden daha itaatkâr kimse olmasın. Şükür sadece dil ile olmaz. Bilakis fiille ve ihsan ile olur. Allahü teala, Sebe suresinin 13. ayet-i kerimesinde mealen; “Kullarım içinde (gereği üzere bana bol bol) şükreden azdır.” buyuruyor. Ya Emira'l-Müminîn! Bu saltanat senden öncekinin vefatı ile eline geçti. Senden önceki, şimdi bu saltanattan ölmek suretiyle uzaklaştığı, gibi, sen de uzaklaşacaksın. Bu ümmetin üzerine aldığın işleri hususunda Allahü tealadan kork. Zira Allahü teala, fakirlerin hâlinden ve iğneden ipliğe kadar seni hesaba çekecektir. Allahü teala Kur'an-ı Kerim'de mealen; “Rabbin hakkı için, biz onların hepsine muhakkak surette yapmakta oldukları şeylerden soracağız.” buyuruyor. (Hicr suresi: 92-93) Allahü teala, yine Enbiya suresinin 47. ayet-i kerimesinde mealen; “Biz kıyamet günü için (insanların amel defterlerini tartmak üzere) adalet terazileri koyacağız. Artık hiç kimse, en ufak bir zulme uğramayacaktır. Yapılan amel, bir hardal tanesi kadar olsa bile onu getiririz (mizana koyarız). Hesap görenler olarak da biz kafiyiz.” buyuruyor. Ey Melik! Allahü teala dünyayı, her şeyi ile Süleyman Aleyhisselam'a verdi. İnsanları, cinleri, kuşları, vahşî ve evcil hayvanları onun emrine verdi. Rüzgârı da onun emrine verdi. Rüzgâr onun emri ile istediği yere akar giderdi. Sonra ondan hesabı kaldırdı ve mealen buyurdu ki: “Bu bizim ihsanımızdır. Artık dilediğine hesapsız olarak ver, yahut tut (verme, ey Süleyman!).” (Sa'd suresi: 39)”
Musa Aleyhisselam, Şam'a, bütün Bahreyn ülkelerine, batının en ücra köşelerine, Hızır Aleyhisselam'ı bulmak, ondan bir şeyler öğrenmek için gitti. Onu bulduğu zaman da; “Sana, rüşt ve hidayetten bildiğini bana öğretmen için tâbi olabilir miyim?” dedi. Musa Aleyhisselam, Allahü tealanın peygamberi ve kelimi olduğu hâlde böyle söyledi.
Peygamber Efendimiz, bütün mahlukatın seçilmişi olduğu hâlde, Allahü teala O'na mealen; “Ya Rabbî, ilmimi arttır.” (Taha suresi: 114) demesini bildirmektedir. Şayet Allahü tealanın katında ilimden daha şerefli bir şey olsaydı, Allahü teala, Peygamberine onu yapmasını bildirirdi. İnsanoğlunun atası Âdem Aleyhisselam, melekler, Rablerine tesbih ve takdisler ile iftihar ettikleri zaman, ilmi ile iftihar etti. Bakara suresinin 31. ayet-i kerimesinde mealen; “Allahü teala meleklere; “Eğer (her şeyin iç yüzünü bilen) sadıklarsanız, (eşyayı göstererek) bunların isimlerini bana haber verin.” buyurunca, melekler; “Seni tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir ilmimiz yoktur. Sen her şeyi bilirsin, hikmet sahibisin.” dediler.” Süleyman Aleyhisselam, bunu sizin sandığınız gibi nimet saymadı. Sizin zannettiğiniz gibi keramet zannetmedi. Bilakis onun istidraç olmasından, Mekr-i İlahî olmasından korktu ve dedi ki: “Bu, şükür mü yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni denemek için, Rabbimin bana bir lütfudur.” (Neml suresi: 40)
“Ya Emira'l-Müminîn, kapını aç. Perdeleri kolaylaştır. Mazluma yardım et ki, Allahü teala da sana yardım etsin. Biliniz ki, insanlar; emirlere tâbi olmakta, Cehennem'den korkmakta ve arkadaşları ve ailesi ile münasebetlerde fıkıh ilmine çok muhtaçtırlar. Halk, sultandan güzel huy ve yüksek davranışlar bekler. Ahkâmda ayrılıkların ve düşmanlıkların giderilmesini isterler. Bu işleri hâlletmek için, sultanların daha fazla ilme ve hikmete ihtiyaçları vardır. İlimsiz insan, insansız şehir gibidir. Sultanda hususi, insanlarda umumî olan en güzel şey; ilmi sevmek, onunla süslenmek ve ilim sahiplerine hürmettir. Zira bu hususta insanî tarafın kuvvetine ve hayvanî duygulardan uzaklığına, derecesine ve duygularının yüceliğine delil vardır. Eğer sultan ilimden uzak olursa, nefsinin arzu ve isteklerine tâbi olur ve tebeasına yularsız at gibi zarar verir. Çıkmaz sokaklara girer ve uğradığı yerleri felakete uğratır. Biliniz ki, kötü huylardan, fuhuştan ve rezillikten uzaklaşmak, ilimden ne kadar nasiplenmişse, ona göre mümkün olur. Bunların hepsi sende görülebilir. Güzelliğin artması için âlimlerin meclislerinde oturmaya, fakihlerin sohbetini dinlemeye, ilim kitaplarını ulemanın divanlarını, geçmiş hükümdarların hayatlarını incelemeye çok fazla ihtiyaç vardır.”
“Ey Müminlerin emiri! Bizimle küçüklükte meşgul oldular. Biz de, yaşlılıkta onlarla ilgileniyoruz.” dedi. Halife Me'mun; “Niçin bu gün ilim öğrenmiyorsun?” diye sorunca, İbrahim bin Mehdi; “Benim gibi biri için ilim öğrenmek güzel olur mu?” dedi. Halife Me'mun; “Evet, güzel olur. İlim talep ederek ölmen, cehalete razı olarak yaşamandan hayırlıdır.” dedi. İbrahim bin Mehdi; “İlim talebi ne zaman güzel olur?” diye sorunca, Halife Me'mun; “Hayat, senin için güzel olduğu zaman.” diye cevap verdi.
