Evliyanın büyüklerinden. İnsanların i'tikat, amel, ibadet ve ahlak hususunda doğruyu öğrenip yapmalarını sağlayan ve Allahü tealanın rızasına kavuşturmak için rehberlik eden ve kendilerine “Silsile-i aliyye” denilen İslam âlimlerinin onyedincisidir. İsmi, Ya'kub bin Osman bin Mahmud bin Muhammed bin Mahmud el-Gaznevî el-Çerhî es-Serrezî'dir.Gazne yakınlarında Luhuger kasabasının Çerh köyünde doğdu. Ataları Çerh'e üç fersah mesafede ve Çerh bağlarının başladığı yer olan Serrez köyündendir. Çerh, Kabil ile Kandehar arasındadır. Ahalisi Tacik ve Türktür. Ya'kub-i Çerhî'nin doğum tarihi bilinmemektedir. 851 (m. 1447) senesinde Hilfetu'da vefat etti. Burası, Tacikistan'ın sınır köylerinden olup, kabri oradadır. Derin âlim ve veliyy-i kamil idi. Ya'kub-i Çerhî, takva sahibi ve ilme düşkün bir ailede büyüdü. Baba ve dedesi de tasavvuf ehli olup, kabirleri bugün bile Afganistan'ın Logar (Luhuger) vilayetinde ziyaretgahtır. Her sene dut mevsiminde halk, türbesini ziyaret ettikten sonra, türbenin etrafındaki çukurlarda beşli - onlu oturup semaverle çay içer, kasideler söyler. Halk buna “Çukur Bayramı” der.
Ya'kub-i Çerhî, önce Herat'a gidip, bir müddet ilim tahsili yaptı. Burada Şeyhülislam Abdullah Ensarî'nin hanegahında kaldı. Sonra yine ilim tahsili için Mısır'a gitti. Kahire'de Zeynüddin Hafî ile birlikte, zamanının büyük âlimi Mevlana Şihabeddin Şirvanî'den ve diğer âlimlerden aklî ve naklî ilimleri öğrendi. Sonra Buhara'ya gitti. Orada da âlimlerden ilim öğrenip, icazet aldı. Zahirî ilimlerde yetişdikten sonra tasavvuf ilmine yöneldi. Tasavvuf ilminde ve hâllerinde önce Şah-ı Nakşibend Behaeddin-i Buharî'nin, sonra da onun halifesi Alaeddin-i Attar'ın sohbetinde yetişti. Buhara'ya gelmeden evvel evlenmiştir. Oğullarından, çok sevdiği Mecdüddin Muhammed dört ayda seyr ü sülukunu tamamlamış; ancak onyedi yaşını doldurmaya dört ay kala vefat etmiştir. Bunun üzerine Ya'kub-i Çerhî; “Bir kalbde iki sevgiye yoktur. Bütün sevgiler, O'nun sevgisinde erimelidir.” mealinde bir beyit söylemiştir. Ya'kub-i Çerhî, “Risale der İlm-i Feraiz” adlı eserini bu oğlu için nazım haline getirmişti. Ya'kub-i Çerhî'nin diğer oğlu halifelerinden Yusuf Çerhî'dir. Bunun kabri Duşenbe yakınlarındaki Çertek'teki tekkesinin yanında ziyaretgahdır. Türbesi, Timur Han'ın türbesine benzer. Silsile-i Aliye büyüklerinden Hace Muhammed Zahid, Ya'kub-i Çerhî'nin kızının oğludur. Yine silsilede ismi geçen Derviş Muhammed, Hace Muhammed Zahid'in kız kardeşinin oğlu olmakla, Ya'kub-i Çerhî'nin de torunudur. Böylece Hacegi Emkenegî de Ya'kub-i Çerhî'nin torununun torunu olmaktadır.
Kendisi şöyle anlatmıştır: “Buhara'nın âlimlerinden ilim tahsil edip icazet aldıktan sonra memleketime dönmek üzere idim. İçimde Behaeddini Buharî hazretlerinin yanına gitmek arzusu hasıl oldu. Huzuruna varıp; “Beni hatırdan çıkarmayınız!” diye yalvardım. “Tam gideceğin sırada mı bana geliyorsun?” buyurdu. “Gönlüm iştiyakınızla dolu, sizi seviyorum.” dedim. “Bu arzu ne sebepten geliyor?” dedi. “Büyük bir zatsınız ve herkesin makbulüsünüz.” dedim. Bunun üzerine; “Bu sebep kafi değil, daha makbul bir şey bulman lazımdır. Halkın beni kabulü şeytanî olabilir.” buyurdu. Dedim ki: “Sahih bir hadis-i şerifte; “Allahü teala bir kulunu severse, onun sevgisini kullarının kalblerine düşürür, insanlar O'nu severler.” buyurulmuştur.”
Bunun üzerine tebessüm etti ve buyurdu ki: “Biz azizanız (azizlerdeniz).” Bu söz üzerine kendimden geçer gibi oldum. Çünkü bu görüşmeden bir ay kadar önce, bir rüya görmüştüm. Rüyamda bana; “Azizan'ın müridi, talebesi ol!” demişlerdi. Rüyayı unutmuştum. Behaeddin-i Buharî hazretleri; “Biz azizanız.” buyurunca hatırladım. Tekrar; “Bana teveccüh ediniz, hatırınızdan çıkarmayınız!” diye yalvardım. Buyurdu ki: “Bir gün Hace Azizan'dan (Ali Ramitenî'den) böyle bir istekte bulunmuşlar. O da, bir şeyin hatırda kalması için bir vasıtaya ihtiyaç olduğunu söylemiş ve hatırlamaya vesile olacak bir şey istemişler.” Bunu söyledikten sonra, bana mübarek takyesini hediye etti ve buyurdu ki: “Senin bana verecek bir şeyin yok, şu takyeyi al, onu her gördüğünde bizi hatırla ve yanında bul.”
