YUSUF SİNANÜDDİN

Yusuf Osmanlı Devleti zamanında yetişen âlimlerden.
A- A+

Osmanlı Devleti zamanında yetişen âlimlerden. İsmi Yusuf olup lakabı Sinanüddin Halvetî'dir. Nisbeti, Amesi'dir. Şeyhü'l-Harem diye meşhur oldu. Doğum tarihi bilinmemektedir. 1000 (m. 1592)'de Amasya'da vefat etti. Hayatı hakkında fazla bir bilgi yoktur. Kur'an-ı Kerim'de haram kılınan şeylerin haramlığının sebep ve hikmetlerinden bahseden, tefsire dair doksan sekiz bab üzerine tertiplenmiş, Tebyinü'l-meharim isminde bir eser yazdı.

Yusuf Sinanüddin Efendi'nin Amasya'daki Türbesinin dışarıdan görünüşü.

Çok kıymetli olan bu eser, Süleymaniye Kütüphanesi, Es'ad Efendi kısmı, 596 numarada kayıtlıdır. Bu eserden bazı bölümler:

Biliniz ki her sultanın bir korusu vardır. Allahü tealanın korusu haram kıldığı şeylerdir. Bu korunun etrafında fazla dolaşıp faydalanmak isteyenlerin, o yasak mıntıkaya girmesi çok muhtemeldir. Cehennem, bu yasak mıntıkaya girenler için yaratılmıştır. Cehennem'e düşmek istemeyen herkesin, o yasak mıntıkaya yaklaşmaması gerekir. Yoksa o yasak mıntıkanın içerisine girer. Ancak o yasak mıntıkaya girmemek için o yasak mıntıkanın (haramların) hududunu, sınırını bilmek gerekir. Tefsir, hadis ve fıkıh âlimleri, Allahü tealanın haram kıldığı şeyleri, öğleyin en mükemmel şekli ile ortaya çıkan güneş gibi, açık bir şekilde bildirdiler. Fakat buna rağmen yine insanlar, bu ateş gibi olan haramları görmemektedirler. Çünkü onların gözlerinde görme bozukluğu vardır. Bunun sebebi de dünya malı hırsının gözlerini bürümesi ve şehvetlerine (nefislerinin arzu ve isteklerine) düşkün olmalarıdır. Bunun ilacı ve bu bozukluğu giderecek deva, Kur'an-ı azim, tabibi ise İslam âlimleridir. Fakat en büyük musibet de tabip durumunda olanların gözünde böyle bir bozukluk ve görme noksanlığı bulunmasıdır. Gözlerinde böyle bir bozukluk bulunanlar, kendileri görmedikleri gibi başkalarına da doğru yolu gösteremezler. Maalesef tabip durumunda olanların bir kısmı, dünya makam ve mevkisine, sultanlar ve zenginler yanında kıymet ve itibar sahibi olmaya düşkündürler. Bu illetten, ancak Allahü tealanın koruduğu kimseler kurtulabilir.

Haramların neler olduğu, tefsir, hadis ve fıkıh kitaplarında geniş olarak mevcut ise de bunlar ayrı ayrı yerlerde bulunduğundan, halkın bunları toplu bir şekilde öğrenebilmesi çok zordur. İnsanların çoğunda, dünya malı toplama hırsı bulunduğunu, bu hırs sebebiyle dünya malını, helal haram demeden topladıklarını, bunun yanında, âlimlerin bildirdiklerini de araştırıp öğrenme imkanlarının da olmadığını görünce İslamiyetin bildirdiği haramları ve yasak olan şeyleri, kolay anlaşılır bir şekilde, tek bir kitapta bildirmeyi istedim. Bu arada, bir Müslümanın bilmesi gereken hususları da kısa olarak bildirdim. Bu kitabımda haram ve yasak olan hususları, emirlerden (yapılması gereken hususlardan) daha geniş olarak bildirdim. Çünkü tehlike, haram ve yasak olanların tarafında daha büyüktür. İnsan yasak ve menedilen şeyleri yapmakla helake gider. Helakten kurtulmak, ancak günahlardan sakınmakla olur. Ahiret saadetini kazanmak isteyenler, yapılması gereken vazifeleri yaptıktan sonra sakınılacak şeylerden de çok sakınırlar. Şöyle ki ibadetler iki kısımdır: 1- Yapılacak işler. 2- Sakınılacak işler. Yapılacak işler; taatler, Allahü tealanın razı olduğu ve beğendiği şeylerdir. Sakınılacak işler ise; mâsiyet ve günahlardan uzak durmak, onları yapmamaktır.

Günahlardan ve mâsiyetlerden sakınmak takvadır ve farzdır. Günahlardan sakınmak, taatleri yapmaktan önce gelir. Çünkü günahlardan sakınmakta; kalbi Allahü tealadan başkasına meyletmekten, mideyi fazla yemekten, dili boş ve faydasız sözlerden, gözü helal olmayan şeylere bakmaktan muhafaza etmek vardır. Eğer bir kimse için her iki kısım (emredilenleri yapmak, yasak edilenlerden sakınmak) hâsıl olursa, onun durumu kâmil olup muradı hâsıl olmuş demektir. Eğer bir kimse bu iki kısmın hiçbirisini elde edemezse, hüsrana uğramış demektir.