Rivayet edildi ki: Ahlâk ilmiyle uğraşanlardan biri, ilim öğrenen, ilimle meşguliyeti seven ve bu yaşta ilim öğrendiği için utanan bir ihtiyar gördü ve ona; “Ey piri fani! Ahır ömrünün, evvel ömründen efdal olmasından mı utanıyorsun? Halbuki cehalet özür olmadığı hâlde, küçüklük özürdür.”
Âlimler buyurdular ki: “İlmin kuvvetlendirmediği izzet, zillettir. Akılla teyid edilmeyen ilim sapıklıktır.” Hâl böyle olunca, her melik veya mevki sahibi, ilim öğrenmekten nasıl geri durabilir.
Kitabın müellifi Turtuşî şöyle anlatır: “Mısır Meliki Efdal'in yanına girdim. Ona selam verdim. Selamımı aldı ve beni meclisine dahil etti. Ben de ona şöyle söyledim: “Ey Melik! Allahü teala sana yüksek ve şerefli bir makamı helal kıldı. Sana şerefli bir mertebe nasip etti ve mülkünde bazı taifenin başına seni melik kıldı. Hükmünde seni sebep eyledi. Başka birinin hükmünün, senin hükmünün üzerinde olmasına rıza göstermedi. Sen de Allahü tealaya öyle şükret ki, kimse senden daha fazla şükretmiş olmasın. Allahü teala, halkı sana itaatkâr kıldı. Öyleyse Allahü tealaya senden daha itaatkâr kimse olmasın. Şükür sadece dil ile olmaz. Bilakis fiille ve ihsan ile olur. Allahü teala, Sebe suresinin 13. ayet-i kerimesinde mealen; “Kullarım içinde (gereği üzere bana bol bol) şükreden azdır.” buyuruyor. Ya Emira'l-Müminîn! Bu saltanat senden öncekinin vefatı ile eline geçti. Senden önceki, şimdi bu saltanattan ölmek suretiyle uzaklaştığı, gibi, sen de uzaklaşacaksın. Bu ümmetin üzerine aldığın işleri hususunda Allahü tealadan kork. Zira Allahü teala, fakirlerin hâlinden ve iğneden ipliğe kadar seni hesaba çekecektir. Allahü teala Kur'an-ı Kerim'de mealen; “Rabbin hakkı için, biz onların hepsine muhakkak surette yapmakta oldukları şeylerden soracağız.” buyuruyor. (Hicr suresi: 92-93) Allahü teala, yine Enbiya suresinin 47. ayet-i kerimesinde mealen; “Biz kıyamet günü için (insanların amel defterlerini tartmak üzere) adalet terazileri koyacağız. Artık hiç kimse, en ufak bir zulme uğramayacaktır. Yapılan amel, bir hardal tanesi kadar olsa bile onu getiririz (mizana koyarız). Hesap görenler olarak da biz kafiyiz.” buyuruyor. Ey Melik! Allahü teala dünyayı, her şeyi ile Süleyman Aleyhisselam'a verdi. İnsanları, cinleri, kuşları, vahşî ve evcil hayvanları onun emrine verdi. Rüzgârı da onun emrine verdi. Rüzgâr onun emri ile istediği yere akar giderdi. Sonra ondan hesabı kaldırdı ve mealen buyurdu ki: “Bu bizim ihsanımızdır. Artık dilediğine hesapsız olarak ver, yahut tut (verme, ey Süleyman!).” (Sa'd suresi: 39)”
Musa Aleyhisselam, Şam'a, bütün Bahreyn ülkelerine, batının en ücra köşelerine, Hızır Aleyhisselam'ı bulmak, ondan bir şeyler öğrenmek için gitti. Onu bulduğu zaman da; “Sana, rüşt ve hidayetten bildiğini bana öğretmen için tâbi olabilir miyim?” dedi. Musa Aleyhisselam, Allahü tealanın peygamberi ve kelimi olduğu hâlde böyle söyledi.
Peygamber Efendimiz, bütün mahlukatın seçilmişi olduğu hâlde, Allahü teala O'na mealen; “Ya Rabbî, ilmimi arttır.” (Taha suresi: 114) demesini bildirmektedir. Şayet Allahü tealanın katında ilimden daha şerefli bir şey olsaydı, Allahü teala, Peygamberine onu yapmasını bildirirdi. İnsanoğlunun atası Âdem Aleyhisselam, melekler, Rablerine tesbih ve takdisler ile iftihar ettikleri zaman, ilmi ile iftihar etti. Bakara suresinin 31. ayet-i kerimesinde mealen; “Allahü teala meleklere; “Eğer (her şeyin iç yüzünü bilen) sadıklarsanız, (eşyayı göstererek) bunların isimlerini bana haber verin.” buyurunca, melekler; “Seni tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir ilmimiz yoktur. Sen her şeyi bilirsin, hikmet sahibisin.” dediler.” Süleyman Aleyhisselam, bunu sizin sandığınız gibi nimet saymadı. Sizin zannettiğiniz gibi keramet zannetmedi. Bilakis onun istidraç olmasından, Mekr-i İlahî olmasından korktu ve dedi ki: “Bu, şükür mü yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni denemek için, Rabbimin bana bir lütfudur.” (Neml suresi: 40)
“Ya Emira'l-Müminîn, kapını aç. Perdeleri kolaylaştır. Mazluma yardım et ki, Allahü teala da sana yardım etsin. Biliniz ki, insanlar; emirlere tâbi olmakta, Cehennem'den korkmakta ve arkadaşları ve ailesi ile münasebetlerde fıkıh ilmine çok muhtaçtırlar. Halk, sultandan güzel huy ve yüksek davranışlar bekler. Ahkâmda ayrılıkların ve düşmanlıkların giderilmesini isterler. Bu işleri hâlletmek için, sultanların daha fazla ilme ve hikmete ihtiyaçları vardır. İlimsiz insan, insansız şehir gibidir. Sultanda hususi, insanlarda umumî olan en güzel şey; ilmi sevmek, onunla süslenmek ve ilim sahiplerine hürmettir. Zira bu hususta insanî tarafın kuvvetine ve hayvanî duygulardan uzaklığına, derecesine ve duygularının yüceliğine delil vardır. Eğer sultan ilimden uzak olursa, nefsinin arzu ve isteklerine tâbi olur ve tebeasına yularsız at gibi zarar verir. Çıkmaz sokaklara girer ve uğradığı yerleri felakete uğratır. Biliniz ki, kötü huylardan, fuhuştan ve rezillikten uzaklaşmak, ilimden ne kadar nasiplenmişse, ona göre mümkün olur. Bunların hepsi sende görülebilir. Güzelliğin artması için âlimlerin meclislerinde oturmaya, fakihlerin sohbetini dinlemeye, ilim kitaplarını ulemanın divanlarını, geçmiş hükümdarların hayatlarını incelemeye çok fazla ihtiyaç vardır.”
