YAHYA EFENDİ, Beşiktaşi

Yahya İstanbul'da yetişen büyük velilerden.
A- A+

İstanbul'da yetişen büyük velilerden. İsmi Yahya, nisbeti Beşiktaşî'dir. Aslen Amasyalı olup Şamlı Ömer Efendi'nin oğludur. Yahya Efendi, İbn-i Ömer el-Arabî, Yahya bin Ömer Beşiktaşî ve Molla Şeyhzade gibi isimlerle de tanınıp meşhur olmuştur. 900 (m. 1494) senesi Trabzon'da doğdu. 977 (m. 1569) senesinde İstanbul'da vefat etti. Kabr-i şerifi, Beşiktaş ile Ortaköy arasında yaptırdığı ve kendi adıyla anılan caminin yanında olup ziyaret mahallidir.

Babası Şamlı Ömer Efendi uzun müddet Trabzon'da kadılık yaptı. Yahya Efendi orada dünyaya geldi. Kanunî Sultan Süleyman da Trabzon'da aynı sene aynı haftada doğdu. Kanunî ile süt kardeşi oldular. Kanunî dünyaya geldiğinde, annesi Aişe Hafsa Sultanın sütü kesilmişti. Bunun üzerine Kanunî'yi Yahya Efendi'nin annesi emzirdi.

Yahya Efendi Dergahı'nın deniz tarafından görünüşü. İlk tahsilini, babasından ve oradaki başka alimlerden yapan Yahya Efendi, küçüklüğünden itibaren ilim ve ibadete rağbet ederek yetişti. Çok riyazet ve mücahede yaptı. Nefsin isteklerini yapmayıp istemediklerini yapmak için çok çalıştı. Zahirî ve bâtınî ilimlerde yüksek derecelere, manevî olgunluklara kavuştu. İlimdeki kemalatını arttırmak ve daha yükseklere kavuşmak maksadıyla, hilafet merkezi olan İstanbul'a geldi. Zenbilli şöhretiyle meşhur, Müftiyü'l-enam Ali Cemalî Efendi'nin hizmet ve sohbetlerine kavuştu. Vefatına kadar sohbetlerine devam etti.

Ali Cemalî Efendi'nin vefatından sonra müderris oldu. Yahya Efendi, çeşitli medreselerde vazife yaptıktan sonra miladî 1553 senesinde, Sahn-ı seman medreselerinden birinde müderrislik yaptı. İki sene sonra da emekli oldu. Emekliliğinden sonra inzivayı, yalnız kalıp hep ibadet ve taat ile meşgul olmayı tercih etti. Beşiktaş'ta satın aldığı deniz kenarındaki bahçesinde, bir ev ve mescit yaptırdı. Sonraları evin etrafında; medreseler, hamam ve orada kalanların barınacakları odalar ve yol üzerinde herkesin gelip geçtiği bir yerde de çok güzel bir çeşme yaptırdı.

Yahya Efendi'nin türbe ve dergahının denizden genel görünüşü (sağda) ve denizden bir başka görünüş (solda).

Pek maharetli olup inşaat işlerini bizzat kendisi yapardı. Yaptığı çeşmenin tarihî olması bakımından, kitabesi için yazdırdığı şu beyt meşhurdur: “Bina tarihi bu inşalar olsun, Konup içenlere sıhhalar (safalar) olsun.” Askerî ve mülkî erkan, ahalinin ileri gelenleri, çevredeki ve uzak yerlerdeki insanlar, tüccarlar ve bilhassa gemiciler, Yahya Efendi'yi ziyaret ederler, hediye ve adak gönderirler, hacetleri için dua isterlerdi. Yahya Efendi, yanına gelen ziyaretçilere çeşit çeşit yemekler, şerbetler ve meyveler ikram eder, geleni boş çevirmezdi. İyilik, ikram ve ihsanları pek çoktu. Bazan şehrin ileri gelen zatları ile ilim sahiplerini davet eder, çeşit çeşit ikramlarda bulunurdu. Bazan da fakir ve yoksullara ziyafet çeker, gönüllerini alırdı. Her sene Resulullah Efendimizin, dünyaya teşriflerinin sene-i devriyyesi olan mevlid kandilinde, daha çok iyilik ve ikramlarda bulunur, daha geniş ziyafetler verirdi. İlim talebelerinden, fakirlerden ve zayıflardan ziyaretine gelenlere çok sadakalar verir, en aşağı hediyesi kayık ücreti olurdu. Bahçesinde bulunan meyvelerden Kanunî Sultan Süleyman Hana takdim ve hediye eder, Sultan da ona, maddî yardımda bulunurdu. Yahya Efendi, çeşitli ilimlerde söz sahibi olup naklî ilimlerden başka; tıp, hikmet, hendese ve fizik gibi aklî ilimlerde de maharet ve ihtisas sahibi idi. Duası Allahü tealanın izniyle hastalara şifa olurdu. Kendisi, hem zahirî, hem de batınî kemalata sahipti. Üveysî idi. Dil ve gönül ehli, şair, tabip, hakim, cömert, kerim (iyilik edici), şefkatli, yumuşak huylu, zeki, iyi huylu, takva ve güzel ahlak sahibi bir zattı. Ziyaretine gelenler, onun kereminden, kerametinden, hikmetli sözlerinden, tıbba dair bilgilerinden, ilim ve faziletinden istifade ederler, feyiz almış olarak dönerlerdi. Sohbetinde bulunanların herbirine “Aşık” diye hitap ederdi. Sohbetlerinde din büyüklerinden bahseder, OSnların menkıbelerini, güzel hallerini anlatırdı.

Yahya Efendi Dergahı girişi ve giriş üzerindeki kitabe (sağda) ve dergahın arka penceresi (solda).

