YUSUF HAKİKÎ BABA

Yusuf Hakikî Din ve dünya ilimlerinin yanında edebî ilimlerde de iyi yetişmiş ve Türkçeye kuvvetli manzumeler yazacak kadar hakim ve kâmil bilgin kişidir.
A- A+

Şeyh Hamid-i Veli (Somuncu Baba) nın oğlu. Şairdir. Aksaray'da doğmuştur. 892 (M 1486) yılında Aksaray'da vefat etmiştir. Vefat tarihi hakkında başka rivayetler de vardır.

Çocukluğundan itibaren babasının terbiyesi altında yetişip kemale eren Yusuf Hakikî küçük yaşta babasının vefat etmesi üzerine onun vasiyeti üzerine Hacı Bayram-ı Velî hazretlerine talebe olmuş ve onun terbiyesi ile yetişmiştir. Konya ve Aksaray medreselerinde de okudu. Vefatına kadar Aksaray'daki hankahda şeyhlik yaptı.

Yusuf Hakikî, din ve dünya ilimlerinin yanında edebî ilimlerde de iyi yetişmiş ve Türkçeye kuvvetli manzumeler yazacak kadar hakim ve kâmil bilgin kişidir. Hakikî mahlasını kullanmıştır.

Aksaray'daki Yusuf Hakikî Baba Camii.

Eserleri:

1- Divan-ı Hakikî: Bir çok kaynakta Hakikîname diye de geçer. Şiirlerin neredeyse tamamını tasavvufî bir neşeyle ve daha çok nasihat tarzında yazmıştır. Bunların dışında devrin siyasî ve sosyal konularını işlediği toplumsal içerikli şiirleri de vardır: Arapça ve Farsçaya kuvvetle vâkıf olan şairin kelime hazinesi oldukça geniştir. Eserlerinde bildiği üç dilin kelime zenginliği görmek mümkündür. Bir nüshası Konya Mevlana Müzesi Kütüphanesi 2430 numarada kayıtlıdır.

2- Muhabbetname: Tasavvufî bir mesnevîdir. Bir nüshası Manisa Muradiye Kütüphanesi 1269 numarada kayıtlıdır.

3- Tasavvuf Risalesi: Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Hacı Mahmud Kısmı 2974 numarada kayıtlıdır.

4- Terceme-i Matlau'l-iman: Yukarıdaki eserle aynı nüsha içindedir.

Yusuf Hakikî Baba Tasavvuf Risalesi'nde buyurur ki: İyi bil ki Hakk'ı talep edenler bu yolda dünyayı ve nefislerini terk ederek mesafe almışlardır. Bu yola gösteriş, iki yüzlülük ve gururla girilmez. Bu yola ancak bir mürşide bağlanılarak girilir; “Er-refîk sümme't-tarîk.” Yani önce dostlar sonra tarikat. Allahü teala mealen buyurur ki: “Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten sakının, O'na yaklaşmak hususunda vesile arayın ve O'nun yolunda cihat edin ki felah bulasınız.” (Maide suresi: 35)

Aksaray'da Yusuf Hakikî Baba Camii ve Türbesi (sağda), Caminin içinden bir görünüş (solda).

Allahü teala yine mealen buyuruyor ki: “Musa (Alehsisselam) ona (Hızır'a): “Sana öğretilen rüşd ve hayır ilminden bana öğretmek üzere sana tabi olayım, olur mu?” dedi.”

Necmeddin Dâye şöyle der: Musa Aleyhisselam nübüvvet ve risalete sahip olduğu halde on yıl Şu'ayb Aleyhisselam'a hizmet etti. Böylece Allah'la bizzat konuşma derecesine, mealen; “... Allahü teala Musa (Aleyhisselam) ile doğrudan konuştu.” (Nisa Suresi: 164) ve mealen; “Biz, Musa (Aleyhisselam) için elvahta din ve dünya için muhtaç olan her bir şeyi..(mev'izeyi ve tafsilî ahkamdan hepsini) yazdık...” (A'raf Suresi: 145) makamına ulaştı.

Saadete ulaşan kimseler kamil şeyhlerin kontrolünde süluka girenlerdir. Şeyh Evhadüddin-i Kirmanî buyurur: “Herkes önce yoldaş arar, O zaman yola düşer.”

Er dediğin kişi şeriate tam bağlanır ve kulluk makamında doğru yolu bularak şeyhine saygı içerisinde hizmet eder. Çünkü salikin kalbi zikre devam ederek temizlenir; ruh tecellîlerine kabiliyetli bir hâle gelir; “Ene'l-Hak” ve “Sübhanî” zevki ona yüz gösterir. Şayet bir şeyhin yardımı olmazsa aklı bunu anlayamaz, hulûl ve ittihâd belâsına düşer. Bu durumda imanının gitmesinden korkulur.