“Ey Müminlerin emiri! Bizimle küçüklükte meşgul oldular. Biz de, yaşlılıkta onlarla ilgileniyoruz.” dedi. Halife Me'mun; “Niçin bu gün ilim öğrenmiyorsun?” diye sorunca, İbrahim bin Mehdi; “Benim gibi biri için ilim öğrenmek güzel olur mu?” dedi. Halife Me'mun; “Evet, güzel olur. İlim talep ederek ölmen, cehalete razı olarak yaşamandan hayırlıdır.” dedi. İbrahim bin Mehdi; “İlim talebi ne zaman güzel olur?” diye sorunca, Halife Me'mun; “Hayat, senin için güzel olduğu zaman.” diye cevap verdi.
Rivayet edildi ki: Ahlâk ilmiyle uğraşanlardan biri, ilim öğrenen, ilimle meşguliyeti seven ve bu yaşta ilim öğrendiği için utanan bir ihtiyar gördü ve ona; “Ey piri fani! Ahır ömrünün, evvel ömründen efdal olmasından mı utanıyorsun? Halbuki cehalet özür olmadığı hâlde, küçüklük özürdür.”
Âlimler buyurdular ki: “İlmin kuvvetlendirmediği izzet, zillettir. Akılla teyid edilmeyen ilim sapıklıktır.” Hâl böyle olunca, her melik veya mevki sahibi, ilim öğrenmekten nasıl geri durabilir.
Kitabın müellifi Turtuşî şöyle anlatır: “Mısır Meliki Efdal'in yanına girdim. Ona selam verdim. Selamımı aldı ve beni meclisine dahil etti. Ben de ona şöyle söyledim: “Ey Melik! Allahü teala sana yüksek ve şerefli bir makamı helal kıldı. Sana şerefli bir mertebe nasip etti ve mülkünde bazı taifenin başına seni melik kıldı. Hükmünde seni sebep eyledi. Başka birinin hükmünün, senin hükmünün üzerinde olmasına rıza göstermedi. Sen de Allahü tealaya öyle şükret ki, kimse senden daha fazla şükretmiş olmasın. Allahü teala, halkı sana itaatkâr kıldı. Öyleyse Allahü tealaya senden daha itaatkâr kimse olmasın. Şükür sadece dil ile olmaz. Bilakis fiille ve ihsan ile olur. Allahü teala, Sebe suresinin 13. ayet-i kerimesinde mealen; “Kullarım içinde (gereği üzere bana bol bol) şükreden azdır.” buyuruyor. Ya Emira'l-Müminîn! Bu saltanat senden öncekinin vefatı ile eline geçti. Senden önceki, şimdi bu saltanattan ölmek suretiyle uzaklaştığı, gibi, sen de uzaklaşacaksın. Bu ümmetin üzerine aldığın işleri hususunda Allahü tealadan kork. Zira Allahü teala, fakirlerin hâlinden ve iğneden ipliğe kadar seni hesaba çekecektir. Allahü teala Kur'an-ı Kerim'de mealen; “Rabbin hakkı için, biz onların hepsine muhakkak surette yapmakta oldukları şeylerden soracağız.” buyuruyor. (Hicr suresi: 92-93) Allahü teala, yine Enbiya suresinin 47. ayet-i kerimesinde mealen; “Biz kıyamet günü için (insanların amel defterlerini tartmak üzere) adalet terazileri koyacağız. Artık hiç kimse, en ufak bir zulme uğramayacaktır. Yapılan amel, bir hardal tanesi kadar olsa bile onu getiririz (mizana koyarız). Hesap görenler olarak da biz kafiyiz.” buyuruyor. Ey Melik! Allahü teala dünyayı, her şeyi ile Süleyman Aleyhisselam'a verdi. İnsanları, cinleri, kuşları, vahşî ve evcil hayvanları onun emrine verdi. Rüzgârı da onun emrine verdi. Rüzgâr onun emri ile istediği yere akar giderdi. Sonra ondan hesabı kaldırdı ve mealen buyurdu ki: “Bu bizim ihsanımızdır. Artık dilediğine hesapsız olarak ver, yahut tut (verme, ey Süleyman!).” (Sa'd suresi: 39)”
Musa Aleyhisselam, Şam'a, bütün Bahreyn ülkelerine, batının en ücra köşelerine, Hızır Aleyhisselam'ı bulmak, ondan bir şeyler öğrenmek için gitti. Onu bulduğu zaman da; “Sana, rüşt ve hidayetten bildiğini bana öğretmen için tâbi olabilir miyim?” dedi. Musa Aleyhisselam, Allahü tealanın peygamberi ve kelimi olduğu hâlde böyle söyledi.
