Konya'da yetişen evliyanın büyüklerinden. Mevlana Celaleddin Muhammed Rumî'nin torunu, Sultan Veled'in oğludur.
İsmi Celaleddin Emir Arif olup 670 (m. 1272) senesi Zilkade ayının sekizine rastlayan Çarşamba günü Konya'da doğdu. Küçük yaşta dedesi Mevlana hazretlerinin teveccühlerine kavuştu. Babası Sultan Veled'den zahirî ve batınî ilimleri öğrendi. Babasının vefatından sonra onun halifesi, vekili oldu. 719 (m. 1319)'da Konya'da vefat etti.
Arif Çelebi dünyaya gelince dedesi Mevlana çok sevindi. Fakirlere sadakalar dağıttı, akika kurbanları kesti, ziyafetler verdi. Üç gün çok neşeli sohbetler yaptı. Böylece, Konya'da bir bayram havası yaşandı. Mevlana, torununun doğumunun yedinci günü onu kucağına alıp oğlu Sultan Veled'e buyurdu ki: “Oğlum! Bu torunumun İsmi Celaleddin Emir Arif olsun. Celaleddin diye hitap etmez, Emir Arif diye çağırırsınız. Çünkü babam Sultanü'l-ulema, bana ismim Muhammed olduğu hâlde Celaleddin diye hitap ederdi. Bu yavruda, yedi evliyanın nurunu görüyorum. Bunlar; Sultanü'l-ulema, Seyyid Burhaneddin, Şems-i Tebrizî, Selahaddin Konevî, Hüsameddin Çelebi, dedesi ve babasıdır. Bu sebeple onun kadrini, kıymetini bilerek iyi yetiştirin.”
Arif Çelebi, yaşına girmeden, öyle gösterişli, öyle güzeldi ki görenler hayran kalır, bakmaya doyamazlardı. Hatta ona ikinci Yusuf derlerdi. Arif Çelebi'nin babası Sultan Veled anlattı: “Oğlum Arif, babamın yanında ağladığı zaman, babam onu kucağına alır, mübarek parmağını çocuğun ağzına uzatırdı. Çocuk da iştah ile babamın parmağını emerdi. Bazen öyle kuvvetli çekerdi ki parmağı koparacak sanırdık. Bu şekilde babamı üzüyor düşüncesiyle, bir daha böyle yaparsa çekip alayım, diye içimden geçirmiştim. Yine parmağını hızla çektiği birgün, babam, benim dikkatle baktığımı görünce düşündüklerimi anlayarak; “Ey Veled! Arif benim de oğlum değil midir?” deyince ben de; “Siz, bizim sultanımızsınız. Bizler ise sizin köleniziz.” dedim. Bu sözüm üzerine; “Bizi seven köle de talebe de hep oğlumuzdur.” buyurarak, merhametinin ne kadar çok ve herkes için geçerli olduğuna işaret buyurdular.”
Arif Çelebi'yi bazen Mevlana yanına getirterek, ona teveccüh ederdi. Altı aylık olduğunda ona; “Allah de ya Celaleddin!” diye söyler, o da herkesin kolaylıkla anlayacağı bir şekilde üç defa; “Allah, Allah, Allah!” der idi. Bu sözleri büyük bir zevkle dinleyen Mevlana hazretleri, onun ileride büyük bir evliya olacağını söylerdi.
Arif Çelebi'nin validesi Fatıma Hatun anlattı: “Kayın pederimin vefatından sonra onun ayrılık acısının şiddetinden, üç gün üç gece Arif'ime süt vermek aklıma gelmedi. O dahi hiç ağlamadan bekleyip açlığını hatırlatacak bir harekette bulunmadı. Fakat üç gündür hiç yemeyip içmediği için iyice zayıflamıştı. O gece bir miktar uyumuştum. Rüyamda Mevlana hazretlerini gördüm. Buyurdu ki: “Ey Fatıma! Benim ayrılığım sebebiyle üzülüyorsanız, üzülmeyiniz. Zira bende bulunan bütün kemalatı ve feyizleri, oğlum Arif'e aktardım. Beni arayan Arif'imde bulur. Şayet sen de beni istersen, Arif'te bulursun ve nurumu onda müşahede edersin. Onun yetiştirmesiyle alakalı her şeyi, manevî olarak üzerime aldım.” Bu rüyanın tesiriyle hemen uyandım. Arif Çelebi'yi üç gündür hiç doyurmadığım aklıma geldi. Artık göğsümden sütler akıyordu. Emir Arif'in yüzünü açtığımda, bana doğru tebessüm ettiğini gördüm. Kucağıma alıp doyururken, cemali dikkatimi çekti. O güzel yüzünde Mevlana'nın mübarek nurunu gördüm. Öyle heyecanlandım ki bakmaya takat getiremedim. Elimde olmayarak bağırmışım. Bağırdığımı, bana sonradan efendim haber verdi.”