Bundan sonra ayrıca tenbih edip; “Bu yolculukta Mevlana Taceddin Deştgulegî'yi bulmaya gayret et. Çünkü o, Allahü tealanın evliyasındandır.” buyurdu. Yola çıktıktan sonra, içime önce Belh şehrine, oradan da memleketime dönme arzusu düştü. Belh şehri ile Deştgulek arası çok uzak idi. Yolculukta öyle vesileler oldu ki, birden kendimi Deştgulek yakınlarında buldum. Behaeddin-i Buharî hazretlerinin tenbihi hatırıma geldi. İşaretlerinden dolayı şaşırıp, hayran kaldım. Deştgulek'e gidip, hemen Mevlana Taceddin'in sohbetine can attım. Onun sohbetinde bulunduktan sonra, Behaeddin-i Buharî'ye geri dönüp ona teslim olmak arzusu beni sardı.
Buhara'da bir meczup zat vardı. Onu bir yol kenarında oturur gördüm. Ona dedim ki; “Ben gidiyorum!” Bana; “Hiç durma, çabuk git!” dedi. Oturduğu yerde toprak üzerine çizgiler çizdi. Kendi kendime, bu çizgileri sayayım, eğer tek çıkarsa gitmem gerektiğine işaret sayayım diye
düşündüm. Saydım tek çıktı. Behaeddin-i Buharî hazretlerine tekrar gitmeye karar verip, yola çıktım. Nihayet Behaeddin-i Buharî hazretlerinin huzuruna kavuştum. Hâlimi arz ettim. Bana zikretmemi ve zikirde teke riayet etmemi bildirip; “Elinden geldiği kadar zikirde tek sayıya riayet et!” buyurdu ve böylece yolda karşılaştığım meczup zatın yer üzerine çizdiği çizgilerin tek oluşuna işaret etti. Ya'kub-i Çerhî hazretleri, bir eserinde şöyle anlatmıştır: “Allahü tealanın inayetiyle bu fakirde erenler yoluna girmek arzusu doğup da fadl-ı ilahiyyeye, Allahü tealanın yardımına kavuşunca, Buhara'da Hace Behaeddin-i Buharî hazretlerine kavuşmak nasip oldu. Onun kerem ve iltifatları beni saadete gark etti. Gördüm ki, mürşidim kamil ve mükemmildir ve evliyanın en üst tabakasındandır. Çeşitli vakalar ve gaybî işaretlerden sonra, Kur'an-ı Kerim'i açıp bir ayeti işaret tutmak istedim; mealen “O peygamberler Allah'ın hidayetine eriştirdiği kimselerdir, sen de onların gittiği yoldan yürü...” (En'am suresi: 90) buyurulan ayet-i kerime çıktı, bağlılığım kat kat arttı.
Ya'kub-i Çerhî hazretlerinin türbesinin de bulunduğu Tacikistan'ın Hilfetu şehrindeki Cami ve Külliyenin dışarıdan görünüşü. Tereddüt içinde bulunduğum günlerden bir günidi. Evimin bulunduğu Fethahad'da, Şeyh Seyfeddin'in kabrine doğru oturmuştum. İçimde öyle bir fırtına koptu ki, hemen Hace Behaeddin-i Buharî hazretlerinin huzuruna kavuşmak için Kasr-ı Arifan'a doğru yola çıktım. Kasr-ı Arifan'a varıp, Behaeddin-i Buharî hazretlerinin evlerine yaklaştığım zaman, yola çıkmış, beni beklemekte olduğunu gördüm. Bana ihsanda bulundular, yanına oturttular. Namaz kıldıktan sonra sohbete başladılar. Heybeti beni öyle sarmıştı ki, konuşmaya mecâlim kalmadı. Bu sohbet sırasında buyurdu ki: “İlim iki kısımdır. Biri kalb ilmi; bu ilim, en faydalı olan ilimdir. Bu ilmi nebiler ve resuller öğretir. Diğeri lisan ilmidir. Bu ilim de Allahü tealanın insanoğluna hüccetidir. Ümit ederim ki, batın ilminden sana bir pay erişsin.” Behaeddin Buharî devam ederek; “Sadakat ehliyle oturduğunuz zaman, sıdk (doğruluk) üzere bulununuz. Çünkü onlar, kalb casuslarıdır. Kalblerinize girerler ve himmetinize bakarlar. Biz, kendi kararımızla kimseyi kabul edemeyiz. Böyle memuruz. Bakalım bu gece bize ne işaret buyurulur. Eğer seni kabul ederlerse, biz de kabul ederiz.” buyurdu.
Ömrümde o gece kadar çetin ve zor bir gece geçirmedim. Saadet kapısının açılmasını umarken, bu kapının yüzüme kapanmasından korktum. Sabah namazını Behaeddin-i Buharî hazretleri ile beraber kıldım. Namazdan sonra; “Sana müjdeler olsun, kabul işareti geldi. Biz insanları az kabul ederiz. Kabul ettiğimiz zaman da geç kabul ederiz. Ta ki gelenlerin nasıl geldiği ve zamanının gelmiş olduğu belli olsun.” buyurdu.
Ya'kub-i Çerhî hazretlerinin Camiinin girişi (sağda) ve caminin kitabe ve kubbesi (solda).
Bundan sonra Şah-ı Nakşibend hazretleri, silsilelerini Abdülhalık Gocdüvani'ye kadar gösterdi. Bundan sonra nice zaman Behaeddin-i Buharî hazretlerinin hizmetinde ve sohbetinde bulundum, icazet verdikleri güne kadar yanlarından ayrılmadım. Yanlarından ayrılıp, yola çıkacağım zaman; “Sana tarikat edebi ve hakikat sırrı olarak bizden ne erişmişse, Allahü tealanın kullarına ulaştır, götür. Bu, senin saadete kavuşmana vesile olur.” buyurdu. Ayrıca halifesi Alaeddin-i Attar ile sohbet etmemizi emretti. Behaeddin-i Buharî hazretlerinin vefatından sonra, ben uzun müddet Bedahşan'da kaldım. Alaeddin-i Attar ise Çaganiyan'da bulunuyordu. Bana bir mektup yazarak, Behaeddin-i Buharî hazretlerinin emrini hatırlattılar. Bundan sonra hemen Alaeddin-i Attar hazretlerinin yanına gittim ve vefatına kadar sohbetlerinde kaldım. Vefatlarından sonra memleketime döndüm.” Ya'kub-i Çerhî Keş'te iken 3 Rebiülevvel 791 (2 Mart 1389)'da Şah Nakşibend'in vefat haberini aldı. Bu haber kendisini çok sarstı. Kendisine verilen vazifeyi bırakmak istedi. Ancak o günlerde bir rüya gördü. Şahı Nakşibend, Zeyd bin Harise'ye işaret ederek; “Muhammed ancak bir peygamberdir. O'ndan önce de peygamberler gelip geçmiştir. Ölürse geri mi döneceksiniz?” mealindeki Al-i İmran suresinin 144. ayet-i kerimesini okudu.