Kur'an-ı Kerim; Allahü tealanın azametini, büyüklüğünü ve kudretini, Allahü tealaya yaklaştıran vasıtaları, helal ve haramı, iyi ve kötü huyları, kötü huyların nasıl tedavi edileceğini bildirmek, Allahü tealanın beğendiği, razı olduğu yola davet etmek ve dünyaya düşkün olmayıp ahirete rağbet etmenin esas olduğunu öğretmek için indirilmiştir. İlimlerin öğrenilmesinden maksat, onlarla amel etmektir. Bu ilimler ile amel edilmeseydi, onların hiçbir kıymeti olmazdı. Bir kimse, Allahü tealanın beğendiği şeyleri çok iyi bilir de onlarla amel etmezse, Allahü tealanın yasak ettiği şeyleri bilir de onlardan kendisini uzak tutmazsa, iyi huyları bilir de nefsini onlarla süslemezse aldanmıştır. Kur'an-ı Kerim'de mealen; “Küfür ve günahları temizlenen, felah bulmuştur.” buyuruldu. (A'lâ suresi: 14) Netice olarak, Allahü tealanın insana, imandan sonra emir ve tavsiye buyurduğu şey takvadır. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de mealen; “... Biz senden önce kendilerine kitap verilenlere de size de hep; “Allah'tan korkun.” diye tavsiye ettik.” buyurulmaktadır (Nisa suresi: 131) Öyleyse insana düşen vazife, bu hususta gayret sarf etmektir. Eğer bu kitabımda bir kusur ve noksan görürsen, bunu benim âcizlik ve noksanlığıma nisbet et. Eğer beğendiğin bir şey görürsen, onu da Allahü tealanın lütuf ve ihsanından ve Resulullah Efendimizin bereketinden bil.

Küfür: Hakkı inkârdır. Küfür, Kur'an-ı Kerim'de ilk zikredilen günahtır. Allahü teala Kur'an-ı Kerim'de mealen; “Muhakkak ki küfre varanları, azap ile korkutsan da korkutmasan da onlar için birdir. Onlar iman etmezler.” buyurulmaktadır. (Bakara suresi: 6) Küfür, en büyük günahtır. Küfürden büyük günah yoktur. Çünkü küfür, mahlukatın yaratılışındaki esas maksadı yok eder. Halbuki mahlukatın yaratılışındaki maksat; Allahü tealanın yüce zatını, sıfatlarını, güzel isimlerini, fiillerini, hükümlerini, kitaplarını, Peygamberlerini ve O'na yaklaştıran vesileleri bilmek ve Allahü tealaya kulluk etmektir. Küfür, kul ile bu bilgiler arasında bir perdedir. Kul, cehaleti derecesinde Allahü tealadan uzaklaşır. En büyük cehalet, Allahü tealayı inkârdır. Allahü tealayı inkâr eden kimse, ebediyyen Allahü tealadan uzaklaşır. Haksız yere adam öldürmek küfürden sonra en büyük günahtır. Bundan sonra zina ve livata gelir.

Küfrü gerektiren hususlar birkaç kısımdır: 1- Allahü teala ile alâkalı olanlar. 2- Kur'an-ı Kerim ve diğer Peygamberlere indirilen kitaplarla alâkalı olanlar. 3- Peygamber Efendimiz ve diğer Peygamberler, melekler ve âlimlerle alâkalı olanlar. 4- Hükümler ile alâkalı olanlar. Tahavî, İmam-ı A'zam Ebu Hanife ve talebelerinden şunu rivayet etti: “Mümini, imana sokan şeyi inkâr etmek imandan çıkarır. Bir kimsenin Mümin olması, Resulullah Efendimizin, Allahü tealadan getirdiklerinin hepsini tasdik etmesi demektir.” Bir kimsede küfrü gerektiren birkaç husus bulunup bir cihet de küfrün olmadığını gösteriyorsa, bu bir ciheti tercih etmek lazımdır. Fakat o sözü söyleyen kimse, muradının küfrü gerektiren husus olduğunu açıklarsa, artık hakkında yapılan iyi tevil fayda vermez imansız olur.

Allahü teala ile alâkalı küfür olan hususlar: Allahü tealayı, layık olmayan bir şekilde vasıflandırmak; mesela Allahü tealayı, mahlukatından bir şeye benzetmek, bir uzvunun olduğunu söylemek, kemal sıfatlarına inanmamak veya Allahü tealaya zaman ve mekan nisbet etmek, Allahü tealanın cisim olduğuna inanmak, Allahü tealanın cüz'iyyatı bilmediğine inanmak, vb. küfürdür.

Kur'an-ı Kerim ile alâkalı küfrü gerektiren hususlar: Kur'an-ı Kerim'i veya ondan bir harfi veya Mushaf-ı şerifi hafife alarak ona sövmek, Kur'an-ı Kerim'den bir harfi veya ayet-i kerimeyi inkâr emek, Kur'an-ı Kerim'i veya ondan bir şeyi, Kur'an-ı Kerim'de açıkça bildirilen bir hükmü veya haberi yalanlamak, Kur'an-ı Kerim'deki bir şey hakkında şüphe etmek, Kur'an-ı Kerim'de bulunan bir şeyi ayıplamak küfürdür.

Resulullah ile alâkalı küfrü gerektiren hususlar: Resulullah Efendimize dil uzatmak, O'nu ayıplamak, O'nun şanını küçültmek, O'na beddua etmek, O'na layık olmadığı şeyleri nisbet etmek, alay yollu Resulullah'ın hezimete uğradığını söylemek icma ile küfürdür.