Yahya Efendi'nin iyilik, ikram ve ihsanları pek çok olmakla birlikte, kendisi gayet sade bir hayat yaşar, her türlü lüzumsuz âdetten kaçınır, resmiyetten uzak dururdu. Tekellüf ve fazla masraftan uzak olup elbisesi ve sarığı sadeydi. Çeşitli yerlerden adak ve hediye olarak gelen malların çoğunu, bina yapmakta ve bahçelerinin bakımında harcardı. Her tarafta binalar yapardı. Yaptığı inşaatın biri tamam olmadan diğerine başlardı. Mescit, medrese, tıp mektebi, hanekah, hamam gibi binalar inşa ederdi. İnşaat işinde çok mahir idi. Dağları kazdırır, toprakları indirip deniz sahillerini doldurur, oralara yeni binalar yapardı. Böyle çok bina yapmasının hikmeti sual edildiğinde; “Bakara suresi 36. ve A'raf suresi 24. ayet-i kerimelerinde mealen; “...Yeryüzünde sizin için bir vakte (ömrünüzün, ecelinizin sonuna) kadar, yerleşmek, geçinmek ve menfaatlenmek vardır.” buyruldu. Bizim ve bizden sonra gelip yolumuzda olanlar için en güzel kalma yerleri, en münasip ve lazım olan yerler böyle binalardır. Bunun için bu tip binaların inşasına bu kadar gayret ediyoruz.” buyururdu.

Yahya Efendi Çeşmesi (sağda) ve Dergahın meşrutası ve bahçesindeki mezarlar (solda).

Kanunî Sultan Süleyman, padişah olunca ona çok yakın alâka gösterdi. Çok yardım edip İstanbul'daki meşhur yerine yerleştirdi. Kanunî Sultan Süleyman Han bir gün Yahya Efendi'ye hatt-ı şerif gönderip; “Biraderim Yahya Efendi! Şaşılacak şeydir ki bizi terkettin. Hayli zamandır görüşemedik. Buna sebep nedir? Eğer bizden size karşı bir kusur meydana geldi ise kerem edip af buyurunuz. Teşrif edip bizi sevindiriniz. Böylece kırık gönlümüz neşelensin.” dedi. Hatt-ı şerif, Yahya Efendi'ye ulaşınca kağıt kalem istedi ve Kanunî'ye cevap yazıp onun görüşme isteğini kabul etti. Dergahına davet etti. Sohbette bulundular.

Yahya Efendi hazretlerinin çok kerametleri görüldü. Kanunî Sultan Süleyman Han sık sık kendisini ziyaret eder nasihatlerini ister, duasını alırdı.

Bir gün Yahya Efendi hazretleri Sahn-ı seman Medresesine gitmek için yola çıkmıştı. Yolda atının yularını bir papaz tuttu ve; “Ey alim zat! Ey Yahya Efendi! Size bir sualim var. Bu müşkül işi bana izah edin. Soracağım şeyin cevabı acaba dininizde var mıdır? Her sene yeni defter tutulmayıp gidiyor. Ölen kalan kim bilinmeden ölmüş bir gayr-i müslimden devletçe haraç isteniyor? Bu nasıl iştir. Bu şekilde hareket dininizde var mıdır?” dedi. Yahya Efendi bunları duyunca; “Hayır. Dinimizde ölmüş bir gayr-i müslim vatandaştan haraç alınmaz. Sonra çok fakir kazandığıyla güç geçinen kimseden ve çok yaşlı olanlardan da haraç alınmaz. Bunlar affolunmuşlardır. Sultanımız ona muhtaç değildir.” dedi. O zaman papaz; “Efendi şunu iyi bil ki bizden ölen kimsenin bile haracını isteyip her yıl alırlar. Bunu ben size soruyorum. İslam dini bunun alınmasını istiyor mu? Ne olur bunu Sultan Süleyman Hana arzedin, haber verin, sorun?” dedi.

Bunları işiten Yahya Efendi celallendi ve din gayreti ile medreseye vardı. Ders yapmadan önce hemen kalem kağıt istedi ve Sultan Süleyman Hana hitaben; “Ey cihan sultanı Süleyman Han! Şimdi sana saltanat haram oldu. Zulmün ölen kişilere kadar uzandı demek. Halbuki böyle bir zulmü senin ecdadın yapmamıştı. Bu mudur din gayreti? Bak, müminleri bir kafir ilzam ediyor, susturuyor, çaresiz bırakıyor.” diye yazdı. Sonra da sevdiği birine bu mektubu verip Sultana gönderdi. Mektup, Kanunî'nin eline ulaştığında, Kanunî ona nazar edip okudu. Rengi değişip kalbini bir üzüntü kapladı. Tahtından indi ve bir adamını Yahya Efendi'ye göndererek geleceğini bildirdi. Çok geçmeden saltanat kayığına binip Yahya Efendi'nin dergahına vardı. Hürmetle selam verip yaklaştı ve; “Ağabey! Bu mektup da nedir? Bunu bize siz mi gönderdiniz? Ey güzel haslet sahibi! Nedir suçumuz? Bize bunu beyan edip açıklayınız? Biz de işin hakikatını bilelim. Saltanat bana neden haram oldu? Kime zulmeyledim?” diye sordu.

O zaman Yahya Efendi hazretleri ona; “Padişahım! Bu ne iştir. Defterleri her sene niçin yenilemezsiniz? Ölmüş olan gayr-i müslimlerden memurlarınız haraç toplarlar. Böyle ele geçen mal sana hiç helal olur mu? Bu senden beklenmez. Yediğin, giydiğin haram olunca elbetteki saltanat da sana haram olmuş demektir.” dedi. Hayretler içinde kalan Kanunî; “Hâlimi Allahü teala biliyor ki bu söylediklerinizden zerrece haberim yoktur.” dedi. Yahya Efendi de; “O hâlde bu gaflet nedir? Yarın Allahü tealanın huzurunda buna vereceğin cevap ne olur. Memurların gayr-i müslim malı alırlar. Bu kafir hakkı, kul hakkı olur. Ergeç Allahü tealanın huzuruna çıkacaksın. Yakanı kafirin eline vereceksin. Neticede korkarım Cehennem ateşine atılırsın. Cihan padişahının kafirle birlikte gelmesi layık mıdır? Bu mudur din gayreti, bu mudur iman gayreti? Kullara zarar verene, inletip ağlatana Allahü tealanın rızası yoktur. Sana yolların en hayırlısı gösterilmişken, buna Resulullah efendimiz hiç rıza gösterir mi? Yaptığın işler yanlıştır. Niçin adaletle işlerini görmezsin? Dininin bildirdiği yola gitmezsin? Şunu iyi bil ki ey cihan padişahı! Şöhret zinetinin hepsi burada bu dünyada kalır. Bu apaçık bir iştir. Eğer adaletle bir iş yaptıysan, sana kalacak odur.” buyurdu.