Bunun üzerine Ya'kub-i Çerhî bu halinden kurtuldu. Ya'kub-i Çerhî bu rüyayı tabir ederken, “Zeyd bin Harise, Peygamber Efendimizin evlatlığıdır. Hocalarımız talipleri kolay kabul etmez; ettikleri zaman da evlatlığa kabul ederler.” dedi. Ya'kub-i Çerhî, önce Behaeddin-i Buharî'den yetişip hilafet almakla beraber; hocasının işareti üzerine hocasının diğer halifesi Muhammed Parisa ile beraber Şah-ı Nakşibend'in müstesna halifesi ve damadı olan Alaeddin-i Attar'ın sohbetine devam etti. Şah-ı Nakşibend'den icazetli olmasına rağmen, Alaeddin-i Attar'a bir talebe gibi hizmet etti. Kendisini onun müridi ve eshabından kabul etti. Alaeddin-i Attar da kendisine çok lütufkar davrandı. İmam-ı Rabbanî hazretleri, bir mürşidin talebesine icazet verdikten sonra, onun başka bir mürşidin sohbetine ısmarlanmasını veya kendisinin devam etmesini izah etmektedir (119. Mektub). Bazı müritler tam kemale ermeden hocasının kendisine tarikat tâlimi için izin vermesi meşayihin âdetidir. Öyleyse Şah-ı Nakşibend de Ya'kub-i Çerhî'ye tarikat telkin edip, muayyen bir makama ulaştırdıktan sonra, “Ey Ya'kub, bizden sana ne ulaştı ise, onu Hüda'nın kullarına ulaştır!” emrini vermiş ve kendisinden sonra Alaeddin-i Attar'a hizmet etmesini vasıyet buyurmuştur. Ya'kub-i Çerhî de on bir sene kadar Alaeddin-i Attar'a hizmet ederek, onun tedrisinde kemale gelmiştir. 802 (m. 1400)'de Çaganiyan (Denov) şehrinde vefat eden Alaeddin-i Attar, kendisini yerine bıraktı. Ya'kub-i Çerhî hocasının vefatından üç gün sonra oradan ayrılarak Hilfetu kasabasına gelip irşada başladı. Burada elli sene kadar hizmet etti. Uzak yerlerdeki müridlerine mektuplar yazarak tarikat adabını anlattı ve yaşattı.
851 senesi Safer ayının 5. günü (m. 22 Nisan 1447) Hilfetu köyünde vefat etti. Vefatına dair 816, 824, 838 ve 4 Rebiülevvel 843 tarihleri de verilmektedir. Hilfetu (Hulganu, Belganu, Belfetu, Halgetu) Ceyhun Nehri'ne dökülen Hanakaderya'nın aşağı kısmındaki Hisar-Şadman kasabasının bir köyüdür. Bugün Hulgatu olarak anılır. Hisar-Şadman, Buhara'nın doğu kısmının merkezidir. İsmi sonradan Hisarat'a dönüşmüştür. Çeganiyan vadisinde olup bugün Tacikistan'ın başşehri Duşenbe'ye beş kilometre mesafededir. Hisar kasabası bugün birkaç mezar ve bir hamam kalıntısının bulunduğu bir harabe halindedir.
Ya'kub-i Çerhî hazretlerinin Külliyesinde yazlık mescit ile kışlık mescidin görünüşü (sağda) ve yazlık mescidin mihrabı (solda).
Ya'kub-i Çerhî'nin mezarı üzerinde bir türbe vardır. Türbenin yanında tekke zamanında mutfak ve aşhane olarak kullanılan iki hücre mevcuttur. En başta gelen talebesi ve halifesi Ubeydullah-ı Ahrar'dır. Diğer talebeleri ise oğlu Yusuf Çerhî, Emir Seyyid Şihabeddin Abdullah el-Berzişabadi el-Meşhedî, Yusuf el-Baykuli, Muhammed el-Kuhistanî'dir.
Ya'kub-i Çerhî diğer Nakşî büyükleri gibi dinin emir ve yasaklarına uyar ve bid'atten uzak dururdu. Nitekim vefatından sonra Behaeddin Nakşibend'i rüyasında görünce; “Yarın kıyamette biz sizi nasıl bulacağız?” diye sorduğunda “şeriatla” cevabını aldı. Görmüş olduğu rüyayı bir müjde kabul etti. “Bu amelin neticesi ise takva ve şeriat hududuna riayet, azimetle amel, ehl-i sünnet ve'l cemaat üzere hareket edip bid'atlardan sakınmaktır.” buyurdu. Eserleri: Ya'kub-i Çerhî hazretlerinin telif ettiği bir takım eserler günümüze intikal etmiştir. Bunlardan çoğu Farsça, bazıları Arapçadır. Başlıcaları şunlardır:
1- Neyname-i Mevlana: Mevlana Celaleddin Rumî'nin Mesnevî'si Ya'kub-i Çerhî'ye çok tesir etmiştir. Zaten Hacegan yolundaki büyüklerin hemen hepsinde Mesnevî'nin ayrı bir yeri vardır. Ya'kub-i Çerhî bu eserinde talebelerinin ricası üzerine Mesnevî'nin on sekiz beytini şerh etmiştir. Böylece en eski Mesnevî şerhlerinden biri sayılır. 1996'da Tahran'da neşredilmiştir.