Âlimler ile alâkalı küfrü gerektiren hususlar: Bir âlime, açık bir sebep yok iken buğz eden bir kimsenin küfründen korkulur. İlmi ile amel eden bir âlimi hafife almak küfürdür. Fakat ilmi ile amel etmeyen bir âlim hafife alınırsa, küfür olmaz. Çünkü o tazim ve hürmete layık değildir.

Hükümler ile alâkalı küfrü gerektiren hususlar: Bir kimse, Kur'an-ı Kerim, sahih hadis-i şerif veya kat'i icma ile sabit olan namaz, zekat, oruç, hac, hadesten taharet, necasetten taharet gibi dinî bir hükmü inkâr ederse kâfir olur. Bilmemek mazeret sayılmaz. Çünkü farz-ı ayn olan hususlar, Müslümanlar arasında yayılmıştır ve bunları herkes bilmektedir. Bu bakımdan bunları bilmemek özür olmaz. Camiu'l-fetava ve başka kitaplarda da böyledir. Yine bir kimse kat'i delillerle helal olduğu sabit olan bir helali haram veya haramlığı kat'i delillerle sabit olan bir haramı da helal olarak itikat etse, bu dahi küfürdür. Küçük olsun, büyük olsun, günah olduğu kat'i delille sabit olan bir günahı, helal görmek küfürdür. Aynı şekilde böyle bir günahı hafif ve basit görmek de küfürdür. Çünkü bu, dinin emir ve yasaklarını tekzip alametlerindendir. Mescit ve benzeri, dinde tazim ve hürmet edilmesi gereken yerleri, hafif ve basit görmek küfürdür. Abdestsiz olduğunu bildiği hâlde namaz kılmak, bildiği hâlde kıbleden başka tarafa kılmak küfür olur. Namazı, ehemmiyet vermediğinden dolayı terk etmek küfürdür.

Siyerü'z-zahiriyye ve Mecmûu Şemsü'leimme Hulvanî adlı eserlerde şöyle yazmaktadır: Küfrü gerektiren sözler iki çeşittir: 1- Hata ile söylenip küfrü gerektirmeyenler. Böyle küfrü gerektiren sözü hata ile söyleyen kimsenin tövbe ve istiğfar etmesi, o sözünden dönmesi ve bir daha söylememesi gerekir. 2- İttifakla küfrü gerektiren sözler. Bu, yapılan bütün amelleri boşa çıkarır. Böyle bir söz söyleyen kimse, hac etmişse, haccını iade etmesi gerekir. Fakat namaz ve orucunu kaza etmez. Kendinin küfrüne rıza, ittifakla küfürdür. Bir kimse, küfrü gerektiren bir söz söylerse, yanında bulunan birisi de bu söze gülse, gülen kimse kâfir olur. Ancak o söz güldürücü bir söz olduğu için gülse, kâfir olmaz. Bezzaziyye ve başka kitaplarda böyledir. Bir müddet sonra kâfir olmaya karar veren kimse, o anda kâfir olur. Çünkü iman için devamlı bulunması gereken tasdik, kaybolmuştur.

Bir kimse; “Allahü teala göktedir.” diyerek bununla Allahü tealaya mekan, yer murad ederse kâfir olur. Fakat bununla birisinin sözünü naklederse kâfir olmaz. Eğer o kimse hiçbir niyeti olmadan bunu söylerse ekseri âlimlere göre imansız olur. Zahiriyye'de de böyle yazmaktadır. Bir kimse falancanın katli vaciptir veya falanca katle müstehaktır dese, halbuki dinde onun katlini gerektirecek bir şey bulunmasa, bunu böyle söyleyen imansız olur. Çünkü bu, Allahü tealanın haram kıldığı bir şeyi helal görmektir. Bu söz halk arasında çok vaki olmaktadır. Halbuki halk bundan gafildir. Bir zalim, birisine haksız yere vursa veya onu haksız yere öldürse, ona da birisi iyi yaptın dese veya güzel yaptın veya o dayağa yahut öldürülmeye layıktı dese imansız olur. Buna da halk arasında çok rastlanmaktadır. İpek giyen erkeğe, Allahü teala sana bunu mübarek kılsın demek veya mübarek olsun demek küfürdür.

Kadın ve erkek her Müslümanın, her gün sabah ve akşam, aşağıda bildirilen duayı okuması gerekir. Çünkü bu dua, onu küfürden korur. Resul-i Ekrem böyle vaat etmiştir. Dua şudur: “Allahümme inni euzü bike min en-üşrike bike şey'en ve ene a'lemühu ve estağfiruke li ma lâ a'lemühu inneke ente allamülguyub.”

Su-i hatime (Kötü son, imansız ölüm): İki mertebedir. Bundan Allahü tealaya sığınırız. 1- Kişinin ruhu, kalbinde şek (şüphe) ve inkâr galip olduğu hâlde kabzolunur. O zaman, onunla Allahü teala arasında hicaplar, perdeler meydana gelir. Bu hâl, ebedî azap sebebidir. Vera sahibi de olsa, bidat ehli gibi bozuk itikat sahiplerine gelince: Böyle kimseler ölüm sarhoşluğunda iken, hak zahir olunca eğer onun itikadında, doğru iman ile bozuk itikat arasında kesin bir çizgi mevcut değilse, bozuk akidesi onu tamamen kaplar. Doğru yola dönmeden kötü akıbet ile ruhunu teslim eder. İman zayıflığına ve dünya sevgisinin kaplamasına gelince kişi şehvetlerine, yani nefsinin arzu ve isteklerine düşkün olur. Allahü tealaya olan sevgi ve muhabbeti zayıflar. Özellikle ölüm sarhoşluğunda böyle olur. Çok sevdiği dünyadan kendisini ayırdığı için Allahü tealaya buğz eder. Bu onun için kötü akıbete, kötü bir şekilde ruhunu teslim etmeye sebep olur.