Fatıma Hatun, Arif Çelebi'ye çok hürmet, izzet ve ikramda bulunurdu. Her zaman onun hatırını hoş tutardı. Birgün misafir hanımların yanında çocuğuna aynı hürmeti gösterince onlar; “Ey Fatıma! İnsan hiç evladına bu kadar hürmet eder mi? Nitekim Arif daha çocuktur.” dediler. Bu sözler üzerine Fatıma Hatun; “Bizim bu tazim ve hürmetimiz, Arif için az bile. Onu bize Mevlana hazretleri emanet etti ve Arif'e hürmet ve isteklerine riayet etmemizi, son derece ikramlarda bulunmamızı emretti. Arif'im ağladığı zaman, kayın pederim parmağını ağzına koyar, emzirir, büyüdüğünde zamanındaki evliyanın bir tanesi olacağını söylerdi.” diye konuşunca, oradaki kadınlar söylediklerine pişman olup özür dilediler.
Arif Çelebi'nin Kur'an-ı Kerim hocası Malatyalı Selahaddin anlattı: “Sultan Veled, oğlu Arif'e son derece hürmet ve tazimde bulunurdu. Onu hiç incitmez, bütün arzularını yerine getirirdi. Arif Çelebi ne zaman babasının meclisine gelse babası hemen ayağa kalkıp mihraptaki yerini ona verirdi. Birgün haddi aşarak: “Efendim! Arif Çelebi daha küçüktür. Küçük bir çocuğa bu kadar iltifat etmeniz, tevazu göstermeniz uygun mudur?” diye sordum. Sultan Veled, bu sözlerimi sükunetle dinledikten sonra buyurdu ki: “Oğluma olan tevazu ve hürmetim, babam Mevlana hazretlerinedir.”
Arif'in yürüyüşü, yerinde hareketleri, sükunetleri, oturup dinlenmeleri, ahlâkı, hâlleri hep babama benzemektedir. Elimde olmayarak ona tazimde bulunuyorum. Babamın sağlığında o, süt emen çocuktu. Şayet büyük olsaydı, bu hareketleri babamdan görüp öğrendi der idik. Görüldüğü gibi onun hâl ve hareketleri, babamın tasarrufları ile olduğu meydandadır. Onu görünce babam hatırıma geliyor, işte ona olan hürmetimin sebebi budur.
Sultan Veled'in kerimesi (kızı) anlattı: “Birgün babam ile oturuyorduk. Bir ara babamın hizmeti için kardeşim Arif Çelebi içeri girdi. Fakat içeride fazla durmayıp dışarı çıktı. O gidince babam Sultan Veled buyurdu ki: “Sübhanallah! Babam Mevlana hazretlerinin hizmetlerinde çok bulundum. Bana, babamın bütün talebelerinin ve diğer kimselerin manevî makamları gösterildi. Emir Arif'in makamı gibi hiçbir makama rastlamadım. Onun makamının yüksekliğini anlamaktan âciz ve hayran kaldık. Onu gördüğüm zaman, kendimde bir başkalık, hâlimde bir değişiklik hissediyorum. Onun gibi bir veliye daha rastlamadım. Cenab-ı Hak nazardan saklasın.” Validem Fatıma Hatun söze karışarak; “Mademki, Arif'in mertebesi bu kadar yüksektir, niçin talebelerinizden, dostlarınızdan gizli tutup söylemiyorsunuz?” dedi. Babam da; “Haset edip nazarı değen kem gözlü kimselerin çıkmasından korkuyorum.” diye cevap verdi.
Sultan Veled, birgün oğlu Arif Çelebi'ye; “Evladım! Sen her nereye baksan, Mevlana'yı görür, Mevlana'dan bahsedersin. Küçük aklınla marifetlerden, Allahü tealanın zatı ve sıfatlarına ait ince bilgilerden anlatırsın. Sen Mevlana'nın hâllerini ve makamlarını ve bu marifetlerini nereden biliyorsun da, bize hiç tenezzül etmiyorsun?” diye sordu. Arif Çelebi de; “Efendim! Ben o yüce zatı, manevî âlemde gördüm. O da bu fakiri gördü ve kendi kemalatını görebilecek gözün bağışlanmasına vesile oldu.” diye cevap verdi.