2- Risale-i Ünsiyye: Şah-ı Nakşibend hazretlerinin hayatını, menkıbelerini, sözlerini, üstad ve halifelerini anlatmaktadır. Müellif böylece Allah dostları ile ünsiyet (yakınlık) kurulmuş olacağını söylemektedir. İlk devir Nakşî hayatını anlatması bakımından mühimdir. Ya'kub-i Çerhî hazretlerinin dergahının odaları. Süleymaniye kütüphanesinde muhtelif yazma nüshaları vardır. Mesela Şehit Ali Paşa Kısmı No: 1386'da vardır. Çeşitli isimler altında defalarca basılmıştır. Son tahkikli neşri İslamabad'da 1983'te yapılmıştır. La'lizade Abdulbaki Efendi tarafından Türkçeye de tercüme olunmuştur. Tercümesi Süleymaniye Kütüphanesi Pertev Paşa Kısmı No: 636'da kayıtlıdır.
3- Risale-i Ebdaliyye: Evliyanın halleri ve vasıfları üzerinedir. Iran-Pakistan Institute of Persian Studies tarafından 1978'de Pakistan'da neşredilmiştir. Urduca tercümesi de matbudur.
4- Cemaliyye Havraiyye: 440 (m. 1048) senesinde vefat eden âlim ve veli Ebu Said Ebü'l-Hayr hazretlerinin bazı rubai ve beyitlerin şerhidir. Burada Ya'kub-i Çerhî'ye ait bazı dörtlükler de vardır. 1985'de İslamabad'da basılmıştır.
5- Şerh-i Esma-i Hüsna: Allahü tealanın güzel isimlerinin açıklandığı bir eserdir. 1985'de İslamabad'da basılmıştır.
6- Tarika-i Hatm-i Ahzab: Günlük olarak okunması faydalı bulunan sureleri bildiren manzum bir eserdir. Matbudur. Ya'kub-i Çerhî hazretlerinin dergahının avlusundan bir görünüş (sağda) ve dergahın minaresi (solda).
7- Tefsir-i Kur'an-ı Kerim: İki cüzden fazla tutan Farsça işari bir tefsirdir. Ya'kub-i Çerhî'nin en meşhur ve kıymetli eseridir. Nakşî büyüklerinin yazdığı ilk tefsir örneklerinden biri olması itibariyle de ayrıca ehemmiyet taşır. Euzü Besmele, Fatiha, Mülk, Kalem, Hakka, Me'aric, Nuh, Cinn, Müzzemmil, Müddessir, Kıyamet, Dehr, Mürselat sureleri ve otuzuncu cüz tefsir olunmuştur. Tefsirde başta Abdullah bin Abbas, Hazreti Aişe ve Abdullah bin Ömer olmak üzere, Muhammed Secavendî, Kelbî, Mukatil bin Süleyman, Katade, Dahhak, Ebu Said el-Hanefî, Mücahid, Ata, Hasan-ı Basri, Zemahşerî, Muvaffakuddin Kevaşî, Hamza, Kisaî, Ebu Bekr Esam gibi tefsir ve kıraat âlimlerinin sözlerine yer verilmiştir. Yazma bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Fatih Kısmı No: 299'da mevcuttur. Çeşitli yıllarda Leknev (1890) ve Bombay'da (1908) basılmıştır. 1099 (m. 1688) tarihinde vefat eden Gurabzade Ahmed bin Abdullah Efendi tarafından Türkçeye tercüme olunmuştur. Bu tefsire Muhammed bin Molla Mürüvvet Hocendî Kandeharî tarafından Ravdatü'l-mearib adıyla bir haşiye yazılmış ve 1913'de Lahor'da basılmıştır.
Ya'kub-i Çerhî Fethabad'da iken, evinde bir rüya görür. Rüyasında Peygamber Efendimiz kendisine “Kur'an-ı kerimi ağır ağır oku!” buyurur. Ya'kub-i Çerhî bunu, tefsir ilmi ile meşgul olması gerektiği şeklinde tabir eder. Kadı Beydavî tefsirini mütalaa etmeye başlar. Bu esnada Şeyh Seyfeddin Baherzî'yi rüyasında görür. Şeyh “La ilahe illallahü vahdehu la şerike leh lehü'l-mülkü ve lehü'l-hamdü ve hüve ala külli şey'in kadir.” tesbihini söyledikten sonra Müzzemmil suresinin; “Doğrusu biz senin üzerine ağır bir söz bırakacağız.” mealindeki 5. ayeti kerimesini okumuştur. Bu işaret üzerine Ya'kub-i Çerhî, tefsirini yazmaya başlamıştır. Bu iş için de zaman olarak teheccüd vakitlerini seçmiştir. Dergahın avlusundan bir görünüş (sağda) ve avludaki yazlık mescit (solda).
8- El-Ehadisü'l-Erbeun: Kitabu'l-Mesabih'den seçilmiş amel ve ahlaka dair kırk hadistir. Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Aşir Efendi Kısmı No: 70'de kayıtlıdır.
9- Şerhu Nisabi's-Sıbyan li'l-Ferahî: Farsça konuşan çocukların Arapçayı kolay öğrenebilmeleri için Ebu Nasr el-Ferahî'nin yazdığı Nisabü's-Sıbyan adlı manzum Arapça Farsça lügatın Farsça şerhidir.
10- Risale der İlm-i Feraiz (Kitabu'l-Feraiz): Şer'î hukukun miras taksimine dairdir. Genç yaşta vefat eden oğlu Mecdüddin Mahmud için manzum olarak yazmıştır. Ya'kub-i Çerhî'ye atfedilen başka eserler de vardır.