Kanunî Sultan Süleyman Han bu sözleri işitince ağladı ve vezirine emredip; “Her sene evleri teker teker sayın. Gayr-i müslimlerden ölen kalanları yazın. Haraç hesabını iyi tutun. Hazineye haram para getirmeyin. Şunu iyi bilin ki buna kesinlikle rızam yoktur.” diye ferman etti. Sonra da Yahya Efendi hazretlerine dönüp; “Sen bizim doğru yolu gösteren rehberimizsin. Gaflet uykusundan bizi uyandırdın. Bu sebeple Allahü teala senden razı olsun. Suç bizdeymiş.” dedi. Yahya Efendi de ona; “Ey cihan padişahı! Tövbe edin ki Allahü teala affetsin. Bir daha gaflette kalıp zulüm etmeyiniz. Doğru yolu bırakıp eğri yola gitmeyiniz.” buyurdu. Kanunî ona; “Ağabey! Şimdi artık bizim tahta geçmemize izin var mıdır?” diye sordu. O zaman Yahya Efendi, Kanunî'nin elinden tutup; “Evet şimdi çıkabilirsin.” buyurdu.

 

Yahya Efendi Camii'nin içerden kapı tarafının görünüşü (sağda) ve camiden Yahya Efendi Türbesine açılan Hacet Kapısı (solda).

O KENDİNİ TANITTI

Kanunî, bir gün kayıkla Boğaz'da gezmeye çıkmıştı. Ortaköy hizasına gelince kıyıya yanaşıp bir adam göndererek Yahya Efendi'yi çağırttı. O da yanında bir ahbabı ile gelip kayığa bindiler. Birlikte giderlerken, Yahya Efendi'nin ahbabı, devamlı olarak Kanunî'nin parmağında bulunan çok kıymetli bir yüzüğe bakıyor ve bu bakış dikkati çekiyordu. Kanunî bu hâli farkedince parmağındaki o kıymetli yüzüğü çıkarıp; “Buyurun, daha yakından iyice bakıp inceleyebilirsiniz.” dedi. O zat yüzüğü aldı. Evirip çevirdikten sonra denize atıverdi. Yahya Efendi hariç, kayıkta bulunanlar çok hayret ettiler. Bir müddet gittikten sonra o zat inmek istediğini bildirince kayık kıyıya yanaştı. O zat, ineceği sırada denizden bir avuç su alıp Sultana uzattı. Avucunda biraz önce denize attığı yüzük vardı. Yahya Efendi hariç, kayıkta bulunan herkes, yine çok hayret ettiler. Kanunî, elini uzatıp yüzüğü alınca o zat birdenbire gözden kayboluverdi. Kanunî, Yahya Efendi'ye dönüp; “Ağabey, neler oluyor?” dedi. O da; “O gördüğünüz Hızır aleyhisselam idi.” dedi. Bunun üzerine Kanunî; “O hâlde bizi niye tanıştırmadınız?” deyince Yahya Efendi; “O kendini tanıttı. Ama siz tanımakta geç kaldınız.” buyurdu.

Yahya Efendi Dergahı Camisinin kapısından içerinin görünüşü (sağda) ve caminin mihrap ve minberi (solda).

Yahya Efendi'nin sevdiklerinden Baba Tarak anlatır: “Balıkçı idim. Balık avlar, onunla geçinirdim. Bir seher vakti Yahya Efendi hazretlerinin dergahına vardım. Beni gördükte; “Gel, teknen ile beni denizde bir gezdiriver. Allahü tealanın kudretini düşünelim. Deryayı bir güzel seyredelim.” buyurdu. Ben de; “Başüstüne efendim!” dedim. Hemen gidip kayığa bindik. Yahya Efendi hazretleri kayığa oturdu. Kıyıdan biraz ayrılınca gönlümü bir üzüntü kapladı. Gam ile doldum. Zira hanımım bana o gece fakirlikten yakınıp; “Evin ihtiyacını karşılayamıyorsun. Bak kızın yetişti. Çeyizi bile yok. Sen ise durmadan Yahya Efendi'ye gidersin. O da böylece seni işten alıkoymaktadır. Kuru kuruya gezmek hangi akıl icabıdır.” demişti. Gece söylediği bu sözleri hatırıma gelmişti. Kimseye bir şey söylememiştim. Birden Yahya Efendi hazretleri bana; “Evladım! Yanında balık tutmaya ağın var mı?” diye sordu. Ben de; “Efendim, denizde balık olmayınca ağ olmuş neye yarar.” diye cevap verdim. Yahya Efendi yine; “Balık yok ise üzülme. Allahü teala sana rızkını elbet ihsan ediverir. Ağı bana ver. Şimdi sana Allahü tealanın kudretini göstereceğim.” buyurdu. Yahya Efendi bu sözü söyler söylemez denizin yüzü balıkla dolup kaynamaya başladı. Ağı attı, içi balıkla doldu. Onları kayığın içine boşalttı. Herbiri iri iri, taze kefallerdi. Bana dönüp; “Evladım! Şimdi beni kenara bırak, sen de balıkları satmaya git. Bu balıklar ne kadar para ederse, onunla kızına babalık yap. Çeyizini alıp hazırla. Hanımının da istedikleri böylece yerine gelsin.” buyurdu. O zaman ben hayretler içinde kaldım. Zira benim üzüntü sebebimi anlamıştı. Hemen Yahya Efendi hazretlerini kıyıya bıraktım ve balıkları pazarda satmaya gittim. Balıkları satıp parasını getirerek, durumu hanıma anlatıp parayı saydım. Hanım buna çok sevindi. Bütün ihtiyaçları karşıladım. Çeyizi aldık. Hanım ondan sonra bana karşı hiç huysuzluk yapmaz oldu. Sonra koşarak Yahya Efendi hazretlerinin huzuruna geldim. Beni tebessüm ile karşıladı ve; “Balığı şu kadara sattın ve ihtiyaçlarını da karşıladın herhalde.” buyurdular. Ben de; “Evet efendim. Size canım feda olsun. Bize kereminizle yardım ettiniz.” dedim. Sonra bana; “Ey Baba Tarak! Sen bu sırrı kimseye söyleme. Allah için yayma. Bizdeki yardım doğrudur. Kısmetmiş ve senin hakkın olmuştur.” buyurdu.”