Lala Fahreddin anlattı: “Arada sırada Arif Çelebi'yi kucağıma alıp Hüsameddin Çelebi hazretlerinin evine giderdim. Hüsameddin Çelebi, bizi hep kapıda karşılar, Arif'i kucağına alarak odaya kadar götürürdü. Ona her türlü yiyeceklerden, nefis şerbetlerden ziyafet çekerdi. Daha önceden alıp hazır ettiği güzel elbiseleri, kendi eliyle giydirirdi. Gideceğimiz zaman da, onu omuzuna alıp eve kadar götürür ve; “Ah! Mümkün olsaydı da Arif Çelebi'nin lalası olup hizmetiyle şereflenebilseydim. Zira onun nurunun doğu ile batıyı kuşatacağını ve âleme ışık salacağını, makamının çok yüce olacağını hocam Mevlana hazretleri haber verdiler. Ne mutlu o kimselere ki Arif Çelebi'nin hizmetiyle şereflenip sevgilisi oluyorlar.” diyerek, hasretini dile getirirdi.”
Sultan Veled anlattı: “Arif Çelebi, beş yaşlarındaydı. Birgün, başı iple bağlı bir öküzün yularından tutmuş götürüyordu. Onu o hâlde görünce; “Ey Arif, bu öküz de nedir? Onu nereye götürüyorsun?” dedim. Cevabında; “Bu yular, filan beyin başına takılan yulardır. Çünkü Mevlana dergâhına dil uzatmaktadır.” dedi. Çocuğun bu hâline güldüm, fakat üç gün sonra duyduk ki o beyin evini yağma edip başını kesmişler. Arif, yine birgün toprakla oynuyordu. Bir müddet onu seyrettim. Toprağı mezar gibi balık sırtı yapıp başlarına taş dikti. Ona; “Arif bu nedir?” diye sordum. Cevabında; “Bu, falanın kabridir.” dedi. O gün, dediği gibi o kimse vefat etti. Arif Çelebi oniki yaşlarındaydı. Birgün medresede dolaşırken, cübbesini yere serip; “Buyurun, cenaze namazını kılalım.” dedi. Ben yine hayretle; “Bu kimin cenazesidir?” diye sorduğumda; “Üstadımız Hüsameddin Çelebi'nin cenazesidir!” dedi. O gün, Hüsameddin Çelebi'nin bağda hastalandığı haberi geldi. Birkaç gün sonra da vefat etti. Kendi yaşlarında bir çocuk, bize bir tas içinde keşkek yemeği getirmişti. Arif Çelebi, verilen keşkeği oturup Besmele ile yemeye başladı. Çocuk da başında bekliyor, onu seyrediyordu. Küçük tas içindeki keşkeği bitirip ağzını kapattı, boş tası bekleyen çocuğa verdi ve; “Tasın kapağını aç da bir bak bakalım ne göreceksin?” dedi. Çocuk kapağı açınca içinin keşkekle dolu olduğunu hayretle gördü. Artık o çocuk, Arif'ten hiç ayrılmaz oldu. Büyüyünce de en sadık talebeleri arasına girdi.”
Arif Çelebi, küçük yaştan itibaren Kur'an-ı Kerim, hadis, tefsir, fıkıh ilimlerini öğrenmeye, tasavvufta yükselmeye başladı. Kısa zamanda zahirî ve batınî ilimlerde söz sahibi olacak şekilde yetişti. Çok zeki, pek edepli idi. Her hâliyle Mevlana'ya benzerdi. Geceleri sabahlara kadar ibadet eder, boş yere hiç vakit geçirmezdi. Devamlı ilim öğrenmeye ve insanlara faydalı olmaya gayret ederdi. Çok heybetliydi. Görenlerde, korku ile karışık bir saygı hasıl olurdu. Yanına beyler, emirler, makamı yüksek olan kimseler, âlimler, evliya gelir, sükut ederek onu dinlerlerdi. Herkesin mertebelerine göre konuşur, sözlerinin herkes tarafından anlaşılmasını sağlardı. Kimsenin kabahatini yüzüne vurmaz, sohbetlerinde ortaya konuşurdu. Manevî derecesine göre herkes hissesini alırdı. Başkalarının kalblerindeki gizli bilgileri, sormak istedikleri sualleri anladığını belli etmez, dolaylı yollardan suallerin cevaplarını verirdi. İslamiyeti yaymak, Ehl-i Sünnet itikadını her tarafa duyurmak için çalışırdı.
BU İŞARET YETİŞİR
Sunmak için çeşitli memleketlere gitti. Doğu Anadolu'yu, İran'ı Azerbaycan'ı gezdi. Her gittiği yerde İslamiyetin güzelliğini, büyüklüğünü anlatıp doğru ibadet etmenin, ihlaslı olmanın, her işi Allah rızası için yapmanın ehemmiyetini izah ederdi. Geçtiği şehirlerdeki âlimler, onun sohbetlerine hayran kalırlar, ayrılırken şehir dışına kadar çıkarak, onu teşyi ederlerdi.
