ÜRYANÎ MEHMED DEDE

Üryani Mehmed Dede Rumeli evliyasının büyüklerinden
A- A+

Rumeli evliyasının büyüklerinden. Rumeli'de Rusçuk yakınlarında Yergöğü kasabasında doğdu. Doğum tarihi bilinmemektedir. Annesi Saliha bir hanım olup asrının “Rabia'sı” diye bilinirdi. Her ikisinin de birçok kerametleri görüldü. Mehmed Dede, 999 (m. 1591)'de vefat edip Yergöğü kasabasında annesinin yanına defnedildi. Her ikisinin kabri de ziyaretgahtır ve onları vesile ederek yapılan duaların kabul olduğu çok kere müşahede edilmiştir.

Küçük yaşta ilim tahsili ile meşgul olan Üryanî Dede, çeşitli dallarda ilim sahibi olduktan sonra Aşk-ı İlahî'nin cezbesine kapılıp kendinden geçti. Diz kapağı ile göbeği arası hariç, diğer taraflarına bir şey giymez oldu. O şekilde etrafta dolaşmaya başladı. Mısır'a kadar gitti. Birkaç sene Kahire çevresinde kalıp sıkıntı ve riyazetler çekti. Vahşîlerle birlikte nice yıllar geçirdi. Yıllar sonra Kahire'ye girdi. Gülşenî dergâhına vardı. O sırada İbrahim Gülşenî hazretleri vefat etmiş, oğlu Emir Ahmed Hayalî onun yerine geçmişti. Emir Ahmed Hayalî, Üryanî Dede'yi görünce; “Hüner, insan olmaktır, hayvan gibi ot otlamak değildir.” deyip nasihatta bulundu. O da orada kalıp Hayalî'nin feyz ve himmetinden istifade etti. Zahir ve batın ilimlerinde kemale geldi. Ahlâkı güzelleşti. İbadet ve hâlleri düzeldi. Allahü tealanın emir ve yasaklarını, Resul-i Ekrem'in yolunu yaymak vazifesi ile memleketine geri gönderildi.

Yergöğü'nde ikamet edip İbrahim Gülşenî hazretlerinin Mesnevî tarzında yazdığı “Ma'nevî” adlı eserini okuyup açıkladı. İnsanlara nasihatlarda bulundu. 999 (m. 1591)'te Yergöğü'nde vefat edip oraya defnedildi. “Yergöğü'nün kutbu vefat eyledi.” şeklinde vefatına tarih düşürüldü. Üryanî Dede, Yergöğü'nde birçok talebe yetiştirip güzel nasihatları, tatlı dili ve güler yüzü, güzel ahlâkı, faydalı ilmi ile insanlara doğru yolu gösterdi. Kendisinde görülen hâl ve kerametler, Allahü tealanın izniyle birçok kimsenin salih Müslüman olmakla şereflenmesine vesile oldu.

“Allahü teâlâ buyurdu ki: Bela gönderdiğim kimseler, sabredip insanlara şikâyet etmezlerse, onlara imanla ölmeyi nasip ederim.” (Hadis-i Şerif)

Talebelerinden olan, Şah-ü Geda adlı eserin müellifi Taşlıcalı Yahya Bey, Gülşen-i Envar adlı manzum eserinde, hocası Üryanî Dede için ayırdığı bölümde şöyle anlatır:

“Salik-i meczubların yoldaşı, Başı kabak yalın ayaklar başı.

Zahirî virane ve uzletinde, Batınî mamur Mehmed Dede.”

Taşlıcalı Yahya Bey söze devam ederek şöyle der: “Üryanî Dede, bizim vilayetimizi şereflendirmişti. Yolda giderken karşılaştık. Elini göğsüme koydu. Beş parmağını kalbimin üstüne adeta resmetti. Bir gece önce rüyamda beş Arapça beyt söylemiştim. Fakat hatırlayamıyordum. Üryanî Dede'nin elini göğsüme koymasıyla birlikte beytleri hatırladım. Ondan aldığım bu feyiz ve bereketle, daha birçok şiirler yazdım.”