OSMANOĞULLARINI AKIBETİ NE OLACAK

Bir gün cihan padişahı Kanunî Sultan Süleyman Han, Yahya Efendi hazretlerine bir hattı şerif gönderdi ve; “Ağabey! Sen ilahî sırlara vâkıfsın, bilirsin. Kerem eyle de bize Osmanoğullarının akıbetinin ne olacağını haber ver. Nesli kesilip yok mu olacak. Yok olacaksa, bu hangi sebeptendir.” dedi. Hatt-ı şerifi okuyan Yahya Efendi eline kalem kağıt alıp; “Kardeşim! Neme gerek.” diye iri harflerle yazıp Kanunî'ye gönderdi. Kanunî, Yahya Efendi'den gelen mektubu okuduğunda hayretler içinde kaldı. Fakat bir şey anlamamıştı. Derhal bir kayık hazırlanmasını emretti ve bu bilmece gibi sözün mânâsını anlamak için Yahya Efendi'nin dergahına geldi. Yahya Efendi'yi görür görmez; “Ağabey! Ne olur gizlemeyip sualime cevap veriniz. Biz de ona göre hareket edelim.” dedi. Yahya Efendi bunun üzerine tebessüm edip; “Biz cevap verdik. Bu sözümüzü anlayamamana şaşarız.” dedi. Kanunî; “Nasıl?” deyince Yahya Efendi; “Zulüm, haksızlık yayılsa, işitenler de; “Neme gerek.” dese ve onu önlemeye çalışmasalar, sonra koyunu kurt değil de çoban yese, bilenler de bunu söylemeyip gizlese, fakirler, muhtaçlar, gariplerin feryadı göklere çıkıp bunları taşlardan başkası işitmese, işte o zaman felakettir. Neslinin o zaman yok olmasından korkulur. Hazinelerin boşalır. Askerin itaat etmez olur ve yolundan gitmezler. Yok olmak mukadderdir.” buyurdu. Kanunî bunları işitince göz yaşlarını tutamadı. Yahya Efendi'ye olan sevgisi daha da arttı.

Yahya Efendi'nin sandukasının uzaktan görünüşü (sağda) yakından görünüşü (solda).

Yahya Efendi Türbesi'ne giriş (sağda) ve Yahya Efendi Türbesi'ndeki kabirler (solda).

Yahya Efendi hazretlerinin elbiselerini bir Rum terzi dikerdi. İsmi Kusta Usta idi. Yahya Efendi ona zaman zaman; “Ey Kusta Usta! Küfür halinde olman uygun değil. İmana gelsen de seninle bir kardeş olsak. Ahiret yolunda da yoldaş olsak, daha iyi değil mi?” derdi. O da; “Sözleriniz doğrudur. Bir gün gelir başımızın yazısını elbet görürüz. Hak nasib ederse oluruz.” diye cevap verirdi. Yahya Efendi bir zaman terziye dikmesi için bir elbise verdi. O da kısa zamanda biçip dikti ve Yahya Efendi hazretlerine getirdi. Yahya Efendi onu eline alınca ceplerini aramaya başladı. Terzi Kusta Usta; “Bir noksanı mı var?” diye sordu. Yahya Efendi de; “Onun bir noksanı yoktur. Acaba bunun ceplerini dikmediniz mi?” diye sordu. Bunun üzerine Kusta Usta; “Efendim! Cebini dikmiştim. Cep ağızları dikişlidir. Verin bana ağızlarını açayım.” dedi. O zaman Yahya Efendi, ona; “Ellerini ceplerine sok ne çıkar, ne bulursan senin olsun.” buyurdu. Terzi Kusta bu söze bir mânâ veremeyip şaşırdı ve ellerini, ipliklerini söktüğü ceplere soktu. Bir avuç altın çıkardı. Kusta Usta'nın aklı başından gitti ve kendisini bir titreme aldı. Sonra Yahya Efendi'nin ellerine sarıldı ve; “Ey Allah'ın sevgili kulu! Bana yardım edin. Mümin olma zamanım geldi. İman etmek istiyorum. Bana imanı öğretiniz.” dedi. Yahya Efendi onun başına kendi tülbendini sardı ve; “Artık ismin Ali Usta oldu.” buyurdu. Ali Efendi Kelime-i şehadeti söyleyip Yahya Efendi'nin talebeleri, sevdikleri arasına girdi ve dergahta ömür boyu hizmet etti.

Yahya Efendi'nin torunu Aziz İbrahim Efendi anlatır: “Dedemin yanında oturmuştum. Bir beyt okudu. “Nasibin var ise gelir Yemen'den. Ne Yemen'den. Hind'den de dahi Hind'den de.” dedi. Sözünü tamamladığında kapı çalındı. Bana; “Kapıyı çalan kimdir bir bak?” buyurdu. Ben de gidip kapıya baktım. Hindli birisi duruyordu. Ona; “Kimsin ve ne istiyorsun. Çaldığın bu kapıdan istediğin nedir?” dedim. Sonra geri dönüp ceddime; “Dedeciğim birisi sizinle kapıda görüşmek istiyor.” diye haber verdim. O da bana; “Onu içeriye davet et, sohbet etmek istiyoruz.” dedi. Derhal gidip kapıyı açtım ve ona; “Dedem sizi istiyor.” dedim.

Yahya Efendi Dergahı'nda Klasik Türk Sanatları Vakfı olarak kullanılan bina girişi.

O da eşyasıyla birlikte içeriye girdi. Selam verdi ve dedemin elini öptü. Koynundan bir mektup çıkarıp verdi. Sonra da; “Ben senin için ta Hindistan'dan geldim. Sizi sevenler bizi bilir. Bu hediyeleri size gönderdiler.” dedi. Dedem Yahya Efendi hazretleri de tebessüm edip o kişiyi misafir ettiler ve sonra geri gönderdiler.

“Hazreti Pir Mevlana Yahya Efendi Kuddise sirruh” yazılı levha (sağda) ve Yahya Efendi'nin sandukasının eski bir resmi (solda).