Ya'kub-i Çerhî hazretleri, Şah-ı Nakşibend Muhammed Buharî hazretlerinin sohbetine kavuşmasını ve o büyük rehberden duyduklarının bir kısmını Farsça olarak bir risale halinde yazmış, bu risalesinde o büyükler yolunun edeb ve dine bağlılıklarını halisane bildirmiştir. Bu risalenin bir bölümü şöyledir: “Hazret-i Hace Behaüddin-i Buharî buyurdu ki: Hadis-i şerifte; “Abdestinizi toplayın (iç ve dış temizliğini birleştirin), Allahü teala da sizin dağınıklılığınızı toplasın!” buyuruldu. Abdesti toplamaktan maksat, dış ve iç temizliğinin hasıl olmasıdır. Dağınıklıktan ancak bununla kurtulunulur. İç temizliği, kalbin; kin, çekememezlik (haset), insanlara düşmanlık, bahillik gibi kötü sıfatlardan ve Allah sevgisinden başka her sevgiden temizlenmesi ve Allah sevgisi ile rahatlamaktan ibarettir. Kalb, kötü sıfatlardan temizlenip, iyi sıfatlarla süslenince, düzeltilmiş olur. Bu dünyanın kötülüklerinden, ancak sâlim, doğru kalb ile kurtulunulabilir. Ayet-i kerimenin meali şöyledir: “Kıyamette mal ve evladdan faide gelmez, ancak selim kalb getiren o gün Hakk'ın rahmetine kavuşur.” (Şuara suresi: 89) Bunun için demişlerdir: Gayretinden kalb evimi gayriden eyledim hâli, Senden gayriye yakışmaz bu hane ki olsun mali. Bütün ibadetlerden maksat, Allahü tealayı anmaktır, demişlerdir. Zikir, ruh; bütün ibadetlerde beden gibidir. Hak tealadan gafil olunca, ibadetlerden beklenen fayda hasıl olmaz. Zikir de, ihlassız olunca, beklenen faydayı vermez. Resulullah Aleyhisselam; “Halis ve muhlis olarak La ilahe illallah... diyen Cennet'e girer.” buyurdu. “Bunun ihlasla olması nasıldır?” dediklerinde; “Bu kelimeyi söyleyenin, kendini haramlardan korumasıdır.” buyurdu. Yani bu şekilde bu kelimeyi söylemekle kalb düzelir ve o kimsenin hâllerinde ve fiillerinde istikamet hasıl olur. Zahir ve bâtın istikameti ele geçince de, sonsuz saadete kavuşmuş olur. Zahirin istikamette olması demek, dinimizin zahir hükümlerinin hududuna, yani emir ve yasaklara, büyüğü ve küçüğü ile riayet etmektir. Bâtının, kalbin istikameti ise, hakiki imana kavuşmasıdır. Yüksek hocamız, bu hakiki imanı, kalbi Allahü tealadan alıkoyan bütün fayda ve zararlardan temizlemektir, ifadesi ile açıkladılar. Onlara, bu dünyadan ayrılacakları vakit rahmet melekleri iner ve bu melekler ona; “Ahıretin azabından korkma ve bu dünyanın rahatını kaçırdın diye üzülme. Size vaat olunan Cennet'in müjdesi budur. Bu Cennet'te, sizin istediğiniz her şey vardır. Bütün bu nimetler, sizin merhamet ve mağrifet olunmanız yanında düşük, bunlar da Allahü tealayı görmeniz yanında aşağı kalır.”
Gafletle olan zikir bu kadar fayda sağlamaz. Belki büyük korku da olur. Denildi ki: “Allah deyip de, kalbi Allahü tealanın hükümlerinden gafil olanın hasmı, bu dünyada da ahırette de Allah'tır.” Akşam ve sabah zikreden, zikredenlerden olur, gafillerden olmaz. Hiçbir ayet ve hadiste, zikrin yüksek sesle olacağı tasrih edilmemiştir. Hep gizli, sessiz olması emredilmiştir. Her hâlde uyanık olmalıdır. Yerken, yatarken, konuşurken, yürürken, alış veriş ederken, abdest alırken, namaz kılarken, Kur'an-ı Kerim okurken, yazarken, ders ve vaaz verirken, bir göz açıp kapayacak kadar Hak'tan gafil olmamalıdır. Ya'kub-i Çerhî hazretlerinin kabrinin yandan görünüşü.
Birbirini inkar etmeyen aynı yol erbabının sohbetleri faydalıdır. Ama sohbet ve arkadaşlık haklarını gözetmelidir. Kamil ve mükemmil bir zatın bir bakışı, kalbi o kadar temizler ki, uzun riyazetlerle buna kavuşmak pek zordur. Tebriz'de Şemseddin'in bir nazarına kavuşan kişi, Çile çekenlere güler, aşağı bulur bu işi. “”
Ya'kub-i Çerhî, mürşidin lüzumunu ve vasıflarını eserlerinde şöyle anlatır: “Behaeddin Nakşibend buyurdu ki: “Mürşid, ya kamildir, ya mukallittir, ya da mükemmildir. Kamil ve mükemmil olan iş bitirir.”” Mürşid, bu yolun zorluklarını aşarak kemal mertebesine ulaşmıştır. Böylece Allahü tealanın sıfatlarıyla sıfatlanmıştır. Ancak bunun yanında, mükemmillik, yani diğer insanları da kemale getirebilme kabiliyetini kazanmıştır. Dolayısıyla, kamil ve mükemmil (nuranî ve nurbahşî) bir şeyhin zikir telkini daha tesirli olur. Şah-ı Nakşibend yine der ki: “Eğer isterse, tek bir cezbeyle şehrin halkını hakikat âlemine ulaştırır.” Kamil ve mükemmil bir mürşid, kendisi doğru yolu bulup ulaştığı bu hakikate başkaları için rehberlik edebilen kişidir.
Ancak mürşid, kamil olmakla beraber mükemmil olmayabilir. Buna kamil ve mukallit mürşid denir. Kamildir, ama mükemmil değildir. Kamil ve mukallit mürşid tarafından telkin edilen zikir, daha öncekine göre pek tesirli olmamakla beraber, böylesi bir mürşidden terbiye gören müridde de ümit vardır. Dolayısıyla seyr ü sülukta tam fayda, kamil ve mükemmil şeyhten elde edilir ki bunların da sayısı azdır. Kamil bir kimseye icazet verilmesi için, o kimsede mükemmilliğin bulunması şart değildir. [Bunun misali olarak da Ya'kub-i Çerhî kendisini verir. Henüz mükemmillik vasfını kazanmadan evvel, Şah-ı Nakşibend kendisine icazet vermiş; vefatından sonra da Alaeddin-i Attar'ın sohbetlerine devam etmesini işaret etmişti. Buna göre mükemmillik vasfı, icazetten sonra da kazanılabilir. Şeyh, müridlerini yetiştirirken, mürid de bir bakıma şeyhi yetiştirmektedir.]