Bir defasında Tebriz'e gitmek üzere yola çıktı. Yolda, Selçuklu sultanının valilerinden birinin oğlu olan Teoman Bey'le karşılaştı. Teoman Bey, görünüşü insana huzur veren nur yüzlü bu kimseye yakınlık göstererek, kim olduğunu ve nereye gittiğini sordu. O da, Mevlana hazretlerinin torunu olduğunu ve Tebriz'e gittiğini söyleyince Teoman Bey çok sevindi ve kendisinin de Tebriz'e gittiğini bildirdi. Kabul ederse beraber gidebileceklerini ve kendisine yol boyunca hizmet etmekle şereflenmek istediğini de ayrıca arzetti.
Sohbet ederek giderlerken, Arif Çelebi'nin gözü Teoman Bey'in elinde bulunan doğana takıldı. Teoman Bey'den doğanı istedi. O da kafesten çıkarıp teslim etti. Arif Çelebi, doğanın ayaklarını çözüp salıverdi. Hürriyete kavuşan doğan hızla uçarak, gökyüzünde gözden kayboldu. Teoman Bey, şaşırmış bir hâlde doğanın arkasından bakakaldı. Bir müddet Mevlana hazretlerinin torunu olan Arif Çelebi'ye ses çıkaramadıysa da, dayanamayarak konuşmaya başladı: “Efendim! Bu doğan öyle bir doğan idi ki ava gönderip de boş döndüğü hiç olmamıştı. Böyle bir doğanı bulmak ve ele geçirmek için neler çektim, ne masraflar yaptım. Bu doğanın misli yoktu. Sonra bunu, Tebriz'de bulunan padişah Gazan Han'a hediye edecektim.”
Sultan Veled anlattı: “Oğlum Arif Çelebi, küçük iken boynundan rahatsızlandı, öyle ızdırap çekiyordu ki biz ölecek sandık. Tabipler tedavisinde âciz kaldılar. Arif, hastalığın güçlüğünden hiç süt emmedi, su içemedi. Artık hayatından endişeye düştük. Onun çektiği ızdıraptan gözümüze uyku girmiyordu. Nihayet onu, babamın huzuruna götürüp; “Muhterem efendim! Bundan artık ümidimiz kesildi. Her hâlde vefat etmek üzeredir.” diyerek üzüntümü bildirdim. Bu sözlerimi sükunetle dinleyen pederim Mevlana hazretleri; “Evladım Sultan Veled! Öyle şeyler söyleyip perişan olmayınız. Üzülmeyiniz. Zira oğlumuz Celaleddin Arif, hemen gitmek üzere gelmedi. Onun, benim size bir yadigarım olarak dünyada uzun yıllar kalacağını, insanların hidayete, doğru yola kavuşmasına vesile olacağını ümit ediyorum.” diyerek, Arif Çelebi'yi kucağına aldı. Hastalığa sebep olan yerin üzerine enine ve boyuna yedişer çizgi çizdi ve; “Aklı olana bu işaret yetişir.” yazısını yazdı. Bir anda çocuk gözlerini açtı. Hemen annesine götürdüm, süt emzirdi. Kısa zamanda hastalıktan kurtuldu. Bu, babamın bir kerametinden başka bir şey değildi.”
Kim bilir bana ne kadar çok bahşişler ihsan edecekti. Üstelik, bir adamımla, ona bir doğan getireceğimi de bildirmiştim. Şimdi ben ne cevap vereceğim? gibi teessürünü bildiren birçok sözler sarf etti. Sanki bu sözleri bekliyormuş gibi sükunetle dinleyen Arif Çelebi hazretleri, tebessüm ederek buyurdular ki: “Ey Teoman Bey! Bir doğan için insan bu kadar üzülür mü? Asıl üzülünecek hâl, Allahü tealaya karşı yaptığımız hata ve kusurlar, işlediğimiz günahlar ve isyanlardır. Mademki doğanın için bu kadar üzülüyorsun, çağıralım gelsin ister misin?” Teoman Bey; “Muhterem efendim! Eğer bu doğan tekrar elimize gelirse ziyadesiyle sevinirim. Ne kadar malım varsa hepsini vermeye hazırım. Beni yeniden hayata kavuşturmuş gibi olursunuz.” dedi. Bunun üzerine Arif Çelebi; “Ey kıymetli doğan! Babam Mevlana hazretlerinin hatırı için buraya gel!” diye seslendi. Bir anda, kaybolan doğan, yükseklerden süzülerek Arif Çelebi'nin omuzuna konuverdi. Omuzundan kuşu alıp Teoman Bey'e verince Teoman Bey ne yapacağını şaşırdı. Arif Çelebi'nin eline sarılıp öpmeye başladı. Orada, üzerinde bulunan ikibin altını ve yedeğinde bulunan en güzel atı, Arif Çelebi'ye hediye etti. Bu keramet sebebiyle Arif Çelebi'ye olan muhabbeti pek ziyadeleşti.