PEHLİVAN YAHYA EFENDİ

Avrupa'da Kara Pehlivan ismiyle meşhur ve bütün güreşçileri yenen gayr-i müslim bir güreşçi vardı. Bu güreşçi bir ara İstanbul'a geldi. Bütün güreşçilere meydan okuyor, hiç kimsenin kendisiyle güreşmeye cesaret edemeyeceğini söylüyordu. Yahya Efendi, İslamiyetin şerefini, vekarını korumak için güreşmek üzere o meşhur pehlivanın karşısına çıktı. Kendisi daha önce hiç güreşmezdi. Herkes bu duruma çok hayret etti. Pehlivanlar meydana çıktığında, binlerce insan merak dolu bakışlarla ve endişe ile neticeyi bekliyorlardı. Nihayet Yahya Efendi, Kara Pehlivan ile karşılaştı. O meşhur, mağrur ve kendini beğenen Kara Pehlivan'ı bir elense ile yeniverdi. Kara Pehlivan, bu zatta gördüğü kuvvetin normal bir şey olmadığını, bu hâlin o büyük zatın bir kerameti olduğunu anladı. O anda kalbinde bir değişiklik hissetti. Gönlü âdeta Yahya Efendi'ye bağlanıp kaldı. Nihayet onun huzurunda müslüman olmakla şereflenip talebeleri arasına katıldı.

Yahya Efendi'nin Boğaz'da çok güzel bir bahçesi vardı. Orada Mustafa Efendi adında biri hizmet ederdi. Bir gece Yahya Efendi ona; “Bana biraz su getir.” buyurdu. O sırada hiç su yoktu. Mustafa Efendi testiyi alıp dışarı çıktı. Dışarısı çok karanlık olup göz gözü görmez derecedeydi. Üstelik su getirilecek yer de oldukça uzak ve tehlikeliydi. Mustafa Efendi bir türlü gitmeye cesaret edemedi. Geriye de dönemedi. Neticede; “Yahya Efendi'ye feda olsun,” diye gönlünden geçirip yola koyuldu. Birden gideceği yer gündüz gibi aydınlandı. Selametle gidip testiyi doldurup getirdi. Lakin bu aydınlığa şaşıp kaldı. Tekrar dışarı çıkıp bu aydınlığı görmek istedi. Dışarı çıktığında her tarafı kapkaranlık gördü. Bu hâli Yahya Efendi'den sormak istedi. İçeri girdiğinde Yahya Efendi ona; “Bak Mustafa Efendi! Bu gördüğünü kimseye söyleme. Bizi de ellere verme. Bir kimsede yakîn nuru varsa, o kimse zulmette, karanlıkta kalmaz.” buyurdu. Bu hâl onun bir kerametiydi.

Belban isminde gayr-i müslim bir çobanın sürüsünden, iki koyun kaybolmuştu. Kaybolan koyunlar, Yahya Efendi'nin dergahının bahçesine gelmişlerdi. Çoban, koyunlarını bütün aramalara rağmen bulamadı. Nihayet orada bulunduklarını öğrenip doğruca dergaha geldi. Yahya Efendi'nin, müslümanların büyük bir âlimi ve velisi olduğunu işitmişti. “Acaba bana nasıl alâka gösterir, benimle ilgilenir mi, ilgilenmez mi? Eğer benimle ilgilenir, aç ve yorgun olduğumu anlayıp; taze ekmek, tereyağı ve bal ikram ederse, onun hakikaten büyük bir zat olduğunu anlarım.” gibi düşünceler ile Yahya Efendi'nin huzuruna girdi. Yahya Efendi onu görünce o daha hiçbir şey söylemeden; “Bu kişi, koyunlarını ararken, dağ taş demeden dolanıp çok yorulmuş ve acıkmıştır. Buna taze ekmek, tereyağı ve bal getirin.” diye hizmetçiye emretti. Emredilen yiyecekler, derhal hazırlanıp getirildi. Ortaya konunca Yahya Efendi Belban'a; “İşte sana tereyağı, mumlu bal ve taze nan (ekmek), Dilersen yağa ban, dilersen bala ban.” dedi ve tebessüm ederek, yemesi için işaret etti. Belban da o yiyeceklerden yedi. Gönlü ve kalbi yumuşadı. Evliyanın lokması kalb hastalığına şifa olmuştu. Bunun üzerine Belban iman etmekle şereflenip Müslüman oldu. Bu nimetin şükranesi olarak, Allah rızası için kendisinin olan o iki koyunun kesilmesini ve orada bulunanlara ikram edilmesini istedi. Bunun üzerine Yahya Efendi, şu şiiri söyledi:

Sabahleyin iki ganem (koyun),

Menzile mihman (misafir) geldi.

Her görenler dediler,

“Tekkeye kurban geldi.”

Yolda çokdur çalıcı,

Onları, çaylak gibi,

Her aç olan ona der;,

“Derdime derman geldi.”

Bir koyundan küçüktür,

İki koyunu pençeler,

Çekip orada yutar,

Der: “Bize ihsan geldi.”

Ey “Müderris” ola gör,

Ra'i (çoban) bugün bunlara sen!,

Enbiya zümresi hep,

Âleme çoban geldi.

Yalova'da bir imam vardı ki Yahya Efendi'yi büyük bilir ve çok severdi. Zaman zaman ziyaretine gelirdi. Bu imamın çoluk çocuğu kalabalık olup maddî sıkıntı içindeydi. Fakat o sabreder fakirliğini gizler, kimseye bir şey söylemezdi. Bir gün yine Yahya Efendi hazretlerini ziyarete geldi. Selam verip huzurunda oturdu.

Yahya Efendi'nin sandukasının ayak tarafından görünüşü.

Yahya Efendi'nin sandukasının baş taraftan görünüşü.

O sırada dergah tenha olup kimseler yoktu. Yahya Efendi ona; “Ey temiz insan! Gel seninle bahçede biraz dolaşalım. Allahü tealanın lütfunun sonu yoktur.” buyurdu. Beraberce çıktılar. Bir yere geldiklerinde, Yahya Efendi; “Sen bize candan bağlısın. Şimdi sana Allahü tealanın lütfuyla bir iş göstereceğim. Böylece gönlündeki fakirlik sıkıntısı kalmayacak. Fakirlik ateşini söndürmüş ve seni sevindirmiş olacağız.” buyurdu.

Sonra yere asasını vurdu ve; “Burasını kaz!” dedi. İmam Efendi orasını açtığında, içinden bir küp altın çıktı. Ona; “Ne durursun, fakirlik hastalığına çaredir. Bunları sana sonsuz hazineler sahibi Allahü teala gönderdi. İstediğin kadar al.” buyurdu. İmam Efendi bunları heybesine doldurdu. Yahya Efendi ona; “Ey İmam Efendi! Dünya üzüntüsünü gönlüne sakın koyma. Bunları hayırlı işlere sarfedersin. Yalnız bu sırrı kimseye söyleme. Şayet anlatırsan o zaman bunlar elinden çıkar,” buyurdu. İmam Efendi de; “Efendim, ben bu işe çok şaştım! Bu kadar altınla memleketime nasıl dönerim. Yollarda haramiler, eşkıyalar var. Korkarım ki bunları benden alırlar. Nasıl varacağımı bilemiyorum.” dedi. Bunun üzerine Yahya Efendi; “Sana kimse zarar veremez. Bu senin nasibindir. Var selametle git.” buyurdu.