Peygamber Efendimiz, bütün mahlukatın seçilmişi olduğu hâlde, Allahü teala O'na mealen; “Ya Rabbî, ilmimi arttır.” (Taha suresi: 114) demesini bildirmektedir. Şayet Allahü tealanın katında ilimden daha şerefli bir şey olsaydı, Allahü teala, Peygamberine onu yapmasını bildirirdi. İnsanoğlunun atası Âdem Aleyhisselam, melekler, Rablerine tesbih ve takdisler ile iftihar ettikleri zaman, ilmi ile iftihar etti. Bakara suresinin 31. ayet-i kerimesinde mealen; “Allahü teala meleklere; “Eğer (her şeyin iç yüzünü bilen) sadıklarsanız, (eşyayı göstererek) bunların isimlerini bana haber verin.” buyurunca, melekler; “Seni tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir ilmimiz yoktur. Sen her şeyi bilirsin, hikmet sahibisin.” dediler.” Süleyman Aleyhisselam, bunu sizin sandığınız gibi nimet saymadı. Sizin zannettiğiniz gibi keramet zannetmedi. Bilakis onun istidraç olmasından, Mekr-i İlahî olmasından korktu ve dedi ki: “Bu, şükür mü yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni denemek için, Rabbimin bana bir lütfudur.” (Neml suresi: 40)
“Ya Emira'l-Müminîn, kapını aç. Perdeleri kolaylaştır. Mazluma yardım et ki, Allahü teala da sana yardım etsin. Biliniz ki, insanlar; emirlere tâbi olmakta, Cehennem'den korkmakta ve arkadaşları ve ailesi ile münasebetlerde fıkıh ilmine çok muhtaçtırlar. Halk, sultandan güzel huy ve yüksek davranışlar bekler. Ahkâmda ayrılıkların ve düşmanlıkların giderilmesini isterler. Bu işleri hâlletmek için, sultanların daha fazla ilme ve hikmete ihtiyaçları vardır. İlimsiz insan, insansız şehir gibidir. Sultanda hususi, insanlarda umumî olan en güzel şey; ilmi sevmek, onunla süslenmek ve ilim sahiplerine hürmettir. Zira bu hususta insanî tarafın kuvvetine ve hayvanî duygulardan uzaklığına, derecesine ve duygularının yüceliğine delil vardır. Eğer sultan ilimden uzak olursa, nefsinin arzu ve isteklerine tâbi olur ve tebeasına yularsız at gibi zarar verir. Çıkmaz sokaklara girer ve uğradığı yerleri felakete uğratır. Biliniz ki, kötü huylardan, fuhuştan ve rezillikten uzaklaşmak, ilimden ne kadar nasiplenmişse, ona göre mümkün olur. Bunların hepsi sende görülebilir. Güzelliğin artması için âlimlerin meclislerinde oturmaya, fakihlerin sohbetini dinlemeye, ilim kitaplarını ulemanın divanlarını, geçmiş hükümdarların hayatlarını incelemeye çok fazla ihtiyaç vardır.”
“Ey Müminlerin emiri! Bizimle küçüklükte meşgul oldular. Biz de, yaşlılıkta onlarla ilgileniyoruz.” dedi. Halife Me'mun; “Niçin bu gün ilim öğrenmiyorsun?” diye sorunca, İbrahim bin Mehdi; “Benim gibi biri için ilim öğrenmek güzel olur mu?” dedi. Halife Me'mun; “Evet, güzel olur. İlim talep ederek ölmen, cehalete razı olarak yaşamandan hayırlıdır.” dedi. İbrahim bin Mehdi; “İlim talebi ne zaman güzel olur?” diye sorunca, Halife Me'mun; “Hayat, senin için güzel olduğu zaman.” diye cevap verdi.
Rivayet edildi ki: Ahlâk ilmiyle uğraşanlardan biri, ilim öğrenen, ilimle meşguliyeti seven ve bu yaşta ilim öğrendiği için utanan bir ihtiyar gördü ve ona; “Ey piri fani! Ahır ömrünün, evvel ömründen efdal olmasından mı utanıyorsun? Halbuki cehalet özür olmadığı hâlde, küçüklük özürdür.”
Âlimler buyurdular ki: “İlmin kuvvetlendirmediği izzet, zillettir. Akılla teyid edilmeyen ilim sapıklıktır.” Hâl böyle olunca, her melik veya mevki sahibi, ilim öğrenmekten nasıl geri durabilir.
Kitabın müellifi Turtuşî şöyle anlatır: “Mısır Meliki Efdal'in yanına girdim. Ona selam verdim. Selamımı aldı ve beni meclisine dahil etti. Ben de ona şöyle söyledim: “Ey Melik! Allahü teala sana yüksek ve şerefli bir makamı helal kıldı. Sana şerefli bir mertebe nasip etti ve mülkünde bazı taifenin başına seni melik kıldı. Hükmünde seni sebep eyledi. Başka birinin hükmünün, senin hükmünün üzerinde olmasına rıza göstermedi. Sen de Allahü tealaya öyle şükret ki, kimse senden daha fazla şükretmiş olmasın. Allahü teala, halkı sana itaatkâr kıldı. Öyleyse Allahü tealaya senden daha itaatkâr kimse olmasın. Şükür sadece dil ile olmaz. Bilakis fiille ve ihsan ile olur. Allahü teala, Sebe suresinin 13. ayet-i kerimesinde mealen; “Kullarım içinde (gereği üzere bana bol bol) şükreden azdır.” buyuruyor. Ya Emira'l-Müminîn! Bu saltanat senden öncekinin vefatı ile eline geçti. Senden önceki, şimdi bu saltanattan ölmek suretiyle uzaklaştığı, gibi, sen de uzaklaşacaksın. Bu ümmetin üzerine aldığın işleri hususunda Allahü tealadan kork. Zira Allahü teala, fakirlerin hâlinden ve iğneden ipliğe kadar seni hesaba çekecektir. Allahü teala Kur'an-ı Kerim'de mealen; “Rabbin hakkı için, biz onların hepsine muhakkak surette yapmakta oldukları şeylerden soracağız.” buyuruyor. (Hicr suresi: 92-93) Allahü teala, yine Enbiya suresinin 47. ayet-i kerimesinde mealen; “Biz kıyamet günü için (insanların amel defterlerini tartmak üzere) adalet terazileri koyacağız. Artık hiç kimse, en ufak bir zulme uğramayacaktır. Yapılan amel, bir hardal tanesi kadar olsa bile onu getiririz (mizana koyarız). Hesap görenler olarak da biz kafiyiz.” buyuruyor. Ey Melik! Allahü teala dünyayı, her şeyi ile Süleyman Aleyhisselam'a verdi. İnsanları, cinleri, kuşları, vahşî ve evcil hayvanları onun emrine verdi. Rüzgârı da onun emrine verdi. Rüzgâr onun emri ile istediği yere akar giderdi. Sonra ondan hesabı kaldırdı ve mealen buyurdu ki: “Bu bizim ihsanımızdır. Artık dilediğine hesapsız olarak ver, yahut tut (verme, ey Süleyman!).” (Sa'd suresi: 39)”
Musa Aleyhisselam, Şam'a, bütün Bahreyn ülkelerine, batının en ücra köşelerine, Hızır Aleyhisselam'ı bulmak, ondan bir şeyler öğrenmek için gitti. Onu bulduğu zaman da; “Sana, rüşt ve hidayetten bildiğini bana öğretmen için tâbi olabilir miyim?” dedi. Musa Aleyhisselam, Allahü tealanın peygamberi ve kelimi olduğu hâlde böyle söyledi.