Uzun yolculuklardan sonra Tebriz'e vardılar. Teoman Bey, Gazan Han'a doğanı hediye edince sultan, doğanı çok beğendi. Otuz iyi cins at ve altmış bin altın ihsanda bulundu. Teoman Bey bir fırsatını bulup yolda geçen hadiseyi Gazan Han'a anlattı. Arif Çelebi'nin İslamiyete olan bağlılığını, geçtikleri şehirlerde insanlara emr-i ma'rûf yapmak, din-i İslam'ı yaymak için nasıl çırpındığını uzun uzun izah etti. Gazan Han, Arif Çelebi'yi hiç görmediği hâlde ona karşı kalbinde büyük bir muhabbet hasıl oldu. Onu görmekle şereflenmek, sohbetiyle bereketlenmek için çok sevdiği âlimlerden birkaç tanesini, onu davet etmek için vazifelendirdi. Arif Çelebi de bu nazik davete peki diyerek gitti. Tebrizli birçok âlimin ve velilerin de bulunduğu davette, kalblere şifa olan çok kıymetli sohbetlerde bulundu. Başta sultan olmak üzere orada bulunan herkes, bilgisinin derinliğine, Allahü tealanın zatına ve sıfatlarına ait marifetlerinin üstünlüğüne hayran kaldılar. Arif Çelebi'ye olan sevgileri kat kat arttı.
Arif Çelebi, birgün dedesi Mevlana'nın türbesini ziyaret ettikten sonra talebe ve dostlarıyla birlikte, orada cenaze namazı kılınan musalla taşının yanına geldiler. Arif, cübbesini çıkararak musalla taşının üzerine koydu. “Gaip er kişi niyetine, cenaze namazına buyurun!” diyerek, cenaze namazı kıldırdı. Sonra da; “Dostlarım! Gazan Han vefat etti. Onun cenaze namazını kıldık.” dedi. Dostları ve talebeleri, o tarihi bir yere kaydettiler. Tebriz'den gelen tüccarlara sordular. Onlardan, Gazan Han'ın kaydettikleri tarihte vefat ettiğini öğrenince Arif Çelebi'nin büyüklüğünü bir kere daha anladılar.
Arif Çelebi, bir gün dedesi Mevlana hazretlerinin türbesini ziyaret ederken, Emir Hayran isminde bir veli yanına geldi. Onunla uzun uzun sohbet ettiler. Sohbet esnasında, Emir Hayran kalbinden; “Arif Çelebi keşke sarığını bana verse de bereketlensem.” diye geçirdi. O anda Arif Çelebi, başından sarığını çıkararak, Emir Hayran'ın başına koydu. Sonra da; “İnşaallah önümüzdeki bayramda yine buluşur, sohbet ederiz.” dedi. Hakikaten, bayramda yine buluşup sohbet ettiler.
Arif Çelebi hazretleri, bir defasında Sivas'a gitmişlerdi. Orada Mevlana Celaleddin Rumî'yi çok seven Ahî Muhammed isminde bir kimse vardı. Ahî Muhammed, o günlerde çok hasta olmasına rağmen, Arif Çelebi'nin geldiğini işitince başta Arif Çelebi'yi ve Sivas'ın ileri gelen âlimlerini, velilerini yemeğe davet etti. Yemekten sonra Arif Çelebi, Allahü tealanın emir ve yasaklarını bildiren, Cennet'i, Cehennem'i ve evliyanın hâllerini anlatan bir sohbete başladı. Sohbet esnasında Ahî Muhammed kalbinden; “Ah, Arif Çelebi hazretleri dua etseler de benim de hastalığım iyi olsa şifa bulsam.” diye geçirdi. O anda Arif Çelebi Ahî Muhammed'e dönerek; “Ey Ahî Muhammed! Merak etme. Cenab-ı Hak her şeye kâdirdir. Hastalığı veren de şifasını yaratan da O'dur. Allahü teala sana da şifalar ihsan eylesin!” buyurdu. Bu sözlerden sonra Ahî Muhammed vücudunda bir değişme hissetti. Ağrıyan yerlerinin sızısı durdu ve Arif Çelebi'nin duası bereketiyle şifa buldu.