İmam Efendi veda edip yola çıktı. Hakikaten başına hiçbir şey gelmeden Yalova'ya vardı. Kendisini hanımı karşıladı. Heybedeki altınları görünce hayretler içinde kaldı ve; “Bunları nereden buldun?” diye sordu. O da; “Bu işi sana açıklayamam. Sadece Allahü tealanın ihsanı olarak bil!” dedi. İmam Efendi bundan sonra etrafına yardım etmeye başladı. Hem yedi hem yedirdi. Ömrü hayır yapmakla geçti. İnsanlar onun hakkında; “Nereden buluyor bunları?” demeye başladı. Bazısı da; “Birisinden emanet almış galiba!” Kimisi de; “Anlaşılan define bulmuş.” dedi. Herbiri bir şey söyledi.

Neticede İmam Efendi hastalandı. Hastalığı ilerleyince komşularını başına çağırdı ve onlara; “Size bu malı nereden bulduğumu açıklamak istedim. Bunun elime girmesine sebep, Yahya Efendi hazretleridir. Bugüne kadar kimseye söylemedim. Zira bana, söyleme gizle demişti. Şimdi ise ömrümün sonu yaklaştığından onun kerameti unutulmasın diye söylüyorum.” dedi ve Kelime-i şehadet getirerek vefat etti.

Torunu Taceddin Efendi anlatır: “Bir gece uyuyordum. Gece yarısı dedem beni uyandırdı ve; “Taceddin! Şimdi git. Dergahta hizmet edenleri uykudan uyandır. Denizde bir işim var, kayığı denize indirsinler.” buyurunca gidip haber verdim. Çocuk olduğum için beni dinlemediler ve; “Görmedin mi dışarısı fırtına. Kayık bu havada denize iner mi?” dediler. Ben de gidip söylediklerini dedeme anlattım. O zaman dedem hemen gidip kendisi kayığı denize indirdi.

Yahya Efendi Türbesi'nde Şemseddin Nuri Efendi'nin sandukası.

İçine postunu yayıp oturdu. Sonra dergahtakiler kayığın denize indirildiğini anladılar. Yahya Efendi kayıkla denize açıldı. Biraz yol aldıktan sonra küçük bir kayık içinde iki papazın suya batmak üzere olduğunu gördü. Hemen yetişip onları kayığa aldı ve Yeniköy'e götürüp kıyıya çıkardı. Tekrar Beşiktaş'a dergahına geldi.

Yahya Efendi'nin dergahı bahçesi ve bahçedeki kabirler.

Sonra bu papazlar metropolitlerine başlarından geçeni anlattılar. Metropolit de Yahya Efendi'ye çeşitli hediyeler gönderip ona sevgi, saygı ve hürmetlerini bildirdi.

Yahya Efendi'yi seven ve dergaha odun taşıyan bir kayıkçı vardı. O anlatır: “Bir gün Yahya Efendi bana; “Ey reis! Sen bize candan hizmet edersin. Seni severiz. Bize bir kayık meşe odunu getiriver.” buyurdu. Ben de gidip bir kayık odun getirdim. Kayığı iskeleye yanaştırdım. Hizmetçiler dergaha odunu taşımaya başladılar. O gün Yahya Efendi'ye pek çok muhtaç ve borçlu geldi. Yahya Efendi hazretleri her birine yardım edip ihtiyacını karşıladı. Hepsi sevinçliydi. Hayır dua ederek dergahtan ayrıldılar.

Yahya Efendi hazretleri hayatında para kesesi kullanmazdı. Onun bir küçük el sepeti vardı. Nereye gitse onu yanından ayırmazdı. Bir başkasının da ona dokunmasına, içine elini sokmasına izin vermezdi. Kim bir şey istese, ister ekmek, ister meyve ne olursa olsun mübarek elini içine sokar, istenilen şeyi çıkarır verirdi. Yahya Efendi'nin huzuruna vardığımda beni tebessümle karşıladı ve; “Reis, biz senden odun istemiştik. Ne yaptın?” dedi. Ben de; “Efendim odun iskeleye geldi. Hizmetçiler taşıyorlar.” dedim. O zaman Yahya Efendi hazretleri, yanındaki kapalı sepetine elini soktu, içinde dolaştırıp bir miktar altın çıkardı ve bana uzattı. O zaman ben; “Acaba para kesesi kullanmamasının sebebi nedir?” diye gönlümden geçirdim. Yahya Efendi bana bakıp güldü ve; “Reis! Bizim kesemiz yoktur. Lakin yedi iklim bize keselik yapıyor. Altın ve gümüş bizde misafir olmaz. Hem de bir gece bile kalmaz. Yerine ulaştırılır.” buyurdu.

AŞIĞA BAĞDAT IRAK OLMAZ

Mağripli birisi Yahya Efendi'nin ismini duyup görmeden ona aşık oldu. Yahya Efendi'nin nerede olduğunu bilmiyordu. Mısır, Şam, Halep ve başka birçok yer gezip Yahya Efendi'yi aradı. Neticede İstanbul'a geldi. Gördüklerine daima; “Yahya nerede? Ey insanlar, Yahya'yı biliyor musunuz?” derdi. Birisi onun hâlini anlayıp aradığı kişinin Beşiktaş'ta olduğunu haber verdi.

Mağripli yürüyerek Beşiktaş'a geldi. Sorarak Yahya Efendi'nin dergahını buldu. Kapıyı çalıp Yahya Efendi hazretlerini sordu. Dergahtakiler Yahya Efendi'nin Kavak'taki bahçesine gittiğini söylediler. Aşık Mağripli; “Aşığa Bağdat ırak değildir,” diyerek Kavak'taki bahçeye geldi. Bahçe çok güzel olup ortasında bir havuz vardı. Yahya Efendi havuzun yanında oturmuştu. Hizmetçiler bahçeyi suluyorlardı. Mağripli doğruca Yahya Efendi'nin yanına yaklaşıp selam verdi ve elini öptü. Sonra da; “Efendim ne olur beni talebeliğe kabul edin. Nice yıllar diyar diyar gezip sizi ararım,” dedi.