2- Bu mertebe, birinciden aşağı derecededir. Ölüm anında kişinin kalbine, hayatta iken sevdiği dünyalıklarından birinin sevgisi gelir ve o kimsenin kalbini kaplar. Ruhunu teslim ederken yüzünü dünyaya çevirir. Bu sebeple, onunla Allahü teala arasında perdeler meydana gelir. Ancak kalbe yerleşmiş olan Allah sevgisi, Allahü tealanın sevdiklerinin sevgisi, kişiyi böyle bir hâle düşmekten muhafaza eder.

Su-i hatimenin iki sebebi vardır: 1- İman kuvvetli olsa bile çok günah işlemek. 2- Günahlar az olsa bile iman zayıflığı. Su-i hatime sebepleri insanın elinde olmadığı için arifler su-i hatimeden çok korkmuşlardır. Bundan dolayıdır ki Kelime-i şehadeti söyleyerek, Allahü tealanın sevgisi ve iştiyakı ile can vermek, gıpta edilen bir hâldir. İhya'da böyle yazmaktadır. Ebu Bekr Verrak şöyle buyurdu: “Günahlara baktık, imanın gitmesine sebep olan en kötü günahın, Allahü tealanın kullarına zulmetmek olduğunu gördük.” Ebü'l-Kasım Hakim'e; “Kulun son nefeste imanının gitmesine sebep olan günah hangisidir?” diye sorulduğunda; “İmanın gitmesine sebep şu üç şeydir: 1- Müslüman olmak nimetine şükrü terk etmek. 2- İmanının gitmesinden korkmamak. 3- Müminlere zulmetmek.” buyurdu. Tenbihü'l-gafilin'de de böyle yazmaktadır. Bazı âlimler ise; namazı terk etmek, faiz yemek, Allahü tealanın evliya kullarına düşmanlık etmenin, imansız gitmeye sebep olduğunu söylemişlerdir.

Nifak: Nifak iki çeşittir: 1- Dinden çıkaran nifak ki Allahü tealanın dininde şek ve şüphe etmek, Resul-i Ekrem'in getirdiği dini reddetmektir. Kendisinde böyle bir nifak bulunan kimse kâfirdir. Kendisinde nifak bulunan kimseye “Münafık” denir. Münafık, ebedî Cehennem'de kalacaktır. Münafığın vasıflarından bazıları şunlardır: Yalan söylemek, yeryüzünde fesat çıkarmak, bozgunculuk yapmak, gösteriş yapmak, namazda tembellik yapmak, Müminleri değil de kâfirleri dost edinmek, Allahü tealanın ayet-i celileleri ile alay etmek, insanlardan gizli olarak günah işlemek, hainlik yapmak, verdiği sözü tutmamak, kötülük yapmak, insanları Allahü tealanın razı olduğu ve beğendiği şeylerden alıkoymak, yalancı şahitlik yapmak, kendilerine aziz, bey, efendi, Müminlere zelil, hakir ve gerici demek, Allahü teala hakkında su-i zan (kötü zanda) bulunmak, Resulullah'a dil uzatmak, kalbde bulunan ile dilin söylediklerinin birbirine uymaması, içi ile dışı bir olmaması, söz ile yaşayışın birbirini tutmaması.

2- Dinden çıkarmayan nifaktır. Fakat bu çeşit nifak, iman nurunu azaltır. İman nurunun kuvvetlenmesine mâni olur. Bu çeşit nifak; gösteriş için iyi ahlâklı görünmek, söylediği şeyi kendisi yapmamak vb.dir. Âlimlerden birisi buyurdu ki: “Eshab-ı Kiram'dan beş yüz tanesine rastladım. Hepsi de kendileri hakkında nifaktan korkmuşlardır.” Birinci mânâ ile nifak, Müslüman görünüp küfrünü gizleyen kimsedir ki böyle bir kimse imansızdır. İkinci mânâ ile nifak, insanlar arasında salih ve iyi ameller yapıp yalnız kaldığında kötü işler yapmaktır. Bu fena işleri helal saymadığı müddetçe günahkârdır ve asidir. Hasan-ı Basrî'ye, yaşadıkları zamanda nifak olmadığını söyleyen kimselerin bulunduğu söylenince şöyle buyurdu: “Ey kardeşimin oğlu! Eğer münafıklar yok olmuş olsalardı, yollarda yalnız başınıza kalırdınız. Münafıklarda bulunan günahlar bildirilmiş olsaydı, yeryüzünde basacak yer kalmazdı.” Birisi İbn-i Ömer'e şöyle dedi: “Biz, valilerimizin ve emirlerimizin yanına girdiğimizde başka, onların yanından çıkınca başka söylüyoruz.” Bunun üzerine İbn-i Ömer şöyle buyurdu: “Biz bunu nifaktan sayıyoruz. Nitekim Resul-i Ekrem; “Suyun baklayı erittiği gibi, kalbi de nifak eritir.” buyurdular.” Zalim ve fasık kimseleri, zaruret hâli ve cebr, zorlama hâllerinin dışında övmek caiz değildir.