Ladik şehrinde Kadı Necmeddin isminde bir kimse vardı. Mevlana'yı çok sevdiğini ve onun yolunda olduğunu söylerdi. Hatta Ladik şehrinde, Mevlana'nın halifesi bile oldu. Fakat kendisinden ders almak için gelen talebelerin çokluğundan gurura ve kibre kapıldı. Arif Çelebi Ladik'e geldiğinde, Kadı Necmeddin; “Mevlana'nın talebelerinden olduğu hâlde ziyafet vermedi demesinler.” diye onu davet etti. Yemekten sonra Arif Çelebi, orada bulunanlarla sohbet etmeye başladı. Kadı Necmeddin ve ona uyan birkaç kimse gizlice dışarı çıkıp Arif Çelebi'nin yaptığı sohbet ile aralarında alay etmeye başladılar. Onun hakkında dedikodu yaparak, layık olmayan hareketlerde bulundular. Bunları yaparken, Allahü tealanın evliyası olan Arif Çelebi'nin, yaptıklarından habersiz olduğunu sandılar. Bir ara içeri girdiklerinde, Arif Çelebi onlara dikkatle baktı. Bu bakış ile her birinin başlarına bir ağrı saplandı. Öyle ki Arif Çelebi'ye olan düşmanlıkları çoğaldıkça, ağrıları da fazlalaşıyor, kinleri azaldıkça, ağrıları da azalıyordu. Ağrıları öyle dayanılmaz hale geldi ki ne yapacaklarını şaşırdılar. Sonunda, Allahü tealanın evliyasına olan düşmanlığın, kendi zararlarına olacağını anladılar. Kalblerindeki kin ve düşmanlığı muhabbete çevirmek mecburiyetinde kaldıkları an, başlarındaki ağrı geçti. Arif Çelebi'yi çok severek hastalıktan kurtuldukları gibi, onun iltifatlarına da kavuştular.
Bir ara Ladik'te kuraklık oldu. Yağmur yağmadığı için otlar kurudu, ekinler mahsul vermedi. Topraklar susuzluktan çatladı, hayvanlar yiyecek bir şey bulamadı. Ladikliler defalarca yağmur duasına çıktılarsa da, yağmur yağmadı. Sonunda Ulu Arif Çelebi hazretlerine bir heyet göndererek, Ladik'e davet ettiler. Ladik'te büyük bir meydana toplanıp durumlarını arz ettiler. Arif Çelebi de; “Her şeyi yaratan Allahü tealadır. Kim bilir hangi hata ve kusurlarımız sebebiyle bu durumlara düştük. Hepimizin tövbe ve istiğfar etmesi lazım, ibadetlerimizi doğru olarak yapıp günahlardan şiddetle kaçınmalıyız. Haram yemeyip çocuklarımıza helali, haramı ve farzları öğretmeliyiz.” buyurdu. Sonra halkın toplu olduğu meydandan uzak tenha bir yerde, ellerini açarak dua etmeye başladı. Henüz duasını bitirmemişti ki gökyüzünde yağmur bulutları birikmeye başladı. Yavaş yavaş yağmaya başlayan yağmur, günlerce devam etti. Her taraf suya kavuştu. Herkes Arif Çelebi'ye dua ettiler.
Emir Bey Abgiri anlattı: “Kardeşim Mecdüddin ve Ahî Muzafferuddin ile anlaşıp kimya ilmini öğrenmeye karar verdik. Bu anlaşmamızı da kimseye söylemeyeceğimize söz verdik. Birgün bu arkadaşlarımla Konya'ya geldik. Önce Mevlana hazretlerini ziyaret etmeye gittik. Biz türbenin kenarında dururken, içeriden Arif Çelebi çıkıp yanımıza geldi. Hepimize dikkatle baktığında, onun heybetinden aklımız gidecek sandık. Sonra Ahî Muzafferuddin'in yakasından tutarak; “Ey Muzaffer! Eğer kimya ilminde başarılı olmak istiyorsan, ziraat ile meşgul ol. Eğer Kimya ilmini istersen, Mevlana hazretlerinin ve Cenab-ı Hakk'ın evliyasının muhabbetini kazan!” buyurdu ve tekrar içeri girdi. Hepimiz şaşırmıştık. Muzafferuddin söz dinledi. Ziraat işleriyle meşgul oldu. Kısa zamanda servet sahibi oldu. Bizler de başka işler bularak, o düşündüğümüzden vazgeçtik.”