Peygamber Efendimiz, bütün mahlukatın seçilmişi olduğu hâlde, Allahü teala O'na mealen; “Ya Rabbî, ilmimi arttır.” (Taha suresi: 114) demesini bildirmektedir. Şayet Allahü tealanın katında ilimden daha şerefli bir şey olsaydı, Allahü teala, Peygamberine onu yapmasını bildirirdi. İnsanoğlunun atası Âdem Aleyhisselam, melekler, Rablerine tesbih ve takdisler ile iftihar ettikleri zaman, ilmi ile iftihar etti. Bakara suresinin 31. ayet-i kerimesinde mealen; “Allahü teala meleklere; “Eğer (her şeyin iç yüzünü bilen) sadıklarsanız, (eşyayı göstererek) bunların isimlerini bana haber verin.” buyurunca, melekler; “Seni tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir ilmimiz yoktur. Sen her şeyi bilirsin, hikmet sahibisin.” dediler.” Süleyman Aleyhisselam, bunu sizin sandığınız gibi nimet saymadı. Sizin zannettiğiniz gibi keramet zannetmedi. Bilakis onun istidraç olmasından, Mekr-i İlahî olmasından korktu ve dedi ki: “Bu, şükür mü yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni denemek için, Rabbimin bana bir lütfudur.” (Neml suresi: 40)
“Ya Emira'l-Müminîn, kapını aç. Perdeleri kolaylaştır. Mazluma yardım et ki, Allahü teala da sana yardım etsin. Biliniz ki, insanlar; emirlere tâbi olmakta, Cehennem'den korkmakta ve arkadaşları ve ailesi ile münasebetlerde fıkıh ilmine çok muhtaçtırlar. Halk, sultandan güzel huy ve yüksek davranışlar bekler. Ahkâmda ayrılıkların ve düşmanlıkların giderilmesini isterler. Bu işleri hâlletmek için, sultanların daha fazla ilme ve hikmete ihtiyaçları vardır. İlimsiz insan, insansız şehir gibidir. Sultanda hususi, insanlarda umumî olan en güzel şey; ilmi sevmek, onunla süslenmek ve ilim sahiplerine hürmettir. Zira bu hususta insanî tarafın kuvvetine ve hayvanî duygulardan uzaklığına, derecesine ve duygularının yüceliğine delil vardır. Eğer sultan ilimden uzak olursa, nefsinin arzu ve isteklerine tâbi olur ve tebeasına yularsız at gibi zarar verir. Çıkmaz sokaklara girer ve uğradığı yerleri felakete uğratır. Biliniz ki, kötü huylardan, fuhuştan ve rezillikten uzaklaşmak, ilimden ne kadar nasiplenmişse, ona göre mümkün olur. Bunların hepsi sende görülebilir. Güzelliğin artması için âlimlerin meclislerinde oturmaya, fakihlerin sohbetini dinlemeye, ilim kitaplarını ulemanın divanlarını, geçmiş hükümdarların hayatlarını incelemeye çok fazla ihtiyaç vardır.”
“Ey Müminlerin emiri! Bizimle küçüklükte meşgul oldular. Biz de, yaşlılıkta onlarla ilgileniyoruz.” dedi. Halife Me'mun; “Niçin bu gün ilim öğrenmiyorsun?” diye sorunca, İbrahim bin Mehdi; “Benim gibi biri için ilim öğrenmek güzel olur mu?” dedi. Halife Me'mun; “Evet, güzel olur. İlim talep ederek ölmen, cehalete razı olarak yaşamandan hayırlıdır.” dedi. İbrahim bin Mehdi; “İlim talebi ne zaman güzel olur?” diye sorunca, Halife Me'mun; “Hayat, senin için güzel olduğu zaman.” diye cevap verdi.
Rivayet edildi ki: Ahlâk ilmiyle uğraşanlardan biri, ilim öğrenen, ilimle meşguliyeti seven ve bu yaşta ilim öğrendiği için utanan bir ihtiyar gördü ve ona; “Ey piri fani! Ahır ömrünün, evvel ömründen efdal olmasından mı utanıyorsun? Halbuki cehalet özür olmadığı hâlde, küçüklük özürdür.”
Âlimler buyurdular ki: “İlmin kuvvetlendirmediği izzet, zillettir. Akılla teyid edilmeyen ilim sapıklıktır.” Hâl böyle olunca, her melik veya mevki sahibi, ilim öğrenmekten nasıl geri durabilir.