“Allahü teala buyurdu ki: Eğer benim rahmetimi istiyorsanız mahlukuma merhamet ediniz.” Hadis-i Şerif

Abdullah bin Ömer'in rivayet ettiği hadis-i şerifte, Resul-i Ekrem buyurdu ki: “Şu dört şey kimde varsa, o hâlis münafıktır. Bunlardan bir tanesi kendisinde bulunan kimse, onu terk etmedikçe, kendisinde nifaktan bir haslet bulunmuş olur. (Bu dört haslet şunlardır): 1 Kendisine verilen emanete hıyanet etmek, 2 Konuşunca yalan söylemek, 3- Verdiği sözü bozmak, 4- Başkalarına devamlı kötülük yapmak.”

Kibir: Allahü teala ayet-i kerimelerde mealen şöyle buyuruyor: “Onu hatırla ki meleklere: “Âdem'e (hürmet olarak) secde edin.” demiştik de bütün melekler secde etmişlerdi. Ancak İblis secde etmekten yüz çevirip kibirlendi ve kâfirlerden oldu.” (Bakara suresi: 34) “... Kim Allah'a kulluktan O'na ibadetten çekinir ve büyüklenirse bilsin ki O Allah kıyamette hepsini huzurunda toplayacaktır.” (Nisa suresi: 172) “Yeryüzünde haksız yere kibirlenenleri, ayetlerimi anlamaktan (Kur'an-ı Kerim'i kabulden) çevireceğim. Onlar (büyüklenenler) her mucizeyi görseler de onu kendilerine yol edinmezler. Fakat sapıklık yolunu görürlerse, onu yol edinirler. İşte böyle hareket etmeleri, ayetlerimizi yalan saymalarından ve onlardan gafil bulunmalarından dolayıdır.” (A'raf suresi: 146) Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Kalbinde hardal tanesi ağırlığınca kibir bulunan kimse Cennet'e girmeyecektir.” Hadis-i şerifte buyuruluyor ki: “Allahü teala buyuruyor ki: Kibriya, üstünlük ve azamet bana mahsustur. Bu ikisinde bana ortak olanı Cehennem'e atarım. Hiç acımam.”

Kibir, kâfirlerin vasıflarındandır. Mümin olanın, bundan çok, hem de pek çok uzak kalması gerekir. Allahü teala Kur'an-ı Kerim'de kâfirleri kibir ile vasıflandırarak mealen şöyle buyuruyor: “O hâlde içinde ebedî kalmak üzere, hepiniz Cehennem kapılarından giriniz bakalım!.. İşte büyüklenenlerin (hakkı kabul etmeyenlerin) yeri ne kötüdür.” (Nahl suresi: 29) “Rabbiniz buyurdu ki: “Bana dua edin, size karşılığını vereyim. Bana ibadet etmekten büyüklenip yüz çevirenler, muhakkak ki küçülmüş kimseler olarak Cehennem'e gireceklerdir.” (Mümin suresi: 60) Hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Kul Allahü teala için tevazu gösterdiği zaman, Allahü teala onu yedinci kat semaya yükseltir.”

Büyüklenme zahirde olursa tekebbür, bâtında olursa kibir denir. Kibir tekebbürün aslıdır. Kibir başkasına karşı olur. Başkası olmadan kibir olmaz. Ucub böyle değildir. Ucub, nefsi beğenmekten doğan bir hareket ve üstünlük hissidir. Ucub, Cennet kapılarını kapatan amelleri yapmaya sebep olur. Nefsi büyük görmek, iyi amellere mâni olup hayır işlemekten mahrum kılar. Salihlerin amellerinden uzaklaştırır. Ucub hastalığına tutulmuş bir insanın, kendisi için istediğini Müminler için istemeye gücü yetmez. Tevazu gösteremez. Halbuki tevazu, takva sahiplerinin ahlâkının başıdır. Ucub sahibi, nasihat kabul etmez. İnsanları aşağı görmek ve gıybet hastalığından kurtulamaz.

Hulasa, ne kadar kötü ahlâk sahibi varsa, onlar kibir ve ucub sahibidir. Kibirli kimseler, izzetimden, üstünlüğümden ve yüksekliğimden bir şey kaybederim korkusu ile iyi ahlâk sahibi olmazlar. Kalbinde kibir bulunan kimse Cennet'e giremez. Kibrin en mühim kötülüğü, bilmediğini öğrenmeye, hakkı kabule mâni olmasıdır. Kibirli kimse, Allahü tealaya karşı kibir ve büyüklük gösterir. Nemrut ve Firavun'un kibri böyledir. Bunların kibrinin aslı sırf cehalettir. Kibre sebep olan şeyler birkaç kısımdır. 1- İlimle kibir: Hadis-i şerifte; “İlmin afeti kibirdir.” buyuruldu. İlmi ile kibirlenenin sonu felakettir. Halbuki ilim, kulluğu ve ibadet yolunu bilmektir. 2- İbadetle kibir: Kendisinde böyle kibir bulunan bir kimse, Allahü tealanın kullarını aşağı görüp Allahü tealanın azabından emin olur. 3- Neseb ve soy ile kibir: Şeref, makam ve mevki sahibi bir soydan gelen kimse, böyle olmayanları hor ve hakir görür. Halbuki hor görülen kimseler, ilim ve amel bakımından daha yüksek olabilir. 4- Güzellik hususunda kibir: Bu ekseriyetle kadınlarda çok görülür. 5- Mal ile kibir. İçteki kibrin sebebi ucubdur. Kişi ilmi, ameli ve daha başka şeylerle kendisini beğenince kendisini büyük görür ve tekebbür eder.

