Ö. FARUK BİNGÖL

Türkiye ekonomisi zor geçen bir yılı geride bıraktı. Özellikle faizlerin yükselmesi, yılın son çeyreğinde hem üreticinin maliyetlerini artırdı hem de tüketicilerin alım gücünü düşürdü. Bu dönemde “krediye olan bağımlılık” bir defa daha kendini gösterdi. Nitekim uzun yıllar yabancılardan gelen “bol para” ile “ucuz faiz” döneminde, kredi kullanımı oldukça arttı. 2000’li yılların başlarında, kullanılan kredilerin GSYH’ye oranı yüzde 15 civarındaydı. Bugün ise 2,2 trilyon liranın üzerine çıkan bir kredi hacmi var ve bu rakam, GSYH’nin yüzde 70’ine denk geliyor. Krediler de verimli ve katma değerli alanlardan çok, tüketime gitti. Söz konusu süreçte ekonomi 4 kata yakın büyümüş olabilir ancak bu büyümeden çok daha fazla bir borç yükü ile karşı karşıyayız. Şimdi Türkiye, 2019 yılının tamamında hazine verilerine göre 74 milyar dolara yakın dış borç ödemesinde bulunacak. Bunun 16,8 milyar doları kamuya ait... Kalanını, çoğu bankalar olmak üzere özel sektör gerçekleştirecek. Hane halkı borçlarını da dikkate aldığımızda; bugün geldiğimiz noktada tasarruf tedbirlerini devreye almak zorunda kaldık. Hatta zaruri gereksinimlere ve yatırımlara harcama yapma kabiliyetini de azaltmış durumdayız.

DÜNYANIN PROBLEMİ
Aslında dünyanın birçok gelişmiş ve gelişmekte olan ülke ekonomisi, bugün bu problemi yaşıyor. Bu duruma, dünyanın birçok yerinden akademisyenler dikkat çekmeye çalışıyor. Hatta bu konuda önemli akımlar bile filizleniyor. Bunlardan birisi de, Almanya merkezli “Bağımsız ve Millî Para Sistemi” (Monetative International Movement for Monetary Reform-IMMR) hareketi... Bu akımın temsilcileri, geçtiğimiz aylarda Frankfurt School Blockchain Center’in düzenlediği Uluslararası Para Zirvesi’nde, bankacılık sisteminin mevcut hâliyle ciddi bir borç yükü ürettiğini, bu sebeple krizlere varan neticelerin belli aralıklarla ülkeleri ve dünyayı etkilediğini savunuyor. Ülkemizde de Türk lirası, son dönemde dövizin ataklarından çok etkilenince “millî para” tartışmaları başlamıştı. Şüphesiz bugünün ve önümüzdeki dönemin de en önemli konusu, güçlü bir millî para ve TL’yi savunmak...

KAYDİ PARA ÜRETTİK
IMMR Türkiye Temsilcisi Dr. Artuğ Çetin, söz konusu problemlere değindiği ve çözüm yollarına ilişkin önemli tavsiyelerde bulunduğu “Nomisma-Bağımsız ve Millî Para Sistemi” kitabını yayımladı. Yaşanan iktisadi sıkıntıları kitapta kaleme aldığını belirten Dr. Artuğ Çetin “Bugün ticari bankalar; kısmi rezerv bankacılık sistemine dayalı olarak kredi vermek suretiyle, yani kaydi para üretmek ve kullanıma sürmek suretiyle âdeta para basıyorlar. Böylece ülkelerin para hacmini genişletiyorlar. Diyelim ki 100 bin TL mevduat topladılar. Bunun ortalama yüzde 5’ini munzam olarak merkez bankalarına karşılık şeklinde yatırıp, kalanını kredi olarak piyasaya sürüyorlar. Burada bir alışverişe, bir işleme aracılık yapıyorlar. Ve piyasaya kredi olarak verdikleri 95 bin TL, tekrar bankacılık sistemine dönüyor. Bunun da yüzde 5’i munzam olarak gösterilip, geri kalanı tekrar piyasaya sürülüyor. Bu döngü ile defalarca takla atıp, 1 milyon 900 bin TL’ye yaklaşan bir rakamı piyasaya sürmüş oluyorlar. Bütün bu işlemlerin çok az bir kısmının karşılığı, Merkez Bankasında bulunuyor. Gerisi, kaldıraçlı şekilde piyasaya sürülmüş. 100 bin TL mevduat ile başlayan macera 1 milyon 900 bin TL’lik bir kredi hacmine dö-nüştürülüyor. Fark tutarın karşılığının ne olduğu, nasıl, nereden, ne zaman geldiği pratikte belli değil. Böylelikle para hacmi genişletilirken, aslında borç hacmi genişletilmiş oluyor. Hafif bir ekonomik türbülansta, o paralar piyasada yaşanan daralma sebebiyle bankalara dönemiyor. Sonra Merkez Bankası devreye girip, munzam karşılık, faiz gibi müdahalelerde bulunmaya çalışıyor. İşte bugün, böyle bir durumla karşı karşıyayız. Hâlbuki para üretme yetkisi sadece Merkez Bankasına aittir. Merkez bankaları, ticari bankaların bu şekilde çalışması sebebiyle, kendi ülke paraları üzerindeki hâkimiyetlerini kaybediyor. Böylece o para, millî para olmaktan çıkıyor ve ticari bankacılık sektörünün parası oluyor” dedi.