Taşlıcalı Yahya Bey, Üryanî Dede ile karşılaşmasını bir şiirinde şöyle anlatır:

Yergöğü'nün mühr-i bülend-i ahteri, Yani Mehmed Dede hazretleri.

Nur-i cemaliyle salıp cana tab, Girdi derihaneden ol afitab.

Nazil olup Rahmet-i Mevla gibi, Verdi selam ol şefkat sahibi.

Eyledi ben bendesine iltifat, Lutfile sundu elime bir devat (divit).

Yani ki ol rehrev-i mülk-i beka, Onu hediye diye verdi bana.

Saf edince ayine-i Ruşenim, Hatırıma geldi ol lahza benim.

Bir gece evvelce görülmüş meğer, Var idi bir vakıa-i pür-ı ber (ibret dolu).

Arza kılıp Hazreti pirani, Söyledim ol vakıa-i ruşeni.

Lutfile ol pir-i bülend-i itibar, Eyledi tabir abirin-nisar (amber saçan).

Dedi, yürü müjde-i himmet sana, Nazımla tahrire icazet sana. Bend olunup rüşte der faal... G

eldi o cem'iyyete çün inhilal. 

Çekti hemen şule-i şevkim ilim, 

Kalıbıma sığmadı kalbim o dem. 

Verdi gönül ahterine iştigal, 

Dem be dem ol hatıra-i bi misal. 

Gönlüm açıldı nefes-i pirden, 

Bad-ı sabadan nitekim yasemin. 

Oldu vekâlet dediği galiba, 

Hidmet-i seccade-i şer'î Hüda. 

Dahi kefalet dediğinden murad, 

Hemdemim olan fukara-yı ibad. 

Kim beni etmişti Hüda-yı celil, 

Vech-i maaşine okumak kefil. 

Bildim onu herkese bi irtiyab, 

Kendi, tarikinden olur feth-i bab. 

Galip edip himmet-i merdanemi, 

Etti kavi pençe-i şiranemi. 

Kendim olup hüsrev aver-nazm, 

Hamse içtin eyledim ahenin nazm. 

Nimet-i gaybiyyeye bismi'l-künan, 

Hums-i mübarek diye sundum heman. 

Açıp eski yolu bastım kadem, 

Köhne rakam üzre yürüttüm kalem.

Nev'îzade Ataî de bir hatırasını şöyle nakleder: “1020 (m. 1611) senesinde Rusçuk kadısı iken, Yergöğü kasabasına gittim. Üryanî Mehmed Dede'nin evlatları ile görüştüm. Onların mütalaa edip okuttukları Ma'nevî'yi gördüm. Her köşesinde acaip işaret ve rumuzlar vardı. Orada yazılanları ilm-i kâl ile (söz ilmi ile) anlamak mümkün değildi. Ancak hâl ilmine sahip olanlar bunun üstesinden gelebilirlerdi. Onun büyüklüğüne kanaat getirip kabr-i şerifini ziyaret etmekle şereflendim. Kabri açıktaydı. Sevenleri, kaç defa üstüne bir türbe yapalım diye niyetlendilerse hepsinde de rüyalarında aldıkları işaretlerle vazgeçmişler. Kabr-i şeriflerini ziyaret ettiğimiz günün gecesinde, rüya âleminde pek acaib şeyler gördüm.”

KERAMETİ ZAHİR OLDU

Üryanî Mehmed Dede'yi sevenlerden Rusçuklu Murad Beyzade Mustafa Bey isminde ihtiyar ve gazi bir sipahi, Üryanî Mehmed Dede'den şöyle nakleder:

“Riyazetle meşgul olduğum sırada, bir gün bir başka âleme dalıp gittim. Önümde ucu kıyısı belirsiz bir boşluk peyda oldu. Zemini baştanbaşa yemyeşil, ortasında bir nehir vardı. Adeta Cennet'ten bir köşe idi. Bir müddet seyreyledim. Nehrin kenarında bir ev gördüm. Evi ayakta tutan direkler suyun içindeydi. Direklerden birinde bir adam ayaklarından asılmış, başı suyun üstünde; ‘Su, su!’ deyip bağırıyor, susuzluktan yandığını söylüyordu. Halbuki birkaç santim aşağısında sular akıp gidiyordu. Beni görünce; ‘Lütfeyle, benim derdime derman ol, susuzluktan canımın çıkmasına ramak kaldı. Ayağımı çözmek için uğraşma, hemen avucunla bir iki damla suyu dudağıma değdiriver.’ diye yalvardı. Ona şöyle bir bakınca merhametimden acele ile koşup onu kurtarmak istedim. O sırada gaipten bir ses gelip; ‘Koşma! Ona yardımdan sakın.’ dedi. Etrafa baktım kimseyi göremedim.”

Mustafa Bey anlatmaya devam eder:

“990 (m. 1582) senelerinde İran'a yapılacak bir sefere katılmak için gidecektim. İzin ve dua alıp veda etmek için Üryanî Mehmed Dede'nin yanına vardım. Hayır dualarını istirham edip ellerini öptüm. Himmet edip nasihat buyurduktan sonra hitap edip; ‘Mustafa Çelebi, sefere gidersen bir çift Macar bıçağını yanından ayırma, zor zamanda insana ondan üstün silâh olmaz.’ buyurdu.

Emirlerini yerine getirip yola revan oldum. Günler sonra Demirkapı kalesine ulaştık. Orada iki sene kaldık. Bir gün buğday tedariki için kaleden dışarı çıkıp bir köyde geceledik. Düşmandan ses seda olmadığı için her birimiz bir köşeye çekilmiş, silâhlardan uzaklaşmış, uyumakla meşguldük. Birden kapı kırılıp içeriye bir İran askeri girdi. Hiç aman vermeyip üstüme saldırdı. Uyku mahmurluğu ile yerimden fırladım. Yanımda hiç silâh yoktu, ölümle aramda bir bıçak boşluğu kadar yer kalmıştı. O anda iki senedir Mehmed Dede'nin emriyle yanımdan hiç ayırmadığım bıçağım hatırıma geldi. Elime alıp hasmımın boşluğunu bekledim. Allahü tealanın takdiri ile beni öldürmek için saldıran düşmanın kılıcı evin direğine denk gelip kırıldı. Benim bıçağım vazifesini yaptı, adamın işini bitirdi. Üryanî Mehmed Dede'nin kerameti zahir oldu.

“Yalnızlıktan hasıl olmuş vehimdir diye düşündüm. Yoluma devam ettim. Aynı ses, daha yüksek bir tonda aynı sözleri tekrarladı. Yine aldırmadım. Yine men edildim. Bu duruma çok üzülüp o kimseye bu hâlin sebebini sordum. ‘Behey dertli kişi, sen ne bedbaht kimsesin ki böyle tenha yerde sana Hızır erişmiş iken yardım etmek mümkün olmuyor? Muhakkak sen başka bir iş, Allahü teala indinde affedilmeyen bir günah işlemiş olmalısın. Benden bunun sebebini gizleme. Başından geçen hadiseyi anlat.’ dedim. Bu sözlerimi duyan adam, ah, vah edip iki gözünden yaşlar akarak; ‘Benim günahımla şeytanın günahı aynı mertebededir. Bütün insanlar, ömür boyu nefislerine tâbi olup günah işleseler, benim günahımın onda birine bile yetişemezler. Ben Resulullah'ın mübarek eshabına dil uzatıp Resulullah Efendimizin mübarek torunu Hazreti Hüseyin'in Kerbela'da feci şekilde şehadetine rıza gösteren bir kimseydim. Mahşere kadar bana böyle azap olunsa gerektir. Sen bana yaklaşma, yoluna git.’ deyip hâline ağladı. Ben de istiğfar ve lâ havle okuyarak oradan uzaklaştım.”

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
Rehber İnsanlar Sayfası