Yahya Efendi ona; “Acaba maksadın nedir? Bu kadar zahmete sebep ne oldu? Bize anlat, biz de sana yardım edelim, gamını giderelim,” buyurdu. Mağripli, Yahya Efendi'nin ayaklarını öpmek istedi ve; “Efendim, ne olur kimya ilmini bana öğretin,” dedi. Bu sözü üzerine Yahya Efendi; “Sen yanlış haber almışsın. Biz o senin dediğin şeyi bilmeyiz,” buyurdu.

Mağripli yine; “Efendim! Derdimin dermanı sendedir. Ben arzuma kavuşmadan buradan gitmem,” dedi ve sözlerinde ısrar etti. Meğer ki Mağripli, Yahya Efendi'yi imtihan etmek istermiş. Onun maksadını anlayan Yahya Efendi, Mağriplinin ayak ucunda bir siyah taş gördü ve; “Ey kişi! Şu kara taşı al da bana veriver,” buyurdu. Mağripli eğilip yerdeki kara taşı aldı ve Yahya Efendi'nin eline verdi. Yahya Efendi o taşa dikkatle baktı; o sırada taş altın kesildi. Sonra taşı havuzun içine atıverdi ve:

“Allahü tealanın sevgili kulları taşa nazar etseler, o halis altın oluverir.” buyurdu. Bunu gören Mağripli; “Elhamdülillah. Cenab-ı Hak beni maksadıma kavuşturdu. Maksadım hâsıl oldu. Efendim beni kabul edin. Hizmetinizle şereflenmek istiyorum. Canım başım yolunuza fedadır,” dedi ve ellerine sarıldı. Yahya Efendi de onu talebeliğe kabul etti ve bir bahçenin bakım işlerini ona verdi.

Kocaeli'nde Hacı Ali Efendi isminde takva sahibi, dergahı olan bir zat vardı. Hacı Ali Efendi, Yahya Efendi hazretlerinin büyüklüğünü ve güzel hâllerini işitmişti. Bir gün onu görmek için yola çıktı. Beşiktaş'a, oradan da Yahya Efendi'nin dergahına geldi. Hizmetçilere hitaben; “Yahya Efendi'yi ziyarete geldik.” dedi. Onlar da; “Şu anda burada değildir.” diye cevap verdiler. Hacı Ali Efendi tekrar; “O hâlde nerede bulabiliriz, söyleyin.” dedi. Hizmetçiler de; “Efendim, Yahya Efendi hazretlerinin Yeniköy yakınında bir bağı var, oraya gitti.” dediler. Hacı Ali Efendi bunun üzerine yanındakilere; “Gidip onu bulalım.” dedi. Sonra Yeniköy'e geçtiler ve Yahya Efendi'nin bağını buldular. Hacı Ali Efendi bahçıvana; “Yahya Efendi'ye haber verin. Onu ziyaret için geldik.” dedi. Bahçıvan; “Efendim, Yahya Efendi hazretleri seher vakti buraya gelip bir müddet kalıp kayıkla Kavak tarafına gittiler.” dedi. Hacı Ali Efendi bunları duyunca; “Tövbeler olsun! Bu kişi deli olsa gerek. Kendisinde evliyalıktan bir eser göremiyoruz. Bağdan bağa dolaşan kişi velî olur mu? Arzusu peşinde koşuyor. Bu işler hiç evliyanın işi mi? Hani zikirler, hani dergahta sohbet, hani ibadet, hani virdler, hani elbise ve külah? O ise tenhalarda yollara düşüp bağdan bağa koşuyor. Bu dünyaya bu derece heves bir velîde olur mu? Biz onu daha görmeden niyetlerini bir güzel anladık. Aşikare apaçık ne olduğu meydana çıktı. Dünyaya düşkün olan, ahiret adamı olamaz. Ahiret adamı olan çok kere fakir olur. Nerede Yahya Efendide bunlar?” diye söylendi. Geriye dönmeyi düşündü. Fakat vazgeçti. “Bu kadar zahmet çekip ta Kocaeli'nden buralara kadar geldim. Görmeden gitmek, bu kadar zahmeti boşa çekmek olur. Emeğim boşa gitmesin. Onu görmeden dönmek akıllıca bir iş olmaz. Onu bir bulup imtihan edeyim.” dedi ve kayık ile Kavak yönüne doğru yola çıktı. Kayıkla giderken yolda Yahya Efendi ile karşılaştı. Yahya Efendi onu görünce tebessümle; “Kardeşim hoş geldiniz. Bir kimsenin gönlünde dünya sevgisi olmazsa, onun elinde bulunan dünyalıklar ahirette şeref ve itibar bulmasına mani olmaz. Biz dünya ehlinden uzak olmak için bu bağ ve bahçeleri mesken edindik. Lakin biz nereye gitsek bizi buluyorlar. Aman ve fırsat vermiyorlar.” buyurdu. Sonra şu beyti okudu: “Ya İlahî! Kulunum. Emrine itaat ederim, anarım seni, Beni ne yaparsan yap, yeter ki yapma dünya delisi.” Hacı Ali Efendi bu sözleri duyunca onun gerçek hâlini anladı ve söylediklerine bin pişman oldu. Geri kalan ömrünü Allahü tealanın bu sevgili kuluna muhabbet ederek geçirdi.