Kibrin sebeplerinden birincisinin ilacı, ilim sahibi olmaktır. İşlediği günahlar sebebiyle, günahının diğerlerinden daha fazla olduğunu bilmektedir. Böyle kimsenin, cahil bir kimseyi görünce bu günahı cahil olduğu, bilmediği için işliyor. Ben ise bilerek günah işliyorum. Cahilin belki bu hususta mazereti olabilir, fakat benim hiç mazeretim yoktur. Âlim olan kimseyi görünce o, benim bilmediklerimi biliyor. Kendisinden yaşlı kimseyi görünce o Allahü tealaya benden daha çok itaat etmiştir. Kendinden küçük olan kimseyi görünce ben ondan önce günah işlemeye başladım. Dinsiz ve bidat sahibini görünce belki Allahü teala merhamet buyurur da onların akıbeti iyi olur. Benim akıbetim ise maazallah, Allahü teala bana gazab edip onların şimdi üzerinde bulundukları gibi olabilir, demelidir. Kendisini bu bakımdan onlardan üstün görmemelidir.

Yusuf Sinanüddin Efendi'nin Amasya'daki Türbesinin kapısı (üstte) ve kabrin baş tarafı (solda).

İbadeti sebebiyle tekebbürün (büyüklenmenin) ilacı: İbadetinden dolayı kibirlenen kimse, küçük gördüğü kişi âlim ise belki onun ilmi günahlarının kefaretine vesile olabilir. Cahil ise belki onun günahı az, benim günahım onunkinden çok veya onun ibadeti benimkinden çok olabilir, demelidir. Açıktan günah işleyen kimseye karşı ise belki kalb ile yaptığı taatler ile Allahü teala onun açıktan işlemiş olduğu günahlarını af ve mağfiret etmiş olabilir, demelidir.

Nesep ve soy ile kibirlenmenin ilacı: Böyle bir kibir kendisinde bulunan kişi, babalarının ve dedelerinin vefat edip şimdi toprak olduklarını, kendisinin de bir gün onlar gibi olacağını düşünmelidir.

Güzellik hususunda kibrin ilacı: Böyle bir kibre sahip olan kimse, vücudunun bir meniden yaratıldığını, azıcık bir hastalığın kendisini yere serdiğini, sonunda leş olacağını düşünmelidir.

Mal ile kibrin ilacı: Malın, Yahudi ve Hıristiyanlarda da bulunduğunu, hırsızın istediği zaman onu çaldığını, ahirette nereden ve nasıl kazandığının hususunda hesabını vereceğini, haram yoldan kazanmış ise cezasını çekeceğini düşünmelidir. Tekebbür, kişinin hâl ve hareketlerinde de bulunur. Mesela kişinin; yürüyüşünde, oturuşunda, kalkışında, bakışında, sükunet hâlinde de kibir görülür. Bazı kibirli kimseler, insanların bazısına kibirli, bazısına mütevazi davranırlar. Bütün bunlar kibir olur. Hasta, fakir ve yoksullarla beraber oturmaktan sakınmak, evinde kendi eliyle bir iş yapmamak da kibir ve çirkin hâllerdendir. Mütevazi kimseler böyle yapmazlar. İnsan bir damla meniden yaratılmıştır. Fakat insanoğlu bunu hiç hatırlamak istemez. İnsan ölünce ne olacağına bakmalı. Ölümle; ruhu, gözü, işitmesi, ilmi, gücü kuvveti, güzelliği, anlaması, her şeyi alınır. İlk hâlinde olduğu gibi cansız bir varlık hâline gelir. Sonra kıyamet günü haşrolunur. Dünyada işlediği amel defterleri kendisine verilir. Allahü tealanın huzurunda hesap verir. Hesaptan sonra ya Cennet'e, yahut Cehennem'e gider.

Kişinin sözü ile işinin ve hareketlerinin birbirine uymaması, bu dinde yasaklanmıştır. Allahü teala Kur'an-ı Kerim'de mealen; “(Ey Yahudiler!) İnsanlara iyiliği emreder de kendinizi unutur musunuz?” buyuruyor. (Bakara suresi: 44) Allahü tealanın, İsa Aleyhisselam'a şöyle buyurduğu bildirilmiştir: “Önce nefsine nasihat eyle. Eğer kendi nasihatini kabul ediyorsan, ondan sonra insanlara nasihat et, yoksa benden hayâ et.” Enes bin Malik'in rivayet ettiği hadis-i şerifte Resul-i Ekrem buyurdu ki: “Miraç gecesi göğe götürülürken insanlar gördüm. Ateşten makaslarla dudaklarını kesiyorlar. Bunlar kimlerdir ey Cebrail diye sordum. Cebrail; “Onlar ümmetinin hatipleridir. Onlar, insanlara iyiliği emrederler, fakat kendilerini unuturlardı. Allahü tealanın kitabını okurlar, fakat onunla amel etmezlerdi.” dedi.” Yine Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Ümmetimin helaki kötü âlim ve cahil abid sebebiyle olur.” Fudayl bin Iyad buyurdu ki: “Bana şöyle bir haber ulaştı. Yarın kıyamet gününde, puta tapanlardan önce kötü âlimler haşrolunacaktır.” Ebüdderda buyurdu ki: “Amel yapmayana bir kere yazıklar olsun. Bilip de amel etmeyene ise yedi kere yazıklar olsun.” İbn-i Semmak şöyle buyurdu: “Nice Allahü tealayı hatırlatan kimse vardır ki kendisi Allahü tealayı unutmuş, O'ndan gafildir. Nice Allahü tealadan korkmayı söyleyen kimse vardır ki kendisi Allahü tealadan korkmamaktadır. Nice Allahü tealaya davet eden kimseler vardır ki kendileri Allahü tealadan kaçmaktadırlar.”