Arif Çelebi'yi sevenlerden biri anlattı: “Bir Kurban Bayramı arefesiydi. Sultaniye şehrinde bir medresede, o gün kuşluk vakti, Arif Çelebi hazretleri kaylule yaparak istirahat ediyordu. Bir ara uykusunun arasında; “Yapmayınız!” diyerek doğruldu ve tekrar uyudu. Bir müddet sonra uyandığında; “Efendim! Uykunuz arasında doğrulup; “Yapmayınız!” diye konuştunuz. Acaba hikmeti nedir?” diye sordular. Cevabında; “Konya'da bulunan talebelerimizden Nasireddin ile Şücaeddin, babamın türbesi yakınında münakaşa ediyorlardı. Onları, münakaşa ederek birbirlerinin kalblerini kırmamaları için ikaz ettim. Ben onlara böyle söylerken, yanlarından geçmekte olan iki erkek ile bir kadın da beni orada gördüler.” buyurdu. Konya'ya geldiğimizde, Nasireddin'e; “Siz arefe günü ne yaptınız?” diye sorduk.” O da; “Şücaeddin bana uygun olmayan bir söz söyledi. Onu bu sözden men edince aramızda bir münakaşa başladı. O sırada hocamız Arif Çelebi hazretlerinin yanımıza gelip bize; “Yapmayınız!” sözü ile münakaşayı kestik ve utanıp barıştık.” dedi. Bu hadise olurken yanlarından geçen erkekler ve kadın ise; “Biz, Arif Çelebi'yi orada hem gördük, hem de sesini işittik.” dediler.
Arif Çelebi, Konya'nın Akşehir kazasına dostlarını ziyarete gitmişti. Akşehir'de her gün sohbetler ederek, birkaç gün geçirmişti. Şehrin hâkimi olan İzzeddin ismindeki kimse düşündü ki: “Akşehir'in yedisinden yetmişine herkes, Arif Çelebi'ye pek fazla muhabbet besliyorlar. Ola ki tarafımdan, onun hoşuna gitmeyen bir hareket meydana gelir de kalbi kırılır. Bu durum ise bizim mahvolmamız demektir. En iyisi, Arif Çelebi'yi uygun bir şekilde Konya'ya göndermek lazım.” Hakim İzzeddin, bu düşünce ile evinden çıktı. Atına binmiş giderken, yolda Arif Çelebi'ye rastladı. İzzeddin daha bir şey söylemeden, Arif Çelebi; “Ey İzzeddin! Bazı dostlarımız bizi Akşehir'den göndermek isterler. Sanırım ki biz daha buradan ayrılmadan, onlar tekrar yalvarıp yakararak kalmamızı isterler. Fakat artık iş işten geçmiştir. Onların tekliflerini reddederiz. Bir daha da Akşehir'e gelmeyiz ve ebedî olarak pişman olurlar.” dedi. Bunları ter dökerek dinleyen Hakim İzzeddin, atından aşağı atladı ve Arif Çelebi'nin ellerini öpmek için sarıldı, suçunu itiraf etti. Bundan sonra Arif Çelebi'yi en çok sevenlerden ve ona en bağlı talebelerinden oldu.
Ladik şehrinde Nazıroğlu isminde bir Emirzade vardı. Şehrin ileri gelenlerinden bazıları Emirzade'ye; “Hepimiz Arif Çelebi'ye talebe olmakla şereflendik. Allahü tealanın evliya kullarına talebe olmak bulunmaz bir nimettir. Onlar ki vefat anında şeytanı kovalarlar, ahirette şefaat edip kurtarırlar. Gel sen de onun talebesi ol ki kurtulasın!” dediler. Emirzade de; “Elbet ben de talebesi olmak isterim. Fakat bir şartım var ki o da; bana dua edip Cenab-ı Hak bir çocuk ihsan ederse talebe olurum. Yoksa talebesi olmam.” dedi. Ertesi gün Emirzade, sabahın erken saatlerinde hamama gitmek için evinden çıktı. Yol üzerinde durmakta olan bir kimseyi gördü. Yanına yaklaşırken; “Acaba bu saatte yol üzerinde bekleyen kimdir? Yoksa sarhoş falan mıdır?” diye düşünüyordu. Yanına geldiğinde, o kimsenin Arif Çelebi hazretleri olduğunu görünce şaşırdı. Öyle düşündüğüne pişman oldu ve ellerini öpmek için eğildi. Arif Çelebi ise; “Düşüncelerinde yanılıyorsun Emirzade! Ben sarhoş değilim. Bu erken saatte burada olmamın sebebi ise senin kurtuluşuna vesile olmak içindir. Al bu gül demetini evine git. Allahü teala sana hayırlı evlat ihsan eylesin.” buyurdu. Emirzade, Arif Çelebi'nin ellerini öptükten sonra gül demetini alarak evine gitti. Bir sene kadar sonra bir erkek evladı oldu. Emirzade de Arif Çelebi hazretlerine gelerek, hizmetiyle şereflendi ve onun en kıymetli talebelerinden, keşif ve keramet sahibi bir kimse oldu.
İKRAM ETMEYECEK MİSİNİZ?