Mürşidde bulunması gereken vasıflardan biri, bir kuş terbiyecisi gibi müridin istidat ve kabiliyetini bilmektir. Zira o, kuşa ne kadar ve neyi yedireceğini iyi bilir. Müride verilecek vird (belirli bir sürede okunacak tesbihat) ve diğer vazifeler, müridin kabiliyeti göz önünde bulundurulmadan telkin edilirse bunun müride zararı da olabilir. Kuş terbiyecisi gibi mürşid de, müridini manen besler; uçamayacağı mesafelere göndermez. Nübüvvet ile irşada salahiyet arasında benzerlik vardır. Allah'ın celal ve cemal sıfatları nebîlerde tezahür ettiği gibi, mürşidde de bulunması gerekir. Mürşid, müridi terbiye edebilmek için her iki sıfata da muhtaçtır. Böylece müriddeki cemali celale, celali cemale dönüştürebilecektir. İnsanda yaradılışı gereği hem celal ve hem de cemal sıfatları tecelli eder. Ama bunlar muvazeneli değildir. Ya cemal ağır basar, ya da celal. Mürşid, önce kendisinde bu iki sıfat arasında denge kurar; sonra seyr ü süluktaki usuller çerçevesinde müridinde de bunu tesis eder. Hocası için Alaeddin-i Attar buyurdu ki: “Şayet cemali olmasaydı, celali cihanı yakardı. Celali olmasaydı bu sefer cihanı cemal nuruyla yakardı”.
Mürşidde bulunması gereken bir diğer vasıf ise ilham-ı ilahî'dir. Hakiki şeyh, Kur'an-ı Kerim'de anlatılan ve Musa Aleyhisselam ile Hızır Aleyhisselam arasında geçen kıssada olduğu gibi ilham-ı ilahî ile konuşur. Zira mürşid, manevi miraca ulaşmış; vardığı hakikati insanlara nakletmek, kalbi kötü sıfatlardan temizleyip, övülmüş sıfatlarla süslemek, zahirî ve bâtınî bakımdan temizlemekle vazifelidir. Şeyh ile mürid arasındaki münasebet, baba ile evlat arasındaki münasebet gibidir. Nitekim Behaeddin Nakşibend beni müridliğe kabul ederken, şeyh ile mürid arasındaki münasebeti, Hazret-i Peygamber ile Zeyd bin Harise arasındaki manevî evlat münasebetine benzetmişti.
Ya'kub-i Çerhî hazretlerinin kabrinin başka bir resmi (sağda) ve kabir taşı (solda). Ya'kub-i Çerhî hazretlerinin kabir taşının yakından görünüşü.
Ben (Ya'kub-i Çerhî) de Ubeydullah Ahrar'a şöyle dedim: “Hacegan ailesinin halifeleri, aslen tayin edilmiştir. Ama resmiyette muhakkiktir. Murat ve maksatlardan her ne isterlerse ona sahip olurlar. Kendilerine yapılan iyiliği unutmazlar. Gayret ve çabaları olgunluk içerisindedir. Her kime himmet ederlerse hatırlatmayı hoş görmemeleri sebebiyle ondan bir karşılık beklemezler.” Mürşidler, bu bakımdan zamanın önündedir. Cemiyette tecdid ve ıslah sıfatları vardır. Zulme karşı çıkarlar. Mürşid, kemalat yolunda ilerlemeye, hayatta olduğu müddetçe kendisine tevdi edilen irşat ve ıslah vazifesine devam etmelidir. [Nitekim Ya'kub-i Çerhî, yaşadığı müddetçe eser telif etmiş, sohbet halkası kurmuş, yetiştirdiği talebeyi başkalarını irşadla vazifelendirmiş, uzakta olanlara mektuplar yazmıştır.] İrşada ehliyet ile rical-i gayb birbirinden ayrıdır. Bir mürşid-i kamil ve mükemmil, böyle gördüğü veya en azından kamil gördüğü bir talebesine icazet verebilir.
Ya'kub-i Çerhî hazretlerinin hocası Şah-ı Nakşibend hazretlerinin sözlerini ve hayatını anlatan Risale-i Ünsiyye adlı eserinin kapak sayfası (sağda) ve bu eserin yazma nüshasının ilk iki sayfası (solda). Yazma nüsha Meclis-i Şuray-ı Milli Kütüphanesi No: 8377'de kayıtlıdır. Mürşid olabilmek için muhakkak rical-i gaybdan olmak gerekmez. Nitekim rical-i gaybdan olup da irşada izin verilmeyenler vardır. Maamafih kutbluk vasfı, kamil ve mükemmil bir mürşidde bulunursa, irşada salahiyette en efdal kişi demektir. Bu vasıftaki zata kutbu'l-irşad denir. Kutbu'l-irşad, salike yol gösterir. Beşerî bağları ilahî nazarla uzaklaştırır. Zira “Mü'minin ferasetinden sakınınız. Çünkü o Allah'ın nuruyla bakar.” hadis-i şeriftir. Kutb-ı irşad, masivayı müridin kalbinden nefyeder. Neticede salik, ağyarla (Allahü tealadan uzaklaştıran kimselerle) dostluktan temizlenir.
Netice itibariyle kamil ve mükemmil mürşid gibi, kamil ve mukallit mürşid de olabilir. Ancak üstün olanı ilkidir. Allahü tealanın sıfatlarıyla sıfatlanmış mürşidde ilahi bir istikamet vardır. Şeyhin irşat faaliyeti, onun bu vazifeye tayini iledir. Bu mevkideki bir mürşid, müridin istidat ve kabiliyetini bilir, saliki ona göre terbiye eder. Böylesi bir terbiyeyi, ferd rehber olmadan gerçekleştiremez; üstelik bunun mahzurları da vardır. Ya'kub-i Çerhî hazretlerinin yazdığı ve evliyanın hâllerinden bahseden Risale-i Ebdaliyye adlı eserinin kapak sayfası (sağda) ve ilk sayfası (solda).