“Allahü teala buyurdu ki: Hastalık benim kemendim, tuzağımdır ve fakirlik zindanımdır. Buralara sevdiklerimi sokarım.” Hadis-i Şerif

Muaz bin Cebel buyurdu ki: “Âlimin ayağının kayması ve hata etmesi ile âlemin ayağı kayar ve hata eder.” Ka'bü'l-Ahbar şöyle buyurdu: “Kıyametin yaklaştığı zaman öyle âlimler çıkar ki insanlara dünyaya rağbet etmemelerini, züht sahibi olmalarını söylerler, fakat kendileri dünyaya rağbet ederler. İnsanları korkuturlar, fakat kendileri korkmazlar. Fakirlere değil de zenginlere yaklaşırlar. Onlar, kendilerinden başkasının yanına oturan arkadaşlarına kızarlar. Onlar cebbardırlar, Allahü tealanın düşmanıdırlar.” Bir şeyi, onunla amel eden kimse söylerse, dinleyen ondan faydalanır. Amel etmeyen kimse söylerse, dinleyen ondan faydalanamaz. Âlim olan kimse, bir haramdan veya mekruhtan bahsedince ilk önce onun bunları terk etmesi gerekir. Sırrî-yi Sekatî şöyle buyurdu: “Zahirî ilim öğrenmeye çok istekli olan birisi, kendisini devamlı ibadete verdi. Kendisine bunun sebebi sorulduğunda şöyle cevap verdi: “Rüyamda birisi bana şöyle dedi: “Sen beni zayi ettiğin gibi, Allahü teala da seni zayi etsin.” Ona; “Sen kimsin?” diye sorduğumda; “Ben senin ezberlediğin ilimim. İlmin muhafazası amel ile olur.” dedi.”

Yusuf Sinaneddin hazretleri Tebyinü'l-Meharim'de buyuruyor ki: Resulullah Efendimiz bir hadis-i şerifte buyurdu ki: “Kadın ve erkek her Müslümana ilim öğrenmek farzdır.” Âlimler, her Müslümana farz olan ilim hususunda ihtilaf ettiler. Bu hususta yirmiden fazla kavil (âlimlerin sözü) vardır. Sühreverdî Avarifü'l-mearif adlı eserinde şöyle buyuruyor: “Bu kaviller arasında ben, tasavvuf büyüklerinden Ebu Talib-i Mekkî'nin sözüne meyletmekteyim. O, Kutü'l-kulub isimli eserinde der ki: “Burada farz olan ilim, İslam'ın temeli olan İslam'ın beş şartıdır. Çünkü bunlar, bütün Müslümanlara farzdır. İslam'ın beş şartı ile amel etmek, onları yapmak farz olduğu gibi, bunları yapabilmek için bunların nasıl yapılacağını bilmek de farzdır. Tevhit ilmi de bunun içerisine dahildir. Çünkü İslam'ın şartının ilki, Kelime-i şehadeti söylemek ve manasına inanmaktır.” Bu yirmi kavilden bir tanesi de bir emrin zamanı gelince onları yapma durumu içerisine girince öğrenmektir. Alış veriş etmeden önce alış veriş, evleneceği zaman nikâh ve talâk, hayız ve nifas bilgilerini de öğrenmek her Müslümana farzdır. Yani, hangi iş yapılacaksa onunla ilgili emir ve yasakları öğrenmek farzdır. Ben buna da meylettim. Zira bunları bilmek her Müslümana farzdır. Bu hususta farz olan, emredilen ve nehyedilen (yasak edilen) şeyleri bilmektir. Bunlar Müslüman olan herkese, her zaman lazımdır. Böyle lazım olan şeyleri bilmek de farzdır.

İslam'ın beş şartı temel ibadetler olup İslam'ın esaslarıdır. Bunları öğrenmek her Müslümana farzdır. Ahlâk ilmi de her Müslümana farzdır. İhlas emredilmiştir. Amellerin kabul olması ihlasa bağlıdır. Helal ve harama dair bilgiler de böyledir. Çünkü haram yiyen, haramlara bulaşan kimsenin amelleri kabul olmaz. Riyayı ve onun ne olduğunu bilmek de böyledir. Riya ile amel yapan kimse, o amelin sevabından mahrum olur. Haset ve ucbu da bilip ondan sakınmak lazımdır. Çünkü ateşin odunu yiyip bitirmesi gibi, bunlar da kişinin yaptığı ameli yok ederler. Alış veriş yapmak isteyen kimsenin, sahih ve doğru bir alış verişin nasıl yapılacağını bilmesi lazımdır. Konuşulduğunda ve yapıldığında, Müslümanın imanını götüren, dinsiz yapan sözleri ve işleri bilmek de farzdır. Çünkü bunları bilmeyen kimsenin, küfrü gerektiren bir sözü söylemesi ile bir anda yetmiş senelik ibadetinin sevabı boşa gider. İhtiyat için bu zamanda, her ay bir veya iki kere, hatta her hafta bir kere iki şahit yanında nikâhını ve imanını tazelemelidir. Küfre düşüren şeylerden dolayı tövbe etmelidir.