AŞIRI DEĞİL, YETERLİ BÜYÜME
Ticari bankalara karşı olmadıklarını, onların tabii ki sistemin içinde önemli bir rolü üstlendiklerini belirten Dr. Artuğ Çetin, “Yüksek kaldıraçlı kaydi para arzına ne kadar ihtiyacımız var. Soru bu... Bir çocuk düşünün, 7 yaşında. Onun gelişmesi ve büyümesi için ne kadar beslenmesi gerektiği bellidir. Eğer bunun çok daha fazla üzerinde beslerseniz, o çocuk obez olur. Kalp ve damar hastalıkları başta olmak üzere, birçok sıkıntıya yakalanır. Az beslerseniz de zayıf düşer, başka problemleri yaşar. Bu sebeple her şey, olması gerektiği kadar olmalıdır. İşte kaydi para üretimi de, bir ekonomiyi ihtiyaç duyduğundan fazla şişirebilir. Bir noktadan sonra arz, talebin önüne geçer, balonlar oluşur, dengeler bozulur. Böylece sorunlu krediler artar. Bankalar, sadece topladıkları mevduatı ve buldukları diğer kaynakları kredi olarak dağıtmalı, bu işin takibini, tahsilatını yapmalı. Buradan bir hizmet bedeli almalı. Verdikleri asıl kredi döndükçe de, onları tekrar sisteme kredi olarak göndermeli. Ve sistem bu şekilde çalışmalı. Böyle olunca hormonlu büyümeden kendimizi koruruz. Her kredinin parasal açıdan bir tek mal ve hizmet karşılığı olacağından, ülke paranızı da dış şoklara karşı korursunuz. Yeni bir para keyfetmeye gerek yok. İşte Türk lirası, o zaman devletin ve Merkez Bankası’nın kontrolünde, milli bir para hüvviyetine kavuşur” diye konuştu.

BÜYÜK DÖNÜŞÜM 10 YILDA SAĞLANIR
Bugünkü para sisteminin hacminin merkez bankalarının resmî rezervlerini aştığını, kısmî bir rezerve bağlı olarak çok daha fazla tutarlarda şekillendiğini belirten Dr. Artuğ Çetin, şunları söyledi: Üretilen madeni ve kâğıt paraların piyasalarda kullanım oranları, bazı ülkelerde yüzde 1’lere kadar düştü. Bankacılık sistemi, bir parayı referans vererek, misli bir parayı kredi vermek suretiyle kullanıma sürdü. Buradan anlaşılan, kullanıma sürülen her birim paranın karşılığının ‘borç’ olduğu gerçeğidir. Yani Merkez Bankaları, artık para üretemiyor. Ticari bankaların kaldıraçlı işlemleri devrede. Sistem, devletler açısından kabul edilemez bir noktadadır. Parasal hacmin kontrolü, meşru merkez bankalarından çıkıp ticari bankalara geçti. ‘Bağımsız ve Millî Para Sistemi’nin hayata geçmesi durumunda, merkez bankaları da para hacminde tam kontrole ulaşabilecek ve buna bağlı olarak da devletler, hâlihazırdaki kamu borçlarını önümüzdeki 10 yıl içerisinde çok yüksek oranda geri ödeyebilecek finansal kaynağa erişebilecekler. Böylelikle vergi gelirleri, borç ödemek yerine toplumun refahı için kullanılabilecek... ‘Nomisma-Bağımsız ve Millî Para Sistemi’ kitabımda bunları anlatıyorum.