Arif Çelebi'yi sevenlerden Kerimüddin anlattı: “Arif Çelebi, bir gün kaleye gitmek istedi. Hemen kale muhafızına haber verdik. Muhafız ve yardımcıları hazırlanıp Arif Çelebi'yi hürmetle karşıladılar. Arif Çelebi uygun bir yerde oturup sohbet etmeye başladılar. Sohbet esnasında, kale muhafızı kalbinden; “Arif Çelebi hazretlerine ne ikram etsem ki bostan tarlasına kavunları da yeni ekmiştim. Keşke daha önce ekseydim, şimdiye kadar biter, olgunlaşırdı.” gibi şeyler geçirdi. Bu sırada Arif Çelebi, muhafıza dönerek; “Bize kavun ikram etmeyecek misiniz?” dedi. Muhafız da; “Efendim! Ben de şimdi bunu düşünüyordum. Fakat kavunun çekirdeklerini yeni ekmiştim, daha çıkmamıştır bile.” dedi. Arif Çelebi ise tekrar; “Siz gidiniz, misafirlerinize kavun ikram ediniz.” buyurunca muhafız; “Bunda bir hikmet olsa gerektir.” diyerek bostana gitti. Kavunların ekildiği yere varınca hayretinden aklı gidecek gibi oldu. Yeni diktiği çekirdekler yetişmiş, kavunlar meydana gelmiş ve olgunlaşmıştı. Hemen en olgunlarından birkaç tane alıp götürdü. Kesip ikram etti. Bu hadiseye, orada bulunanlar da hayret etti. Kale muhafızı Emir Necmeddin kalbinden; “Acaba şimdi Arif Çelebi'nin bu kerameti gibi keramet gösterebilen var mıdır?” diye düşünüyordu. Arif Çelebi, bu kerametini görüp hayret edenlere karşı da; “Allahü teala, Hazreti Meryem için kuru hurma ağacından taze hurma yarattı. Cenab-ı Hakk'a, bir dostunun hatırı için birkaç kavun yaratmak zor değildir. Bunda hayret edecek bir şey yoktur.” buyurdu. Sohbet bittikten sonra Arif Çelebi evine döndü. Orada olanlar, muhafızla birlikte bostana gittiler. Bostana geldiklerinde, çekirdeklerden daha yeni yeni yaprakların çıkmaya başladığını gördüler. Hepsinin de Arif Çelebi'ye olan bağlılıkları arttı. Ona kalblerinde daha çok muhabbet beslediler.”
Arif Çelebi, 719 (m. 1319)'da Aksaray ilçesine dostlarını ve talebelerini ziyarete gitti. Bir gece rüyasında, peş peşe aralıksız olarak birkaç defa ah ederek, bir müddet ağladı. Orada bulunan dostları, bunu öğrendiler ve kendisine, ağlamasının hikmetini sordular. O da; “Rüyamda bir köşkte oturmuş, penceresinden güzel bir bahçeyi seyrediyordum. O bahçenin güzelliğini anlatmak mümkün değildir. Zira onu anlatacak diller ve yazacak kalemler âciz kalır. Bahçeyi seyrederken, orada dedem Mevlana hazretlerini gördüm. Bana mübarek eliyle işaret ederek; “Ey Arif! Gel, bundan sonra bize gel. Artık orada kalman yeter.” dedi ve gözden kayboldu, İşte, dedeme olan hasretim sebebiyle ağladım. Her geçen gün ahirete gitme arzum çoğalmaktadır.” dedi. Sonra Konya'ya dönmek için yola çıktı. Konya'ya geldiğinden iki gün sonra Cuma idi. Güneş doğduktan sonra dışarı çıkıp güneşe doğru döndü ve bazı sözler söyleyip kasideler okudu. Sonra talebelerine dönerek; “Kardeşlerim! Artık gitme zamanım yaklaştı. Zira her nefeste sesler geliyor. Sizlere veda ediyor, Allahü tealaya emanet ediyorum.” buyurdu.
Evine girip yatağına yattı. Bir hafta hasta yattıktan sonra ertesi Cuma günü kalktı. Şu anda medfun bulunduğu yere gelip orayı işaret ederek; “Beni buraya defnediniz.” buyurarak vasiyet etti. Tekrar istirahate çekilerek, günlerce hasta yattı. Hastalığının yirmibeşinci gecesinde zelzele oldu. Bazı binalar yıkıldı. İki gün sonra da, Zilhicce ayının yirmidördünde Salı günü ikindi vaktine yakın; “Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Resulullah.” diyerek son nefesini verdi ve sevdiklerine kavuştu.
Ulu Arif Çelebi'nin Emir Adil ve Emir Abid adında iki oğlu olmuştur. Ulu Arif Çelebi'nin dedesininkine nazire olarak yazdığı bir Divan'ı ve Rubaiyyat'ı vardır.