Kanunî Sultan Süleyman Hanın vefatından sonra yerine oğlu İkinci Selim Han padişah olup tahta geçmişti. Bir gün saltanat kayığı ile Boğazı gezmek için çıktı. Giderken Boğaz'daki bazı yerleri yanındakilere soruyordu. Beşiktaş'a geldiklerinde, kendisine; “Efendim burası Beşiktaş'tır ve Yahya Efendi hazretleri oturur. Buralarını o ihya etmiştir.” dediler. O zaman Sultan Selim Han; “Yahya Efendi nasıl biridir?” diye sordu. Ona; “Sultanım! Yahya Efendi, babanız Cennetmekan hazretlerinin süt kardeşi idi. Babanızla çok iyi görüşürlerdi.” dediler. O zaman Sultan Selim Han; “Evet, babamla olan yakınlığını ve dostluğunu bilirim. O babama her ne derse babam şüphesiz yerine getirirdi. Yahya Efendi saraya bir defa olsun gelmemişti. Lakin babam hep onun ayağına giderdi. Babam ona çok iltifat ettiğine göre görelim nasıl zattır. Evliyalığı nicedir. İmtihan için onu bir yere davet edelim.” dedi. Kale bahçesi denilen güzel bir yere geldi. Sultan bir adamıyla Yahya Efendi'yi buraya davet etti. Yahya Efendi geldiğinde ona iltifat etmemeyi gönlünden geçirdi. Çok geçmeden Yahya Efendi kayığıyla çıkageldi. Sultan Selim Han, Yahya Efendi'yi görünce tahtından inip hürmetle onu karşıladı ve iltifat etti. Yahya Efendi ona; “Sultanım! Niçin tahtınızdan indiniz. Bu ne iltifat.” buyurdu. Sultan, el öpmek isteyince Yahya Efendi, Sultanın iki kulağını tutup büktü ve; “Abdestin var mı? Söyle yoksa bırakmam.” dedi. Sultan; “Abdest alayım.” dedi. Yahya Efendi; “Dediğim namaz abdesti değildir. Söylediğim tövbe abdestidir.” buyurdu. Sultan Selim Han mahçub oldu ve Yahya Efendi'nin ellerinden öpüp hürmet gösterdi. Onun büyük bir velî olduğuna iyice inandı.

Yahya Efendi'nin, Apostol isminde Hıristiyan bir komşusu vardı. Bir gün bu Apostol, denizde fırtınaya tutuldu. Kendisi Hıristiyan olduğu halde, Yahya Efendi'nin hürmetine dua ederek kurtuldu. Evine gelince Yahya Efendi'ye hediye götürmek istedi. Kendi âdetlerince mühim ve kıymetli hediye sayılan yıllanmış şarap alarak Yahya Efendi'nin dergahına gitmek için yola çıktı. Getirdiği şarap, dergahın yokuşunda, daha oraya varmadan nar suyu hâline döndü. Bu apaçık kerametleri gören Apostol, müslüman olmakla şereflenip Ali ismini aldı. Arsasını Yahya Efendi'ye hediye etti ve kendisi de onun talebeleri arasına katıldı. Bu zat, Yahya Efendi ile aynı türbede, onun kabrinin ayak ucunda yatmaktadır.

KİMSE KİMSENİN RIZKINI YİYEMEZ

Bir zaman Sultan İkinci Selim Han bir donanma hazırlayıp sefere çıkılmasını ferman buyurdu. Donanma hazırlandığında donanma komutanı Kaptan-ı derya Beşiktaş'a geldi ve Yahya Efendi'den dua istedi. O zaman Yahya Efendi hazretleri üzüntülü ve sıkıntılı bir halde; “Allahü teala bir şeyin olmasını takdir ettiyse, onu hayır dua değiştiremez. Lakin sizden gelecek kötü bir haberi işitmememiz için gece-gündüz Rabbime duacıyım.” buyurdu ve donanma kaptanını uğurladı. Donanma o yıl düşmana karşı zafer kazanamadı. Bu haber İstanbul'a gelmeden önce Yahya Efendi hazretleri Hakk'ın rahmetine kavuştular. Buyurdukları gibi bu haberi duymadan ahirete gittiler.

Beşiktaşî Müderris Yahya Efendi, ömrünün sonuna kadar Beşiktaş'taki yerinde, ibadet ve mücahede ile vakit geçirdi. 977 (m. 1569) Zilhicce ayında, kurban bayramı gecesi vefat etti. Vefatında seksen yaşına yaklaşmıştı. Kurban bayramı günü, Süleymaniye Camii'nde, bayram namazından sonra cenaze namazı kılındı. Cenaze namazını Şeyhülislam Ebüssu'ud Efendi kıldırdı. Bahçesi yakınında bulunan ve daha önceden hazırladığı kabrine defnolundu. Cenazesinde vezirler, alimler, zenginler ve fakirlerden müteşekkil çok kalabalık bir cemaat hazır bulundu. Bu cemaat, onun hâlinin iyi olduğuna, sonunun hayırlı olduğuna, tam ve adil bir şahitti.

Vefat gecesinde; âlimler, hafızlar, vaizler, imamlar, tasavvuf büyükleri Kur'an-ı Kerim okudular. Kelime-i tevhid ve tesbih ile o geceyi ihya edip sevabını o büyük zatın ruhuna hediye ettiler. Kabri üzerine İkinci Selim Han tarafından türbe yaptırıldı. Sonra gelen Osmanlı sultanları, Yahya Efendi'nin türbesinin, cami ve zaviyesinin ve diğer külliyatının bakım ve tamirini büyük bir hassasiyetle ve aksatmadan yapmışlardır.

Yahya Efendi'nin sarığı (sağda) ve Yahya Efendi Çeşmesi (solda).

Yahya Efendi bir zaman sevdiklerinden birkaçıyla yolculuğa çıkmıştı. Bir yerde durdular. Talebelerinden birini çağırıp; “Burada bir değirmen var. Oraya gidip taze yumurta alalım. Yiyelim ve şükredelim.” buyurdu. Değirmene gittiler. İsmi Hasan Efendi olan değirmenci, güzel huylu biriydi. Yahya Efendi değirmenciye; “Efendi bize taze yumurta getir.” buyurdu. Değirmenci; “Efendim! Bir tane bile kalmadı. Yumurta alıcısı geldi, hepsini alıp gitti.” dedi. Bunun üzerine Yahya Efendi; “Kimse kimsenin nasibini alamaz. Alayım dese bile, buna yol bulamaz. Var sen kümesi aç. Bize de kalmıştır.” buyurdu. Kümesi açtığında her taraf yumurta doluydu. O zaman Yahya Efendi; “Bak Hasan Efendi! Allahü teala bizim rızkımızı da yaratmış.” buyurdu ve bir avuç altına bir sepet yumurta alıp yola devam ettiler.

Yahya Efendi'nin iki oğlu olup her ikisi de babaları gibi ilim, irfan aşığı kimseler idi. Babalarının yolunda bulunmuşlar, vefatlarında aynı türbeye defnolunmuşlardır. Yahya Efendi hazretlerinin şairliği de kuvvetli idi. “Müderris” mahlasıyla tasavvufî şiirleri ve müretteb Divan'ı vardır.

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
Rehber İnsanlar Sayfası