Sohbetin fazileti hakkında Ya'kub-i Çerhî hazretleri buyurdu ki: Şah-ı Nakşibend hazretlerine yolunuzun esası nedir diye sorulunca, “Yolumuz sohbet iledir.” buyurdu. Talebe her zaman için sohbet talebinde bulunmalıdır. Sohbet, evvela anne babasıyla, sonra şeyhiyle, sonra da ilhamat-ı uluhiyye ile olmalıdır. Nitekim Yusuf-i Hemedani buyurmuştur ki: “Allah'la sohbet edin. Buna güç yetiremiyorsanız Allah'la sohbet edenlerle sohbet edin.” Allahü teala ile sohbet, Hak'ta fani olduktan sonra gerçekleşir. Fena mertebesine eren kişide; “Bir zaman gelir ki, ben kulumun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli olurum.” hadis-i kutsisi tecelli eder. Hep Hak'tan konuşur. Bu sebeple Allahü tealayla sohbet edenlerle sohbet, Hak teala ile sohbet gibidir.
Peygamber Efendimiz buyurdu ki: “İşlerinizde şüpheye düşerseniz, kabir ehlinden yardım isteyiniz.” Burada kabir ehlinden maksat, fenaya erenlerdir. Hazreti Peygamber'in “kabir ehli” diye vasfettiği insanlar, dünya ile alâkalı bağlantılardan sıyrılmış, kalblerini tasfiye etmiş zatlardır. Bu gibi insanların rehberlikleri de Hakk'a doğru olur. Sohbetten azami fayda elde edebilmek için dikkat edilmesi gereken bir takım hususlar vardır. Bunların başında kişinin uyanık olması gelir. Uyanıklıktan kasıt, bedenle birlikte kalbe de hakimiyettir. Zira kamil ve mükemmil şeyhin tek bir bâtınî iltifatı, kalbin tasfiyesi hususunda birçok riyazetten daha fazla tesirlidir. “Sadıklarla beraber iken, sıdk içinde bulununuz. Zira onlar kalb casusudurlar ve kalbinize girip himmetinize ve niyetlerinize bakarlar.” hükmü bunu izah eder. Şayet mürid, sohbet esnasında kalben uyanık, yani manevî iltifata hazırsa, mürşid ona teveccühte bulunur.
Sohbete iştirakin alametleri vardır. Sohbetten istifadenin alameti, kulun gönlünde “feyz-i Hakkanî”nin teşekkülü, kalbininin masivadan kurtulmasıdır. Zira insan kiminle oturursa kalbi onunladır. Sohbetlerden uzak kalmak ise mürid açısından bir kayıptır. Beyit: “Gülecin ateşi, gönül bahçesini de güleç yapar; İnsanlarla sohbetin seni insan yapar.” Sahabe-i Kiram birbirine; “Gelin oturalım, bir saat iman edelim!” derdi. Demek ki asr-ı saadette sohbet böyle anlaşılıyordu. Beyitte geçen insandan kasıt, nefsindeki hayvanî unsurları terbiye ederek insan-ı kamil hâline gelmiş kişidir. Böyle birisiyle yapılacak sohbet, sohbete katılanları da gerçek manâda birer insan haline getirmeye yardım eder. Birkaç kişinin bir araya gelip konuşması da bir nevi sohbettir. Bu sebeple kınama, hamaset, dünya malı gibi konular ele alınıyor ve ehl-i dünyaya meylediliyorsa, bu tür sohbetlerden kaçmalıdır. Hatta tasavvufî sohbetlere devam eden insanlar, gündelik yaşantılarında da malayaniden uzak durmaya itina etmelidir.
Netice itibariyle mürid, verilen bütün manevî vazifelerin ötesinde sohbete de devam etmek suretiyle ruhanî açıdan kemale erer. Sohbet ettiği kimseyle manevî bağ tesis olunduğu için, sohbetin ve sohbet edilen kimsenin kıymetine dikkat edilmelidir. Sohbet, manevî terbiye manasına gelir. Mürşidin teveccühüne nail olmak, kalbî uyanıklığa da bağlıdır. Mürid sohbetlere devam ettikçe, hâl ve tavırlarında da kemalat tahakkuk eder.
Ya'kub-i Çerhî buyurdu ki: “Biz her ne bulduysak himmetimizi âli tutmakla bulduk.” “Hakim olmakla yükselme, başını eğmekle olgunlaşma olmaz.” “Bu yolun erleri, himmet ve nazarla ilerlediler. Bu sebeple geçtikleri yolda hiç bir iz yoktur.”
Ya'kub-i Çerhî hazretlerinin Tefsir-i Kur'an-ı Kerim adlı Nakşî yolunun ilk tefsir örneklerinden biri olan eserinin kapak sayfası (sağda) ve yazma nüshasının ilk iki sayfası (solda). Yazma nüsha Köprülü Kütüphanesi MAB Kısmı No: 14/2'de kayıtlıdır.
“Büyüklerden birisine; “Cennet'te zikir istenmekte midir?” diye sorulmuş, o da şu cevabı vermiştir. “Zikrin hakikati, kendisinde gafletin bulunmamasıdır. Cennet'te gaflet olmadığından her an zikirledir.” Abdest, ibadete başlamadan önceki zahiri hazırlık aşamalarından biridir. Ya'kub-i Çerhî, buyurdu ki: “Peygamber Efendimiz hadis-i şeriflerde buyurdu ki: “Mümin kul abdest alırken yüzünü yıkadığında, gözü ile işlediği hatalar silinir. Su ile ellerini yıkadığında, eliyle yaptığı hatalar temizlenir. Ayaklarını yıkadığında, yürümek suretiyle işlemiş olduğu hatalar silinir. Sonunda günahlardan arınmış hâle gelir.” “Hiçbir mümin yoktur ki, abdest aldığında abdesti ona ihsanda bulunmasın. Sonra kalkıp zahirî ve bâtınî olarak O'na yönelmiş halde iki rekat namaz kılarsa Cennet kendisine vacip olur.”