Kitabın müellifi Turtuşî şöyle anlatır: “Mısır Meliki Efdal'in yanına girdim. Ona selam verdim. Selamımı aldı ve beni meclisine dahil etti. Ben de ona şöyle söyledim: “Ey Melik! Allahü teala sana yüksek ve şerefli bir makamı helal kıldı. Sana şerefli bir mertebe nasip etti ve mülkünde bazı taifenin başına seni melik kıldı. Hükmünde seni sebep eyledi. Başka birinin hükmünün, senin hükmünün üzerinde olmasına rıza göstermedi. Sen de Allahü tealaya öyle şükret ki, kimse senden daha fazla şükretmiş olmasın. Allahü teala, halkı sana itaatkâr kıldı. Öyleyse Allahü tealaya senden daha itaatkâr kimse olmasın. Şükür sadece dil ile olmaz. Bilakis fiille ve ihsan ile olur. Allahü teala, Sebe suresinin 13. ayet-i kerimesinde mealen; “Kullarım içinde (gereği üzere bana bol bol) şükreden azdır.” buyuruyor. Ya Emira'l-Müminîn! Bu saltanat senden öncekinin vefatı ile eline geçti. Senden önceki, şimdi bu saltanattan ölmek suretiyle uzaklaştığı, gibi, sen de uzaklaşacaksın. Bu ümmetin üzerine aldığın işleri hususunda Allahü tealadan kork. Zira Allahü teala, fakirlerin hâlinden ve iğneden ipliğe kadar seni hesaba çekecektir. Allahü teala Kur'an-ı Kerim'de mealen; “Rabbin hakkı için, biz onların hepsine muhakkak surette yapmakta oldukları şeylerden soracağız.” buyuruyor. (Hicr suresi: 92-93) Allahü teala, yine Enbiya suresinin 47. ayet-i kerimesinde mealen; “Biz kıyamet günü için (insanların amel defterlerini tartmak üzere) adalet terazileri koyacağız. Artık hiç kimse, en ufak bir zulme uğramayacaktır. Yapılan amel, bir hardal tanesi kadar olsa bile onu getiririz (mizana koyarız). Hesap görenler olarak da biz kafiyiz.” buyuruyor. Ey Melik! Allahü teala dünyayı, her şeyi ile Süleyman Aleyhisselam'a verdi. İnsanları, cinleri, kuşları, vahşî ve evcil hayvanları onun emrine verdi. Rüzgârı da onun emrine verdi. Rüzgâr onun emri ile istediği yere akar giderdi. Sonra ondan hesabı kaldırdı ve mealen buyurdu ki: “Bu bizim ihsanımızdır. Artık dilediğine hesapsız olarak ver, yahut tut (verme, ey Süleyman!).” (Sa'd suresi: 39)”
Musa Aleyhisselam, Şam'a, bütün Bahreyn ülkelerine, batının en ücra köşelerine, Hızır Aleyhisselam'ı bulmak, ondan bir şeyler öğrenmek için gitti. Onu bulduğu zaman da; “Sana, rüşt ve hidayetten bildiğini bana öğretmen için tâbi olabilir miyim?” dedi. Musa Aleyhisselam, Allahü tealanın peygamberi ve kelimi olduğu hâlde böyle söyledi.
Peygamber Efendimiz, bütün mahlukatın seçilmişi olduğu hâlde, Allahü teala O'na mealen; “Ya Rabbî, ilmimi arttır.” (Taha suresi: 114) demesini bildirmektedir. Şayet Allahü tealanın katında ilimden daha şerefli bir şey olsaydı, Allahü teala, Peygamberine onu yapmasını bildirirdi. İnsanoğlunun atası Âdem Aleyhisselam, melekler, Rablerine tesbih ve takdisler ile iftihar ettikleri zaman, ilmi ile iftihar etti. Bakara suresinin 31. ayet-i kerimesinde mealen; “Allahü teala meleklere; “Eğer (her şeyin iç yüzünü bilen) sadıklarsanız, (eşyayı göstererek) bunların isimlerini bana haber verin.” buyurunca, melekler; “Seni tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir ilmimiz yoktur. Sen her şeyi bilirsin, hikmet sahibisin.” dediler.” Süleyman Aleyhisselam, bunu sizin sandığınız gibi nimet saymadı. Sizin zannettiğiniz gibi keramet zannetmedi. Bilakis onun istidraç olmasından, Mekr-i İlahî olmasından korktu ve dedi ki: “Bu, şükür mü yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni denemek için, Rabbimin bana bir lütfudur.” (Neml suresi: 40)
“Ya Emira'l-Müminîn, kapını aç. Perdeleri kolaylaştır. Mazluma yardım et ki, Allahü teala da sana yardım etsin. Biliniz ki, insanlar; emirlere tâbi olmakta, Cehennem'den korkmakta ve arkadaşları ve ailesi ile münasebetlerde fıkıh ilmine çok muhtaçtırlar. Halk, sultandan güzel huy ve yüksek davranışlar bekler. Ahkâmda ayrılıkların ve düşmanlıkların giderilmesini isterler. Bu işleri hâlletmek için, sultanların daha fazla ilme ve hikmete ihtiyaçları vardır. İlimsiz insan, insansız şehir gibidir. Sultanda hususi, insanlarda umumî olan en güzel şey; ilmi sevmek, onunla süslenmek ve ilim sahiplerine hürmettir. Zira bu hususta insanî tarafın kuvvetine ve hayvanî duygulardan uzaklığına, derecesine ve duygularının yüceliğine delil vardır. Eğer sultan ilimden uzak olursa, nefsinin arzu ve isteklerine tâbi olur ve tebeasına yularsız at gibi zarar verir. Çıkmaz sokaklara girer ve uğradığı yerleri felakete uğratır. Biliniz ki, kötü huylardan, fuhuştan ve rezillikten uzaklaşmak, ilimden ne kadar nasiplenmişse, ona göre mümkün olur. Bunların hepsi sende görülebilir. Güzelliğin artması için âlimlerin meclislerinde oturmaya, fakihlerin sohbetini dinlemeye, ilim kitaplarını ulemanın divanlarını, geçmiş hükümdarların hayatlarını incelemeye çok fazla ihtiyaç vardır.”
“Ey Müminlerin emiri! Bizimle küçüklükte meşgul oldular. Biz de, yaşlılıkta onlarla ilgileniyoruz.” dedi. Halife Me'mun; “Niçin bu gün ilim öğrenmiyorsun?” diye sorunca, İbrahim bin Mehdi; “Benim gibi biri için ilim öğrenmek güzel olur mu?” dedi. Halife Me'mun; “Evet, güzel olur. İlim talep ederek ölmen, cehalete razı olarak yaşamandan hayırlıdır.” dedi. İbrahim bin Mehdi; “İlim talebi ne zaman güzel olur?” diye sorunca, Halife Me'mun; “Hayat, senin için güzel olduğu zaman.” diye cevap verdi.
Rivayet edildi ki: Ahlâk ilmiyle uğraşanlardan biri, ilim öğrenen, ilimle meşguliyeti seven ve bu yaşta ilim öğrendiği için utanan bir ihtiyar gördü ve ona; “Ey piri fani! Ahır ömrünün, evvel ömründen efdal olmasından mı utanıyorsun? Halbuki cehalet özür olmadığı hâlde, küçüklük özürdür.”
Âlimler buyurdular ki: “İlmin kuvvetlendirmediği izzet, zillettir. Akılla teyid edilmeyen ilim sapıklıktır.” Hâl böyle olunca, her melik veya mevki sahibi, ilim öğrenmekten nasıl geri durabilir.