Necmeddin Dâye buyurur ki: “Eğer kerametlerini kendinden bilirsen Sen bir firavunluk ve ilahlık iddiasında bulunmuş olursun.”

Pek çok insan doğruluktan ayrılarak sapıtmışlardır. Bu anlamda Şeyh Attâr şöyle buyurur: “O senin için bir nursa da o ateşten başka bir şey değildir. Sen bu cılız gurur ışığında yürüme.”

Peygamber Efendimiz de şöyle buyurur: “Dinde yeni ortaya çıkan şeylerden kaçınınız. Çünkü bu yeni şeylerin hepsi bid'attir. Bid'atlerin hepsi dalalettir. Yoldan çıkmaktır.”

Resulullah Efendimiz zamanından ta bu zamana kadar âlim ve velîlerden hiç kimse icazet olmaksızın kendi adını anarak filan elinden diye tövbe vermemiştir. Mürîdin şeyhten icâzet talep etmesi doğru değildir. Çünkü mürît tam teslimiyet içinde olmalıdır. Çünkü Hadis-i şerifte; “Başınızdaki Habeşli bir köle bile olsa size düşen, dinlemek ve itaat etmektir.” buyrulmuştur.

Necmeddin Dâye buyurur ki: Müridlik Hakk'ın zatıyla sıfatlanmaktır. Hak teala bu sıfatla kula tecellî etmeyince irâdet nûru kulun gönlünde zâhir olup mürit olmaz. Şayet mürit kendi varlığını ortadan kaldıramazsa zillet vadisine düşer ve imanı tehlikeye girer. Hak teala mealen buyurur ki: “....Kendi kendinizi tehlikeye atmayın, ...” (Bakara suresi: 195) Bu sebeple icâzet talep etmek mürit için iflas demektir. İcazet talep etmek küstahlığını ancak kendini beğenenler yapar.

Şeyh, müride “es-seyrü ila'l-lâhi”deki nefs menzillerinden ilâhî tecellîlerin başlangıcı olan kalb makamının sonuna ulaştığında icazet verir. İstidatları olmadığı hâlde icâzet talep edenlere de icâzet verirler, fakat bu icazet onlar için doğru yoldan sapma sebebidir. Ancak şeyh icazeti kendi isteğiyle verirse o başka.

Bu durum Yunus Emre'nin bir şiirinde dediği gibidir: “Bir devlüngeç yuva yapar yürür ilden yavrı kapar, Dogan ileyinden sapar zîre elinde murdârı var”. Devlügeç'in kaptığı yavru nefsi emrde murdâr degildir temiz yumurtadır. “Zîre elinde murdârı var”ın manası şudur: Mürit, mürebbî huzurunda ve meşayih yolunda iç yönünü güçlendirmeden iddia sahiplerinin kışkırtmasıyla dalalete düşerler; itikatları temizken murdar olur. Şeytanın vesveseleri zahir azaya sirayet eder. Böylece nefs ne şeriata itaat eder ne şeyhin emirlerine….

İmam-ı Cafer-i Sadık buyurur ki: Ölüm tövbe getirmektir. Allahü teala mealen buyurur ki: “...Yaratanınıza tevbe edin, nefislerinizi öldürün...” (Bakara suresi: 54)

Peygamber Efendimiz buyurur ki: “Küçük cihattan büyük cihada döndük.” Bir başka hadiste de; “Kim nefsin arzularından tövbe etti, yani kâmil bir şeyhin gözetiminde mücâhedât kılıcıyla nefsini öldürdü, hidayet nuru ile dalâletten kurtuldu ve marifetle de cehâletten kurtulup ebedî bir hayat kazandı. Allahü teala buyurur ki: “Cehaletten dolayı ölü iken bilgiyle ilimle dirilttik.” buyrulmuştur.

Yusuf Hakikî Baba Camiinin önden görünüşü.

Derviş yüce himmetli olmalıdır, masivaya yani Allahü tealadan başka hiçbir şeye iltifat etmemeli ve ehil olamayan kişilere elini uzatmamalıdır. Fakirlik dava edip meşayih giysisi içerisinde köy köy dolaşıp lafla şöhret kazanmaya çalışmak iş değildir. Ne yular urılup yidil halka , Ne hımâr arkasında palan ol. Allah'ın ahlâkıyla ahlâklanınız.” nurlu emri cana ışık göstermeden aşık “Allah âlemlerden müstagnîdir.” (Al-i İmran suresi: 97) sıfatıyla sıfatlanmış ola.