İmam-ı Gazalî, farz olan ilim hakkında buyurdu ki: “Bu, kişinin durumuna göre değişir. Çünkü dilsize, haram olan sözleri, âmâ olanın, bakması haram olan şeyleri öğrenmesi lazım değildir. Aynı şekilde, akıl-baliğ olmadan, Kelime-i şehadetin manasını öğrenmek vacip değildir. Bir kimse öğle vakti büluğa erince öğle namazı ve ibadetle ilgili bilgileri öğrenmek, o andan itibaren farz olur.” Farz-ı kifaye olan ilimlere gelince bunlar dünya işlerini yapmakta lazım olan bilgilerdir. Mesela tıp ilmi böyledir. Çünkü tıp ilmi, bedenin sıhhat ve devamı için zarurîdir. Hesap ilmi, muameleler için zarurîdir. Bir ilmi öğrenmek için vasıta olan ilimleri de öğrenmek lazımdır. Mesela, lügat ve nahiv ilimleri böyledir. Esasında bunlar dinî ilimlerden değildir. Fakat dinî bilgilerin öğrenilmesi için alet ve vasıta olmaktadırlar. Çünkü Kur'an-ı Kerim Arapçadır. Bu sebeple lügat ve nahiv ilimleri, Kur'an-ı Kerim ve hadis ilminin öğrenilmesine alet olmaktadır. Alet ilimlerinde lüzumundan fazla derinleşmek lazım değildir. Alet ilimlerinin incelikleri üzerine derinleşmek ömrü zayi etmek olur. Me'ani, beyan, bedî, hadis-i şerif, cerh ve tadil, çiftçilik, terzilik, idarecilik ve hacamat gibi sanatları bilmek farz-ı kifayedir. Her memlekette, bu ilimlerin ehli bulunması lazımdır. Bu ilimlerin ehli bulunmayan belde halkı günahkâr olurlar. Belde halkından bir kısmı bu ilimleri bilirse, geri kalanlar günahkâr olmazlar.

Akıllı kimse, önce farz-ı ayn olan bilgileri, sonra farz-ı kifaye olan bilgileri öğrenir. Farz-ı ayn olan bilgileri öğrenmeyi bırakıp da farz-ı kifaye olan bilgilerle uğraşan kimse, ne kadar hata etmektedir. Ekseriyetle görülmektedir ki insanlar ömürleri boyunca aklî ilimlere vakitlerini harcayıp farz-ı ayn olan bilgileri öğrenmeyi bırakıyorlar. Farz-ı ayn olan bilgileri öğrenmeden önce farz-ı kifaye olan bilgileri öğrenmekle meşgul olarak nefislerine uyuyorlar. Bundan Allahü tealaya sığınırız.

Malları batıl yol ile yemek: Allahü teala Kur'an-ı Kerim'de mealen; “Aranızda birbirinizin mallarını batıl yollarla yemeyin.” buyuruyor (Bakara suresi: 188) Batıl yoldan mal yemek birkaç çeşittir. Bazen gasp ve yağma yolu ile bazen kumar ve benzeri yollarla, bazen de rüşvet ve hıyanet yolu ile olur. Süfyan bin Uyeyne buyurdu ki: “Her kumar ve uygun olmayan iş, yani; gasp, hırsızlık, rüşvet, pis kazanç, fasit akitler ve hıyanet olan her yoldan kazanılan, batıl ile yemektir.” Hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Başkasının malı, ancak gönül hoşluğu ile verirse helaldir.” Malını içkiye, zinaya sarf etmek de batıl yolla yemektir. Dinen uygun olmayan her türlü kazanç batıldır. Bu sebeple insan; yiyeceğine, içeceğine, giyeceğine, meskenine, bineğine, dine uygun olarak alınıp alınmadığına bakmalıdır Çünkü Allahü teala Kur'an-ı Kerim'de mealen; “Ey Peygamberlerim! Helal ve temiz yiyiniz ve bana layık ibadet yapınız.” buyurmaktadır. (Müminun suresi: 51) Görülüyor ki helal yemek, salih amelden önce gelmektedir. Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Uzak yoldan gelmiş, saçı sakalı dağılmış, yüzü gözü toz içinde bir kimse, ellerini göğe doğru uzatıp dua ediyor. “Ya Rabbî!” diye yalvarıyor. Halbuki yediği haram, içtiği haram, giydiği hep haram. Bunun duası nasıl kabul olur?” Yine Resul-i Ekrem buyurdu ki: “On liralık elbisenin, bir lirası haram olsa, o elbise ile kılınan namazlar kabul olmaz.” (Yani sevap verilmez. Eğer şartlarına uygun kılmış ise namazı sahihtir ve namaz borcundan kurtulur.) Denilir ki: “Kırk gün şüpheli yiyen kimsenin kalbi kararır. Haram yiyen kimsenin azaları, ister istemez haram işler.” İnsanların mallarını batıl (haram) yoldan yiyen kimse, bu şekilde almış olduğu malları eğer sahipleri hayatta ise sahiplerine, vefat etmişlerse vârislerine geri vermelidir. Eğer vârisleri de yoksa, sahiplerin hakkı olan miktarı, sadaka olarak vermelidir. 

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
Rehber İnsanlar Sayfası