Kitabın müellifi Turtuşî şöyle anlatır: “Mısır Meliki Efdal'in yanına girdim. Ona selam verdim. Selamımı aldı ve beni meclisine dahil etti. Ben de ona şöyle söyledim: “Ey Melik! Allahü teala sana yüksek ve şerefli bir makamı helal kıldı. Sana şerefli bir mertebe nasip etti ve mülkünde bazı taifenin başına seni melik kıldı. Hükmünde seni sebep eyledi. Başka birinin hükmünün, senin hükmünün üzerinde olmasına rıza göstermedi. Sen de Allahü tealaya öyle şükret ki, kimse senden daha fazla şükretmiş olmasın. Allahü teala, halkı sana itaatkâr kıldı. Öyleyse Allahü tealaya senden daha itaatkâr kimse olmasın. Şükür sadece dil ile olmaz. Bilakis fiille ve ihsan ile olur. Allahü teala, Sebe suresinin 13. ayet-i kerimesinde mealen; “Kullarım içinde (gereği üzere bana bol bol) şükreden azdır.” buyuruyor. Ya Emira'l-Müminîn! Bu saltanat senden öncekinin vefatı ile eline geçti. Senden önceki, şimdi bu saltanattan ölmek suretiyle uzaklaştığı, gibi, sen de uzaklaşacaksın. Bu ümmetin üzerine aldığın işleri hususunda Allahü tealadan kork. Zira Allahü teala, fakirlerin hâlinden ve iğneden ipliğe kadar seni hesaba çekecektir. Allahü teala Kur'an-ı Kerim'de mealen; “Rabbin hakkı için, biz onların hepsine muhakkak surette yapmakta oldukları şeylerden soracağız.” buyuruyor. (Hicr suresi: 92-93) Allahü teala, yine Enbiya suresinin 47. ayet-i kerimesinde mealen; “Biz kıyamet günü için (insanların amel defterlerini tartmak üzere) adalet terazileri koyacağız. Artık hiç kimse, en ufak bir zulme uğramayacaktır. Yapılan amel, bir hardal tanesi kadar olsa bile onu getiririz (mizana koyarız). Hesap görenler olarak da biz kafiyiz.” buyuruyor. Ey Melik! Allahü teala dünyayı, her şeyi ile Süleyman Aleyhisselam'a verdi. İnsanları, cinleri, kuşları, vahşî ve evcil hayvanları onun emrine verdi. Rüzgârı da onun emrine verdi. Rüzgâr onun emri ile istediği yere akar giderdi. Sonra ondan hesabı kaldırdı ve mealen buyurdu ki: “Bu bizim ihsanımızdır. Artık dilediğine hesapsız olarak ver, yahut tut (verme, ey Süleyman!).” (Sa'd suresi: 39)”
Musa Aleyhisselam, Şam'a, bütün Bahreyn ülkelerine, batının en ücra köşelerine, Hızır Aleyhisselam'ı bulmak, ondan bir şeyler öğrenmek için gitti. Onu bulduğu zaman da; “Sana, rüşt ve hidayetten bildiğini bana öğretmen için tâbi olabilir miyim?” dedi. Musa Aleyhisselam, Allahü tealanın peygamberi ve kelimi olduğu hâlde böyle söyledi.
Peygamber Efendimiz, bütün mahlukatın seçilmişi olduğu hâlde, Allahü teala O'na mealen; “Ya Rabbî, ilmimi arttır.” (Taha suresi: 114) demesini bildirmektedir. Şayet Allahü tealanın katında ilimden daha şerefli bir şey olsaydı, Allahü teala, Peygamberine onu yapmasını bildirirdi. İnsanoğlunun atası Âdem Aleyhisselam, melekler, Rablerine tesbih ve takdisler ile iftihar ettikleri zaman, ilmi ile iftihar etti. Bakara suresinin 31. ayet-i kerimesinde mealen; “Allahü teala meleklere; “Eğer (her şeyin iç yüzünü bilen) sadıklarsanız, (eşyayı göstererek) bunların isimlerini bana haber verin.” buyurunca, melekler; “Seni tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir ilmimiz yoktur. Sen her şeyi bilirsin, hikmet sahibisin.” dediler.” Süleyman Aleyhisselam, bunu sizin sandığınız gibi nimet saymadı. Sizin zannettiğiniz gibi keramet zannetmedi. Bilakis onun istidraç olmasından, Mekr-i İlahî olmasından korktu ve dedi ki: “Bu, şükür mü yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni denemek için, Rabbimin bana bir lütfudur.” (Neml suresi: 40)
“Ya Emira'l-Müminîn, kapını aç. Perdeleri kolaylaştır. Mazluma yardım et ki, Allahü teala da sana yardım etsin. Biliniz ki, insanlar; emirlere tâbi olmakta, Cehennem'den korkmakta ve arkadaşları ve ailesi ile münasebetlerde fıkıh ilmine çok muhtaçtırlar. Halk, sultandan güzel huy ve yüksek davranışlar bekler. Ahkâmda ayrılıkların ve düşmanlıkların giderilmesini isterler. Bu işleri hâlletmek için, sultanların daha fazla ilme ve hikmete ihtiyaçları vardır. İlimsiz insan, insansız şehir gibidir. Sultanda hususi, insanlarda umumî olan en güzel şey; ilmi sevmek, onunla süslenmek ve ilim sahiplerine hürmettir. Zira bu hususta insanî tarafın kuvvetine ve hayvanî duygulardan uzaklığına, derecesine ve duygularının yüceliğine delil vardır. Eğer sultan ilimden uzak olursa, nefsinin arzu ve isteklerine tâbi olur ve tebeasına yularsız at gibi zarar verir. Çıkmaz sokaklara girer ve uğradığı yerleri felakete uğratır. Biliniz ki, kötü huylardan, fuhuştan ve rezillikten uzaklaşmak, ilimden ne kadar nasiplenmişse, ona göre mümkün olur. Bunların hepsi sende görülebilir. Güzelliğin artması için âlimlerin meclislerinde oturmaya, fakihlerin sohbetini dinlemeye, ilim kitaplarını ulemanın divanlarını, geçmiş hükümdarların hayatlarını incelemeye çok fazla ihtiyaç vardır.”