Şöhret din için büyük bir belâdır. “Şöhret Allah dostlarının âfetidir. Şöhretten bütünüyle uzak durmak Hak dostları için rahatlıktır. Evliyanın örtüsü benim örtümün altındadır, onları benden başkası bilmez.”

Yusuf Hakikî Baba Camii ve Türbesinin kapıları. Yusuf Hakikî Baba Türbesinin yandan görünüşü.

Şeyh Safî kardeşi Salahaddin-i Reşîd'i Şiraz pazarında peşinde yetmiş kadar çavuş ve başka kişilerle birlikte azamet içinde yürürken gördü. Derhâl yanlarından uzaklaşmak istedi, ancak izdihamdan dolayı şeyhin elbisesi Selahaddin'in elbisesine değdi. Şeyh derhâl elbisesini çıkarıp bir su kenarında yıkadı. İşte şöhret afetinden böyle kaçınmak gerekir. “Senin elbisenin altında yüz putun varken, Nasıl olup da kendini halka sufî gösteriyorsun.”

Bayezid-i Bistamî'den nakledilir ki; Bayezid Şam'a varınca bütün Şamlıların kendisini karşılamak, izzet ve ikramda bulunmak için beklediklerini gördü. Bayezid derhâl bir taş üzerine çıktı ve mealen: “... Şimdi vahyolunacak şeyleri dinle, Ben Allah'ım benden başka tapacak ilah yoktur…” (Taha suresi: 13-14) ayetine kadar yüksek sesle okudu. Şamlılar bunu duyunca; “Hey bu zındıkmış.” diyerek yanından uzaklaştılar. O da böylece şöhret belasından kurtuldu, kendi yoluna gitti.

Zünnhûn-i Misrî der ki: Bana marifet ehlinden bir kişiyi anlattılar. Ben de Likâm dağında onu görmek için yola çıktım ve mahzun bir sesle kulağıma şu sözler geldi.

Yusuf Hakikî Baba'nın şiirlerini ihtiva eden Divan-ı Hakikî'nin yazma nüshasının ünvan sayfası (sağda) ve 28a sayfası (ortada) ve 341a sayfası (solda). Eser Sadi Somuncuoğlu özel kütüphanesindedir.

“Ey kalbimin dostu olan senin hatıranla Senden başka isteğim yok.” Bu sesin sahibine selâm verdim, selâmımı aldı ve şöyle dedi: Resulullah Efendimiz buyurduki: “Allah bir kula iyilik etmek istediğinde onu kendisinden başkasına kör, sağır, dilsiz ve bilgisiz kılar.” Allah'tan başkasını bilen Allah'ı nasıl bilir; O'ndan başkasını işiten O'nu nasıl işitir; dilsiz olmayan O'nunla nasıl söyleşir!

Ârif ve sufînin nazarında tanınmış olmaktan başka büyük bir suç yoktur. Evliyadan bazıları münacatlarında; “Beni halka unutturdun, onları da bana unuttur, halk içinde gösterilmeye takatim yoktur.” derler.

Biri de der ki: Kime yetiştimse ona tasavvufun ne olduğunu sordum; biri bir şekilde tanımladı, başka biri başka bir şekilde. Bu tanımlamalar beni tatmin etmedi. Sonunda Peygamber Efendimizi rüyamda gördüm ve mübarek ayaklarına yüz sürerek sordum. Halk ile bilişmeyi terk et dedi. Daha dedim; halk ile bilişliği inkâr et dedi. Daha dedim; elinden gelirse öyle bir hâlde ol ki ne kimse seni bilsin ne de sen kimseyi bil dedi.

Hadayıku'l-Hakayık'ta şöyle denir: Gerçek sufînin alâmeti, bilinirken bilinmez olmak; zenginken fakir olmak; izzet içindeyken mezelleti seçmektir; yalancı sufînin alâmeti ise bunun tam tersidir. Tıpkı mert adamlar gibi kendini aşağılamayı tercih et. Şimdiki sufîlerin tanımı; “Şekil değişikiği mide (yemek) içindir.” dendiği gibidir. Şimdiki sofîlerin çoğunun tâclarının ve hırkalarının ellerinden alınmasının sebebi ehil olmayan her küstahı mahrem sanıp onlara kisvet giydirmeleridir.

Mesnevî'de der ki; bir sufî asılmış bir sofrayı gördü, heyecanlandı, bağırıp çağırmaya başladı; insanlar onun çevresinde toplandılar. İçlerinden biri, o gördüğünüz sofra boştur, yiyecek yoktur dedi.

Lokma perest sufîler iç aydınlığı meydana getiremezler. Onların dinleri paraları, himmetleri mideleri, kıbleleri ise kadınlardır.

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
Rehber İnsanlar Sayfası