Abdest esnasında her uzuv yıkanırken kelime-i şehadet getirilmeli, zaruret dışında misvak terk edilmemelidir. Abdest sonrasında yapılan duanın ardından iki rekat namaz kılınmalıdır. Bu yönü ile abdest, kişinin bütün pisliklerden arınıp hayata tekrar hazır hale gelmesi, zahir ve bâtın yönünden kendisini temizlemesi için mühim bir vasıtadır. Ya'kub-i Çerhî hazretlerinin Şerhu Nisabi's-Sıbyan li'l-Ferahî adlı eserinin yazma nüshasının ilk iki sayfası. Eser Meclis-i Şuray-ı Milli Kütüphanesi No: 12396'da kayıtlıdır. Ya'kub-i Çerhî hazretlerinin risalelerinin toplandığı Resail-i Hazreti Mevlana Ya'kub-i Çerhî adlı eserinin kapak sayfası.
Peygamber Efendimizin; “Hiç bir mümin yoktur ki, abdestli olarak ve temiz bir şekilde gecelediğinde, uyanmadan önce melek; “Ey Allah'ım! Filan kuluna mağfiret et. Şüphesiz o abdestli ve temiz olarak sabahladı.” demesin.” hadisi, takva yolunda zahirî ve bâtınî temizliğe gündüz olduğu gibi gece de dikkat edilmesi gerektiğinin bir işaretidir.
Her namaz vaktinde tekrar abdest almalı! Çünkü Peygamber Efendimizin; “Abdestinizi toplayın ki Allahü teala da sizin dağınıklığınızı toplasın!” hadisinde geçen toplamaktan maksat, insanın zahirî ve bâtınî açıdan cimrilik, haset, kin, halka düşmanlık gibi kötü sıfatlardan ve Hakk'a muhabbetin dışında bağlanılan her şeyden temizlenip kalbde Hak tealanın sevgisini gerçekleştirmektir. Kalb, kötü sıfatlardan temizlendiğinde güzel vasıflarla bezenir ve selamete erer. Kalb selamete ermedikçe de öteki âlemin belalarından kurtulamaz. düz kılınan nafilelerden daha efdaldır. İnsanlar gece zindeliğine ererek kalb huzuru ile herhangi bir şeyle meşgul olmadan ibadet ifa edebilirler. Bu ise Kur'an-ı Kerim'in esrarına vakıf olmayı beraberinde getirir. Kur'an-ı Kerim'deki mealen; “Gerçekten gece kalkmak daha dingin ve dua daha etkilidir.” (Müzemmil Suresi: 6) ayeti de bunu bildirmektedir.
E'UZÜ
İbadete hazırlık ve abdest yanında nafile ibadetler, özellikle de teheccüd seyr ü sülukta ayrı bir ehemmiyete sahiptir. Teheccüde kalkmak velayet ve irşadın gerçekleşmesine vesiledir ve gün Ya'kub-i Çerhî buyurdu ki: “E'uzü okumak, “E'uzü billahi mineşşeytanirracim” demektir. Besmele okumak, “Bismillahirrahmanirrahim” demektir. Abdullah ibni Abbas diyor ki, Resulullah buyurdu ki: “Kur'an-ı Kerime saygı göstermek, E'uzü okuyarak başlamakla olur.” ve “Kur'an-ı Kerim'in anahtarı, Besmeledir.” Bu ikisini okuyan kimse sözünü, okumasını bu iki zinet ile süslemiş ve bu iki hazinede, dostlar için toplanmış olan faydalara kavuşmuş olur. Allahü tealaya yaklaşmak isteyenler, E'uzü'ye yapışmakta, O'ndan korkanlar da, E'uzü'ye sarılmaktadır. Günahı çok olanlar E'uzü'ye sığınmıştır. Allahü teala, Nahl suresinin doksan yedinci ayetinde mealen, Peygamberine (sallallahü aleyhi ve sellem); “Kur'an-ı Kerim okuyacağın zaman E'uzü... söyle.” buyurmuştur. Bu emir, “Allah'ın rahmetinden uzak olan ve gazabına uğrayarak dünyada ve ahirette helak olan şeytandan, Allahü tealaya sığınırım, korunurum, yardım beklerim. O'na haykırır, feryat ederim de!” demektir.
Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Hoca çocuğa, Besmele okur, çocuk da söyleyince, Allahü teala, çocuğun ve anasının ve babasının ve hocasının Cehennem'e girmemesi için senet yazdırır.” Abdullah ibni Mes'ud buyuruyor ki: “Cehennem'de azap yapan on dokuz melekten kurtulmak isteyen, Besmele okusun! Besmele, on dokuz harftir.” Levh-i mahfuzda, ilk yazılan, Besmeledir. Hazreti Adem'e ilk gelen, Besmeledir. Müminler, Besmele yardımı ile, Sırattan geçer. Cennet davetiyesinin imzası Besmeledir. Besmelenin manâsı; “Her var olana, onu yaratmakla iyilik etmiş ve varlıkta durdurmakla, yok olmaktan korumakla iyilik etmiş olan Allahü tealanın yardımı ile, başlıyorum. Arifler, O'nu ilah olarak tanıdı. Alemler, O'nun merhameti ile rızık buldu. Günah işleyenler, O'nun rahmeti ile Cehennem'den kurtuldu.” demektir. Allahü teala, Kur'an-ı Kerim'e bu üç isim ile yani Allah, Rahman ve Rahim isimleri ile başladı. Çünkü, insanın üç hâli vardır. Dünya, kabir ve ahiret hâlleri. İnsan, Allahü tealaya ibadet ederse, dünyada işlerini kolaylaştırır. Kabirde ona acır, ahirette günahlarını affeder.
Peygamber Efendimiz Eshab-ı Kiram'a teheccüde kalkmayı tavsiye etmiş ve buyurmuştur ki: “Gece kalkmanızı tavsiye ederim. Bu, sizden öncekilerin yapa geldiği bir işti. Gece namazı sizi Rabbinize yakınlaştırır, yapmış olduğunuz günahlara kefaret olur ve günahtan alıkoyar.” “Rabbinin kuluna en yakın olduğu an, geceyi biraz geçtikten sonraki zamandır. Bu saatte Allah'ı zikretmeye gücü yetenlerden iseniz, bunu hemen yapınız.” Peygamber Efendimiz bu hadisleri ile peygamberlerin ve evliyanın geceleri uyanık kaldığını, dolayısıyla teheccüde kalkmanın Hakk'ın rahmetine vesile olacağını bildirmiştir.