Ey Sultan! Allahü tealadan korkmayı emredenden üstün, onu emretmeyenden küçük, Allahü tealanın emrini kabul edenden ve Allahü tealanın hükmünü öğrenenden daha kıymetli, Allahü tealanın sıfatları ile sıfatlanandan daha şerefli kimse yoktur. İlim, Allahü tealanın sıfatıdır. Allahü teala, ilminin genişliğini ve çokluğunu bildirmekte ve mealen şöyle buyurmaktadır: “Allah'ın kürsüsü, gökleri ve yeri çevrelemiş, kaplamıştır.” (Bakara suresi: 255) Bu ayet-i kerimedeki kürsü, ilimdir. Kürsü sahipleri de ulemadır. İlim böyle faziletli olunca, sultanların, iktidar sahiplerinin, eşrafın ve şeyhlerin ilmle meşgul olmaları evladır. Zira bu makamlarda hata yapmak çok çirkindir. Fazilet göstermek ise büyük bir haslettir.
Allahü teala meleklere; “Eğer (her şeyin iç yüzünü bilen) sadıklarsanız, (eşyayı göstererek) bunların isimlerini bana haber verin!” buyurdu. Melekler bunu söylemekten âciz kalınca, onlara, Âdem Aleyhisselam'a secde etmelerini emretti. Bütün bunlar, ilmin şerefini ve kıymetini göstermektedir. Bazı haberlerde gelen; “Küçüklükte öğrenilen ilim, mermere yazmak gibi, yaşlılıkta öğrenilen ilim, suyun üzerine yazı yazmak gibidir.” sözü, sana mazeret kapısı açmasın. Ahnef bin Kays, bu sözü söyleyen bir kişiye; “Yaşlı bir zat, aklen daha kâmildir. Ancak, kalbi meşgul olup, manayı araştırır ve dikkatini sebeplere verir.” buyurdu. Resulullah Efendimizin eshabı arasında, yaşlılar, olgun kimseler, gençler vardı. Hepsi ilim, Kur'an, sünnet öğreniyorlardı. Hepsi ilim deryaları, fıkıh ve hikmet menbaları idiler. Ancak küçüklükte öğrenilen ilim, sağlam temellere oturur. Ancak, bir şeyin hepsi ele geçmezse, hepsini de kaybetmemelidir. Birisi Ebu Hüreyre'ye; “Ben ilim öğrenmek istiyorum. Ancak onu zayi etmekten korkuyorum.” dedi. Ebu Hüreyre buyurdu ki: “İlim öğrenmeyi terk etmen, ilmi zayi etmeye yeterlidir.”
Akl-ı müktesib (Sonradan kazanılan akıl): Bu akıl, akl-ı garizinin (tabiî aklın) neticesidir. Bu da, bilginin doğruluğu, fikrin isabetidir. Bu aklın bir nihayeti, sonu yoktur. Kullanıldıkça artar, ihmal edildikçe eksilir. Aklın artmasının iki sebebi vardır:
Birincisi; iştiyak, arzu, zeka sahibi, güzel anlayışlı bir kişi olmaktır. Meşhur nahiv âlimi Esmaî şöyle anlatır: “Birgün bir Arap çocuğuna; “Bana Arap evlatlarından bahset?” dedim. O da konuşmaya başladı. Onun konuşmasındaki güzellik beni büyülemişti. Ona; “Bin dirhemin olup da ahmak olmak seni sevindirir mi?” diye sorunca, o çocuk; “Hayır.” dedi. “Niçin?” diye sorduğumda; “Bu para, benim ahmaklığımı arttırır. Bende bulunan diğer şeyleri alır. Böylece bende, sadece ahmaklığım kalır.” dedi.” Bu durum, çocuğun zekasının parlaklığını ve kendisinden daha yaşlı olanlardan daha dikkatli davrandığını göstermektedir. İslam âlimleri: “Aklın alameti, anlayışın süratli olması, gayesi, vehmin isabetidir. Zeka için bir gaye yoktur. Zekanın ve cömertliğin bir sınırı yoktur.” buyurdular.
İkincisi; olgun ve doğru görüş sahibi kimselerin, uzun tecrübeler, çok ibareler dinlemek, günler geçirmek, hadiseleri yaşamak gibi şeyler ile işlerini ıslah etmesidir. İslam âlimleri buyurdular ki: “Tecrübe, aklın aynasıdır. Gurur, cehaletin meyvesidir.” Bu sebeple yaşlıların görüşleri övülmüştür ve denilmiştir ki: “Yaşlılar, vakar ağaçları, nur menbalarıdır. Onlara, kolay kolay bir yanılma isabet etmez. Onlardan vehim eksik olmaz. Yaşlıların görüşlerine sarılınız. Zira, onların zekaları olmasa bile, zeka olarak tecrübeleri yeter.” Bir şair şöyle demiştir: Görmedin mi akıl, ehli için zinettir. Ancak aklı tamamlayan, uzun tecrübedir.
Âmir bin Şerahil eş-Şa'bî buyurdu ki: “Arapların dahileri altı kişidir. Bunlar; Muaviye bin Ebu Süfyan, Amr bin As, Mugire bin Şu'be, Ziyad bin Ümeyye, Kays bin Sa'd bin Ubade, Abdullah bin Budeyl bin Verka'dır.”
Birgün Resulullah Efendimiz, Ebüdderda'ya buyurdu ki: “Ey Ebüdderda! Aklını arttır ki, Rabbine yakınlığın artsın.” Ebüdderda; “Anam babam sana feda olsun ya Resulallah! Aklımı nasıl arttıracağım?” diye sual etti. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz; “Haramlardan sakın, farzları yap, akıllı olursun. Sonra bunları, salih amellerle ziyade eyle. Dünyada aklın ve Rabbinin katında yakınlığın ve izzetin artar.” buyurdu.
Hazreti Ali'den şu beytler rivayet edilmiştir: Ahlâktır üstünlüklerin temizleyicisi, Akıl evveli, din ikincisi, İlim üçüncüsü, hilm dördüncüsü, Cömertlik beşincisi, iyiliği emir altıncısı, Yedincisi iyilik, sabır sekizincisi, Şükür dokuzuncusu, yumuşaklık onuncusu. Nefs bilir ki, ben ona doğru söylerim. O asi olduğunda, doğru yolu gösteririm.